6. Bölüm
Merhabaaa güzelim. 🤍 Keyifli okumalar diliyorum ve mutlaka yorumlarınızı bekliyorum!!!
6. BÖLÜM
Unutmak lütufsa hiç aklımdan çıkmayışıyla o bir ceza mıydı?
Utanç verici bir şey yapmanın biraz ötesindeydim, gözlerimi ovalayıp gerçek mi hayal mi olduğunu anlamanın ötesinde. Gözlerimin gördüğü kalbime etki etti, yüzümü kayıtsız tutmak çok zor oldu. Onun gözleri kırpışınca gerçekliğinden emin oldum ve sertçe yutkunup çenemi kaldırdım. "Burada... n'apıyorsun?"
Dudaklarını yiyip bitirirken gözlerime baktı ama o cevap vermeden Nehir arkasından gelerek, "Hoş geldin," dedi canlı bir sesle. "Biz de seni bekliyorduk."
Onu buraya Nehir getirmişti demek. Peki ya neden? Tanıştıklarını bile sanmıyordum. İçeriye girip ayakkabımı çıkardım ve portmantoya bırakırken Tanyeli'nin gerileyip bakışlarını önüne eğdiğini gördüm. Şaşırdığım için aklımı toparlayamıyordum. Nehir bana kaşlarını kaldırırken ben de, "Seni beklemiyordum," dedim kendisine.
Nehir gülümsedi. "Bugün okulda çok konuşamıyorduk, ziyarete gelmek istedim," dedi.
Nehir'in zamansız çıkıp geldiği olmazdı, Tanyeli'yle aramı yapmak için mi getirmişti? O neden gelmişti? Hâlâ benden bir umudu mu vardı? Ona bugün ne kadar soğuk davranmıştım! Çenemle Tanyeli'yi gösterip, "Onu neden getirdin?" diye sordum.
Tanyeli kafasını hızlıca kaldırdı ama o sırada Nehir'e bakıyordum. Arkadaşımın gözleri büyüdü ve Tanyeli'yi dışlayan konuşmam karşısında ne diyeceğini bilememiş gibi ona döndü. Sinirden çenem titriyordu, neden burnunu bu işe sokmuştu ki?
"Ben... gitsem iyi olacak."
Tanyeli'nin hızlı birkaç adımını duydum ve ona bakmamak için kendimi sıkarken, annemin mutfaktan çıktığı gözüme çarptı. Gülümsemeyle yanımıza yaklaşırken, "Gelmişsin oğlum," dedi ve bakışları portmantoya ilerlemiş Tanyeli'ye kaydı. "Aaa, canım nereye?"
Nehir bana dudaklarını kıpırdatarak n'apıyorsun, derken Tanyeli'nin boğuk sesle, "Gitmeliyim efendim," dediğini işittim. "Geç oldu, evden beklerler."
"Ama böyle konuşmamıştık," dedi annem onun yanına yürürken. Nehir'de karşıma gelmiş, elleriyle bana olan şaşkınlığını anlatıyordu. "Kurabiye koyacağımı söylemiştim, çaylarınızı da doldurdum. Lütfen içmeden gitme."
Nehir hemen, "Evet evet," dedi. "Bekle biraz, o kurabiyelerden yemek istiyorum."
"Sen kal, ben gitmeliyim," dedi Tanyeli ve sonraki cümlesinin anneme karşı olduğunu anladım. "Size zahmet verdim ama gerçekten gitmeliyim."
"Lütfen canım," dedi annem yeniden. "Çay içmen yalnızca birkaç dakika sürer."
Tanyeli bu kez karşı koyamadı ve Nehir konuşmak istiyormuş gibi ağzını açtığında, onu kolundan sürükleyerek salona çektim. Annem arkamdan seslenirken ben kapıyı kapatıp Nehir'le kaldım. Hayret içinde bakıyordu. "Kafayı mı yedin sen?"
Kısık sesimle, "Onu neden getirdin?" diye sordum.
"Bir sakin olur musun?" dedi alınmışa benziyordu. "Neden bu kadar tepki veriyorsun, mutlu olman gerekiyordu."
"Olmadım," dedim bastırarak. "Bu emrivaki nereden çıktı, anlatacak mısın?"
"Delirmiş," diye homurdanıp kısık sesle açıkladı. "Bugün birkaç ortak arkadaşla oturduk, tanışmış olduk. Okuldan da beraber çıktık, o sırada annen aradı, benimle konuşmak istedi. Ben de Tanyeli ile geldim, birazdan da kalkacaktık."
Sandığım gibi değildi, tesadüfi gerçekleşmişti. Fakat annem... "Annem seninle ne konuşmak istemiş?"
"Bilmiyorum ama son günlerdeki garipliğini konuşmak istediğine eminim, çünkü gerçekten çok garipsin!"
Söylene söylene salondan ayrılınca yumruklarımı sıkıp gevşettim ve ben de hole çıktım, mutfağa, o kıza hiç bakmadan basamakları tırmandım. Odama girip kapıyı çarptım ve yatağıma çöküp ellerimi başımın arasına alırken öfkeli soluklar alıp verdim.
Onu görmek istemiyorum.
Ona bakmayı çok istiyorum.
Onu evimde istemiyorum.
Aşağı, yanına inmek istiyorum.
Annem hakkımda bu kadar mı endişe duymuştu da Nehir'i konuşmaya çağırmıştı? O kadar belli mi ediyordum? İdare ettiğimi sanıyordum. Belki de kimlerle kavga ettiğimi öğrenmek için çağırmıştı, çünkü Özgür söylemezdi ama Nehir belki anlatabilirdi.
Daha sakin olmam gerekirdi, bir sorun olduğunu çok belli etmeye başlamıştım. Doğrulup dolabıma ilerledim ve üstümdeki okul gömleği ile pantolonu çıkardım, bunların yerine bir koyu gri tişörtle rahat kot pantolon giyindim.
Birazdan giderlerdi, odamda kalsam iyi olurdu. Banyoya geçtim ve sigara içtiğim için rahatsız hisseden ağzımı temizledim, dişlerimi fırçaladım. Odama geri dönüp dört döndüm, inmemek için açık olan nedenleri unutur gibi olup kapıya yöneldim ama sonra tekrar dönüp yatağın ucuna yerleştim.
"Bırak gitsin," dedim kendi kendime. "Kırılmış olması daha iyi, bir daha bana yaklaşmayı denemez."
Bir gök gürültüsü duyunca başım cama çevrildi. Sabahtandır koyu görünen bulutlar sanki birazdan... tam birazdan yağmura dönüşecek diye düşünürken sokak lambasının ışığında süzülen damlaları gördüm. Gece yağar herhalde diye düşündüğüm yağmur hava kararınca yağmaya başlamıştı.
Tanyeli'nin yanında bir şemsiyesi var mıdır? Ya da Nehir'in? Sanmıyordum. Alt dudağımı ısırıp yağmurun sakinliğini ölçtüm ama birkaç dakika sonra hızlanınca bir küfür savurdum. Şimdi de yağmurun bitmesini bekleyecekti, annem hâlâ neden aşağıya inmediğimi merak ederek buraya çıkacaktı.
Kafamı arkaya atarak gözlerimi sımsıkı yumdum ve açtıktan biraz sonra kalktım. Odamdan çıkıp basamakları sakince indim ve sesleri takip ettim. Dört kişilik mutfak masasının üçü doluydu. Annem ve Nehir konuşurken, Tanyeli başını önüne eğmiş çay bardağına bakıyordu. Adım geçince içeriye girdim ve annem fark edip, "Sonunda inebildin," dedi. Gözleri heyecan ve merakla bakıyordu. "Sana da çay koyayım mı?"
