26: KARŞILIK.
Merhabaaa.
Yorumlarınız eşliğinde çok keyifli okumalar!


26: KARŞILIK.
Umarım ölümü acılı olmuştur.
Dün gece, onlardan habersizce katıldığım konuşmayı terk etmeden önce yalnız bunu düşünmüştüm. O beni, hayatım bitene kadar hiç geçmeyecek acılara teslim etmişti; ben de her zaman, dünyaya bir daha gelsek tüm acıyı onun çekmesini dilemiştim.
Belki başka bir dünyada tüm acıyı o çekiyordur, diye kendimi teselli etmiştim.
Neyle açıklanır bilmiyordum ama beni uyutmayan belirsizliğin karanlığı hiç korkutucu gelmemişti. Saatlerim, Affan'ın sandığı şeyin gerçekliğini düşünürken geçmişti. Yalnız babamı değil, birisini öldürmekten söz etmişti. Affan, o adamın dediği gibi katilse babamla nasıl bir bağ kurmuştu?
Babamı tanıyor muydu?
Yoksa babamı öldürmek için mi tanımıştı?
Eğer hâlâ bir şeyler hatırlamıyorsa babamı öldürdüğünü düşündüren ne olmuştu? Aslında kendisiyle ilgili o kadar fazla şey araştırıyordu ki, babamın kim olduğunu öğrendikten sonra edindiği herhangi bir bilgi mi ona bunu düşündürdü?
Neden hiç korkmuyorum ya da kendim için endişe duymuyordum? Hatta içimde tehlikeli derecede bir minnet duygusu hissediyordum, çünkü eğer doğruysa babam gerçekten geri dönemez, bana bir daha dokunamaz.
Ama Affan... neden birilerini öldürür?
Bu ne demek? İşte bu, birileri de onu öldürmek istiyor demek. Ben de bundan korkuyorum.
Affan'ın geceyi uykusuz geçirdiğine emindim. Sabahın erken saatinde evi terk etmesinden de anlaşılıyordu. Her ne işi varsa, evden sessizce çıkmıştı ama uzaklaşan arabasını görmüştüm. Kendini herhangi bir şeyden sorumlu hissettiği için böyle habersiz davranışlarda bulunuyordu ama son günler bana başka düşündürmüştü. Birbirimizden hep haberdar olacağımızı, çünkü diğerimizin onu merak edeceğini bildiğimizi sanmıştım. Ben biliyorum ama o bilmiyor.
Bu kadar derin düşüncelere rağmen yoldan gelen araba sesini duyunca başımı çok heyecanla kaldırdım. Geniş verandayı tutmuş, evin dışında bekliyordum. Affan'ın kullandığı araba yolun kenarında yavaşlayınca birkaç saate döndüğü için sevindim.
Çünkü onu bir daha göremeyeceğimi düşündüğüm anlardan nefret ediyorum.
Arabadan inince başındaki şapka dolayısıyla yüzünü çok göremedim. Üstünde oversize ceketi ve kotu vardı. Bagajı açıp birkaç market torbası çıkarınca verandadan indim. O yolu yürürken ben de ona yürüdüm. Yaklaşınca, "Yardım edeyim," diyerek uzandım.
"Yok daha neler," dedi.
İtirazsızca doğruldum ve yüzlerimiz hizalanınca şapkanın altındaki dağınık saçlarına gülümsedim. "Beni neden çağırmadın, beraber giderdik?"
"Son günlerin yorgunluğunu hâlâ atmadın," dedi ve bana yolu gösterip yürümemi işaret ederken kendisi de yanımda yürümeye başladı. "Dışarıda n'apıyordun?"
"Hava alıyordum," dedim ve abartılı şekilde içime oksijen çektim. "Ama şu an alabildiğim tek şey parfümünün kokusu oldu." Ve buna bayıldım.
Veranda basamaklarını çıkıp hiç girmeden market torbalarını eşikten içeriye, halıya değdirmeden yere bıraktı. Doğrulduğunda hemen arkasındaydım, bu yüzden birbirimize çarptık ve Affan telaşımı sezmiş olmalı ki, titreyen ellerimden sonra yüzüme baktı. "Kulakların kıpkırmızı olmuş." Başındaki şapkayı çıkarıp yaklaştıktan bir saniye sonra kafama koydu ve saçlarımı düzelterek özenle yerleştirdi. "Ormanı gezmeyi istiyorsan seni gezdiririm."
Öyle bir niyetim yoktu ama beraber bir şey yapacaksak hemen olurdu. "Kürkümü alıp geleyim?"
"Şimdi değil."
Şapkanın önünü düzelttim. "Hevesimi kırdın ama."
"Çiçeklerini vazoya koyman lazım, sonra."
"Çiçekler?"
Parmağının tersini üşümüş çene hattımda dolaştırıp basamakları indi. Aracının yan kapısını açarken saçlarının kabarıklığını düzeltiyordu. Dönerken avuçlarının duran çiçek demetini gördüm. Verandaya geri çıkıp lale demetini bana uzattığında, lalelerin üstündeki damlalara baktım. Tazelerdi.
"Eve mi aldın?" diye sordum. Tabii ki aklıma ilk gelen bu değildi.
Çiçekler göğsüme değene kadar yaklaşıp kollarıma bıraktı. "Sana aldım."
Hemen tuttum çiçekleri ve göğsüme o kadar sıkı bastırdım ki, birkaç saniye sonra sevincimden utandım.
"Televizyon ünitesinde kullanılmayan boş bir vazo vardı."
Laleleri yüz hizama kadar kaldırıp kokladım. Buram buram çiçek kokusu soludum ve göğsüme geri indirerek gülümsedim.
"Vazo diyorum, televizyon ünitesindeydi. Hemen solmasınlar."
Başımı yana eğip parmağımla lalelere çok hafif dokundum. Bana aldığı çiçekleri bile hissedemiyordum ama buna üzülmek yerine içimi çektim.
"Lale?"
Nereden almıştı. On altı tane vardı. Bu kadar çok mu istemişti?
Yüzüme dokunup bir daha, "Lal?" dediğinde irkilerek başımı kaldırdım. Kendime gelirken gözlerimi kırpıştırdım. Doğru, ona bakmalıyım, bu çiçekleri bana o aldı. "Beğendin mi?"
"Laleleri görünce aklına mı geldim?" Adım Lale diye sormuştum, gördüğü her şeyde aklına gelmezdim tabi.
"Çiçekleri görünce geldin ama ben lale aldım."
Sabah ışığıyla toplanmış gibi çok tazelerdi. Öyle gözlerinin içiyle bakınca çiçekleri bana alışından daha büyük bir şey vermiş gibi hissederek yutkundum.
"Gül görünce de mi aklına geleceğim? Benim adım Lale."
"Gül görünce de aklıma geleceksin."
Gözlerim kısıldı. "Ağaç görünce?"
"O zaman da."
Çevremize bakındım. "Kar görünce?"
"Kar görünce de."
"Tamam." Anladım anladım, sadece laleleri görünce aklına gelmiyordum, her şeyi görünce aklına ben geliyordum.
Bu bir yerde, aklından hiç çıkmıyorum da demek değil midir?
O da, "Tamam," dedi, inandığıma emin olunca.
Heyecanla, "Çiçeklerimi Ayaz'a göstereceğim," dedim ama arkamı dönerken bileğimden tuttu.
"Önce kafanı kaldırıp bana bak. Geri git, güneş yüzüne düşsün." Beni hafifçe, güneş ışıklarının düştüğü yere itip cebinden telefonunu çıkardı. Kameranın arkasını temizleyip yüzüme doğru kaldırdı. "Güzelim dediğimde gülümse, çekeyim."
"Güzelim dediğinde?"
Uzatmadan, "Güzelim," dedi.
"Dur dur daha pozumu ayarlamadım." Off, telaşlandım.
Bir daha, "Güzelim," dedi.
"Tamam tamam." Onun sıkılma ihtimalinden hep çok endişe ediyordum. Saçlarımı düzeltip laleleri göğsüme bastırdım ve başımı kaldırdığımda gülümsedim. Seri şekilde fotoğrafımı çektiğini çıkan sesten anladım. Poz vermek yerine gözlerine bakmak istiyordum. Gülümsemeye devam ettiğimden emin değildim. Sadece gözlerini seyrediyordum.
"Buraya gel," dediğinde başını çevirmiş, içeriye bakıyordu. Bu yüzden bana demediğini anladım ve Ayaz'ın eşikte bize baktığını gördüm. Affan eliyle çağırıyordu. "Yaklaş, al telefonu, fotoğrafımızı çek."
Ayaz eşiğe iyice yaklaştı ve Affan telefonu eline bırakırken ben de onun kadar afalladım. Oğlum kaşlarını çatarak telefonu inceledi. "Niye?"
"Ben istediğim için. Soru sorma. Dediğimi yap."
Affan bana yaklaştı ve doğrudan Ayaz'a bakarken ben de kendisine baktım. Kollarımız birbirine değiyordu ve ayaklarımız yan yanaydı. Beraber çekilecektik ama... sadece durduğunu görünce ben de hareketsiz kaldım ve Ayaz'ın kameraya bastığını duydum. İlk fotoğraflarımız ben ona bakarken çekildi ve ben Ayaz'a dönerken, diğer fotoğraflar çekildi. Bu kez Affan bana bakıyordu.
"Bu kadar yeter," dedi Ayaz ve telefonu uzattı.
Affan, "Kötü çektiysen gözümün önünden kaybol," diyerek aldı telefonunu.
"Sen kötü çıktın, annem güzel."
"İyi," dedi Affan.
Başımı telefona doğru eğdim ama açık havada ekran çok görünmüyordu. Çekildiğimiz ilk fotoğrafımı açmış, yüzümü yakınlaştırmıştı. Bunu görünce başımı geri çekip, "O kadar yakınlaştırma," dedim. Tüm kusurlarım nasıl da belli oluyordu, bir de güneş ışığında.
"Senin arkandaki ağaca bakıyorum," dedi.
Bak ya, sanki çocuk kandırıyordu. Ayakkabılarımı eşikte bırakıp içeriye girdim, en yakındaki koltuğa oturup lalelerimi göğsüme iyice yerleştirdim. Ayaz önüme kadar yürüyüp renkli çiçeklerime baktı. "Senin mi bunlar?"
"Hıhı." Hemen göğsümden çıkarıp ona her bir çiçeği gösterdim. "Nasıl? Çok mu güzeller? Kıskanma..." yersizce kıkırdadım çünkü, bana çiçek aldı diye mutlu olmuştum.
"Affan mı aldı?"
"Evet."
"Neden?"
"Aklına gelmiş."
Çok ilgili görünmeden başını salladı ama doğal bir merak duyduğu da açıktı. Doğrusu kafası karışmıştı, çünkü Affan'ın bana çiçek almasının ne anlama geldiğini oturtamıyordu.
"Ama kardeşi ve babası sana kötü davranıyor. Siz arkadaş mı oldunuz?"
Affan'ın arkadaşı olma fikrini hiç sevmediğim için yüzümü buruşturdum. O ne ya, bir de dost olalım. Ayaz'a, "Hayır," dedim. "O benim bir suçum olmadığını biliyor, iyi davranıyor."
