4. BÖLÜM
MERHABAAAAA!
Canlarım, keyifli okumalar diliyorum. Okurken dilediğiniz paragrafa yorum yapmayı unutmayın lütfen. 🩷
4. BÖLÜM
Düşünemiyormuşum gibi uyandım.
İlk birkaç saniye bomboş bir zihinden ibarettim.
Fakat gerçeklerin yakıcılıkla gözlerimde parlaması beraberinde son anılarımı da hatırlattı bana. N'aptığımı, nerede olduğumu, en son ne söylediğimi ve bir aptal gibi uyuyakaldığımı... ölecekken uykuya bu kadar vakit ayırmamalısın.
"İyi misin?"
Gözlerimi tamamen açıp başımı sol tarafa çevirince Özgür'le karşılaştım. Karşıdaki koltukta bana bakıyordu. Onun evinin salonunda yattığımı idrak edip, "Ağzım kupkuru," dedim. "Burada uyuya mı kaldım? Annem... meraktan ölmüştür."
Benim koltuktan toparlanmamı izlerken, "Annen aradı, açıp burada uyuyakaldığını söyledim," dedi. "Sakin ol, uyurken başının döndüğünü söylemiştin, dikkat et."
Tam da bahsettiği gibi, ayağa kalkmayı denediğimde bir ağrı sol şakağımdan yukarıya akım gibi şiddetlendi. Tekrar koltuğa oturup başımı tuttuğumda Özgür doğruldu. "Su getiriyorum, kalkma."
O salondan ayrılınca başımı daha sıkı tutup inledim. Dün akşam buraya gelirken de başımın ağrıdığını hatırlıyordum ama Özgür'le neyi ne kadar konuştuğumu değil. Söylediğimi ciddiye almış mıydı? Çünkü ciddiydim.
"Al."
Uzattığı bardaktan suyu içerken Özgür yanıma oturup endişeli gözleriyle yüzümü inceledi. Yüzündeki yaralar hafiflemişti ama çok yorgun, gözleri bitkin olan kendisiydi. "Neredeyse sabah olmuş, sen hiç uyumadın mı?" diye sordum.
Başını önüne çevirirken, "Uyku tutmadı," dedi. "Gece söylediklerini düşündüm."
Boşalan bardağı elimde çevirirken uyku sersemliğinden ve geceden kalan baş ağrısının etkisinden kurtulmaya çalıştım. "Sana geldiğimde başım çok ağrıyordu, ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum ama ne düşündüğümü hatırlıyorum."
"Saçmalama! Ciddi miydin?" Onun endişelenmiş, inanamaz gözlerle bana döndüğünü yakaladım.
"Evet, Kemal'in birkaç tane evi ve marketi var, çok da parası olmalı. Öyle bir pisliktense sende olmalı o paralar, başın dertten kurtulur."
"Bunları gecede zırvaladın," derken huzursuz görünüyordu. "Ama... öyle şey mi olur? Parası nerededir, nasıl alırız? Hayatında serserilik bile yapmamış birisin, hırsızlık nasıl yapacaksın? Hem sonra... yakalanırız, bizde mi kalır o paralar!"
"Kimin umurunda, zaten öleceğim."
Özgür bunu duyunca hiddetli konuşmasına son verdi, başını fevri bir hareketle önüne alıp ellerini yüzünden geçirdi. "Böyle keskin konuşma, neler olacağını bilemeyiz, doktorlarla görüşeceğiz... Hem önceliğin kendin olmalı, beni düşünme artık."
Durağan gözlerimi camdan dışarıya kaydırıp sabahın ilk ışıklarına baktım. "Adamların seni bulmaması için geceleri evin ışığını bile yakmadan karanlıkta oturuyorsun Özgür. Zaten ölecekken ne önemi var ne yaptığımın? Hem ben o adamın bir sapık olduğunu düşünüyorum! Dersini de almış olur, sen de kurtulmuş olursun."
Yine bana döndü, bu kadar şeyi düşünmeme inanamıyor gibiydi. "Tamam, diyelim konuştuğun gibi buna karar verdik. Dediğin gibi mal varlığı var ama paralarını evinde sakladığı ne malum, ayrıca babamın borcuna yetecek kadar parası olduğunu nereden biliyorsun?"
Alışkanlıkla saçlarımı düzeltip üstümdeki kıyafete çeki düzen verdim. "Onu birkaç kez bankadan siyah bir çanta ile çıkarken görmüştüm, parası olduğunu biliyorum. Evinde midir, işte onu bilmiyorum."
"Atlas... Çok korkusuz, üstüne düşünülmemiş şeyler bunlar. Bir delilik haliyle, benden habersiz bir şey yapma sakın."
Üstüne düşünecek neyim vardı ki? Artık ölecekken neyi düşünecektim?
"Kurtulmak istemiyor musun Özgür? Bıkmadın mı bu mafya bozuntularından? Seni öldürecekler, anlamıyor musun?"
Yüzünü avuçlarına daha sert bastırıp kafasını iki yanına salladı, sözcükleri dile getirip reddetmenin anlamı yoktu ama duydukları hoşuna gitmiyordu. "Böyle bir şey yapmana göz yumamam. Benim için mi? İyi düşün, buna değmem."
Dirseğimle koluna vurdum. "Değmeyeceğini biliyoruz, maksat eğlence olsun."
Kafasını tekrar bana çevirip soludu. "Şakanın sırası değil."
Uzanıp kafasındaki saçları karıştırırken keyifsizce kıvrıldı dudaklarım. Sanki bir şeyler daha söylememi ister gibi baktı ama çok yorgundum, açıklama yapmak veya onu ikna etmeye çalışmak istemiyordum. Konuşmayacağımı anlayınca iç çekti. "Başın nasıl? Dün akşam sarhoş gibiydin, adeta sızdın, neden böyleydin?"
"İlaçlar beni ağırlaştırıyor, başımı zor kaldırıyorum." O ağrıyı uyuyarak atlattığım için bu kez şanslıydım.