"Alırım," diyerek ocağa yürüdüm ve kendime çay alırken göz ucuyla Tanyeli'ye baktım. Kafasını hâlâ kaldırmamıştı. Annem bir bana, bir de ona bakarak omzuna dokundu. "Canım, çayın soğudu. Tazeleyeyim mi?"
Nehir hemen, "Ben tazelerim," dedi neşeli sesle.
Tanyeli her ikisine de utanmış gibi gülümseyerek, "Teşekkür ederim," dedi. "Çok sıcak içemiyorum."
Çay bardağımı alarak kalçamı tezgâha yasladım ve ona bakmamak için anneme döndüm. Tanyeli'yle tanışması bir süre başımı ağrıtacak gibiydi, bana daha çok soru soracaktı. "Aa," dedi annem ve bana bir bakış attı. "Alp Erez'de soğumuş çay içemez, neredeyse kaynar kıvamda içecek."
Nehir anneme katılarak, "Evet," dedi. "Biraz soğuk olunca tadı kaçıyor."
Bu yakıştırmayı başlamadan bitirmeleri gerekiyordu.
Çok çabuk.
Göğsümü şişiren derin bir nefes alırken Tanyeli sessiz kaldı ve annem bir daha bana döndü, yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu anlayarak kaşlarını çattı. Nehir'de Tanyeli'nin halinden huzursuz olmuş gibi, "Aslında biz kalksak iyi olur," dedi anneme. "Başka işlerimiz de var."
Annem hemen, "Ama dışarıda yağmur yağıyor, biraz dinsin öyle kalkın," dedi.
Nehir buna verecek bir karşılık bulamadan başını sallarken ben çayımı üçüncü yudumunda bitirdim. Evet, çayı soğuk içmektense kaynara yakın içmeyi terci ederdim ama yine de annemle Nehir abartıyordu. Annemin kurabiyeyi beğenip beğenmediğini kızlara sorduğunu duydum ve bardağı tezgâha bırakıp arkama dönerken yüz ifademi hazırladım. İkisi de çok güzel olduğunu söyledi ve sonra Tanyeli, "İzninizle banyoyu kullanabilir miyim?" diye sordu anneme.
"Tabii ki," dedi annem ve bana döndü. "Banyonun yerini gösterir misin?"
Evet, tabi bunu ben yapacaktım. Başımı salladım ve Tanyeli banyonun yerini bilmediği için buna itiraz edemedi. Hole çıktım ve o arkamdan gelirken merdiven altında kalan banyoya yöneldim. Kapısını onun için açtım ve kolumun altından eğilerek girince neredeyse gülümsüyordum. Bana bakmadan kapıyı örtünce de inleyerek gözlerimi yumdum.
Olsun, böylesi iyiydi.
Sonunda onu derin bir kedere boğacağıma ufak kırgınlıklar bırakarak aklından çıkmak en iyisi olacaktı.
Bir müddet akan suyu dinledim ve sonra kapı açıldığında hâlâ başını önünde tuttuğunu gördüm. Ona bir şey deme isteği o kadar başaçıkılmaz oldu ki, konuşmamak için dilimi ısırdım. O önüme düşüp bana hiç bakmadan mutfağa dönecekken de engel olamadığım başka bir şey yaptım. Onu kolundan tutup kendime çekerek çevirdim. Yapmayı düşlediğim bir hamleydi ama yapabilmek için aklımın başından gitmiş olması gerekirdi. Tanyeli afallamış şekilde kendini benim yakınımda bulup gözlerini büyüttüğünde, sertçe yutkunarak parmağımı bileğine sürttüm. Ürperdiğini dudaklarının aralanışıyla anladım ve dürtüsel hislerime engel olmaya çalışırken, gözlerine bakmaktan başka şey yapamadım. Onu durdurduysam bir şeyler demeliydim ama hiçbir şey anlatamazdım. Kaşlarını çatmaya başladı ve nabzı parmaklarım altında hızlandığında, derin bir nefes alıp tuttuğum hızda bıraktım onu.
Gerileyip gözlerine birkaç saniye daha baktım ve sonra arkamı döndüm, salona doğru yürüdüm. Annemler de mutfaktan çıkıyordu. Stresli ellerimi ovalayıp koltuğa oturdum ve annem holdeki Tanyeli'yi de alarak Nehir'le beraber salona girdi. Annemin dikkatini çekmemek için salondan ayrılmadım ama onları göremeyeceğim şekilde cama döndüm, dışarısını izledim. Nehir ve annem konuşmaya devam etti, nereye oturduğunu bile görmediğim Tanyeli'nin sesi hiç çıkmadı. Yağmur bitmediği için annem onları hâlâ bırakmıyordu.
Bir zaman sonra Nehir tekrardan konuşup, "Yağmurun duracağı yok, biz en iyisi gidelim," dedi.
Tanyeli'de ilk kez o zaman, "Evet," dedi ve kalktığı gözüme çarptı. "Gidelim Nehir."
Yağmur az yağmıyordu, bu şekilde birkaç dakika yürürlerse sırılsıklam olurlardı. Burun kemerimi sıktım ve onlara hiç bakmadan camın önünden ayrıldım. Hızla salondan çıkarken, "Şemsiye alıp geliyorum, bekleyin," dedim.
Üst kata çıktım ve banyodaki dolaptan şemsiyeyi çıkardım, aşağıya inmeden önce ceketimi aldım. İnince onları kapının önünde gördüm, annem her ikisini de yanaklarından öpüyordu. Tanyeli anneme hiç bakamıyordu, utanıyor görünüyordu. Bu karşılaşma yalnızca benim için değil kendisi içinde zamansız olmuştu ve... ben daha da mahvetmiştim.
"Tanıştığımıza çok memnun oldum," dedi annem ona.
"Ben de öyle. İkramlarınız için teşekkür ederim," dedi, Tanyeli bir an önce evden çıkmak istiyor gibi görünmesine rağmen sesi nazikti.
Annem kapıyı açıp onları uğurlarken ben de ayakkabılarımı alıp eşiğe bıraktım. Nehir, "Sen nereye?" dediğinde yüzlerine bakamadan, "Sizleri durağa bırakacağım," dedim.
"Gerek yok," dedi Nehir.
Bir şey demeden doğruldum ve bahçeye çıkınca şemsiyeyi açtım. Annem kızları bırakacağımdan memnun kalmış gibi, "Afferin anneciğim," dediğinde Nehir güldü. Ona sert bir bakış attım.
Bu sırada Tanyeli hızlıca bahçeyi yürüyüp dışarıya çıkınca kaşlarımı çattım. Nehir'de doğruldu ve açtığım şemsiyenin altına girerek benimle yürüdü. Dışarıya çıktığımızda Tanyeli üç adım önümüzden, kollarını kendine sararak yürüyordu. Şemsiyenin altına girmeyeceği belliydi.
Şemsiyeyi Nehir'in eline tutuşturdum. "Tanyeli'nin yanına git, ıslanıyor."
Şemsiyeyi tutarken, "Neden bu kadar gergin olduğunu anlamıyorum," dedi. "Onu görüp heyecanlandığın için mi bu kadar soğuk davrandın. Evindeydi, ona yaklaşmak için daha iyi fırsatın olamazdı."