Koklaması için heveslice çiçekleri yüzüne kaldırdım ama bir adım geri çekildi. "Bana niye kötü davranıyor?"
"Neden koklamıyorsun, kokla."
"Böcek vardır, burnuma kaçar." Çokbilmiş.
"Hayır yok," dedim ve hevesle bir daha uzattım. "Hadi kokla."
Bu kez dilediğim gibi kokladı, geri çekilirken de sorusunu tekrarladı: "Bana niye kötü davranıyor?"
"Çok kötü davranmıyor ki. Sana telefon aldı ya. Teşekkür ettin mi?"
"Etmedim."
Mutfağı gösterdim, çünkü Affan kapıyı kapattıktan sonra torbalarla beraber mutfağa geçmişti. "Gidip et. Terslese de bir şey deme, yanıma gel."
"Tamam." Komut almış gibi seri adımlarla mutfağa yöneldi.
Açık mavi rengindeki lalenin yaprağını düzeltip oturmaya devam ettim. Bir süre böyle kucağımda kalsalar solmazlardı ya. Gözlerimi kapatıp çiçeklerime sarıldım ve kıkırdayarak uzaklaştığımda, Yalın'ın telefonuyla meşgul olarak indiğini gördüm. Oturma alanına geçerken bana baktı ve kucağımdaki yığını görüp, "Affan mı geldi?" dedi.
Yerimden kalkıp önüne kadar yürüdüm, çiçeklerimi ona doğru gösterdim. "Bak, nasıl? Ben çok beğendim, güzeller mi?"
"Affan almış," dedi, onaylanmaya ihtiyaç yoktu. Şöyle bir süzdü lalelerimi. "Lale'ye laleler hı, serseriye bak sen." Hafifçe sırıttı ve sonra içini çekti. "Aklında sen varsın, sürekli iyiliğini düşünüyor."
Dün gece şahit olduğum konuşmaya tepkisini görmemiştim, o da duyduğuna şaşırmış mıydı? Bu yüzden mi bana bakışlarında bir... huzursuzluk yakalıyordum?
"Çiçeklerini de beğendim, evet," dedi ve destenin içinden uzanıp aldı bir laleyi. "Kitabımın arasında kurutayım."
Uçup giden çiçeğime baktım. "Kitabının arasında mı?"
"Aman, ben en son ne zaman kitap okuduğumu mu hatırlıyorum." Lalemi yakından kokladı.
Hızla uzanıp elinden almak için sapından tuttum. "Ver çiçeğimi, benim bunlar. Oraya buraya atıp ziyan edeceksin şimdi."
"Daldan kopmuş bir kere, kaderi ziyan olmak artık."
"Hayır hayır, kuruduğunda bile saklayacağım ben. Sen n'apacaksın sanki, uğraşma da benimle ver çiçeğimi Yağız..."
"Yağız kim?" O bana kaşlarını çatmışken, çiçeğimi almayı başarıp geri çıktım. "Ayaz'ın babası da değil, kim o? Affan duydun mu?"
"Yağız kim ben de bilmiyorum," dedim ve Affan'ın koridora çıktığını görünce tekrarladım. "Gerçekten bilmiyorum."
Bana, "O adamın adı mı?" diye sordu.
"Hangi adam?"
"Uçurumdaki."
Hemen, "Ben ona adını bile sormadım ki," dedim.
Yalın, "Belki duydun, aklında kalmış," dedi.
"Sus be mikser." Affan'a döndüm. "Yanlış anlaşılmam için elinden geleni yapıyor, görüyor musun?"
"Yağız kim?" dedi.
Ayaz onun bacaklarının arkasından çıkıp yanıma yürürken, "Televizyonda, dizideki adam," dedi bana. "Adamın adı Yağız'dı."
Yalın ona gözlerini kısarak bakarken, Affan Ayaz'a baş sallayarak arkasını döndü. Yalın'ı omzundan iterek arkamı döndüm ve koltuğa geri otururken, Ayaz'da telefonunu cebinden çıkararak yanıma yerleşti. "Babamı nasıl arayacağım?"
"Arayamazsın," dedi Yalın ona ama konuşurken sesi sert değildi. Yalın'a bakışı ilk kez öfke dolu olmaktan ziyade merak doluydu. "Telefonlardan anlar mısın? Affan'ın bilgisayarıyla da çok oynadın."
Ayaz soğuk şekilde, "Anneme sordum," dedi.
Yalın dün Affan'dan gerçekleri dinlemişti. Öğrenmişti. Belki inanmıyordu, belki Affan bile inanmıyordu ama kötü davranmalarına katlanmayacaktım, umarım farkındadır. "Annomo sordom," diyerek Yalın çocukla çocuk oldu. "Terbiyeli ol, bu evde barındırmam seni."
Ayaz ona cevap vermeden telefonuna kafasını eğince, "Affan seninle konuşmadı mı?" diye sordum. "Ayaz suçsuz, kendi halindeyken kimseye zararı yok, üstüne gitme."
"Ben ona güvenmiyorum, temkini elden bırakmayacağım," dedi.
Alt dudağımı ısırıp, "Aslında çok tatlıdır," dedim. "Rica ettiğinde istediğin her şeyi yapar mesela, hiç zorluk çıkarmaz."
"Kolaylıkla, ricayla?"
"Tabi. Öyle bir çocuk Ayaz. Geri çevirmez. Kin tutmaz. Nasıl davranırsan öyle davranır. Kolaylıkla yönetilir, hakkında en çok korktuğum şey de bu zaten." İnsanlar onu anlamakta zorlanıyordu. Duygusal olarak gelişemeyeceği, onun kötü niyetlerle dolu olduğunu düşündürüyordu ama özellikle kötü duyguları da yoktu Ayaz'ın.
Yalın, Ayaz'ın tarif ettiğim çocuk olduğuna inanamıyor gibiydi ama doğruyu söylüyordum. Ayaz korktuğunda, canı acıdığında, ihtiyaçları ortaya çıktığında çok baskın ve konuşan birisi oluyordu; bunun haricinde yoran birisi değildi.
"Doğuştan mı böyle cins?" dedi yarı alaycı yarı gerçekçi.
"Evet, doğuştan."
Yalın'ın merak sardığı açıktı ama telefonuna bildirim düşünce dikkatini oraya verdi. Alnını kaşıyarak gülümsedi, koltuğa oturup mesaj atmaya başladı. Zaten ben de Ayaz'ın noksanlıklarından ya da fazlalıklarından kendisinin yanında konuşma tarafı değildim.
Çiçeklerimle mutfağa gittim. Affan aldıklarını yerleştirmişti. Gördüğünde, "Kahvaltı yaptın mı?" diye sordu bana. Yüzüme daha az bakmasının sebebi de mi bu? Babam mı?
Bana söyleyecek mi?
"Yaptım. Sana da hazırlayayım mı? İçimden geldi."
"İştahım yok," deyince içim sıkıldı. "Onları vazoya koysana."
"Yok, biraz böyle kalsınlar."
Öyle dediğimde bana baktı. Gözlerimiz çarpışınca ellerimden çiçekler düştü. Çiçeklerin düştüğünü geç fark ettim ve bana attığı o bakışın etkisiyle hareketsiz kaldım.
Bana sanki...
Hissettiğim yoğunlukla irkildim ve eğilip çiçeklerimi geri alırken, Affan'da yanıma yürüdü. Aptallığıma kızıp kalp atışlarımın yavaşlatmanın yolunu aradım. "Çiçeklerimi düşürdün," dedi karşımda durunca.
Hemen, "Yanlışlıkla oldu," dedim ve gözlerine bakmaktan kaçındım. "Bugün, dün gibi davranmıyorsun. Bana bir sıcak bir soğuk davranmamalısın. Benim de kafam karışıyor, sinirim bozuluyor. Birbirimize yaklaştıktan sonra uzaklaşmamalısın, otuz yaşına geldin, bunu da ben mi öğreteyim?"
"Sorun sen değilsin," dedi. "Düşünceliyim hepsi bu kadar."
"Ben olmasam da belki ortada düşündüğün bir sorun vardır?" Metanetle başımı salladım. "Konuşmak, demek istediğin bir şey var mı?"
"Yok."
Dağılan çiçeklerimi düzeltip çıkınca gözlerimi kapatıp arkaya yaslandım. Duyduklarım ne anlama geliyordu? Babamı öldürdüğünü nereden çıkarmıştı ve neden söylemiyordu?
Babamı tanıyordu?
Peki ya beni?
Kafam karışmış halde çıktım. Salonda çiçeklerimle oturup uzun süre sonra onları vazoya koydum. Lalelerin serin yerlerde tutulması gerektiğini biliyordum, çok fazla güneşe maruz kalmayacak yere koydum. Cam vazonun içinde çok güzel görünüyorlardı.
Neden bana söylemiyordu her ne hatırladıysa ya da bulduysa?
Kafam öyle karıştı ki, ne düşüneceğimi şaşırdım.
"Kamyon geliyor."
Ayaz'ın sesine kulak verip camdan dışarıya baktığımda bir hayli şaşırdım. Dediği gibi bir kamyon evin yoluna girmiş, yavaşlamaya başlamıştı bile. Araç kapılarının açılmasını izlerken, Yalın'da merdivenlerde göründü. Yüz ifadesinden bir şey anlamadığı görülüyordu.
"Affan?" diye sesledi yukarıya. "Bir baksana, n'oluyor?"
Ayaz telefona geri dönerken, Affan basamaklarda göründü. Kulağının arkasında bir sigara ile indi ve yaklaşan adamlara kapıyı açtı. Benle Yalın yan yana, biraz geride dikilirken Affan adamların elini sıkıp ayak üstü konuştu.
"Bir şey mi aldın?" dedi Yalın.
Affan bize göz attı. "Bir şeyler," dedi. "Odana geç istersen, rahatsız olma."
Omuzlarımı silktim. "Sorun değil. Merak ettim."
Koltuğa oturdum ve Yalın'da Affan gibi verandaya çıktı. Adamların önce kamyondan halı getirmesini izledim, şekil ve ebatından halı oldukları anlaşılıyordu. Onları eve bırakıp bu sefer bir koltukla geldiklerinde Affan benim odamı tarif etmeden önce bana döndü. "Odan müsait mi?"
"Evet. O koltuk ne? Benim için mi? Niye ki?"
Sorularıma yetişemeyince hiçbirine cevap vermedi, ben de üstelemedim. Adamlar koltuğa odama bıraktığında peşlerinden gittim, Affan yalnız kaldığımızı görünce hemen arkamdan geldi. Adamlar onu odanın kenarına, camın yanına yerleştirip çıktığında uzanıp üstündeki koruma paketini sökmeye başladım. Koltuk beyaz, yumuşak, rahat bir şeye benziyordu.
Kapı eşiğindeki Affan'a döndüm. "Neden aldın ki? Bu odada... daha ne kadar kalacağım bile belli değil."
"Sürekli dizlerini kırıp camın önüne yere oturuyordun, ihtiyaç duydum."
Tereddütle koltuğa oturdum ve arkaya doğru yaslanıp rahatlığını kontrol ettim. Ayakları yere sağlam basmasına rağmen çok hafifmiş gibi yumuşaktı. Kalkarken, "Nereden aklına esti bilmiyorum ama çok teşekkür ederim," dedim.
Göz kırpıp arkasını döndü.