"Sana bir şeyler hazırlayayım diyeyim ama evde pek bir şey yok." Bakışlarını kaçırdı. "Hazırlanayım çıkalım, okuldan önce bir şeyler atıştıralım."
"Hazırlan ama bize gidelim, ben hazırlanırken annem kahvaltı hazırlar."
Gerildi. "Annen yakında benden bıkacak veya bıktı ama sen alttan alıyorsun."
Kafasında bunu kırmasına inanamadım. "Ne saçmaladın be oğlum, annem bir kere bile böyle şey demedi."
"Gerçekten mi?"
"Yemin ederim."
Kararsızlığa düştüğü yüzünden okunuyordu. Özgür'ün kendince bir koruma kalkanı vardı, ihtiyacı olmasına rağmen insanlara yük olmaktan ancak bu kadar nefret edilirdi. Ben kalkarken o da doğruldu, salonun camını açtı. Evde rutubet kokusu vardı, buraya geldiğim nadir zamanlarda aldığım bir kokuydu. Doğrusu, Özgür'e kalsa evine gelmemi hiç istemezdi, zaten tanıştıktan seneler sonra bir mecburiyetle evine gelmiş bulunmuştum. Daire çok bakımsızdı, eşyalar eskiydi, utandığını anlayabiliyordum.
"Hadi, giyin de gel," diyerek omzuna vurdum.
Kafa sallayarak çıktı ve onu beklerken ceketimi aldım, cebimden telefonumu çıkardım. Annem bir daha aramamıştı ama bana kızdığına emindim, sorumsuzluktan ve geceyi dışarıda geçirmemden hoşlanmazdı. Rastgele mesajlara ve uygulamalara girip baktım, Nehir gruba yazmıştı ve Özgür cevap veren bir mesaj atmıştı bile.
Evden çıktığımızda okul için bir saatimiz vardı, motoruma atladım ve Özgür'de arkama yerleşti. Bizim eve ulaşmamız uzun sürmedi, beraber bahçeye geçerken etraftaki ıslak toprak kokusunu aldım. Oturduğum cadde semtin daha nezih bir yerindeydi, evimiz eski olsa da güzeldi, kendini fazlalık hissettiğini bilsem de Özgür'ün de burada olmayı sevdiğini biliyordum.
Anahtarımı çıkarıp kapıyı açtım ve Özgür ayakkabılarını çıkarmakla uğraşırken eve girdim. Holden sonra karşılıklı duran salon ve mutfağa bakıp annemi aradım, yoktu. Uyanmamıştı, erken bir saatti. Ceketimi portmantoya bırakıp mutfağa girdim, ocak üstündeki porselen demliğe kaynaması için su bırakıp buzdolabını açtım. Raftaki üstü kapalı kahvaltılıkları çıkarıp masaya dizmeye başladım ve sepetteki dilimlenmiş ekmekleri çıkardım. İçeriye sessizce giren Özgür'e göz attım. "Çay mı içersin kahve mi?"
"Fark etmez."
Mutfak dolabını açıp hazır kahve çıkardım, biraz ayılmam gerekecekti. Kaynayan suyu kupalara böldüm ve kahveleri hazır edip masaya bıraktım. "Otur," diyerek Özgür'ü ittim sandalyeye. O yerleşirken de üst kata çıktım. Banyoya girip yüzümü yıkadım, ardından odama geçip aynadan halime baktım. Fena dağılmıştım, üstümdekileri çıkarıp okul için kumaş pantolon ile gömleğimi giyindim.
Aşağı inince Özgür'ün başlamadığını, beni beklediğini gördüm. Karşısına yerleşip kahvemi önüme çekince, "Başın daha iyi mi?" diye sordu.
"Kaçıncı kez sordun, iyiyim dedim ya."
O da kahveye uzandı ve benim yememle beraber başladı kahvaltıya. Midemdeki açlık duygusunu bir süredir hissetmez olmuştum, midem tıkalı gibiydi. Yine de birkaç şey atıştırdım, ikinci kahveme geçerken sessizliğimi korudum. Özgür'ün bakışları üzerimden ayrılmıyordu, öleceğimi öğrenen herkes bana böyle uzun uzun bakacak mıydı?
Annem, Nehir... Tanyeli.
İkimizde bir şey yiyemeyene kadar masada kaldık ve okul için kalkarken üst kattan gelen sesleri duydum. Annem uyanmıştı. Özgür çantası ile ceketini sandalyeden alıp hole geçerken, "Dışarıda bekliyorum," dedi.
O çıktığı sırada ben de hole geçtim ve annemi basamaklarda gördüm. Sabahlığının kuşağını bağlarken beni gördü. "Oğlum, gelmişsin."
"Günaydın," diyerek yaklaştım ve yanağına öpücük koydum. "Özgür dışarıda beni bekliyor, kahvaltı ettik. Şimdi okula geçeceğiz."
Geri çekilirken yüzüme dikkatle baktı. "Neden eve gelmedin? İyi misin?"
"Konuşurken vakit nasıl geçmiş anlamamışım, gece Özgür'de kaldım. İyiyim, sorun yok."
Omuzlarımı sıktı. "Neden yalan söylediğini hissediyorum?"
Yutkundum. "Ne olabilir ki anne? Yemin ederim bir kızla falan değildim, yalan söylemiyorum."
"Gözüm üstünde," derken yanağımdan öptü. "Seni seviyorum, kendine dikkat et."
Evden ayrıldım ve Özgür'le yürümeye başladık. Metroya binerken ikimiz de sessizdik. Gözlerimiz bir araya gelince endişeli bakışlarımızı görüyorduk. Kafamı arkaya attım ve kollarımı göğsümde bağladım, inene kadar hastalığımdan başka şey düşünmeye çalıştım.
Tanyeli'yi.
O notumu okumuş mudur? Benim olduğumu anlamış mıdır?
Neden yapmıştım, adeta onunla iletişime geçmiş olmuştum. Yapmamalı, uzak durmalıydım. Onu görünce kalbimle değil, aklımla düşünmeliydim.
Aptal mıyım neyim, bir de romantik gibi selpağa yazıp bırakmıştım.