Onu omzundan hafifçe itti. "Islanıyor dedim."
Yanaklarını şişirip bana ofladı ve mesafeyi koşup onun yanına ulaştı. Şemsiye ikisini birden sakındı ve yağmur damlaları saçlarıma düşmeye başladı. Gözlerim Tanyeli'nin rüzgârda uçuşan saçlarındaydı. Uzun, dalgalı saçları vardı ve çoğu zaman salıyordu. Bir eli aynı rüzgârda uçuşan eteğini tutuyor, bacakları hafifçe titriyordu. Üşüyordu.
Kısık sesle konuştuklarını duyup arkalarında kalmaya devam ettim ve birkaç sokak yürüdük. Tanyeli, çiçekleriyle oturan o adamın yanından geçerken yavaşladı. Neden yağmura rağmen oturmaya devam ettiğini, elinde çiçekler olduğunu anlamamış ve elbette garipsemişti. Nehir'e o adamı gösterip, "Şu adama baksana," dedi.
Nehir zaten daha önce defalarca gördüğü adama iç çekti. "Daha önce de gördüm, hep orada bekliyor."
"Neden ki?" diye sordu Tanyeli.
"Kulaktan kulağa ne yayıldıysa o kadarını biliyorum. Yıllar önce bu adam karısını aldatmış, kadın da evi terk etmiş. O günden beri elinde çiçeklerle kadının dönmesini bekliyormuş."
Adam hâlâ geride kalmasına rağmen Tanyeli dönüp dönüp bakıyordu. "Ama... böyle çaresizce bekleyecek kadar seviyorsa karısını nasıl aldatır?"
"Belki de hikâye daha başka, ben bu kadarını biliyorum," dedi Nehir. "Doğru da olabilir gerçi, erkekler işte."
Tanyeli yorumsuz kaldı ve biraz daha yürüdükten sonra metroya ulaştık. Nehir'in evi bir durak mesafesindeydi, onun eviniyse bilmiyordum. Kızlar durdu ve Nehir şemsiyeyi kapatıp suları silkeledi, bana uzattı. "Sağ ol canım. Daha fazla ıslanma, eve git sen."
Tanyeli'yle bir anlığına göz göze geldik, sonra hemen kaçırdı bakışlarını. Şemsiye altına girmiş olmasına rağmen saçları ve yüzü biraz ıslanmıştı, burnunun ucu kızarmıştı. Çok tatlı görünüyordu. Nehir'in metrodan indikten sonra bir dakika kadar yürüyeceğini biliyordum ama onun... "Metrodan inince çok yürüyecek misin?" diye sordum Tanyeli'ye.
Sorunun muhatabı olduğunu ilk saniye anlamadı ve sonra gözlerini kırpıştırarak baktı. Dalgınlığına gelerek, "Evet, biraz," diye cevap verdi yumuşak sesle.
Şemsiyeyi uzattım. "Al, metrodan inince kullan."
Niyetimi anladı ve hemen kafasını iki yana salladı, gözleri kafasının ne kadar karıştırdığını gösteriyordu. "Ah hayır hayır, gerek yok."
Nehir gözlerini ikimiz arasına dolaştırırken, "Al," dedim bir daha. "Nehir'in evi yakın, sen kullan."
Öylesine veriyormuş, yerinde kim olursa ona da verirmiş gibi davranıyordum ama ben yalnızca onun üşümesini, titremesini istemiyordum. Bu kez gözlerini önüne eğip başını iki yana sallayınca burnumdan soludum. "Islanıyorsunuz, hadi al şunu."
"Gerek yok sen kullan, sen de yürüyeceksin," dediğinde beni mi düşünüyor yoksa almamak için bahane mi üretiyor, merak ettim.
"Bana bir şey olmaz."
İmalı şekilde yüzümdeki izlere baktı. "Ya, demek öyle."
Gözlerimi kıstım. İyi demişti, şimdi nasıl karşılık verecektim?
"Çocuklar, inatlaşmanız çok tatlı fakat üşüyorum."
Tanyeli Nehir'e bakıp suçlulukla dudaklarını ısırdı ve bana döndüğünde kararlılığımı görmüş olacak ki, uzanıp şemsiyeyi elimden kaptı. Hiç beklemeden de arkasını dönünde, Nehir el sallayarak onunla uzaklaştı. Gözden kaybolana kadar kaldım ve sonra ıslanan saçlarımı geriye atarak arkamı döndüm, hızlı adımlarla eve yöneldim.
Ondan uzak duracak olsam da... o üşürken kayıtsız kalamazdım. O kadarını yapamazdım.
Süratimi arttırdım, eve ulaşmak için iki sokaktan geçtim. Bir şemsiyenin altında yarısı saklanan yüzü görünce de duraksadım. Dicle ablaydı. Onu fark edince günler öncesinde, o haberi duyunca hissettiklerimi hatırladım, tekrar bir kulak çınlaması yaşadım. Beni görmeden geçip gitsin istedim, çünkü öleceğimi o bana söylemişti.
"Aaa Atlas, canım merhaba."
Ne yazık ki talihsiz adamın tekiydim. Yolun karşısına geçip yanıma geldiğinde, "Merhaba," dedim. "Nasılsın Dicle abla?"
"İyiyim canım, sen nasılsın?" dedi yüzümü inceleyerek, endişeli görünüyordu.
Bir an önce gitmek için, "İyiyim iyiyim," dedim. "Çok acelem var, sonra konuşalım mı?"
Afallayarak, "Peki," dedi ve ben uzaklaşmadan kolumdan tuttu. "Bana... kızgın değilsin değil mi?"
"Hayır, sana neden kızgın olayım?" Elbet değildim ama onu görmek beni soğuk soğuk terletiyordu.
"Evet tabi, ben sadece sormak istedim."
"İyiyim," diyerek yanından geçtim ve seri şekilde uzaklaştım.
Bende bir tuhaflık sezmeye devam ediyor muydu? Anneme anlatır mıydı? Doğrusu söylememesi gerektiğiyle ilgili uyarı mı yapmıştım ama bir yerde karşılaşsalar ve söyleyiverse? Hayır, annem öğrenemezdi.
Ama ne zamana kadar? Elbet... elbet öğrenecek.
Annemi ölümüme nasıl alıştırırdım?
Bahçeye ulaşınca yavaşlayıp yüzümdeki, saçlarımdaki su damlalarını silkeledim. Yanıma aldığım anahtarla kapıyı açıp eve girdim ve ceketimi çıkarırken holde yürüdüm. Annem salonda oturuyordu. Başını bana doğru kaldırdı. "Çok ıslanmışsın, üstünü hemen değiş."
Kafamla onaylayıp, "Bugün Nehir'i neden çağırdın?" diye sordum.
Orta sehpadaki çay bardaklarını toplarken, "Bir sebebi yok, konuşmak istedim," dedim.
"Benim hakkımda mı?" dedim sık, pürüzlü nefesler alırken.
Annem yanımdan geçerken duraksayıp yüzüme baktı. "Evet, son günlerde seni iyi bir görmüyorum."
"Ben iyiyim," dedim bastıra bastıra. "Benimle ilgili her şeyi çok abartıyorsun."
Gözleri bunu söylediğimden ötürü bir şaşkınlık yaşadı. "Neden böyle diyorsun, seni moralsiz gördüğüm için endişeleniyorum yalnızca. Ayrıca..." omuzlarını silkti. "İyi oldu, tesadüf eseri Tanyeli'yle tanışmış oldum. Çok güzel bir kız, biraz çekingen ve heyecanlı ama bence sen olduğun için bu kadar heyecanlandı, neden onunla konuşmuyor..."