Parmak uçlarımla koşup onu takip ettim. Koridora çıkınca da adamların getirdikleri halıları serdiğini gördüm. Ev fayans döşemeydi, yerler beyaz ve parlaktı. Evdeki çoğu zeminde çıplaktı ama şimdi koridorlara da halı serilmişti. Salona geçtiğimde Affan'ın orta sehpaya eğilmiş, uğraştığını gördüm. Sehpanın köşelerine şeffaf, plastik, yumuşak olduğu belli olan bir şeyler takıyordu.
Ayaz, "O ne?" diye sordu, yanına zıplayan Zeus'a tersçe bakıp.
"Hakikaten o ne?" dedi Yalın'da. "Çocuklar bir yerlerini çarpmasın diye konulan koruma aparatlarına benziyor."
Affan işi bitince doğruldu ve onlara aldırışsıza yukarıya çıktı, adamların sesi oradan geliyordu. Merdivene kadar ilerleyip baktım, üst katın holüne de halı sermişlerdi. Bir şeyler konuştuktan sonra Affan inmeye başlayıp beni gördü. "Bu kadar düşünmene gerek yok," dedim kısıkça.
"Ne düşünüyorum ki?" dedi.
"Beni ve canımın yanmamasını," dedim.
"Düşebilirdin, yerler fayans ve sert."
Yanıma gelip belimden tuttuğu gibi ayaklarımı yerden kesti, beni kolaylıkla aşağıya kadar indirip yere bıraktı. Omuzlarından öyle bir tutmuştum ki, bırakmayı istemedim. Dönüp baktığımda Yalın'la Ayaz'ın kaşlarını kaldırmış, bizi seyrettiğini gördüm.
Kızararak, "Ne?" dedim.
"Bir şey yok," deyip ikisi de ellerindeki telefona döndüler.
Kapılardan bir adam daha girince Ayaz'ın yanına oturup işlerinin bitmesini bekledim. Halı sayısı artınca ev daha sıcak ve ev gibi hissettirmeye başlamıştı. Üstelik yumuşak, güzel halılardı. Affan'ın çok nadiren kullanılan yemek masasının köşelerine de o şeffaf plakadan taktığını görünce vücuduma doğru baktım.
Adamlar işi bitip evden ayrıldıklarında Affan koridordaki halıları inceliyor, Yalın'da ona bakıyordu. "Tüm bunlar ne içindi?"
"Sıkıldım, evimde biraz değişiklik istedim."
"Bunca derdin, uğraşın arasında nereden geldi aklına?"
"Ev dekorasyonuna merak sardım." Halılardan memnun kalmış olmalı ki, incelemeyi bitirdi. "Daha güzel olmadı mı hem?"
"Zeus iki günde yolar bu halının tüylerini."
"Hayvanın fıtratı o, yapacak bir şey yok."
Yalın, telefonuna bir arama gelince, "Her neyse," dedi. "Dışarıya çıkacağım, işim var benim."
Affan, "Bir yere gidemezsin," dedi hemen. "Ayaz'a bakacaksın."
Hemen, "Ne için?" diye sordum.
Affan'ın yüzü de bakışları da benimle çevrelendi. "Hastaneye gideceğiz."
"İyi de benim bir şeyim yok ki. Hem ben Ayaz'ı güvenip Yalın'a bırakamam."
"O günün üzerinden haftalar geçti," dedi Affan, Yalın Ayaz'ı nasıl incitmeyi denemişti hepimizin aklındaydı. "Bir şey yapmayacak."
Yalın bu fikirden memnun kalmayarak, "İşim var dedim," diye yineledi.
"Her gün dışarıya çıkmaya başladın. Seni meşgul eden ne?"
"Hiç," dedi Yalın. "Ben bakıcı değilim. Yanınızda götürün."
Ayaz, "Biz kızın resmine baktı," dedi.
Affan'la beraber Ayaz'a ve sonra Yalın'a baktık. O da kaşlarını çatmış, Ayaz'a el kol yapıyordu. "Sen benim telefonuma mı bakıyordun?"
"Yanımdayken gördüm," dedi oğlum.
Affan pek üzerinde durmadı, Yalın'a yaklaşıp omuzlarından tutarken, "Lal'e bunu borçlusun," dedi, göz kırparak. "Onu hastaneye götürüp nasıl olduğuna bakmalıyım. Randevunu akşama al."
Yalın omuzlarındaki ellere, arkadaşının kendince gösterdiği içtenliğe kaşlarını kaldırdı. "Yalvarırsan, belki?"
"Siktir git."
Yalın sırıtınca Affan onu omuzlarından itti ve Yalın'da karşılığını vererek onu. Affan duvara çarpınca karşılık vermek adına ona yaklaştı, Ayaz'da bana dönüp dizime dokundu. "Şakalaşıyorlar. Korkma."
Tesellisi beni gülümsetti. "Sence farkında değil miyim?"
Onun nasıl bir çocuk olduğunu biliyordum ama hâlâ şaşırdığım zamanlar oluyordu. Duygusuz olup anlama kabiliyeti çok gelişmiş olduğu için bazen umulmadık tepkileri oluyordu. Kavga ya da gürültüden hoşlanmadığım için hemen durumu açıklaması gerektiğini düşünmüştü. Geriye çekildiğinde Affan'la Yalın'a baktık beraber. Affan çoktan basamakları çıkmaya başlamıştı ama Yalın onu rahat bırakmıyor, dirsek atarak ittiriyordu.
"Aptal, düşüreceksin beni," dedi Affan, arkadaşına.
"Tutarım ben seni bir tanem."
Onlar yukarıda gözden kaybolunca hazırlanmak için kalkmam gerektiğini fark ettim. Affan zaten doktora gideceğim bahsini çok açmıştı, gidip baktırsam iyi olurdu. Güzel olan şu ki; karın ağrılarım geçmişti.
"Okula ne zaman gideceğim?" dedi Ayaz, bana döndüğünde.
"İstiyor musun?"
"Sınıfta kalacağım," dedi.
Onun her zaman akılcı bir çocuk olmasını çok seviyordum. Bir şey söylendiğinde uygulamak için gayret göstermesi, keyif almasa bile ben yapmasını söylediğimde yapması... Üzülerek, "Yakında değil," dedim. "Sanırım hayatımızı bir süre daha kaçarak geçireceğiz."
"Anladım."
Yüz hizasına kadar eğilip dudaklarımı belirgin elmacık kemiğine bastırıp onu öptükten sonra, "Sen de beni öp," dedim. Yüzünü çevirip öpücüğümü taklit edince dayanamayıp abartılı şekilde bir daha kucaklayıp öptüm onu. "İstediğin bir şey var mı, gelirken alayım."
"Yalın beni camdan atar mı?"
Off, böyle sorunca içim acıdı. Kendisine kötü davranılmasına hep hazırlıklı durmasına üzülüyordum.
"Hayır aşkım, ben ona o gün de çok kızdım, hem Yalın artık taraf tutmuyor, yani şu anlık düşman listemizden çıktı..."
Düşüncelere daldığı açıktı. Kafasını dağıtmak için ne istediği hakkında bir daha konuştuk, resim defteri ve kurşun kalem isteyince de şaşırmadım. Telefonuna numaramı kaydedip kalktım, odamda hazırlandım.
Dolabımda elbise bulunca elim gitti. Kot, dik yakalı, kalçamın altında biten bir elbiseydi. Çoğu kullanışlı kıyafetimi yazlığa götürmüştüm, bu ve birkaç az kullandığım giysi kalmıştı. Çok üşüyeceğim için kışları etek giyinmezdim ama bu kez giyindim. Bir de etek bana tam kızsal bir şey hissettiriyordu, aslında giymeyi seviyordum.
Kolları uzun, koyu bir kottu. Yakalarını düzeltip saçlarımı taradım ve Yalın'ın aldığı hediye kutudan biraz makyaj malzemesi çıkardım. Affan yüzüme karşı güzel olduğumu söylediği defalarda makyajsızdım ama olsun, beni güzel görmeye devam etmesini istiyordum.
Allık sürdüm.
Ruj.
Maskara.
Görüşümdeki değişimden memnun olup saçlarımın dalgalarını kabarttım. İnsan kendisine özenmeyi seviyordu. Parfümümü de sıktım ve çıktığımda Affan'ın beni görmesi için çok sabırsızlandım; Ayaz'ın önünden geçip üst kata yöneldim. Yaklaştığımda konuşmaları Affan'ın yatak odasından geldi. "Dediğim gibi Yalın, çocuğu elleme. Gözün üzerinde olsun ama bulaşıp ağlatma. Lal çok üzülüyor."
"Dedim ya Affan, artık uğraşmıyorum. Tamamıyla aile içi meseleniz. Asıl sen... dün bahsettiklerini ona söyleyecek misin, bu ikiniz için çok kötü bir rastlandı Affan."
Hayır Yalın, hiç bilmiyorsun.
Yürüdüklerini duyup arkamı döndüm, basamakları inip beklerken kürkümü aldım. Ayaz'ın ilgisini üzerimde hissediyordum. "Çok güzel olmuşsun anne."
Göz kırptım. "Biliyorum."
Yerimde sabırsızca bekledim ve Affan inerken başımı kaldırıp baktım. Kaşları hafifçe çatıldı, buraya yürürken açık açık beni süzdü ve tişörtünün yakasını düzeltirken, "Keşke artık yaz gelse," dedi.
Havalı durmaya çalıştım ama yüzümden hissettiğim heyecanı okuyordu bence. "Sever misin yazı?"
"Sen böyle giyineceksen..."
Göz kırpıp arkamı döndüğüm gibi arabanın yanına gittim. Üşümezsem iyiydi. Affan ev kapısını kapatıp bana yürüdü ve koltuklara yerleştiğimizde gözlerini üstümde hissettim. Elbisemin eteği artık kalçalarıma kadar sıyrılmıştı.
"Artık senin sözlerine inanmamaya karar verdim," dedim, o aracı çalıştırdığında.
"Neden?"
"Bana evinin kapılarının hep açık olacağını söyledin ama odanın kapısını ki... kilitledin."
Aracın ön camına bakıyor, ne kadar kırıldığımı göstermekten özellikle kaçıyordum. "Bana bak," dediğinde omzumu silktim. Ben bakmadığım için direksiyondaki bir elini çekip yanağıma getirdi, başımı önümden kaldırdı ama hâlâ karşıma bakıyordum. "Anahtarı ağzıma sok barışalım, olur mu?"
Kendimi kıkırdarken buldum ve ilgisiyle çok şımarmış hissedip saklamaya çalıştım. "Sokarım ama?"
"Olur." Yanağımdan makas aldı.
Koltukta kıpırdandım, sonunda çevirip gözlerimi o güzel gözlerine baktım. "Ama gerçekten... neden öyle bir şey yaptın?"
"Biraz düşünceliydim," dediğinde hemen, "Ben de düşünüyorum ama senin yanından ayrılmıyorum," dedim.
"Niye, ayrılamıyor musun?"
Omuzlarımı silkip elini kızgınca ittirdim ama aramızdaki boşluğa sertçe çarpmasın diye düşerken yine tuttum parmaklarından. "Seninle olmak varken hiç seninle olmamayı seçmem ben."
"Çok şeffafsın, farkında mısın?"