"Nehir'e söylememekte kararlı mısın?"
Metrodan çıkıp karşıya geçerken Özgür'e ters ters baktım. "Sakın."
Bir şey demeden benimle okula girdi. İstemsizce başımı sağa ve sola çevirip Tanyeli'ye bakmaya başlamıştım. Konuşmuyor, yaklaşmıyor olsam da her gün onu görmek, birkaç dakika olsun bakışmak alışkanlık yapmıştı.
"Tanyeli'ye yaklaşmamakta kararlıysan, ki seni anlıyorum... Arama artık onu Alp, kendini de daha fazla üzüyorsun."
"Elimde değil."
Sınıfa girerken birkaç arkadaşla günaydınlaştım. Sırama çökerken yanıma çantamı almadığımı hatırladım ve bunu şimdi hatırladığıma inanamadım, bir acıma duygusuyla kendime güldüm. Başımı sıraya, kolumun üstüne koyup camdan dışarısını izledim. Kendime karşı acıma duygusu yeni tanık olduğum, henüz birkaç günlük duyguydu. İğrenç hissettiriyordu, mideme ağrı giriyordu.
Zil çalar çalmaz sınıftı terk ettim, Nehir'i görmek istemiyordum. Yüzümden, halimden bir şeylerin ters gittiğini anlıyordu ve yalan söylemekten usanmıştım.
Düşüncelerimle yürürken köşeyi döndüm ve üstüme doğru yüründüğünü görünce yavaşlayıp başımı kaldırdım. Tanyeli'nin yüzü bana dönüktü, göz göze geldiğimizde ayakları durmuştu. Ben de bir an nefesimi tuttum, yanından yürüyüp geçmeye çalıştım ama Tanyeli adımını bana doğru atınca durdum. Yüzünden, benimle konuşmak istediği okunuyordu. Nasıl davranacağımı bilemeden geçirdiğim iki saniyeden sonra, "Merhaba," dedi Tanyeli.
"Merhaba."
Yüzünde yumuşak ama gözlerinde gerginlik vardı. Yüzümü başka tarafa çeviremiyordum, ne istediğini soramıyordum. O da yanıtım üzerine birkaç saniye sustu ve sonra arkada bağladığı ellerini önüne getirdi, parmaklarında tuttuğu selpağı bana gösterdi. "Bunu bana sen mi bıraktın?"
Revirde yatağın yanına bıraktığım selpaktı. Sahi, o selpağı bırakırken ne düşünmüştüm? O nereden anlamıştı, yoksa öyle olmasını istediği için mi bana gelmişti? Belki üüzerindeki lekelerden anlamıştı. İlk kez görüyormuş gibi bakıp sonra kaşlarımı kaldırdım. "Hayır, ben bırakmadım. Hem... seni tanımıyorum bile, neden böyle bir şey bırakayım?"
Dudakları bir an için ayrık kaldı, sonra şaşırmış gibi elindeki selpağa bakıp onu hemen tekrar arkasına doğru götürdü. "Beni tanımadığını mı söylüyorsun?" Bunu söylerken tekrar gözlerime bakıp kaşlarını kaldırdı. Sanki bu söylediğime kızmıştı, çünkü biliyordu onu tanıdığımı, ona baktığımı, onu izlediğimi.
"Tabi seni görmüşlüğüm var ama seni şahsen tanımıyorum," dedim. "Birisi sana neden böyle yazdı onu bile bilmiyorum."
Alt dudağını ısırınca dikkatim dağıldı, yanaklarına yaklaşan pembeliğe ve ısırdığı dudağına baktığım sırada, "Ben... çok yanlış anlamışım," dedi. Ses tonu düşünce kendimi çok kötü hissettim. "Ben... yani sandım ki..." gözlerini yumup açtı. "Arkadaşımın yanına dönmeliyim, beni bekliyordu." Elini salladı. "Hoşça kal."
Cevap vermemi beklemeden arkasını dönüp hızlıca yürümeye başladı. Sanki orada olmasam koşarak burayı terk edecekti. Dalgalı saçları beyaz okul gömleğine dökülmüştü, selpağı elinin içinde sıkıyordu. Görüş alanımdan çıkana kadar duruşumdan taviz vermedim ama o kaybolduğunda omzumu yanımdaki duvara yaslayıp içimden küfrettim.
"Aptalsın aptal! Neden bıraktın o selpağı, neden karıştırıyorsun kafasını..." okula gelmemeliydim, böylesi ikimiz içinde daha iyi olurdu ama okula gelmeyeceğimi nasıl açıklardım anneme?
Belki de haberinin olmasına gerek yoktu. Fakat burası arkadaşlarım gibi yüksek puan ortalamasıyla girdiğim bir özel okuldu. Her durum aileme, yani anneme haber veriliyordu. Uzun süre okula gelmezsem annem öğrenirdi.
Tanyeli'ye yalan söylediğim, onu kandırdığım için acayip bir huzursuzluk duygusu doldurdu içimi. Birkaç dakika duvar kenarından ayrılmadım, sınıfa geri dönmek için yürümeye başladığımda yumruklarım henüz gevşememişti. Sınıfa girince beklediğim gibi Nehir'i gördüm, cam kenarında, Özgür ile konuşuyordu. Sırama yürürken beni gördü ve koşarak yanıma geldi. "Günaydın, nasılsın canım?"
Gözlerimi göstermekten kaçınarak, "Günaydın," dedim boğuk sesle. "İyiyim, sen nasılsın?"
"İyiyim ama sınavım var, biraz gerildim." Yanıma otururken ellerini ovaladı.
Derslerinde başarılıydı, okul dördüncüsüydü, iyi bir üniversiteye gitmeyi ciddiye alıyordu. Her sınav, diploma puanını yükseltecek her not kendisi için önemliydi. "Hangi ders?"
"Türk Edebiyatı."
"O dersten hiç düşük not aldığını hatırlamıyorum, iyi bir not alacağına eminim."
"Umarım umarım..." bir an durup başını aşağıya eğdi, yüzümü yakından görmeye çalıştı. "Sen iyi misin? Sesin çok cansız çıkıyor, bir şey mi oldu?"