"Anne," dedim daha fazla dinlemeye tahammül edemeyip. İmkânsız olduğunu söylememek için dudaklarımı parçaladım. "Belki sana açıklamayacağım sebepler var, neden bu kadar sıkıyorsun beni! Rahat bırak, birkaç güne geçer bu hallerim."
Daha bir şey eklemeden odama gitmek için arkamı döndüm, kapımı çarparak kapattım. Islak tişörtümü kafamdan çıkarıp yere bıraktım ve çaresizliğimin her zerresini hissederek yatağın ucuna oturdum.
Göğsümü pençeleyen inanılmaz güçlü bir hisle savaşıyordum.
Gözlerimi dolduran her bir damla kaybettiğimin habercisiydi. Bu savaşı kaybettiğimin. Hatta... savaşamayacağımın.
Biraz kaydım, yatak yanındaki komodini açıp ilaçlarımı çıkardım. Bardaktaki su dünden kalmalıydı ama umursamadım, ilaçlarımla beraber içtim. Baş ağrılarımın araları kısalmıştı, ilaçların faydası olmalıydı fakat daha fazlasını yapamadıkları aşikârdı.
Anneme söylemem mi gerekirdi?
Dönüp dolaşıp aynı şeyleri düşünüyordum ama hiçbiri sonuca varmıyordu. Belki de o arkadaşım haklıydı, dedemden yardım istesem... Hayır, onu görmüşlüğüm bile yokken nasıl giderdim? Ama annem için yapmaz mıydım? Onun haberi olmadan parayı alsam, iyileşmenin yolunu bulsam?
Ya da parayı dedemden çalsam?
Siktir ya, iyice kafayı yemeye başlamıştım. Bir bok planladığımı sanıyordum ama hiçbir fikrimde sabit kalamıyordum, herkese hırçın ve anlaşılmaz davranıyordum. Hiç böylesi günler geçirmemiştim. Daha önce hiç öleceğimi öğrenmemiştim.
Gözlerimi serçe temizleyip yatakta uzandım. En anlaşılmaz olan Tanyeli ile kurduğum bağdı, üstelik ona sadece uzaktan bakarak. Öleceğimi öğrendikten sonra onu düşünmeye devam edebileceğim aklıma gelmezdi, ne ara bu kadar bağ kurmuştum onunla?
O günü de diğer günler gibi kendime zehrettim. Ölene kadar daha iyi olacağım bir gün olacak mıydı, merak ettim. Ne uyku tuttu, ne yemek boğazımdan geçti. Belli etmemeye çalışmak da artık faydasızdı, ruhsuzluğum anlaşılıyordu. Sabah annemi öperek evden çıktım ve okula gitmeden önce bir süre marketi, Kemal'i izledim. Hareketlerini, tepkilerini, hırsızlığı yapmamıza yarayacak bir şeyi...
Herhangi bir market sahibi gibiydi, normal davranıyordu ama ben kadınları gördüğünde yüzünde açan çiçekleri görebiliyordum. Belki rahatsız olan, şikâyet eden de olmuştu. Annem bir daha markete gitmiş miydi, onu bir daha uyarmam gerekiyordu.
Bir ara marketi yanında çalışan genç çocuğa teslim ederek marketten çıktığında gözlerimi kısarak arkasından baktım ve onu takip etmeye başladım. Elinde bir torba vardı. Kendisine çok özenen bir adamdı, bugün de ütülenmiş gömlek giyinmişti. Fark edilmemek için aramızda bir sokak mesafesi bıraktım, o yeni bir sokağa dönmeden köşeden çıkmadan.
İlerleyişi tanıdık sokaklarda devam etti ve on beş dakika kadar sonra evine ulaştığında anlam veremedim. Gün içinde evine döndüğü oluyor muydu? Neden? İçeriye girdiğinde dikkatle bekledim ve çok sürmeden çıktığında anahtarını gömleğinin iç cebine kadar koydu. Elindeki torbayı eve bırakmıştı, içinde ne vardı?
Markete döneceğini tahmin ettiğim için onu takip etmedim. Sokağı kısaca kontrole ederek onun uzaklaştığı eve yaklaştım. Bahçenin önünden geçerken kapısına baktım, çelik ve ağır bir kapıydı. Basit şeylerle açılmazdı. Bana anahtar ya da gerçekten bir hırsızın bilgeliği lazımdı.
Dedemi soymak daha mı kolay olurdu, en azından eve rahatça girerdim.
Bu piçin evinden uzaklaşırken sinirimden gülmeye başladım. "Kafan iyice gitti oğlum," dedim kendime.
Çünkü... daha önce hiç öleceğimi öğrenmemiştim.
Dünden beri zihnimde bu cümle vardı. Tüm bu kafa karışıklıklarımın, mahvoluşumun sebebi buydu.
Ölümün verdiği korkudan bahsetmiyorum bile.
Yapacak başka şeyim olmadığı için okulun yolunu tuttum. Ancak üçüncü derse yetişmiştim ama o dersi bölmedim, boş koridorlarda turlayıp kütüphaneye geçtim. İçeride birkaç kişi vardı. Çantamı boş masalardan birine bırakıp raflar arasında dolaştım, kafamı biraz olsun boşaltmak için kitap karıştırırım diye düşünüyordum. Fakat dakikalardır bakmadığım telefonuma bir yeni mesaj daha düşünce ekranı kendime çevirdim. Nehir gruba mesaj atmıştı.
Neden okula gelmedin?? Yağmurda ıslatıp hasta mı oldun? 😉
Dalga geçer mesajına göz devirdim, bir cevap vermeden mesajına yenisi eklendi.
Özgür, Alp dün şemsiyesini Tanyeli'ye verdi, hem de ıslanma pahasına. 😋
Neler duyuyorum, diye yanıt yazdı Özgür.
Tanyeli ile bir araya gelmeme şaşırmış olmalıydı, çünkü yapmayacağımı söylüyordum. Ona sorarsa anlatırdım, şimdi sadece Nehir'in sorusuna cevap verdim.
Okula geldim, kütüphanedeyim.
Aa, teneffüste seni görmemiştim.
Yeni geldim.
Telefonu cebime atıp önümdeki rafa baktım, parmaklarım rastgele kitaplarda dolaştı. Üniversite sınavı yaklaşıyordu, günler öncesinde ben de çalışıyordum, en azından kitapların yüzünü açıyordum. Şimdi... üniversite düşüncesi aklımdan geçmiyordu.
Zilin çaldığını duydum ve nefesimi verip bir fantastik kitap aldım. Masaya oturup kitabı açtım ve çizimlerine göz attım, bir şey gördüğüm yoktu, bir şey okuduğumda ama işte...
"Merhaba."
Tanıdığım sesi duyunca dalgınlığımdan çıkarak başımı kaldırdım. O gözleri gördüğümde kendime zorla ezberlettiğim her şeyi unutmanın ne kadar kolay olacağıyla yüzleştim. Açık, neredeyse bal rengi gibi duran gözlerinin üstündeki kirpiklerde yoğun bir siyahlık, yanaklarında hafif pembelik vardı. Saçları beyaz gömleğinin önünü kapatmıştı, kısa okul eteği belinin bir tık üstündeydi. Eli hareket edene kadar onu süzmeye engel olamadım ve genzimi temizleyerek bakışlarımı kaçırdım. "Merhaba."