Başımı çevirerek elini bıraktım. "Yıllardır hayatıma hiçbir insan girmiyor, bir tane arkadaşım ya da yakınım yok. Yeni birisiyle tanışınca onu hemen arkadaşım yapmak istiyorum ya da beni sevsin istiyorum. O yüzden yakınlığı abartıyor olabilirim."
Bilek içi nabzımda aniden parmağını hissedince elimi tekrar tuttuğunu fark ettim. "Yalnızlığı sevmiyor musun?"
"Ben kendim yalnız kalmak istediğimde seviyorum ama insanlar benden sıkılınca ya da benimle olmak istemeyip yalnız bırakınca sevmiyorum."
"Ben yalnızlığı seviyorum," dedi. "Ama artık yalnız olmak istemiyorum."
Çok rahatlamış hissettim. Ben de bunu istemiyordum. Benimle alakalandırarak söylemişti değil mi yalnız kalmak istemediğini?
Bu kez ben parmağımı onun bileğindeki nabızda dolaştırdım ama nabzını hissetmiyordum tabi. Merkeze inene kadar dikkatini yola versin diye konuşmadım. Bursa'da bir özel hastaneye geldiğimizde de araçtan beraber indik. O an Affan daha önce hiç yapmadığı bir yakınlık gösterdi bana, kolunu omzuma atıp beni de omzunun altına çekti. Saçlarım kolundan aşağıya dökülürken göğsünden yayılan kokuyu içime çektim.
"Üşüyor musun?" diye sordu, bacaklarım çıplak olduğu için.
Açıkçası sıcak hissediyordum.
İçeriye girdiğimizde bile Affan pozisyonumuzu bozmadı, doğrudan üst katlara çıkınca bir kadın doktorun odasına girdik. El sıkışma merasiminden sonra Affan düşük ilacıyla ilgili durumu açıkladı, bundan sonra kadın ultrasonla bakmak istedi. Alçak, ayaklı sedyeye yerleştiğimde Affan hâlâ bana baktığı için elbisemin düğmelerini nasıl açacağımı bilemedim ama neyse ki kadın perdeyi çekti, beni muayene etti.
"Yumurtalıklarınızda iki kist var, tabi bununla ilgili değildir. Zaman zaman kontrol ettirin, acil bir şey söz konusu değil."
Rahatlamış şekilde doğrulup perde arkasından çıktım. Affan'da doktoru duymuş, bana bakarken rahatlamışça nefes veriyordu.
Yine de doktora, "Kist kulağa masum gelmiyor," dedi.
"Özellikle yetişkin kadınlarda sık görülür, kontrolü ihmal etmedikçe sorun olmaz." Affan ve bana açıkladı. "Kan ve idrar testi de isteyeceğim. Alt katta."
Kan testini duyunca tadım kaçtı. Odadan suratımı düşürerek indim ve Affan yanımda yürürken, gözlerini üstümden ayırmadı. Alt kata indiğimizde de, "Şimdilik sadece idrar testi verelim," dedi. "Sonuçlarına baksınlar, gerekirse kan testi de veririz. Yoktan yere canın yanmasın."
Başımı hemen kaldırdım. "Gerçek mi? Bence de. Çok katılıyorum sana."
İdrar testinden sonra hastaneden ayrılacağımızı düşündüm ama öyle olmadı, bir doktora daha görüneceğimizi anladım. Ki, idrar testini yapmak için onu alt kata gönderdim, yanımda o varken yapmak istemedim. İşim bittiğinde yanına döndüm, bir başka odaya daha girince bunun nöroloji doktoru olduğunu geç fark ettim. Affan'ın doktorla önceden konuştuğu belliydi çünkü doğrudan MR çekilmem için beni yönlendirdi.
Odadan bir daha çıkarken, "Ne için?" dedim Affan'a. "Sinirlerime bakmak için mi?"
"Evet, MR sonuçları sonrasında iyileşmen için ne yapılır bakarız."
Babam bu talihsizliğin bir çaresi olmadığını söylemişti. Evet, kendisi için basit bir talihsizlikti. Aradan çok seneler geçmişti, ben de bedenimde hiçbir şeyin değişmeyeceğine neredeyse emindim ama Affan'la paylaşmadım. MR çekilmek acısız olacağı için hastane koltuğunda bekledim. Affan'ın kendisine her şeyi dert edinmediği açıktı ama bir şeye kafayı taktıysa olması için diretmeye meyilliydi.
Hâlâ çağırmadıklarında yanaklarımı şişirerek ofladım ve o sırada Affan telefonundan bir şey açıp bana uzattı. "Vakit geçirmek ister misin?"
Ekranına doğru ilgiyle baktım. "Bu ne?"
"Oyun. Oynasa."
Gerginliğimi fark etmişti demek. Telefonunu alıp yan çevirdim ve yüz hizama doğru kaldırdım. "Ne oyunu peki?"
"Savaş uçaklarıyla ilgili."
Telefonun üstünden kendisine bakıp kıkırdadığımda başını arkadaki duvara vurarak gülümsememi seyretti.
Açıldığında oynamaya başladım ve hiç de kolay olmadığını fark ettim. Biraz sıkıcı bir oyundu ama Affan ekranıma eğilip bana yardımcı olmaya başlayınca, daha heyecan duydum. Parmağıyla ekranıma yön verdi ve bu kez havadan düşmeden uçuşumu tamamlayınca başımı okşayıp, "Aferin," dedi bana.
Saçımı kulak arkama koyarken bir daha oynamak istedim ve ama ismim seslenildi, MR için girdim. O dar alanda olmak içimi bunaltınca gözlerim kapalı kaldım. Neyse ki uzun sürmedi ve çıktığımda Affan'ı hemen kapının arkasında buldum. Kürkümü benim yerime taşıyordu, ilk kez hastaneye kan almak için geldiğimizde de unuttuğum kürkümü o tutmuştu. İşte öyle, neden aklımda kaldığını anlamadığım bir detaydı.
Belki de Affan tanıdığım ilk andan beri kadrajımdadyı.
Hastaneden çıktığımızda döneceğimizi düşündüm ama arabayı merkez yolunda ilerletince gidecek başka bir yeri daha olduğunu anladım. Camı hafifçe indirip omzumun üstünden ona göz kırptım. "Merak etme, hasta olmak için açmadım camı bu kez. Gerçekten, hava almak için."
"Üşütme kendini," dedi ve aracını kırmızı ışıkta durdurup kafamdaki şapkasına bir göz attı. "Bu hafta bir davete katılacağım."
"Ne daveti? Doğum günü falan mı, işlerinle mi ilgili?"
"Evet, işlerimle ilgili. Bir takdir etkinliği gibi düşünebilirsin, yurt dışından da bazı misafirlerin katılacağı davet. Şimdi hatırlamıyorum ama projesinde bulunduğum savaş uçaklarının satışıyla ilgili."
"Odanda, fotoğrafını çektiğim çerçevede de savaş uçağıyla fotoğrafın vardı. Açıkçası seni biraz gururlu görmüştüm, demek genellikle savaş uçakları yapıyorsun?"
"Neden fotoğrafımı çektin?" Utandırmak için sormadığını, hatta neredeyse... biraz ilgi istediğini fark ettim.
"Konumuz bu değil," diyerek hemen geçiştirdim. "Doğru mu tahmin ediyorum?"
"Neden fotoğrafımı çektin?"
"Konumuz bu değil, tahminim doğru mu?"
"Evet, genelde savaş uçakları tasarlıyormuşum ama elbette hep değil." Yola devam etmesi gerektiği için artık bana bakamıyordu. "Biraz sıkıcı davet olabilir."
"Eee, gitme."
"Hayır, aslında demem o ki sende yanımda gel."
Demek konuyu açma sebebi buydu, beni de yanında götürmek istiyordu. Ben doğum günlerine, partilere, mezuniyete falan gitmiştim ama hiç benzeri etkinlikte bulunmamıştım ki. "İnsanlar beni yanında görünce bu hanımefendi kim, diyecek. Sen ne diyeceksin?"
"Lal derim, tanıştırırım."
"Lal tabi, adım bu." Yanaklarımı şişirdim, sesli olarak bile düşünmeden zihnimin derinliklerine ittim bazı hislerimi. "Ama özenli olmam gerek, güzel de olmalıyım. N'apsam ki..."
"Seni mağazaya götürüyorum."
Aslında almam gereken başka şeyler de vardı. "Keşke söyleseydin, evdeki paramı yanımda getirirdim."
"Sonra ödersin," dedi.
Ona dik dik baktım ama yolla meşguldü. Böyle diyordu ama almayacağını biliyordum. Üşüyünce camı kapadım ve fark ettim ki böylesi daha iyiydi, parfüm kokusu arabaya hapsoluyordu.
Benim intikam planı haricinde başka bir şey daha düşünmem lazımdı.
Affan'ı hep yanımda tutacak bir plan.
Kısa yolumuzda bu planlarım hakkında düşündüm. Açıkçası ikincisi çok zordu ve aklıma gelen ilk şey bunun için dua etmekti. Fakat ilki için mantıklı bazı mantıklı fikirlerim oluşuyordu ve bu planlarımın üzerine çalışmam gerekiyordu.
Geniş caddede durduğumuzda yan yana birkaç lüks mağaza gördüm. Affan sanırım pahalı giyinmeye alışkındı, Doğa'da yeşil elbiseyi alırken bu mağazadan birisine götürmüştü bizi. Paramla buralardan ancak birkaç parça kıyafet alabilirdim zaten. Yolun karşısına geçip mağaza kapılarından girdik. Havadar, yüksek tavanlı mağazaydı. Kadın kısmına ilerlerken beni takip etti.
"Nasıl bir şey giymek gerekir?" diye fikrini sordum, nerede bulunacağımızı o biliyordu. "Sen ne giyersin?"
"Takım giyerim."
"Süper, çok yakışıklı olacaksın," diye heyecanla mırıldanıp köşeden döndüm. O halini gözlerimin önünde canlandırınca dudaklarımı ısırdım.
Belim okşanınca söylediğimi duyduğunu anladım ve ona bakamadan hızlandım, ayaklarımı birbirine dolamadan yürümeye gayret ettim.
Gece elbiselerinin olduğu raflarda, elimi kıyafetlere dokundurmadan gezindim. Bir hanımefendi yaklaşıp yardımcı olmak hakkında konuşunca kendimin halledebileceğini söyleyerek uzaklaştırdım, önce bir renk ve sonra model seçtim. Elbiseyi alıp yakından baktım. Diz altında biten ama üst bacağa kadar yan yırtmacı olan, ince askılı, boyun arkasından bağlanan bir parçaydı. Kolları ve göğüs kısmı açık, rengi siyahtı. Parlak görünen yüzeyi olmasına rağmen kumaşı dolgun, kaliteliydi.
"O mu?" dedi Affan.
Arkama döndüm. Bir metrelik mesafenin iki tarafındaydık. "Evet, koyu renk giymek istedim." Hem bakınca bu Diana'nın intikam elbisesine de benziyordu. Tamam, aslında çok benzemiyor ama...
"Ben de siyah takım giyerim o zaman."
Beraberken bir gibi görüneceğimize çok sevinsem de, "Canın isterse," diye makul cevap verdim.
"Canım istiyor. Yanına yakışayım."