"Hayır, bir şey olmadı, neden sürekli bunu soruyorsun?"
Geriledi. "Rahatsız mı ettim? Özür dilerim ama sen de Özgür'de son günlerde farklı davranıyorsunuz, merak ediyorum."
"İkimiz de iyiyiz, sadece Özgür'e olanlar yüzünden kafamız bozuk."
Başını çevirip hâlâ camdan dışarısına bakan Özgür'ü izledi. "Ona çok üzülüyorum, keşke elimizden bir şey gelse."
Yutkundum arkadaşıma bakarken. Yüzündeki yaralar solmuştu ama izleri duruyordu. Onu bir daha bulduklarında ne kadar zarar vereceklerini tahmin edemiyorduk.
"Gelecek."
"Ne gelecek?" diyerek döndü bana Nehir.
Omuz silktim. "Yani... elimizden illaki bir şeyler gelecek."
Bir süre daha canımızın bu yüzden sıkkın olduğuna inanır, bana ve Özgür'e sürekli iyi olup olmadığımızı sormazdı belki. Öyle olmasını umduğunu söyleyip sınıftan çıkarken arkasından iç çektim, Nehir'in en azından bir süre daha hastalığımdan haberinin olmaması lazımdı.
Diğer derslere girdim ama kafam çok başka yerlerdeydi. Matematik öğretmeni teneffüste konuşmak istediğini söyleyip koridorda son günlerdeki dalgınlığımdan, dersine olan ilgisizliğimden bahsederken kaygısızca dinledim. Daha iyi olacağım, dikkat edeceğim, cümleleriyle öğretmeni geçiştirdim ama bundan sonra hiçbir zaman iyi olmayacaktım.
Ne kadar uzaktan görmeyi istesem de Tanyeli ile karşılaşmamak için sınıftan çıkmadım. O da aklımdan hiç çıkmadı. Onu ne kadar üzmüş olabileceğimi düşünüp durdum. Özgür bana bisküvi ile çay getirdiğinde onu gücendirmemek için yedim. Eğer ona selpağı bırakanın ben olduğumu söyleseydim ne olurdu? Ümitlendirirdim onu ve sonra kalbi çok feci kırılırdı.
Okul çıkışında Özgür ile indik merdivenleri, insanların okuldan koşarak çıkmasını hiç anlamamıştım. Tahammülsüzlüğüm ile bana çarpanlara sessizce küfrettim ve bahçe boyu ilerlerken, "Akşam buluşalım mı?" dedi Özgür.
Gözlerim etrafımda dolaşmaya başladı. Tanyeli'nin sesini duymak, yüzünü görmek istedim. "Bu akşam evde kalacağım. Annemi huzursuz ediyorum, beni görmeye ihtiyacı var."
Kolumdan tutarak durdurdu beni. "Bana haber vermeden hiçbir delilik yapma! Sakın!"
"Delilik mi? Hiç delilik gibi gelmiyor Özgür. Gidip şu an bile o adamın marketinden kasayı boşaltabilirim, senin için yapabilirim. Hayatımda hiç bu kadar korkusuz hissetmemiştim, sebebi zaten belli değil mi?"
Etrafına, yanımızdan geçen tanıdıklara bakıp beni köşeye çekti. "Düşündüklerin de delilik, bu konuştukların da. Önünü arkasını düşünelim tamam mı? Sen beni kurtarmaktan çok o adama olan öfkenden bilendin gibi hissediyorum."
Bakışlarımı kaçırarak elimdeki ceketi sıktım. "O da var, pisliğe ceza vermek istiyorum. Bu sırada da sana yardımcı olsam n'olur sanki..."
"Bu kadar korkusuz olman... kulağıma inanılmaz geliyor."
"Öleceğini öğrensen sen nasıl olursun? Neyden ne için korkacağım?"
Bilmiyorum, dercesine kafasını iki yana salladı ve ben gözlerimi ondan çekip önüme dönerken bakışlarım ileriye takıldı. Önce arkadaşını, sonra Tanyeli'yi gördüm. Yanlarında birkaç kişi daha vardı, konuşarak çıkışa yürüyorlardı. Tanyeli üşümüş gibi ceketine sarılınca yanındaki çocuklardan birisi onu omuzlarından tutup kendisine çekti, elleriyle kollarını ovuşturdu. Düşünceli gözlerle çocuğu süzdüm.
"Nereye öyle öfkeli bakıyorsun?"
Özgür dönüp bakınca çocuğun ellerinin altından çıkan Tanyeli'de üzerinde bakışlar hissederek bu tarafa döndü. Yakalanmıştım, bu yüzden gözlerimi kaçırmanın pek bir anlamı olmadığını düşünerek bakmaya devam ettim. Belki de bu bahanemdi. Cidden... çok güzel görünüyordu, göz göze geldiğimiz her defasında gözlerinin büyümesine bayılıyordum.
"Anlaşıldı," diyerek elini kaldırdı ve Tanyeli'ye selam verdi Özgür. Kantinde iletişim kurmuşlardı.
Tanyeli Özgür'e hafifçe tebessüm edip el salladı ve bana tekrar bakarken kafası karışmış göründü. Buna rağmen bana da el sallayınca kendimi hem çok iyi hem de inanılmaz kötü hissettim. Bugün ona soğuk yapmama rağmen bana sevecen davranıyordu. Onu yanıtsız bırakamadım, başımla selamına karşılık verdiğimde hafifçe gülümseyerek onu çeken kız arkadaşına döndü. Rüzgârda savrulan saçlarını takip ederek derin bir iç çektim.
"Kız senden ümidi kesmemiş, hâlâ bir şeyler bekliyor."
Elimin tersiyle göğsüne vurdum. "Hadi, gidelim."
Okul bahçesinden çıkıp karşıya geçtik, metroya inerken gözüm hâlâ arkadaşlarıyla yürüyen Tanyeli'deydi. Nedense etrafındaki hiç kimse bana güven vermiyordu, keşke yakınında olup civarında dolaşanların niyetlerini bilsem, onu korusam.