Bir şey demeden kapalı şemsiyeyi uzattığında elindeki yüzükler dikkatimi çekti. Birkaç gümüş, güzel yüzüktü, bileğinde saati vardı. Sırtımı sandalyeden kaldırırken, "Sende kalabilirdi," dedim şemsiye için.
Bir daha uzatarak, "Gerek yok, teşekkür ederim," dedi.
Sandalyemden doğrulup şemsiyeyi alırken, "Burada olduğumu nereden biliyordun?" diye sordum.
Bu soruyu beklemediği kararsız şekilde dudağını ısırmasından belliydi. Gözlerim engel olamadığım şekilde dudaklarında dolaşırken, "Nehir'e sormuştum," diye cevap verdi.
Ben de öyle tahmin etmiştim. "Arkadaşlık mı etmeye başladınız?"
"Sadece tanıştık," derken masadaki kitaba eğdi başını. "Bir günde arkadaş olunmaz."
Doğru, hemen sıkı dost olacak değillerdi. Zaten neden bunu soruyordum, neden konuşmamızı uzatıyordum ki? Bir yere varmayacak olsa da, en azından onunla konuşmak istiyordum.
Hâlâ kitaba baktığını görünce, "Okudun mu?" diye sormak aklıma geldi. Belki de... bana bakmamak için kitaba bakıyordu.
Başını hafifçe kaldırdı ve bana bakarken eli düzeltmek için saçlarına gitti. Çok düzgün ama dağınık olsa da fark etmez, çok güzel... "Evet," dedi. "Geçtiğimiz kış okumuştum."
"Kitap okumayı sever misin?"
Nihayet dudağını ısırmayı bıraktı ve benim bakışlarımda gözlerini bulabildi. "Yağmur yağarken, kışın."
"Neden yağmur yağarken?"
Ona sorular sormamı garip buluyordu, kaşlarını çatışından anlıyordum. "İnsanların kendine ayırdığı özel anlar vardır. Benim de kışın, özellikle yağmur yağarken sıcak bir şeyler içip kitap okumak. Doğrusu dünyanın yarısı bundan hoşlanıyordur, çok da özel birisi değilim..."
Öylesin, kelimesi neredeyse dudaklarımdan kaçıyordu. Bunun yerine, "Huzurlu bir hayatın varmış gibi görünüyor," dedim.
Başını tamamen kaldırıp gözlerinin içiyle baktı bana. Nefesinin titrek bir soluk şeklinde çıkması ve dudaklarına yerleşen buruk ifade beni inanılmaz huzursuz etti. "Her şey göründüğü gibi değil," dedi. "Sen de."
Hafif bir gülümsemeyle arkasını dönüp uzaklaşmaya başlayınca o buruk ifadenin altında yatan sebepleri merak ettim. Kendisi hakkında birkaç şey bilsem de yaşantısı, ailesi hakkında bilgim yoktu. Mutsuz bir hayatı mı vardı? Sebebi kimdi? Ailesinden birisi mi? Bir arkadaşı mı, belki... eski sevgilisi mi?
Neden düşünecek onca şeyim yokmuş gibi kafayı buna taktım bilmiyorum ama teneffüs bitmeden Nehir'in aradım, bahçedeydi. Arkadaki basketbol sahasında arkadaşları beraberdi. Kolundan tutarak onu bir köşeye çektim. "Tanyeli hakkında ne biliyorsun? Ailesi, yaşantısı nasıl? Seninle bir şeyler paylaştı mı, duydun mu?"
"Sana da merhaba," diyerek ofladı. "Nereden çıktı bu? Tanyeli'yle ilgileniyor musun, ilgilenmiyor musun bir karar ver. Daha yeni tanıştık, bana tabii ki bir şey anlatmadı."
"Biraz kulak misafiri ol, ortak arkadaşlarının ağzını yokla, kendi bir şeylerden bahsederse kelimesi kelimesine aklında bulundur."
"Oğlum sen manyak mısın?" diyerek kızgınca konuştu. "Dün ne biçim davrandın ona, gerçi sonra şemsiyeni verdin. Duyguların karışık belli ki, neden öğrenmek istiyorsun?"
"Yapacağın fazla bir şey değil Nehir." Kaşlarımı çattım. "Çok mutlu bir hayatı olmadığını hissettim, onu huzursuz eden bir şey varsa öğrenmek istiyorum."
Pes etti. "Öyle olsun. Ama sen de ona bir daha dünkü gibi davranma, senin yaptığınla ben utandım."
Başımı eğdim. "Üzgünüm, onu üzmek istemedim."
Sanki bir daha öyle davranmayacağımın sözünü almış gibi gülümseyince yanından yürüyüp geçtim. Çantamla ceketimi kütüphanede unutmuştum, tekrar çıkmak zorunda kaldım ve onları alırken yerdeki bir şeye çarptı gözüm. Bir takıydı. Eğilip aldım, yakından baktım. İnce, süssüz bir bileklikti. Kız bilekliğine benziyordu ama üzerinde hiçbir işaret, ayrıntı yoktu. Düşürülen yere bir daha baktım, Tanyeli'nin olabilir miydi? Saatini görmüştüm ama bilekliğini hatırlamıyordum.
Gömleğimin ön cebine attım ve kütüphaneden çıktım, dördüncü ders için sınıfa indim. Birkaç kişiyle selamlaşıp Özgür'ün yanına oturdum, onunla da el sıkışarak selamlaştım. Bir civar kontrolü yaptıktan sonra bana döndü. "Birisiyle görüştüm."
Kısık sesle konuştuğu için bende dikkat ettim konuşmama. "Kiminle? Neyle ilgili?"
"Eve girmek için... lazım olan aleti verebilir."
Bunun üzerinde çok durmamıştık ama demek ki o da yardım etmek istemişti. Babasının her pis iş de parmağı vardı, bunun sayesinde mi bulmuştu? Şüpheli şekilde, "Hırsızlık yapacağımızı mı söyledin?" diye sordum.
"Hayır ama elbette anlamıştır," dedi gergin bir sesle. "Ayrıca kendisi babamın bir versiyonu, bizi şikâyet edecek hali yok. Okuldan sonra gidip ondan alacağım."
"Öylece verecek mi?" diye sordum.
"Bir karşılığı olacaktır," dedi düşünceli halde.
"Ben de geliyorum," dedim arkama doğru yaslanırken.
Kafasını iki yana salladı. "Gerek yok. Bu tür adamlarla ne kadar az tanışırsan o kadar iyi olur."
"Ne için iyi olur? Hayatım için mi?"
Özgür bu dediğime sinirlendi ama bir şey diyecekse de, öğretmen derse girince konuşmadı. Önümüze döndük. Göze batmamak için alakasız bir defter ile kalem çıkardım, notları almaya başladım ama cümleler eksik, yanlış, çirkin yazıldı. Hiçbirine bir daha bakmayacaktım, asla geçmişe dönemeyecektim.
Birkaç ders arasında sakladığım bilekliği çıkarıp baktım, Tanyeli'ye ait olduğundan büyük şüphe duysam da gidip sormak istemedim. Doğrusu teslim etmem en doğrusu olurdu ama yarınımdan bile emin olamadığım bir hayatta, doğru ve yanlışın ne olduğu umurumda değildi. Özgür ile okuldan çıkarken o bilekliği kendi bileğime takmaya çalıştım, Özgür bunu görünce, "Nedir o?" diye sordu.
"Küpe," dedim.
"Çok gevşek bir adam oldun ha sen..."