Yerimde kıpırdandım. "Bu senin davetin olduğu için mantıken benim senin yanına yakışmam gerekir."
"Ben senin yanına yakışayım."
Ben farklı bir şey mi söylüyordum?
"Tamam tamam, sen yakış."
Mağaza içinde yavaş adımlarla gezinip birkaç parça kıyafet bakındım. Kendi giysilerim ailesi yüzünden evde kalmıştı, bu sebepten mahcup hissetmenin sırası değildi. Birkaç kot, tişört, kazak, pijama takımı aldım. Önümüzdeki ay havalar ısınırdı, tişörtleri o sebepten seçmiştim.
"Elbiseyi dene," diye sol omzuma yaklaştı Affan.
Doğru ya, pahalı da bir elbiseydi; denemeden almak olmazdı. Kabinleri takip ederek yürüdüm ve neredeyse oda büyüklüğündeki, puflu kabine girip elbiseyi giyindim. Geniş aynadaki yansımama gülümsedim. Bedenime iyi oturmuştu, kumaşı yumuşaktı. Sırtı ve göğsü biraz açıktı ama kış olmadıkça açık kıyafetler giymeye alışkındım.
"Lal?"
"Söyle."
"Hâlâ giyinmedin mi?"
"Giyindim, şimdi çıkarıyorum."
Affan bir saniye cevapsız kaldı. "Öyle yapma," dedi.
Omzumun üstünden kapıya döndüm. "Efendim?"
Kapı aralığına yaklaşıp neredeyse bir fısıltıyla, "Bana da gösterir misin?" dedi.
İsteyeceğinin bu olduğunu tahmin etmiştim. Saçlarımı düzeltip döndüm ve kapıyı açıp elimi kapı kenarına yaslarken, bir bacağımı diğerinin önüne atıp ona baktım. Gözleri çıplak ayaklarımdan bacaklarıma ve devamında elbisenin sardığı, sarmadığı tüm bedenime baktı. Elbisenin incecik askılarında uzun duran bakışını görüp, "Sıkı bağlamadım," dedim. "Açılmadan çıkarsam iyi olur."
Bu, karşısında uzun duramayacağımın belirtisiydi ama Affan'ı sandığım şekilde etkilemedi. Aksine, bana yaklaşıp bir elini başım üstünden kapının kenarına koydu ve orada duran elime dokundu. Diğer eliyle de askının düğümüne uzandı. "Bakalım ne kadar sıkı."
Elimi telaşla göğsüme bastırdım, sanki elbise düşmeden tutmam gerekiyormuş gibi. "Bunu test edemeyiz, halka açık bir yerdeyiz."
Askının ucunu hafifçe çekiştirince kumaş tenime sürtündü. "Yalnız olsaydık?"
Başımı göğsüme kadar eğip yerlere baktım, o sabretmeyip çenemden tutmadan önce de yine gözlerinin içine. "Sadece test etmek için mi?"
"Tabi."
"O zaman düşünebilirdim."
Vücudumdaki sarsıntıyı hissedip kapı kenarında birleşen ellerimize baktım. Avucunu avucuma gömmüş, bastırıyordu. "Bazen ne istediğinden emin olamıyorsun ama ne istemediğini iyi biliyorsun." Göz kırptı. "Seviyorum bunu."
Ben kendimle ilgili bir huyumu böyle açıklayamazdım ama dediğinde gerçekten öyle olduğunu fark ettim. Elimi avucundan çekmeye çalıştım ama kolay olmadı, elbise askısını parmağına dolayıp bir daha çekiştirince, "Senin yüzünden yanlış anlaşılacağız," dedim. "Bırak hadi beni." Vücudunu neredeyse üzerime kapamıştı, sırtım kaymaya başlamıştı.
"Şimdilik senin istediğin olsun."
Parmaklarını askıdan çekip avucumu da bırakınca göğsümü birkaç saniye dinlendirip yutkundum ve belimden aşağısına bakarken, arkamı dönüp kabine girdim. Elbiseyi çıkarıp kendi elbisemi giyerken kulaklarımın sıcaklığı alnıma doğru yaklaştı.
Kalp atışlarım yüzünden hemen çıkamadım. Dışarıya adımımı atınca da Affan'ın ilerlediğini gördüm. Bir rafa bakıyordu ve parmaklarının ucunda bir çift, bilekten bağlamalı topuklu ayakkabı tutuyordu. Yanına ulaşınca ayakkabıya yakından baktım. Sivri topuklu, siyah, tabanı bordo bir çiftti.
"Kaç numara?" diye sordum.
"37, doğru mu?"
"Ayakkabılarımdan herhangi birisini mi görmüştün?"
"Bakarak ölçü almakta iyiyim."
Ödeme için kasada tekrar bulunduk ve aldığım her şeyi ödemesi bana yine de kötü hissettirdi. Ailesi sebebiyle tutsak olmuştum, kendime yetemiyorsam bu iyiliklerden utanmamalıydım. Çıktığımızda paketleri taşıdı, benim koltuk kapımı açtı.
Eve dönüş yolunda camı hiç açmadım, Affan'ın kokusu ile vakit geçirirken aklıma yatan son fikir için heyecanlandım. Mesele şu ki, bunun için Affan'a ihtiyacım olacaktı.
Vardığımızda aklım hâlâ başka yerlerdeydi ama yine de gidip ilk çiçeklerime baktım. N'olur n'olmaz ara ara kontrol edecektim. Odama geçerken de Affan'ın o altın gözlerini hissettim, odamdan içeriye süzülüp telefonumu çıkarmıştım. Dün açmış, Affan'ın aldığı hattımı yerleştirmiştim. Numaramı bu hatta taşımıştık.
İnternet araması yaptım. Yeni koltuğumda oturuyordum. Açtığım filmi izlerken Ayaz banyodan çıkıp ıslak elleriyle bana yaklaştı. Dikkatimi kendisine veremediğim için eğilip ekrana baktı. "Ne izliyorsun?"
"İntikam filmi. Bir şeyler öğrenmek için."
"Neden?"
"Bir planım var, eksikleri doldurmak için tüyolar lazım."
Ekranıma ilgisizce bakıp, "Ben de anime izleyeceğim," dedi.
Direkt, "Hayır," dedim. "Yaşına uygun değil." Bir ara ben izlediğim için merak sarmıştı.
"İzleyeceğim."
Göz göze geldik. "İzlemeyeceksin."
"Tamam," dedi ve oda çıkışına yöneldi.
Yalın biz eve dönene kadar bir şey yapmamıştı, bu vakitten sonra da yapmazdı. Evde serbestçe dolaşmasına müsaade edip filmi dikkate aldım, bana ilham olmasını diledim. Bundan sonra ikinci bir film açtım ve daha yarısındayken neyi nasıl yapacağım kafama oturdu.
Heyecanla odadan çıktım. Alt katta Affan'ı aradım ve bulamayınca üst kata çıktım. Zeus'a mamasını verdiğini gördüm, dizleri üstüne eğilmiş, kulaklarını kaşıyordu. "Burana n'oldu?" diye soruyordu.
Yanına yaklaştığımda dikkati bana çevrildi. Ona bakmayı en sevdiğim açıda kalınca, "Davete aileni de çağırır mısın?" dedim.
Ne diyeceğini bilemedi.
"Yani, davete gideceğimiz gün Ayaz Yalın ile kalacak, ya ailen buraya gelir onu alırsa?" Bununla ilgili gerçekten de endişelerim vardı. "Baban hâlâ Ayaz ile yüz yüze gelmedi, gün sayıyordur Affan. Evde olmadığımız bilindiğinde bunu kullanırlar."
Ayaz'a ne kadar düşkün olduğum açıktı, endişelerimi ciddiye aldı. "Babam yeni eve çıktı, toparlanması zaman alır. Rauf ise özgür değil, bir yere çıkamaz."
"Ya Doğa? Evden ayrılırken ne kadar öfkeli, üzülmüştü. Üstelik birden fazla çalışanınız var, onları eve yönlendirirse?"
"Bak, sana hiçbirisi olmaz diyemem fakat Yalın evde, bir tehlike anında bize ulaşır."
Israrım bitecek gibi değildi. "Hemen eve nasıl döneceğiz? İstanbul'dan buraya? Onlar da gelsin, gözümün önünde olsunlar ki rahatlayayım."
"Lal, sırf bunun için çağırsam bile ailem gelmez, babamla son konuşmamız iyi geçmedi."
Evet ama neyse ki bu öfke Affan'ı yaralamıyordu. "Belki baban bunun bir barış teklifi olduğunu düşünür, iyi bir telefon konuşması yaparsan seni ikna etmek için bir daha yanında bulunmak ister." Ne kadar endişeli olduğumu göstermek adına ellerinden tuttum, gözlerinin en içine baktım. "Lütfeeeeen."
Ellerime bakıp baş parmaklarıyla üstlerini okşadı.
"Şey," dedim. "Rauf'u da."
"O ne için?" derken serçe parmağımı tuttu.
"O da kaçar falan, gözümün önünde olsun."
Emin gibi, "Kaçamaz," dedi.
Şüphe uyandırmamak zorlaşırken, "Lütfen," dedim bir daha. "Şehir değiştirip Ayaz'ı arkamda bırakacaksak ancak içim böyle rahat eder. Ailen, Rauf gözlerimin önünde olsun, yoksa bırakamam."
"Kafanda çok fazla kuruyorsun," dediğinde ısrarımın düşündürücü bir boyuta ulaştığını sezdim. "Başka bir sorun mu var?"
Tek kaşımı kaldırdım. "Korkuyorum, anlaşılmıyor mu? Yazlıkta bana neler yapmışlar, ki bunlar hatırlayıp bildiğimiz. Ayaz için gelecekleri aşikârken korkmam normal değil mi?"
Son bir kez okşayıp elimi bıraktı. "Düşüneceğim."
Düşünecekse kabul etmeye daha yatkındı. Zaten başka niyet de aramıştı, üstüne gitmemeliydim. Odasına ilerlemesini izledim, bu sefer kapıyı sonuna kadar açık bırakarak girdi ve masasındaki dağınıklığı topladı. Yalnız masayı değil, etrafı da toplamıştı. Geldiğimden beri bu oda dağınıktı, çünkü sürekli geçmiş senelerini kurcalıyordu fakat artık toplamaya başlamıştı. Babamla ilgili tahmini de mi bu odada açığa çıkmıştı, merak ettim. Masasında çok az eşya kaldı ve odanın ortasındaki sabit duruşumu takip ederek bana verdi dikkatini. "Okuma yazmayı tamamen öğrendin mi?"
İlgisini üzerime çekince sevindim. "Artık harfleri karıştırmıyorum ama okumam yavaş."
Bunu duyunca elindeki son kâğıtları çekmeceye koyup kilitledi.
"Neyse işim var, aşağıya ineceğim," dedim, yanaklarımı şişirerek.
"Ne işin varmış?" diyerek masanın arkasından çıktı.
"Dua edeceğim."
Tek kaşını kaldırarak masa önündeki koltuklardan birisini çekip çenesi ile gösterince oturmamı istediğini anladım ve yürüyüp oturdum. Affan koltuğun etrafında dolanıp, sırtım koltuğun arkasına yaslanana kadar yaklaştı ve çıplak dizlerim kotuna sürtündü. "Sık dua eder misin?"