Metrodan ilk inen Özgür oldu. Benim kadar düşünceli görünüyordu. Dışarıya çıkarken telefondan uygulamaya girdim, uygulamada Tanyeli'nin adı ve soyadını arattım. Hesabı hâlâ gizliydi ama profil fotoğrafını değiştirmişti. Kendi yüzünü kendisinin çektiği bir fotoğraf koymuştu, arkasında deniz görünüyordu ve saçlarının dalgası fotoğrafın her yerine yayılmıştı. Hesabının girişinde si no iuegas con fuego te mariras de frio, yazıyordu.
Yabancı dildi ama İngilizce değildi, bu yüzden ne anlama geldiğini arattım ve okuyunca gülümsedim.
Ateşle oynayamazsan, soğuktan ölürsün.
Güzel, hoşuma gitti. Belki de göründüğünden daha cesur bir kızdı.
Eve girerken yüzüme yapay bir gülümseme koydum. Ceketimi portmantoya bırakıp holde kısaca yürüdüm ve salona bakınca annemi orta sehpasına eğilmiş, birkaç tablonun tozunu aldığını gördüm. Babamın fotoğraflarıydı, annemin onlara gösterdiği özen hiç eksilmezdi. Başını bu tarafa çevirip hafifçe gülümsedi. "Hoş geldin canım."
Yanına yürüyüp eğildim ve yanağından öptüm. "Hoş buldum anne. Ev çok güzel kokuyor, ne yaptın?"
"Çikolatalı kek, açsın değil mi?"
"Evet, yemeyi çok isterim."
Elindeki çerçeveyi kenara bırakıp doğruldu ve beni yanaklarımdan öpüp mutfağa giderken heyecanlanmış göründü. Bildiğim bileli annem bana hep çok özenmişti, kendi kimsesi yokken benim hayatımı kendisiyle o kadar doldurmuştu ki, babamın eksikliğini olması gerekenden daha az hissetmiştim.
O akşamı anneme ayırdım, son zamanlarda yemediğim kadar yedim çikolatalı keklerinden. Gece olduğunda, o uyuduğunda önce salonda, sonra tüm evde dolaştım. Kafam ağırlaşmıştı, başım ağrımadığında bile yorgun hissediyordum. Gözlerim acımasına rağmen uyumak istemiyordum. Annem uyanmasın diye sessizce yürüyordum. Yüzümü, saçlarımı çekiştirirken acıtıyordum. Annem ben öldüğümde ne yapacaktı? Yalnız başına nasıl dayanacaktı? Aklımı kaçıracak oluyordum, gözlerimi kapatsam bile uykularım kaçıyordu.
Gün ayana kadar çaresizliği iliklerime kadar hissettim. Sonrasında banyoya girip duş aldım, okul kıyafetlerimi giyip yanıma içinde yalnız bir kitap olan çantayı aldım. Okula gitmeyecektim ama annemin öyle sanmasına ihtiyacım vardı.
Aşağıya inerken annemi de odasından çıkarken yakaladım. Merdiven boşluğundan çıkarken esniyordu. İlkokulla başlayan eğitim hayatım annemin sürekli erken kalkmasına ve buna alışmasına sebep olmuştu. Ona zoraki şekilde gülümsediğimde, "Günaydın," dedi. "Çıkıyor muydun canım, bir şeyler yedin mi?"
"Hayır," diyerek onu omuzlarından kavradım ve kendimle beraber mutfağa götürdüm. "Bizim için bir şeyler hazırladım. Hadi, otur."
Annem saf bir şekilde gülümseyip sandalyeye otururken ben de tezgâha yürüdüm bize çay koymak için. Annemin karşısına yerleşirken de gözlerimdeki uykusuzluğu göstermemek için ondan kaçırdım. Tabağıma yemeyeceğim bir şeyler alırken annemin bakışlarını üzerimde hissettim. "Erez, oğlum... senin bir sıkıntın mı var?"
Anlıyordu, nasıl anlamazdı ki? Ben de anlardım o üzüldüğünde. Annemi bir süre daha geçiştirecek bir şeyler düşündüm ve sonra, "Aslında evet," dedim. "Bir şey düşünüyorum."
"Nedir canım?"
"Ben... bir kızdan hoşlanıyorum." Evet bunu söylemem bana zaman kazandırırdı.
Annem şaşkınlık mı yoksa sevinç mi anlamadığım bir ses çıkarınca gözlerimi devirdim. Sorulacak bin tane soruyu nasıl hesaba katmazdım ki. "Kim, okuldan mı?" diye sordu hemen. "Bana daha önce hiçbir kızdan bahsetmemiştin."
Evet, sahiden de ilkti. Annemle romantik duygularımı paylaşmazdım, çoğu zaman duygularımı içimde de yaşayan bir insandım. Hem... kimse için ilk gördüğümde Tanyeli'yi gördüğümdeki gibi hissetmemiştim. "Evet okuldan," derken anneme bıkkın bir bakış attım. "Anne bin tane soru sorma, lütfen!"
"Soracağım tabii ki!" derken gülümsüyordu. "Adı ne? Nasıl bir kız? Sevgilin mi yoksa?"
Hiç olmayacak bir ihtimalden bahsetmesi kalbime bıçak sokulmuş gibi hissettirdi. "Hayır, sevgilim değil. Olmayacak da."
"Neden?" derken çok meraklıydı. "Yoksa... sevgilisi mi var? O yüzden mi bu kadar mutsuzsun?"
Ters ters baktım. "Sevgilisi yok anne."
Yüzü gevşedi, hemen sonra sesli güldü. "Tamam, sinirlenme. O zaman neden sevgili olamayacağınızı düşünüyorsun? O senden hoşlanmadı mı?"
Yine ters ters baktım. "Hayır anne, o da benden hoşlanıyor."
Yanaklarını şişirip ofladı. "Oğlum, o zaman derdin ne? Onun senden hoşlandığını bildiğine göre tanışıyorsunuz, ona hislerinden bahsettin mi?"