Hafifçe sırıtıp içimi çektim. "Bileklik işte dostum." İkinci hamleyle birlikte kancasını geçirdim ve ona gösterdim. "Kız bilekliği gibi mi duruyor?"
"Yok, hayır," derken sorumu garipsediği sesinden belli oldu. "Neden sordun bunu? Senin değil mi?"
"Galiba Tanyeli'nin," dedim bilekliğin üzerine dokunurken.
"Galiba mı? Sana mı verdi, anlamadım?"
"Bugün kütüphanede yanıma geldi," derken konuşmalarımızı hatırladım, o iç sıkıntısı göğsümü daralttı. "Birkaç dakika konuştuk, giderken düşürdü sanırım."
"Ne konuştunuz?" derken kaş göz yaptı. "Ayrıca madem öyle, niye götürüp vermiyorsun?"
Ona suçlu bir bakış attığımda niyetimi anlamış bulundu, neredeyse gülümsüyordu ama sonra dudaklarında somurtkan bir ifade oluştu. Kaderimin kötülüğünü, sonumun açıklığı aklımızdan çıkmıyordu.
"Dün ne oldu da şemsiyeni verdin?"
Ona yaşanılanları anlattım. Yürürken konuştuk, doğrusu o çoğunlukla dinledi. Bana akıl vermeyi deniyordu ama kendim hakkında ümitsizdim, bu yüzden o söylese bile ben Tanyeli'den uzak durmaya kararlıydım.
Sanayiye ulaştığımızda etraftaki insan sayısı azaldı. Araba ve iş yeri çoğunluktaydı. Özgür telefonuna bakarak gidiyordu, sanırım konum takip ediyordu. Köşeden dönünce parçalarına bölünmüş bir aracın arkasındaki dükkâna ilerledi Özgür ve ben de ona eşlik ettim. İçeriden, elinde aletlerle bir adam çıktı ve bizi görünce duraksadı. Özgür'ü tanımış olmalı ki, sırıttı. "Hoş geldin delikanlı."
Adamın yasadışı küçük suçlar işlediği suratından adeta akıyordu. Özgür'ün babası gibi, başını aralıklarla belaya sokan bir tip olduğu belliydi. Arkadaşım mesafeli sesle, "Merhaba," dedi. "Konuşmuştuk abi, hatırlıyorsundur. İstediğim şeyi verir misin, fazla vaktimiz yok."
"Çay falan içmez miydiniz?" dedi dükkânın içini göstererek.
"Hayır," dedi Özgür, net bir sesle.
Adam elindeki aletleri önündeki arabanın üstüne bırakırken bana bir bakış attı, sanki neler yapacağımızı biliyormuş gibi hissederek gerildim. Ayakkabımın ucuyla yerdeki taşlara vururken, "Madem vaktin yok, getireyim," diyerek dükkâna döndü adam.
Kayıplara karışınca, "Hiç gözüm tutmadı bu herifi," dedim.
"Hadi ya," dedi biraz alaycı şekilde. "Ben de aşırı güvenirim zaten."
"Dalgayı bırak," diye tersledim. "Başımıza bela olmasın."
"Babamla yemedikleri bok kalmadı," diye söylendi Özgür'de. "Kendi başını boktan kurtarırsa uğraşır bizimle, o da zor."
Ne için endişeleniyordum ki? Kendim için olmadığı açıktı. Özgür içinse... zaten bunları onun başını beladan kurtarmak için yapıyorduk.
Adam dönünce ikimizin de yüzünde bir poker ifade vardı, Özgür'ün de hiç hazzetmediği açıktı. Babasını sevmediği gibi ona benzeyen kimseyi de sevmiyordu. Adam bir siyah poşeti Özgür'e uzatırken, "Yanında ne kadar paran var?" diye sordu. "Beni bir görürsün, iyiliğimi karşılıksız bırakmazsın değil mi?"
"Param yok," dedi Özgür.
Adamın kaşları kalktı. Poşeti Özgür'e vermiş olsa da elini çekmedi. "Nasıl hiç paran olmaz?"
"Sen de biliyorsun ki babam ortalıkta yok," dedi arkadaşım, elini indirip paketle beraber gerilerken. "Kendime ancak yetiyorum, bir ara görürüm seni."
"Bir ara?" dedi sorarcasına. Bana bir bakış daha attı. "Ne bok yiyeceksiniz bilemem ama benim de bir çıkarım olmalı, size değerli bir şey veriyorum."
Özgür yerine ben, "Tamam," dedim sert bir sesle, daha çok terslercesine. "Şimdi uzatma, kısa süre sonra Özgür senin yanına uğrayacak."
Her an poşeti geri alacakmış gibi bizi şüpheyle süzdükten sonra Özgür'e, "Bekliyorum," dedi.
Özgür baş sallayarak onayladı ve bana bir işaret vererek yürümeye başladı. Onunla ilerledim ve uzaklaşıp piçin göz hapsinden çıkana kadar konuşmadık. Mesafeyi epey açıp köşeden dönünde, "Bir de kendisine para getirmemi bekliyor," dedi aşağılarcasına. "Rüyasında bile göremez."
"Öyle diyorsun da tekinsizin biri, diğerleri gibi sana bulaşmasın."
"İşte bu bir bok yapamaz, zamanı gelince onu düşünürüm zaten."
Anlaşarak metroya bindik ve yalnız iki durak sonra indik. Doğrudan Özgür'ün evine gittik. Daireye ulaşıp eve girince poşetten aleti çıkardık. Küçük, hafif ve basit bir alete benziyordu ama nasıl kullanıldığını anlamamız zaman aldı. Bir polis bunu elimizde, hatta yakınımızda görse bizi ters kelepçe yapabilirmiş gibi hissettirmişti.
"Çok keskin, eline dikkat et," dedi, ben aleti elime alıştırmaya çalışırken.
"Bayağı," diye onayladım dostumu. "Pratik yapmaya ihtiyacımız var."
Düşünceli şekilde başını koridora çevirdi. "Apartmanda iki daire dolu, çok gürültü yapmadan deneyebiliriz."
Ayağa kalktık, dışarıya çıktık. Özgür kapıyı kilitleyip apartmana bir göz attıktan sonra kapı önüne eğildim ve elimdeki aleti kapı üzerinde denemeye başladım. Zahmetsiz bir alet olsa da deneyim istiyordu. İncecik kancasını kapı ile pervaz arasına geçirip o kanca sayesinde açmayı denedim. Başarılı olmak bir yana, neredeyse elimi yaralıyordum.
Zaman alacağını anladım, bu yüzden oturup defalarca denedim. Bir ara Özgür kancayı aldı, o da denemeye başladı. Bu işi beraber yapacaktık, o gün geldiğinde kapıyı kimin açacağı belli olmazdı. Onun elinden aleti tekrar alınca vermemek için direndi, sanırım bir süre sonra ikimiz için de bu bir hırsa dönüşmüştü.
"Yapamıyorsun, tekrar ben deneyeyim," dedi.
"Yapacağım," diye direttim.
O oflarken ben alnımda biriken teri sildim. Bu kadar zor olacağını tahmin etmemiştim, açıkçası adam bu alet karşısında para istemekte haklıydı.
"Bu piç bozuk aleti vermiş olmasın," diye şüpheyle homurdandı Özgür, arkamdan.
"Sanmıyorum," dedim.