Saçımı kulağımın arkasına koydum. "Çaresiz ve mutsuz olduğumda daha sık ama normalde de ederim."
"Şimdi çaresiz ve mutsuz musun?"
Biraz ama onun için değil ki. "Hayır, bir şey istemek için dua edeceğim."
"Ne isteyeceksin?"
Dudağımın köşesini ısırıp gözlerimi odada gezdirdim ve Affan, bu kez yüzümün diğer tarafındaki saç tutamıma uzanıp kulak arkama koydu. "Aslında sana da sormam lazım," dedim düşüncelere dalarak.
Küpeme dokundu. "Dua eder miyim? Onu mu?"
"Yok ya..." kucağımdaki parmaklarımı birbirine bastırıp gergin bir nefes aldım. "Her zaman beraber kalalım diye dua edeceğim ama sen de istersen. İstemezsen etmem." Yine ederim ki.
Çok aptal hissetim, çünkü adamın her zaman benimle beraber olmak isteyeceğini nereden çıkarıyordum ki? Bir de her zaman diyorum, ne kadar da abartıyorum. Fakat gerçekten tam içimden geçen buydu, sormasaydı o da, ben de onu böyle bir yükün altına çekmemiş olurdum.
Affan dizlerinin üstüne alçalıp neredeyse yüzlerimizi hizaladığında kalbimin üstünde hareket ediyormuş gibi hissediyordum. Birbirine geçmiş parmaklarımı ayırdı ve yüzünü, karnıma yaslanacak kadar yaklaştırıp alnını göğsüme yasladı. Güzel, kumral saçları önümde parlayınca imkânsız olsa da elimde hissetmek istedim. Burnunu ve dudaklarını elbiseme sürtünce kalp atışlarım kulaklarının altında gümledi. "Bu birisinin bana sorduğu en güzel soru," dedi, sesi ilk kez savunmasız çıktı. "Senin duanda olmak, korunmak gibi."
💨
Dua ederken bir şeyi atladığımı fark ettim.
Birlikte olalım dedim ama yaşarken demedim.
Davetin olduğu akşama kadar her şeyi düşündüm ve hazırlığım bitip odamdan çıktığımda beni ilk gören Yalın oldu. Gün boyu tekrardan Ayaz'a bakacağı için surat asmıştı, Ayaz'ın cidden kendisine endişe verdiği açıktı; dün bıçaklığı tezgâhtan kaldırırken görmüştüm çünkü onu.
Kabanımı elimde tutarak verandaya çıkarken, "Bugün çok sessizdin," dedi Yalın. "Güzelliğini konuşturacağın için mi?"
Belki de ilk kez ondan iltifat aldığım için önce sebep aradım, sonra gerçekten göze güzel göründüğümü düşündüm. "Senin aldığın makyaj kutusunu kullandım."
Yüzümdeki makyaj, bir erkeğin bile anlayacağı kadar barizdi. "Kullan diye aldım ya zaten."
Üşüdüğüm için kabanımı elbisemin üstüne giyindim ve içerideki sesleri duyunca kapı aralığından baktım. Affan inmiş, Ayaz'a bir şeyler söylüyordu. Onu tembihlediğini anladım ve Ayaz duyduğu her şeyden sonra kafasını sallayınca Affan serbest bırakıp buraya yürüdü.
Dediği gibi siyah takım giyinmişti, tabi kravat falan takmamıştı. Üzerine çok iyi oturmuştu, gömleğinin yakalarını birleştiren düğmeyi iliklememişti. Portmantodan siyah bir çift ayakkabı çıkarıp eşiğe bırakırken önce beni süzdü ve ayağımdaki topuklulara uzun uzun baktı.
"Onların üzerinde ne kadar iyi duruyorsun."
Tek kaşımı kaldırdım. "Topuklu ayakkabılarla yürüyemeyeceğimi mi düşünüyordun?"
Yalın muhabbetimizi ilgiyle dinleyip ne diyeceğini duymak için Affan'a döndü. Arkadaşıysa bana, "Belki ayağın takılır, koluma girersin diye düşünmüştüm," dedi.
"Yok, ben iyi yürürüm," dedim ve arkamı dönüp topuklularımla koşarak indim verandayı. "Kanıtlamaya ne gerek varsa, yürüyorum işte."
Affan doğrulup pantolonunu düzeltirken, "Çok güzel olmamış mı?" dedi Yalın, ona.
"Hep öyle." Yalın'ı eşikten içeriye itip kapıyı suratına kapattı.
Araç yanına yürüdüm ve Affan'da gelip yerleştikten sonra araba hareket etti. Birkaç dakikada içerisi tamamen sıcak oldu, hatta arabayı normalde ısıttığından daha çok ısıtınca kabanımı çıkarmam gerekti. Saçlarımı boynumdan çekip serin nefesimi tenime üfledim. "Çok sıcak olmadı mı?"
Çıkarıp dizime koyduğum kabana baktıktan sonra, "Fark etmemişim," dedi ve ısıtıcıyı kıstı.
Affan davetli olmasına rağmen bu gece için heyecanlı görünmüyordu, ya da çok meraklı. Yanına katılmasaydım yine gider miydi, bilmiyordum. Bense inanılmaz gergindim, geceyi kafamın içinde canlandırmıştım ama her şeyin istediğim gibi gitmesi zor olacaktı.
"Ailen ve Rauf gelecek değil mi?"
Karanlık yollarda gözlerimiz kesişti ve Affan bana kaşları çatık bakınca hemen içim burkuldu. "Babamı çağırdığımda, ona söylediklerimden pişman olduğumu zannetti, bir barış için kendisini davet ettiğimi. Haliyle yalanlayamadım ama böyle anlaşılmaktan hiç hoşlanmadım."
"Baban sonuçta, bir küser bir barışırsınız."
"Allah aşkına, ne diyorsun?" Yola bakması gerektiği için gözlerini çekti. "Sana yaptıkları yenilir yutulur şey değil, üstelik sen de böyle konuşmazsın, n'oldu?"
"Ayaz'ın güvende olduğundan emin olmak için bu gece ailene katlanırım."
"Bırak onlar davete gitsin," dedi ansızın. "Biz seninle yemek yemeye gidelim."
Afalladım. "Yemek mi? Nasıl?"
"Onlar gitsin, gecikeceğimi söyleyerek oyalarım. Seninle yemek yeriz."
Heyecanlandım ama bu gece için benim başka planlarım vardı. "Olmaz, senin davetin, katılmalısın. Hatırlamıyor olsan da kendini gururlandıracağın bir iş yapıyorsun."
Olumsuz yanıtımdan hoşlanmadan önüne döndü ve direksiyonu tek eline bırakıp ceketini çıkarmaya başladı. Kendisi de sıcaklamıştı tabi. Sıcak kumaş ceketi yarısı çıplak dizlerime atınca ürperdim ve ona bakamadan ceketini düzelttim, gidene kadar bacaklarımda tuttum.
İstanbul'a varmamız akşam sekizi buldu ve bana tanıdık gelmeyen caddelerde ilerledik. Affan, az konuştuğum için yol sırasında bana sık sık baksa da gerginliğim yüzünden iletişim kurmadım. Arabası sahil kenarındaki, güzel görünümlü büyük bir tarihi binanın önüne yaklaşınca etraftaki insanlarda gezdirdim gözlerimi. Çok fazla araba vardı ve insanlar geniş basamaklı, mermer merdivenlerde çıkıyordu.
"Rusya'da mezuniyet balomda buna benzer tarihi binadaydı," dedim. "Lise mezuniyetim tabi, üniversite okuyamadım ki." İç çekerek araçtan indim.
Affan'ın sorduğu tek şey, "Kavalyen kimdi?" oldu.
"Jack diye bir arkadaşımdı." O Rus'tu ve çoğu Rus gibi sarışındı, ben genellikle sarışın veya kumral erkekleri beğenirdim o yüzden onun kavalyelik teklifini kabul etmiştim.
Aracın ön kaputunda buluştuğumuzda kendi kabanımı giymek için ceketini kendisine uzattım. Yüzüme sabitlediği bakışları sırasında ceketini alıp üstüne geçirdi. "O senin neyindi?"
"Sadece arkadaşım."
"İsmini söylerken sesin değişti."
"Hayır."
"Öyle oldu," dedi ceketinin önünü oturturken.
"Gerçekten hayır."
Giymediğimi görünce kabanımı elimden alıp açtı, giymemi işaret etti. Telaşla sırtımı çevirip kollarımı kıyafete sokarken, "Asıl senin sesin değişti, kızgın konuştun," dedim.
"Hayır," dedi.
"Sesin değişti," dedim.
Beni susturmak için yapıyormuş gibi aniden kollarını belime sarıp kabanın iki kenarını önümde birleştirirken, başını da omuz açıklığıma sokmuştu. "Bu gece nasıl kokuyorsun acaba?"
Yavaşça önüme geçip saçlarımı kabanımın altından aldı, omuzlarıma koyup elbisemi düzeltti. Kendimi titizlikle yaklaştığı, dokunduğu birisi gibi hissederek yutkundum ve parmakları göğsümün kenarından kayıp belime kadar inince topuklu ayakkabılar üzerinde kıvrandım. "Ben Bursa'da yokken benim yatağımda mı yattın?" diye sordum.
"Hadi gidelim," diyerek belime koydu avucunu.
Binaya yürümeye başlarken ceketinden tutup çekiştirdim ve etrafıma bakınıp ailesini aradım. Çağırmıştı ama ya Doğa gelmezse, ya babası son anda fikir değiştirirse? Merdiveni çıkıp bir holü geçtikten sonra salon kapılarından girdik. Karşılama görevlisi dış giysilerimizi aldı ve içerinin kalabalığına karışınca yuvarlak, örtülü, şık masaları gördüm.
"Onları çağırdığım için kendileriyle aynı masaya oturmamı bekleyecekler," dedi Affan.
"Benim geldiğimi bilmiyorlar değil mi?"
"Hayır."
Tam o sırada saçlarını Doğa'ya benzettiğim bir kadın gördüm. Ve yanında oturanın da Elçin olduğunu. Affan'ın beklediği gibi topuklu ayakkabılarımda tökezleyip salonun ortasında durdum. Affan başını bana ve sonra baktığım masaya çevirdi, aynı anda Doğa ile Elçin'de buraya baktı. Bana duydukları hayretin kokusu midemi bulandırdı.
"Onu niye çağırıyor Allah aşkına," diye yanımda nefesini üfledi Affan.
"Sizi bir araya getirmek için."
Doğa ile Elçin birbirine eğilip fısıldaşmaya başladıklarında Affan ilk kez toplum içinde uzanıp elimi tuttu. Bedenim yürümek için çekildiğinde anladım ve masaya ilerlerken biraz tedirgin oldum. Resmi olarak birbirimizin neyi olduğumuzu bile bilmiyordum ama masaya yürürken, çift gibi göründüğümüz aşikârdı.
Doğa ile Elçin fısıldaşmayı kesip buraya dönünce bir aradaki ellerimizi gördü.
İkisinin de yüzüne oturan beyazlık kalbimi hızlandırdı. Elimi çekme güdüsüyle hareket ettim ama belli ki Affan daha sıkı tutmuştu. Yaklaştığımız an Doğa sandalyesini itip doğruldu ve çantasını masadan alıp öfke ile abisine baktı. "Beni bu rezillik için mi çağırdın? Pişmanlık duydun, seninle konuşmamın faydası oldu sandım."