Tanyeli'yle göz göze geldiğimiz anlar bir film karesi gibi peşi sıra zihnimden geçti. Kiminden utangaçtı bakışları, kimisinde meraklı, bazen kaçamak bazen de heyecanlı ama hepsinde yalnızca banaydı o bakışları. "Bahsetmedim, kendisi bir şeyler anladı ama sonra kafasını çok karıştırdım..."
Annem daha sorgulayıcı görünerek, "Neden?" dedi. "Neden kafasını karıştırıyorsun kızın? Duygularından mı emin değilsin, öyleyse neden bu kadar mutsuzsun?"
Tanyeli'den uzak duramayacağımı ona açıklayamazdım. Bir yalan aradım ve bunu yaparken gözlerimi tabaktan kaldırmadım. "Sadece... onu incitmek istemiyorum."
"Oğlum," derken annemin sesi yumuşamıştı. "Neden onu üzesin? Böyle bir şey yapmayacağını biliyorum, seni ben büyüttüm. Bir sebebi yokken neden bundan korkuyorsun?"
Bir sebebi var, bir sebebi var ama nasıl söylerim ki? Söylemezsem de... öldüğümde mi öğreneceksin acaba?
"Anne, daha fazla sorma. Sonra tekrar konuşuruz olur mu, çayın soğuyor."
İç çekerek sandalyesinde arkaya yaslandı. "Adını söylemedin."
"Tanyeli."
Annem bu ismin çok güzel olduğunu söylediğinde tepkisiz kaldım. En azından bir süre neden canımı sıktığımı sormayacaktı ama şimdi de gerçeği ne zaman öğreneceğini düşünüyordum. Ansızın hayatından çıkarsam mahvolurdu ama böyle bir şey nasıl söylenirdi? Hayatını, söylediklerimle mahvedeceğim son insan bile olamazdı ki annem.
Evden çıkarken ona çok sıkı sarıldım, yürürken de dönüp dönüp eve baktım. Özgür'e mesaj attıktan sonra da metroya ilerledim. O adam hâlâ sokağın başındaydı, ellerinde bu kez başka bir çiçek buketiyle bekliyordu. Bu adamdan bile daha çaresiz olduğum gerçeğiyle metroya bindim ve buz kesen ellerimle seyahat ettim.
O adamdan daha çaresizim.
Özgür'ün evine yürüdüm ve katları koşarak tırmandım. Soluğu dairenin önünde alıp kapıyı çaldığımda derhal açtı ve çatık kaşlarla, "Neden buraya geldin?" diye sordu. "Bir şey mi oldu?"
"Hayır," diyerek içeriye girdim. "Okula gitmiyorum, burada kalacağım."
Özgür şaşkınca arkamdan baktı. "Bu nereden çıktı?"
"Tanyeli'yi unutacağım, onun da beni unutmasını sağlayacağım." Ben yapamaz gibiydim ama o beni aklından çıkarırdı, ölmeden önce yokluğuma alışmalıydı.
Özgür adeta koşarak girdiğim salona geldi. "Oğlum, kafan yerinde mi senin? Nereye kadar gitmeyeceksin, hem annene, Nehir'e ne diyeceksin?"
"Annem öğrenmeyecek, burada kalacağım," dedim ve koltukta bulunan sigara paketini açtım. "Nehir'e de rapor aldığımı, istirahatte olduğumu söylersin. Eve, beni ziyarete gelmesini önle, yeter."
Özgür yüzüme doğru hiçbir şey demeden baktı. Onu şaşırtmıştım, fikrimi değiştirmek için bir şeyler düşünüyor gibi göründü ve ağzını açıp açıp kapattı. "Böyle gitmez dostum. Hem... okul annene ulaşır, sana ulaşır. Hem... kendinden bu kadar ümidi kesmiş olamazsın Alp."
Sigarayı yakıp koltukta arkaya yaslandım ve bir şey demeden tavandan sarkan tozlu ampule baktım. Aynı şeyleri kaç defa daha söylememi bekliyordu? Okul mu? Sikerler. Kimin umurundaydı. Annem öğrenmesin yeterdi, onun da bir yolunu belki bulurdum. Belki de bu kadar çok Tanyeli'yi düşüneceğime nasıl öleceğimi düşünmeliydim.
"Alp Erez yapma, pişman olursun. İyileşsen ve okul hayatını kaybetsen?"
"Kafamı şişirme Özgür." Sigarayı silkecek bir kül tablası almak için salondan çıktım, mutfağa girince ortalığın dağınıklığına yüz buruşturup aradığımı buldum. Özgür arkamdan geliyordu. "Sen git, derse gecikme."
"Derse gecikmek umurumda falan değil." Üzerime yürüyüp kolumdan tuttu. "Hadi, okula beraber gideceğiz!"
Kolumu kolaylıkla ondan kurtardım. "Özgür, ben ne yaptığımı biliyorum. Akıldan hasta olmadım. Gitmeyeceğim diyorum, sen git."
Kararlılığım karşısında elinden hiçbir şey gelmeyeceğini biliyordu, bu yüzden bir küfür savurarak mutfaktan çıktı. Birazdan arkasından gittim ve onun ayakkabılarını giydiğini gördüm, yüzü sinirden geçilmiyordu. Doğrulup çantasını omzuna atarken bana sertçe baktı. "Ev güvenli değil, bu adamlar biliyor, dikkat et."
Gittiğinde salondaki koltuğa oturup sigaramı bitirdim. Ev çok basık, havasızdı. Özgür'ün bu bakımsız, ailesiz evde yaşaması ne zaman aklıma düşse çok öfke duyardım ailesine. Paketi burada bırakmıştı, ikinci kez sigara içtikten sonra ağzımda pek de hoşlanmadığım tat oluştu.
Koltukta uzanıp camdan dışarısını izlediğim saatler geçirdim. Annem ve Tanyeli'yi düşünmemek için hastalığımı, ne zaman öleceğimi düşündüm. Ama ne kadar düşünmemek için çabalasam da, yarınım yokken bile günler sonrasının, Tanyeli'ye yaklaşmanın hayalini kurdum.