Birkaç dakika ellerimi dinlendirdim, artık acımaya başlamışlardı. Parmaklarım kızarmış, bileğim ağrımıştı. Ben ellerimi dinlendirirken Özgür aldı, o denedi. Olmayınca birbirimize bezgin bir bakış attık. "Hırsız olmak hiç kolay değilmiş."
Söylediğime gülerken omuzları ileri ve geri sallandı, herhalde keyiften güldüğü yoktu, sinirleri bozulmuştu. Bunu başarmaktan başka seçeneğimiz yoktu, ellerimi ovuşturduktan sonra aleti tekrar aldım. Kancasını kapı ile pervaz arasından geçirip aynı şeyleri daha sakin uyguladım, bunu bu şekilde yapma sebebim internetten aleti biraz araştırmamdı. Çilingirlerin de belli zamanlarda bu aletin benzerlerini kullandığı olmuştu.
Tüm bunları düşünürken kancanın ucundan çıkan bir ses duyunca duraksadım, kanca ucunu biraz daha bastırınca da koridorun hol ışığın aralıktan süzüldü. "Lan Özgür," dedim heyecanla ve biraz daha güç kullanıp kapıyı tamamen açtım.
"Açıldı mı?" dedi aynı heyecanla.
"Evet," dedim ve başımı eğip kancanın girdiği noktaya baktım, tam olarak nasıl açıldığını kavramak için.
"Adamsın," diyerek omzuma hafifçe vurdu ve çıkardığım aleti elimden aldı. "Nasıl oldu? Nasıl yapılacağını anladın mı?"
"Kancası tam girişe denk gelmeli sanırım, bir daha deneyeceğim."
"Kilitlediğimiz için bu kadar zor oldu belki de."
"O piç de mutlaka kilitliyordur evden çıkarken." Doğrularak evden içeriye girdim. "Biraz su içip tekrar deneyeceğim. Buna bir saat uğraştık, o gün geldiğinde bu kadar vaktimiz olmayacak, kapıyı açmak için iki üç dakikamız olacak."
"Evet," diyen sesi geldi arkamdan.
Yerdeki damacanadan kendime biraz su koydum, içerken de koridora döndüm, bir sigara yakıp telefonuma bakındım. Anneme Özgür'le olacağımı söylediğim için henüz yazmamıştı. Duman burnumdan ve ağzımdan süzülürken el alışkanlığıyla uygulamalara girdim, Nehir'in yirmi dört saatlik hikâyesinde paylaştığı fotoğrafı gördüm.
Görür görmez de fotoğrafı incelemek için beklettim. Bu... Tanyeli ile bir fotoğrafıydı, dün akşam paylaşmıştı, onu etiketlemişti. Tanyeli'nin hesabı gizli olduğu için böyle fotoğraflarını hiç görmüyordum, dün takipleşip böyle bir fotoğraf çekilmişlerdi demek.
Benim Tanyeli'ye verdiğim şemsiyenin altındalardı, metrodan indikten sonra çekilmiş olabilirlerdi. O halde... aynı durakta mı inmişlerdi? Evleri yakın olmalıydı. Sigaramın külünü silkerken zihnim bu bilgiyi bir köşeye attı ve gözlerim Tanyeli'yi inceledi. Şemsiyeye rağmen yüzünde biraz yağmur vardı, maskarası akmıştı ve sanırım bu fotoğrafı çekme sebebi de bu komik halleriydi, Nehir'in de makyajı akmıştı. Doğrusu arkadaşıma bakamıyordum, Tanyeli'yi incelemek istiyordum.
Fotoğrafın ekran görüntüsünü alıp yaklaştırdım, soğuktan kızaran yanak ve burnuna bakarken parmaklarımla da istemsizce okşadım. Her haliyle güzel olduğunu hep düşünürdüm, o da bunu kanıtlıyordu işte. Artık bende bir fotoğrafının olmasının hoş hissine karşı koyamadım, gülümsedim.
"Neye bakıyorsun öyle?"
Arkadaşımın sesi beni çağırınca hayata döndüm, yüzümdeki gülümsemeyi kestim. "Bir fotoğrafa."
"Komik herhalde, gülümsüyordun."
"Komik değil, güzeldi," dedim ve ekrana bir bakış daha atıp uygulamalardan çıktım. Sigaramı kulağımın arkasından alıp son bir nefesten sonra izmaritini kül tablasına bıraktım. "Hadi, biraz daha çalışalım."
Beraber daireden çıktık, kapıyı kilitleyip denemeye başladık. Bu kez tahmin ettiğim gibi kısa sürdü, üçüncü seferde kapıyı açtık. Üç denemeyi yapmak da yine on dakikayı bulmuştu. Bunu iki, üç dakikaya indirmek için çalıştık. İşte bu da zaman aldı, ne olur ne olmaz diye Özgür'e de öğrettim.
Uzun vakit alan çalışmamızdan sonra bıraktık, çünkü artık yapabiliyordum, üç dakikada kapıyı açabiliyordum. Zamanım olmadığı için bu işi bugün öğrenmek istemiştik, ben yapmıştım, Özgür'de biraz daha pratik yapacaktı. Bunun hakkında konuştuktan sonra evden ayrıldık, Özgür birkaç arkadaşının yanına giderken ben de markete uğrayıp öyle eve geçtim.
Annem yoktu, bir arkadaşına gitmiş olabilirdi. Ben küçükken çalıştığı dönemler olmuştu, beni de yakınlardaki komşularına emanet etmişti. Zaman zaman, sanırım hissettiği minnet duygusundan da ötürü o tanıdıklarını ziyarete gidiyordu.
Bir duşa girip saçlarımı havluyla kurulayarak çıktım. Üstüme bir tişörtle kot geçirdim ve telefonuma gelen bildirime baktım, Nehir mesaj atmıştı. Genelde mesajları gruba atardı, doğrudan bana attığı için merak edip açtım.
Bir taksi tutup yolladığım adrese gelmen gerekiyor, yazmıştı.
"N'oluyor?" dedim kendi kendime ve onu aradım. Aramamı yanıtsız bıraktı ve hemen sonra tekrar mesajı düştü.
Şu an konuşamam, yalnızca dediğimi yap.
Başı belada mıydı? Konuşamıyor ama mesaj atabiliyordu, sessiz olması gereken bir yerde miydi? Neden gruba değil, bana atmıştı? Kuruladığım havluyu yatağa bırakıp el yordamıyla saçlarımı düzelttim ve cüzdanımla anahtarı cebime atıp aşağıya indim. Ceketimi alıp kapıyı kilitledim ve uzaklaşıp caddeye yürüdüm.
Huzursuzca bir taksi çevirdim, boşunu bulmak birkaç dakikamı almıştı. Nehir'in gönderdiği adresi verdim, on dakikalık bir yolculuktu. Buralarda gençler takılıyordu, dar sokaklarda butik kafe ve barlar vardı. Yaklaştığımda camdan dışarıya bakarak taksiye burada beklemesini söyledim ve dar sokağa girerken yavaşladım.
Nehir'i görmüştüm ama şaşırdığım Tanyeli'ydi, duruşuydu, benim yanımda değil de bu garip adamın yanında oluşuydu. Bir mekânın çıkış kapısı yanında oturmuş adam vardı, Tanyeli dizlerini kırmış bu genç adama eğilmiş, sanki yardımcı olmak istiyormuş gibi davranıyordu. Nehir'se ayakta dikiliyor, tereddütle olanı izliyordu. Tanyeli'nin bu adamı tanıdığı onun üstüne dokunan ellerinden, yakınlığından belliydi.