Bu akşamın rezili sen olacaksın, güzelim.
Sesinde sitem, kırgınlık vardı. İlerlemeden Affan onu kolundan tuttu. "Doğa, onu bir kez olsun tanımayı dene, sen de ona kıyamayacaksın."
Bakışlarım elmacık kemiklerinden aşağısına, bu sözleri söyleyen dudaklarına kadar kaydı. Doğa abisinden böyle bir şeffaflık beklemiyormuş gibi duraksayıp, "O, kardeşimizin katilini yetiştiren kadın," dedi. "Sen bu gerçeğin farkında mısın?"
Araya girerek, "Oğlum suçsuz," dedim.
Başını fevrice bana çevirdi. "Sen konuşma, yüzsüz! Parmağından yüzük çıkarınca boşanmış mı oluyorsun? Bizde kaldığında, sana seni suçlu görmediğimi söylemiştim, hayatına da üzülmüştüm ama bundan sonra asla merhamet etmeyeceğim."
Bir adım ileriye çıkıp sinirle kolundan tuttuğumda, hiç beklemiyormuş gibi irkildi ve etrafına bakarak kolunu çekiştirdi. "Neden öyle diyorsun, ben her gece senin merhametin için yalvarıyordum." Kolunu sıktım.
Arkasındaki sandalyede itildi ve Elçin kalkarken, Affan'da ikimiz arasına girip Doğa'yı omuzlarından tuttu. Bu hareket kardeşini benden uzaklaştırdı. "Yerine sakince otur, kalbin hızlanıyor."
Elçin'de Doğa'ya yardımcı oldu ve o oturunca ben de gergin elimi yanıma silkeledim. Doğa otururken bile öfkeli gözlerini üzerimden çekmezken, Elçin Affan'a yaklaşarak önünde durdu. "Beni Doğa çağırdı, birlikte geleceğinizi bilseydim katılmazdım."
Affan sadece, "Siz arkadaşsınız," dedi.
Elçin uzanıp ceketi üstünden omzunu sıkınca ojeli tırnakları göğsüme batmış gibi hissettim. Ayrılıkları nasıl olmuştu bilmiyordum ama şimdiki davranışı sakin, hatta arkadaş canlısı sayılırdı. Geri çekilip koltuğuna otururken bana bakmaya tenezzül etmedi.
Beni yok sayıyordu, çünkü Affan hatırladığında kendisinin var olacağını sanıyordu.
Affan elimi hâlâ bırakmadan beni masanın karşısına kadar çekti ve sandalyemi ayarladı. Oturup saçlarımı düzelttim ve Affan yanıma yerleşip benim sandalyemi kendisine yaklaştırınca ona ufak bir bakış attım. Elini sandalyemin kenarından çekip Doğa'ya döndü. "Ayaz'ın masum olduğu takdirde fikrin hiç değişmeyecek mi? Hep böyle kafanın dikine mi gideceksin?"
"Onun masum olduğuna hiç inanmayacağım!"
"Çünkü onun masum olmamasına ihtiyacın var, benden kalbimi alabilmek için günah çıkaracağın bir nedenin olsun istiyorsun." Ben dedim bunları.
Elini masaya yapıştırdı. "Ben o kadar vicdanlı değilim ama sen de değilmişsin. Babamın tutsağındaki kocanı aldatıyorsun."
Affan bir anda ondan daha sert şekilde elini masaya çarpınca dolu kadehler titredi. "Kocan deyip durma!"
Elçin gözlerini açıkça ona dikerken, Doğa biraz irkilerek elini masadan çekti. "Öyle değil mi? Yalan mı söylüyorum? Kocasını aldatıyor, sen de böyle bir kadı..."
"Ben kimseyi aldatmıyorum," dedim. Bir daha kocan derse gerçeği söyleyecektim. Gerçi... neden söylemiyordum ki? "Abin bilmesi gerekeni biliyor, sen çok konuşma."
Elçin onun omzunu sıvazlayıp, "Kendini bu kadar strese sokma," dedi. "Kalbini yoruyorsun."
Gerçekten çok hızlı nefes almaya, göğsünü tutmaya başlamıştı. Affan'ın bakışları onun kalbi ile yüzü arasında gidip gelince elini çekip masada geriye yaslandı. "Sen neden sakinsin?" dedi Elçin'e. "Abim senin sevgilindi."
"Kavgaya arkadaşını çağıran birisi gibisin," dedim kendimi tutamayarak.
İkisi de aynı anda bana bakmaya başladı. Üzerlerinde güzel, askılı elbiseler vardı. Elçin saçını bir at kuyruğu yapmış, Doğa ise açık bırakmıştı. Sallantılı küpeler kulak altlarında parlıyordu. "Konu sizsiniz, biz değil," dedi Elçin, Doğa'ya cevap vermek adına. "Ben bizim hakkımızda herkes içinde konuşmayı sevmiyorum. Bu konu hakkında Affan'la konuştuk zaten."
"Ailenle hayatımızı mahvettiğinin farkında mısın?" dedi Doğa, bu kez de. Bir türlü öfkesi dinmiyordu. "Duru'yu aldığınız yetmiyor gibi... abimle aramızı da açıyorsun."
"Abin, baban, Rauf hepsi senin duygularını önemsesin, senin istediğini yapsın diye bekliyorsun ama sen abinin duygularını hiç önemsemiyorsun," dedim ve bunu üzülerek söyledim. "Sen, onun yaşatmak istediği birisinin ölmesini istiyorsun."
"Onlar benim ailem, abim de benim ailem, senin değil."
"Seçebilseydi senin gibi bir kardeşi seçer miydi, bilmiyorum," dedim.
Affan kardeşinin göğsü üzerindeki eline bir daha bakıp, "Lal," dedi sessizce.
Yutkunup bir saniyeliğine gözlerimi yumarken, "Bir de ona takma isim mi verdin?" dedi Doğa, küçümser gibi. "Milena yerine Lal mi diyorsun?"
Benim için güzel sonlanacağını hayal ettiğim bu gece için bile ona katlanmak zorlaşıyordu.
"İkinci ve üçüncü bir ismi var," dedi Affan. "Böyle seslenmek hoşuma gidiyor."
Elçin sandalyesini hızlı şekilde itip masadaki çantasına uzandı. "Bir lavaboya gideceğim," dedi ve süratle uzaklaştı.
Huzursuz ve üzgün hissederek arkasından baktım. O da ölmemi bekleyenlerdendi ama yine de kendimi hep ona karşı kötü bir şey yapmış gibi hissediyordum. Bir o kadar da sevmiyordum onu.
"Gidip Elçin'le konuşmalısın," dedi Doğa abisine eğilip. "Göstermiyor ama onu üzüyorsun."
"Üzülmesin diye istemediğim şeyi yapacak halim yok," dedi Affan, bu konularda o kadar soğuk ve... umursamazdı ki, bazen hiç kimseyi düşünmüyor gibi geliyordu.
"Bence de ilişki konusunda ondan tavsiye alma," dedim Affan'a.
Açık imamı sezen Doğa'nın yüzü bir daha düştü ve solan teni bu seferinde öfkeyle kızarmaya başladı. "Abimi arkana aldığın için yerli yersiz konuşmaya da başladın."
Sadece bekle.
"Affan," diyen bir ses omzumuzun arkasından yükselince başımı çevirip baktım. Affan'da koltuğunda dönünce ona seslenen adamı gördüm. Onun yaşlarında, takım elbiseli bir genç adamdı. Affan'ın onu tanıdığı, sandalyesinden kalkmasından anladım. "Şaşırdım gelmene, hoş geldin, nasılsın?"
Adamın elini sıkarken, "İşime biraz hâkim olmak istedim," dedi. "Seni hatırlıyorum ama korkma, sen nasılsın?"
Adam gülüp masaya, sırasıyla bize göz atarken, "Heyecanlıyım biraz," dedi. "Bu gecelerde karşılığını almak için o kadar çalışıyoruz nihayetinde." Doğa'ya aşinaymış gibi yüzüne gülümseyip bana da baş selamı verdi. "Bizim masaya uğrasana."
Affan bahsi geçen masaya göz attıktan sonra arkasına dönüp bize bakınca, "Git," dedim.
Adam söze şöyle diyerek dahil oldu: "Hanımefendi kim? Tanıştırmayacak mısın?"
Affan vücuduyla beraber adama döndü ve sanki benimle tanıştırmak isteyeceği birisi olup olmadığını tarttı. "Masaya gidelim mi?"
"Tabi," dedi adam ama geçiştirildiğini farkında oldu mu, bilmiyordum.
Onlar uzaklaşırken Affan'ın ellerini cebine koyuşunu izledim ve önüme döndüm. Artık alıştığım öfkeli bakışları görmezden gelip ayağa kalktım, salonda bir lavabo arayarak yürüdüm. Kalabalıktan geçip dar koridora girince Elçin'in de buraya yürüdüğünü gördüm, bir şey deme ihtiyacıyla yavaşladım ama yanımdan geçerken sadece bir saniye yüzüme baktı.
Üzülerek koridoru bitirdim ve geniş, tertemiz lavaboya girip tuvaleti kullandım. Ellerimi birkaç kez yıkayıp gergin göğsümü ovuşturdum. "Bu geceyi atlatırsan yarından sonrası çok farklı olabilir Lal. Onlar kendi dertlerinin peşine düşerse, sen de işte kendin için bir çare düşünürsün, bu hep böyle gitmez ya. Böyle gitmezse nasıl gidecek, hem Ayaz'ı onlardan uzaklaştırıp hem Affan'ı nasıl hayatımda tutacağım..."
Suçlu birisi kadar cezalandırılmış hissediyordum ama masumdum.
Makyajımdaki ufak kusurları toplayıp saçlarımı düzeltmenin ardından çıkıp salona gitmek için yürüdüm. Yırtmacımı toplarken köşeden döndüm ve ansızın bir çarpışma ile sıçradım. Kendimi toparlarken karşımdaki adama baktım. İlk saniyede gözüme o kadar tanıdık geldi ki, afalladım.
"Oğlumun peşinden koşuyordum, benim hatam," dedi ve o sırada fark ettim yanında bir erkek çocuğu olduğunu. Ayaz'dan biraz büyüktü.
Adama olan aşinalığımı anımsamaya çalışırken, "Sorun değil," dedim. Uzun boylu, neredeyse beyaz kadar açık renkli saçları olan ama orta yaşlı bir adamdı. "Çocuklarla her zaman uzlaşılmıyor."
"Papyonundan hiç memnun kalmadı," dediğinde oğluna bir daha baktım. Babasına benzeyen kemikli yüzü vardı, saçları ise sarıydı. Gözlerini kaldırmış, ifadesizce yüzüme bakıyordu. "Annesi olsa böyle huysuzluk yapmazdı, hâlâ alışamadı."
"Affedersiniz, neye?"
"Annesinin yokluğuna," dedi ve oğlu başını eğip babasına yaklaştı. Hiç konuşmuyordu. "Karımı uçak kazasında kaybettik."