Telefonumu çıkarıp internet üzerinden hastalığıma biraz daha baktım. Birkaç blogda bu hastalığa yakalanan insanların metinleri vardı, onları okurken midem korkudan ağrımaya başladı. İnsanların bazıları hastalığı ölmesine bir ay kala öğrendiğini yazıyordu. Bir adam oğlunun da beyninde tümör bulunduğunu, yaklaşık dört ay sonra da onu kaybettiğini yazmıştı. Oğlunun tümörü temizlenemeyecek bir bölgede olduğu için ameliyat olmasını seçmemişlerdi. Ölümü bu kadar yakınımda hissedince uzanıyor olmama rağmen başım döndü, koltuktan bile düşecekmişim gibi geldi. Gözlerimi sımsıkı kapatıp hastalıklı titremelerimin durmasını bekledim.
Özgür okuldan hemen sonra geldiğinde ben de eve gittim. Birkaç gün bu şekilde devam etti. Özgür sabahları kapısında belirdiğim üç gün boyunca da beni okula götürmeyi istedi fakat ona direndim, bunun bir yara varmayacağını bilsem de evde kaldım. Fakat o üç gün boyunca yaptığım başka şeyde olmuştu.
Anahtarı alıp Özgür'ün dairesinden çıkmış, mahallede, marketin oralarda dolaşıp bu Kemal'i izlemiştim. Görünmeyeceğim bir yere saklanmıştım, nasıl birisi olduğunu anlamaya çalışmıştım. İlk sebebi kendisine haksızlık edebileceğim yönündeydi ama onu izledikçe daha da kin duydum, Özgür'ü kurtarmak için bunu yapabileceğimden emin oldum.
Bu adam... markete gelen her kadının ardından kinayeli, pis bakmıştı. Anneme böyle baktığında gözlerim dönmüştü ama bu ilgisi yalnız anneme karşı değildi, hatta kızı yaşındaki genç kadınlara bile öyle baktığını görünce kafamda her şeyi kesinleştirmiştim.
Vicdan azabı duymayacaktım.
Özgür'ün dairesine geri dönerken o pisliğin suratını gözlerimin önünden kazımak istedim. Evine nasıl gireceğinin yollarını düşünürken de apartmana girip Özgür gelene kadar evde beklemek için merdiven çıktım. Fakat daireye yaklaştıkça gürültü duymaya başladım, son basamakları çıkarken kafamı kaldırıp baktım.
Üç iri yarı, yetişkin adamı görünce ne olduğunu hemen anladım. Özgür'ün babasının alacaklılarıydı, Özgür ya da babası için buradalardı. Neredeyse geri adım atıp başımı belaya sokmadan gidecektim ama son günlerdeki korkusuzluğumdan ve arkadaşımın yüzüne açtıkları o yaraların öfkesinden kaldım orada.
Burnumu çektim ve adamlardan birisi omuz üstünden buraya bakıp kaşlarını çattı, şöyle bir beni süzdü. "Kimsin sen?" derken arkadaşları da buraya döndü. "Sen de okullusun belli, yoksa... buradaki piçin arkadaşı mısın sen?"
Dişlerimi sıktım. "Arkadaşımdan bahsetme orospu çocuğu. Siktirip gidin buradan."
Adamın gözlerindeki öfke okunur oldu ve üzerime doğru gelmeye başladı. "Görüyorum ki yanılmadım, o piçin arkadaşısın. Benimle böyle konuşma cüretini nereden buldun sen?" Karşımda durup okul gömleğimin yakalarından kavradı, beni silkeler gibi kendisine çekti. "Söylediklerin için benden özür dile."
Küsuratını bilmiyordum ama otuz yaşından büyük olduğu görülüyordu. Beni tanımadığı için özür dileceğimi umabilirdi ama rüyasında bile göremezdi. Yakamdaki ellerinden birisini ittim. "Dokunma bana, piç! Arkadaşımı rahat bırakın ve gidin buradan."
Adamın gözlerinde şimşekler çaktı ve sanırım üç saniye sonraydı, o eller daha güçlü şekilde boğazıma sarıldı. Adamın beni itişiyle sırtım duvarla dümdüz oldu ve nefesim acıyla kesildi. "Senin belanı sikeceğim."
Karşı koysam yapabilir miydim bilmiyordum. Sonuçta karşımda üç iri, yetişkin adam vardı. Bir sonraki hamlede sırtımı duvardan ayırıp beni yere doğru fırlatınca öksürmeye zamanım oldu ama karnıma aldığım darbe vücudumun planını bozdu. Doğrulmak için uğraş verdiğim kısacık zamanda diğer adamlarda dibimde bitti ve birisi ayağını başıma bastırdı. "O piç nerede, okulunda mı?"
Başımda hissettiğim ağrı ile inledim ve bu kez benzeri tekmeyi suratımda hissedince neye uğradığımı şaşırdım. Yüzümde birden fazla yer aynı anda acıyınca küfrettim ve yan dönmeye çalışırken sırtımda hissettim ayakkabı ağırlığını. Üçü birden bana saldırınca gözlerimi açmak bile içimden gelmedi. Kaderine razı gelmek midir, yoksa o adamları gördüğümden beri bunun başıma geleceğini bilmenin verdiği hazırlık mıdır bilinmez ama beni darmadağın edene kadar onlara karşı koymadım.
Sonra birisi önümde eğildi, yüzümden kanlar akarken kulağıma yaklaştı. "O piçi ve babasını bulacağım, arkadaşına ilet."
Ağzımdaki kanı bu şerefsize tükürmeye çalıştım ama ağzımın kenarından aktı, fazlası olmadı. Beni bir çöp gibi bırakıp doğruldu ve yolunun üzerinden itip yanımdan geçti. Üçünün de basamakları indiğini duyarken göz kapaklarımın üzerindeki karanlığı yenmeye çalışıyordum. Neden başıma bunun geleceğini bildiğim halde onlara meydan okumuştum? Korkusuzluğum her geçen gün başıma bela olacak raddeye geliyordu.