Çocuğuna bakmaktaydım ama bir şey beni ürpertince gözlerim kontrolsüzce adamla kontak kurdu. Gözlerimin en içini izliyordu. Bu huzursuz hissi düşünmeye vaktim olmadan, "Başınız sağ olsun," dedim. "Böyle bir gecede bulunmak sizin için olmak zor olmalı." Anladığıma göre buradaki insanlar pilot, uçak mühendisi, havacılık işiyle meşgul insanlardı.
"Hayır, çok mutluyum."
Bu adamı daha önce gördüğüme yemin edebilirdim ama nerede ve neden bu gece tekrardan görüyordum? Konuşmadan çok huzursuz olunca geriye çekildim, başımla selamımı verip süratle kendi yolumu yürüdüm.
Zihnim karanlık düşünceye doğru yol aldı. Bursa'daki evimize gelen gizemli adam Affan'a uçak düşürdüğünü söylemişti ve babamdan sonra da bu adam, yalnızca tesadüf müydü? Kurduğum bağlantı beni endişelendirdi. Eğer Affan bunlardan sorumlu ise bu adamı ikinci kez görmem onun tehlikede olduğuna mı işaretti?
Aptal olmaya gerek yoktu. Hepsi tesadüf olamazdı ya.
Gecenin gerginliği arttı. Affan'ı hemen görmek ve bu adamı tarif etmek, tanıyıp tanımadığını sormak istiyordum. Salona girince kalbimden geçen bir anda oldu; Affan'ın bana yürüdüğünü gördüm. Uzun boyu, iriliği sayesinde hemen gözüme çarptı. Yokluğumu kısa sürede fark etmişti. Elini cebinden çıkarıp beni kenara çekerken, "Ortadan kaybolmak için masadan uzaklaşmamı mı bekledin?" diye sordu.
"Tuvalete giderken seni bilgilendirmem mi gerekirdi?" dedim. "Eğer öyleyse komik olur."
"Bırak laf dokundurmayı, biraz düşünceli ol."
N'aptım ki ya? "N'oldu sanki, neden kızdın şimdi?"
"Babamla Rauf her an gelebilir, ya bir an bile yalnız yakalasalar seni?"
Endişesini anladım ama nefes bile almayacak mıydım? Yanaklarımı şişirirken gözüm bahsini geçirdiğimiz o simalara takıldı, kalp atışlarım hızlandı. Güven Koral arkasında Rauf ile kızların oturduğu masaya ulaşmak üzereydi. Babasının Affan ve benimle ilgili suçlamaları, Rauf'un üstüme çıkana kadar bana yapışıp zorla ilaç içirmesi...
Onları hatırladıkça kalbimi vermemek için ölmeyi bile göze alacağımı hissediyordum.
"Böyle gel güzelim," dedi ve birileri bana çarpmadan yürümeme eşlik etti. Masaya ilerlerken Doğa'nın kalkıp babasının kollarına atladığını gördüm. Rauf'sa... Allah'ım, yüzü neye dönüşmüştü böyle? Onu en son gördüğümde de Affan'ın açtırdığı yaralar yüzündeydi ama bu kez izler gurur kırıcı derecede çoktu.
Doğa babasının kollarından çıkarken Rauf'un suratına bakakalmıştı. Bu, yaşananlardan sonra onu ilk kez gördüğünün işaretiydi.
"Sana n'oldu?" dedi, sesi tizleşirken.
Affan ailesine arkasından yaklaştı. "Ne kadar yakışıklı olmuş değil mi?" Eliyle Rauf'un yüzünü gösterdi.
Doğa abisine döndü. "Sen mi yaptın?"
Babası ile Rauf'da bizi fark etti. Karşılarında yer almak, bir güç göstergesi gibi hissettiriyordu ama içten içe çöküyordum. Babası burada olmama inanamayıp Affan'a bir adım yaklaştı. "Sen benimle alay mı ediyorsun? Bunu da mı çağırdın?"
"Aslında ilk onu davet ettim."
Onu nereden bıçaklamıştım? Dışarıdan hiçbir yarasını göremiyordum. Gömleğinin yakasını genişletip, "Ne için beni de çağırdın o zaman?" dedi. "Yaptıklarından pişmanlık da duymuyorsan beni neden çağırdın?"
Affan belki buna cevap düşünmüştü ama araya girerek, "Ben istedim," dedim. "Sizi bıçakladığım için üzgündüm, görmek istedim."
Beklenmedik bir yaklaşımla hayatlarına dokunmak, açık açık onlarla savaşmaktan daha etkileyici olabilirdi.
Öngördüğüm gibi hepsi bu söylediğime şaşırdı ve salon bir anda sessizleşip sahneden ses gelince, Rauf sandalyeyi çekti. "Otur patron," dedi.
Babası Affan'a öfkeyle bakıp oturdu ve Rauf'da Doğa ile Güven Koral'ın arasındaki sandalyeye yerleşti. Affan'la beraber kalktığımız sandalyelerimize oturduğumuzda, Elçin hemen yanımızda yer aldı. Hayatımda oturduğum en gergin masada önüme doğru bakıp, babasının öfkeli sözlerine kulak astım.
"Kendi geceni kendi ellerinle rezil ediyorsun," diyordu Affan'a ama Affan sahneye çıkmış, bir konuşma yapan yaşlı adama doğru bakıyordu. "Bu kızı aileye ısındırmaya mı çalışıyorsun? Oğlu nerede? Yalın'la değil mi? Bana ne kadar süredir yalan söylüyorsun?"
Rauf'un yaralarla dolu yüzüne bakarken o kadar çok gülümsemeye başlamıştım ki, bir anda sessizleşip herkesin bana baktığını geç fark ettim.
Rauf dişlerini sıkıyordu.
"Uzun sürmeyecek," dedi Rauf, kastettiği sağlığım mıydı?
"Bence de," dedim.
"Kalk masadan," dedi Affan ve Rauf üstüne alınarak başını ona çevirdi. Masadaki eli yumruktu ve teni soyuk soyuktu. Burnu yamulmuştu, umarım hiç geçmezdi.
Doğa Rauf'a bakarken gerçekten içi acıyor gibiydi ve bunu kimsenin görmemesine inanamıyordum.
Kız resmen aşıktı.
"Sana açıkça dedim ki; kalk masadan."
Güven Koral başını Rauf'a çevirip çenesini kaldırınca Rauf sertçe nefes alarak sandalyesini itti ve kalktığı gibi arkasını dönüp, kravatını sökerek salonda ilerledi. Affan, haberi olmadan işimi kolaylaştırmıştı, Doğa'nın dayanamayıp birazdan yanına ilerleyeceğine emindim.
"Affan," diyen Elçin'i duyduğumda sırtım kasıldı. "Ben de gideyim artık, arabama kadar bana eşlik eder misin?"
Affan'ın oturduğumuz sürece bana değen dizi kıpırdandı ve yanımda oturan Elçin'e bakıp bana döndü. "Sen de gel, biraz hava alırsın," dedi, Elçin'i kabaca reddetmek yerine.
Bunu isterdim ama Doğa'nın bu konuşma esnasında, sessizce hareket ederek yerinden kalktığını görünce, "Hayır," dedim hemen. "Sen git ama hemen dön, dakikaları sayaca..." konuşmayı kes Lal.
Affan burada kalmamdan huzursuz oldu ama inansın ki, ben daha huzursuzdum. Elçin kalkıp açıkça Affan'ı beklemeye başlayınca o da sandalyesini ittirdi. Onu Elçin'le yalnız bırakmamdan hoşlanmadığını, benim de babasıyla bir arada kalmamdan hazzetmediğini anladım. Kendisini yüzüme eğdi. "N'oldu?"
"Hiç."
"Güven amca," diyerek ona eğildi Elçin ve sarıldıklarında Güven Koral ona sevecen davrandı. "Tekrardan geçmiş olsun, hafta içi ev ziyaretinde bulunacağım."
"Düşünmen yeter kızım."
Elçin yürümeye başlayınca Affan masanın etrafını dolandı ve yanından geçerken babasına, "Hemen döneceğim," dedi.
Güven Koral, "Ne şüphe," dedi, oğlunu süzerek.
Onların arkasından bakarken Affan'ın ellerini cebine koyuşunu da izledim. Elçin ona dönük yürüyüp bir şey söylediğinde kafasını iki yana salladı. Gözden kaybolduklarında Affan gerçekten kısa sürede döneceği için, "Sizinle konuşabilir miyiz?" dedim Güven Koral'a.
Zaten bana bakıyordu. Öfke duyduğu açıktı ama bambaşka duygular da okunuyordu gözlerinde. "Sen ve ben ne konuşabiliriz kızım?"
Yutkundum. "Size söylemem gereken önemli bir şey var, Affan'la ilgili. Siz, ona yakın bir düşmandan bahsediyordunuz ya..."
Kaşları kalktı. "Sen ne bilebilirsin?"
Etrafımızda kopan alkışa bakıp, "Sessiz bir yere gidebilir miyiz?" dedim ve sandalyemi ittim. "Lütfen, sizi zor duyuyorum."
Endişemin sahiciliğini görünce o da sandalyesini itti. Kalkarken yüzünü buruşturduğu gözümden kaçmadı. Heyecan ve gerginlik midemi bulandırıyordu. Ağır yürüdüğünü fark edince ben de yavaşladım, yanında yürüyüp koridora kadar eşlik ettim.
Doğa ile Rauf henüz görünmüyordu.
Onları nerede bulacağımı biliyordum.
Tuvalete özellikle bu sebepten gitmiştim, koridorda gizlenebilecekleri başka oda var mı diye ve koridorun sonunda, kapısı açık bir bekleme odası bulmuştum. Ya bebek bakım odasında ya da orada gizleneceklerdi. Odanın kapısına yaklaşırken, "Bir adam gördüm," diyerek kendisine döndüm. "Burada, onu daha önce de görmüştüm."
Güven Koral koridora bakıp tekrar bana dönerken, "Ne adamı?" dedi. "Neyi biliyorsun ki ne anladın sen?"
"Size söyleyeceğim ama..." gerçekten korkuyormuş gibi nefesimi tuttum ama kalbim çılgınca çarpıyordu. "Onu az önce de koridorda gördüm, tekrar rastlamayalım." Başımı ilk kez görüyormuş gibi sol cepheye çevirip bekleme odasının kapısına uzandım. "Kimsenin görmeyeceği bir yerde konuşalım."
Dudağımı ısırarak vücudumu çevirdim ve kapıyı sonuna kadar açtığımda, günlerdir hayalini kurduğum o son gerçekleşti. Güven Koral'da girmek üzere odaya doğru döndü ve gördüğü karşısında nefesi kesildi. Kaşlarımı kaldırıp bir yandan da gülümsemeye başladım ama Rauf ve Doğa kendileriyle o kadar alakadarlardı ki, bizi görmüyorlardı. Bu, kendileri için benim hayal ettiğimden bile acımasız bir sondu.
Güven Koral'ın gözleri önünde öpüşüyorlardı.
DEVAM EDECEK.
Bir alkış alabilir miyim kızım için?
Sizce Lal iyi bir karşılık mı verdi yoksa Rauf ve Doğa'nın düşmanlığını bileyerek göğüsleyecek daha fazla zorluğa mı sebep oldu?
En yakın zamanda, yeni bölümümüzde görüşmek dileğiyle. Öpüyorum.
💚🤎
Yorumlar yükleniyor...