Kendimi doğrultmaya çalışırken sırtım ve karnımdaki ağrılarla inledim. Bir kapı açıldı, dairelerden birisinin kapısı olmalıydı. Gözlerimi açamasam da kapının hemen kapanmasından kimsenin benimle uğraşmak istemediğini anlamıştım. Elimle ağzımın kenarında biriken kanı silip gözlerimi zorlukla açtım ve dairenin kapısına baktım. Sadece birkaç adımda gidebilirdim, sadece birkaç adım...
Öfkeyle inledim ve ellerimden güç alarak doğruldum. Sikeyim, daha önce hiç böyle dövülmemiştim. Kavga ettiğim olmuştu ama genelde yaşıtlarımla yaşanmıştı ve hepsinden bir şekilde galip gelmiştim. Kapıya ulaşınca anahtarı ceket cebimden çıkardım ve girip kapıyı kapattım, kendimi salona kadar götürüp koltuğa bıraktım.
"Bana bunu yapan Özgür'e neler yapmaz ki..."
Yüzümdeki ve ağzımdaki kanın kokusu midemi bulandırınca yüz buruşturdum. Kanı yutmayı değil, tükürmeyi istiyordum ama kalkacak halim yoktu. Tavana bakınca başımın şiddetli dönüşünü fark ettim, bu yüzden uzun süre açık bırakamadım ve yüzümün dağınıklığına rağmen kendimi toplamak için gayret göstermedim.
Bir noktada tamamen kayboldum, inleye inleye sızdım. Ancak sonra gürültü duyarak sıçradım, kendime gelince Özgür'ün yüzünü karşımda buldum. Bana eğilmiş, gözlerini kocaman açarak bakıyordu. İsmimle seslendiğini anlayıp dudaklarımı araladım. "Geldin mi?"
Gözlerini yüzümde dolaştırıyor, dehşette görünüyordu. "Bu halin ne?" derken sesi yüksekti. "Onlar mı yaptı? Buraya mı geldiler? Sana kapıyı açmamanı söylemiştim!"
Yüksek sesinden rahatsız olup yüz buruştururken doğrulmaya çalıştım. Özgür hemen vücudumu tutup bana yardımcı olurken, "Kapıyı açmadım," dedim. Kahretsin, ağzımdaki kan kurumuştu. "Dışarıdaydım, eve döndüğümde... kapıyı çalarken buldum onları. Siktir olup gitmelerini söyledim ama..."
"N'aptın?" diye öfkeyle bağırdı. "Kaç kişilerdi? Manyak mısın sen? Bir de meydan mı okudun onlara?"
"Seni rahat bırakmalarını söyledim, gitmelerini... Çok tahammülsüzlermiş, üçü birden saldırdı."
Özgür yüzüme bir daha baktı, bir de üstüme. Beyaz okul gömleğim kirlenmiş, yakaları kan olmuştu. Kafasını iki yana sallayıp çenemden tuttu ve yüzümü çevirip yaralarımı inceledi. "Oğlum, n'apmışlar sana böyle..."
"Acısı geçti bile," dedim hafifçe gülümsemeye çalışarak.
"Yalanın da böylesi," derken kolumdan tuttu. "Hadi, seni banyoya götüreyim, yüzünü yıkayalım."
Buna gerçekten ihtiyacım vardı. Onun desteğiyle doğrulup holdeki banyoya yürüdüm ve içeriye girip yüzümü yıkarken o benim için havlu bakındı. Temiz bir havluyu getirirken ağzımı çalkalamış, saçlarımı da yıkamıştım. Kendimi kurulayarak salona geri dönerken, "Sana kıyafet getireyim," diyerek odasına koştu.
Salondaki koltuğa yığılıp derin nefesler aldım. Ağzımdaki o tattan kurtulmak için bu kadar beklediğime inanamıyordum. Gömleğimi çıkardım ve Özgür'ün getirdiği koyu gri rengindeki tişörtü başımdan aşağıya geçirdim. Yanıma oturup tereddütle, "Daha iyi misin?" diye sordu. "Karnında morluklar oluşmuş, iç kanama falan geçiriyor olabilir misin acaba?"
Duraksadım. "İç kanama o kadar basit bir şey mi ki?"
Bilmiyorum dercesine omuzlarını kaldırdı. "Hiç bilgim, internetten bakınacağım."
Telefonunu çıkarıp bir şeyler bakındı, bana mide bulantımın, baş dönmemin olup olmadığını sordu. Dayak yediğim ilk dakikalardaki gibi değildi, sadece ağrı ve acılarım vardı. İç kanama riskimin düşmesi onu rahatlatmış gibi nefes verip, "Allah'ın belaları," diye yakındı. "Nasıl kurtulurum bunlardan, nasıl..."
Kafam koltuğun arkasına yaslıyken yüzümü kendisine çevirdim. Elimin üstünde yaranın açıldığını onun kolunu kavrarken fark ettim, aralarından birisi ayakkabı topuğuyla elimi ezmişti. "Nasıl kurtulacağımızı sana söyledim Özgür." Kararsız bakışları bana döndü. "Bugün mahalleydim, uzaktan Kemal'i izledim. Biliyor musun sadece anneme değil, marketine giren genç kızlara bile... çok pis bakıyor, hani anlıyorsan aklından nelerin geçtiğini. Boşuna bu zamana kadar evlenmemiş değil, kim bilir zamanında ne boklar yedi. Hem... çaldığımızı anlarsa tehdit ederiz onu, tüm mahalleye rezil ederiz, bir şey de yapamaz belki. Gerçi onu da yapmak istiyorum ama sadece bakışlarıyla kime neyi kanıtlarım ki..."
Özgür ellerini ovuşturmaya başlayıp tekrar yüzüme baktı, sanki aldığımız her bir darbe ona neyi yapmamız gerektiğini anlatıyordu. Pes ettiğini gözlerine yaşama hırsı geldiğinde gördüm. "Peki, ne zaman yapacağız?"
"Hemen."
BÖLÜM SONU,
Buraya kadar okuyanlar bir emoji bıraksın bakalım. Mesela 🖤 kalp
Yorumlar yükleniyor...