Arkadaşı mıydı?
Ya da daha samimi...
Nehir başını kaldırıp beni görünce yüzünden ne kadar rahatladığı okundu. Çenemle onları gösterdiğimde genzini temizledi ve ben daha da yaklaştığımda Tanyeli başını kaldırdı, beni gördüğünde gözbebekleri genişledi. Burada olacağımdan habersizdi, şaşkındı. Neden buradaydım? Bu herif kimdi? Neden neden... ona böyle yakın davranıyordu?
Cebimdeki elim yumruk olurken, "Sen mi?" diyerek Nehir'e döndü Tanyeli. "Sen mi çağırdın? Neden?"
Nehir suçlu şekilde, "Birinin yardımına ihtiyacımız vardı," dedi.
Tanyeli'nin dudaklarından sitemli bir soluk çıktı ve başını önüne eğip gözlerini uzaklaştırdı. Burada olmamı istemiyordu, rahatsızdı. Dilimi sertçe ısırdım ve ardından, "Nehir," dedim ona dönerek. "N'oluyor?"
Bana yaklaşarak, "Taksi hâlâ burada değil m?" diye sordu. "Onu götürmeliyiz, biz kaldıramadık."
"Kim o?" dedim Tanyeli'nin elini bir daha bu adamın üstüne koymasını izlerken.
"Abisi," dediğinde başım süratle ona döndü. Bana değil, o ikisine bakıyordu. "İyi değil, sızmış. Kendine getiremiyoruz, kaldıramıyoruz da.
Demek bir abisi vardı. Bir yabancı, arkadaş, bir sevgili değildi. İçimi kaplayan rahatlık göğsümdeki sıkışmayı da süpürdü. Önüme dönüp abisi olduğunu öğrendiğim adama baktım. Üzerinde bir şapkalı gri sweatişört vardı, altında koyu keten pantolon. Genç ama bizden büyük görünüyordu, kafası arkaya düşmüştü ve kirpikleri hareket etse de gözleri kapalıydı. Güzel yüzlü, yakışıklı bir adamdı ama zayıftı, gözlerinin etrafındaki halkalar koyuydu ve bana son günlerimdeki bitikliğimi hatırlatmıştı. Saçları karman çorman olmuştu, üzerinde bir leke vardı, sanki bir şeyler dökülmüştü.
Genzimi temizleyerek eğildiğim sırada, "Abi!" dedi Tanyeli, kısık ama hiddetli şekilde. "Kendine gel artık, lütfen. Doğrul, ben yardım edeceğim sana."
Sarhoş muydu? Buraya hep beraber mi gelmişlerdi? Doğrusu bunları şimdi anlamasam da olurdu, yalnız ona yardım etmek istiyordum. Doğrulamak için, "Sarhoş mu?" diye sordum Tanyeli'ye.
Başını bana kaldırmadan kafasını salladı. Abisini böyle görmemden rahatsız olmuştu, huzursuzluğu çok belliydi. "Adı ne?" diye sordum.
"Merih."
Abisine çok nazik davranıyordu, adam duysa bile kendine gelemiyordu. Kıyafetinden tutup onu daha sert sarsarken, "Merih," diye seslendim. "Kendine gel."
Yeterince karşılık alamayınca ipleri tamamen elime aldım. Elimle yanağına vurmaya başladım ve Tanyeli tereddütle, "Böyle yapmasan mı?" dedi.
"Biraz daha keyfini mi beklemek istiyorsun?" diye söylendim ve adını yeni öğrendiğim abisini bir kez daha üstünden tutup sarsınca, "Hey!" diye bağırdı.
Sesi gür, sertti. Elimi çektim ve ovuşturarak açtığı gözlerine baktım. Kafası önüne düşerken bakışları önce beni, sonra Tanyeli'yi buldu. Gözlerini kırpıştırdı. "Tanyeli..."
"Abi!" dedi Tanyeli, endişeli ama coşkulu sesle. "İyi misin? Kendine geldin mi?"
Abisi inleyerek başını tuttuktan sonra, "Başım dönüyor," dedi ve sonra tekrar bana baktı. "Sen kimsin?"
"Nehir'in arkadaşı," dedi Tanyeli benim için. Yalnızca bu kadarı kalacağımız hakkında o an olsun düşünmemeye çalıştım. "Abi, ben sana yardım edeceğim, lütfen kalk. Üstün kirlendi, üşüyor olmalısın."
Abisine çok şefkatli davranıyordu, sabırsızdan çok endişeliydi. Bu ses tonuyla benimle konuştuğunu düşündüm, hasta olmaya bile razı gelirdim. Abisi kendine gelmeye çalışıyor gibi silkelenip, "Evet üşüyorum," dedi. "Tanyeli ne zamandır buradasın? Ben... hatırlamıyorum."
"Geldiğinde kendinden geçmiştin, seni mekânın önüne atmışlar," dedi Tanyeli, sesi kısıktı, sanki duymamız, var olmamız onu huzursuz ediyordu. "Bunları sonra konuşuruz. Hadi, kalk gidelim."
"Tanyeli burada olmamalıydın, çok üzgünüm..." onun yanağına dokundu, kardeşine bakıyor olsa da bakışları odaksızdı.
"Sorun değil abi," dedi hızlıca. Abisinin kollarından tuttu, kaldırmaya yeltendi. "Eve gidelim, kendine gel."
Abisi başını salladı, dudakları kızarıktı ve bir şeyin etkisi altında gibiydi, öyleyse davranışları açıklanabilirdi. Tanyeli tek başına yapamayacağı için ben de Merih'in kolundan tuttum, onu doğrulttum. Sendeliyordu, gözlerini bir kapatıp açıyordu. Tanyeli onun üstündeki tozları silkerken, Nehir'de hemen yanıma geçip bize eşlik etti.
Taksiyi beklettiğim sokağa girdiğimizde Merih'i arka koltuğa doğru attım, alkol kokusundan yüzümü buruşturmamak zor olmuştu. Tanyeli yanına, Nehir'se onun yanına yerleşti. Ön koltuğa geçtim ve taksici bana şüpheli bir bakış attığında, "Bir sorun yok abi," dedim.
Başını salladı. "Nereye?"
Omuz üstümden arkaya baktım, Tanyeli bir an benimle göz göze gelip Nehir'e döndü. "Ailem abimi bu halde görmemeli."
Bu konudaki endişesi onun için çabucak bir şeyler yapma isteği oluşturdu bende. Nehir bunun karşısında ne yapacağını bilememiş gibi bana dönünce, Tanyeli'nin gözlerine bakarak. "Ben halledeceğim," dedim. "Abini ayıltır, öyle götürürüz eve, olur mu?"
Alt dudağını ısırıp başını salladığında önüme döndüm ve şoföre Özgür'ün adresini verdim. Ardından telefonumu çıkarıp Özgür'e derhal eve gelmesi gerektiğine dair bir mesaj yolladım.
Eve döndüm, n'oldu?
Neler olduğunu yazmadım, bunu mesajda açıklayamazdım. Taksi biraz ilerleyince gözlerime engel olamadan dikiz aynasından arkaya baktım. Abisinin başı omzundaydı, Tanyeli onun saçlarını okşarken üzgün şekilde yüzüne bakıyordu. Bununla ilk kez karşılaşmış gibi şaşkın değil de, alışkınıymış gibi hüzünle izliyordu.
Taksi durduğunda cüzdanımdaki nakdi çıkarıp verdim ve arka kapıya yöneldim. Nehir inince abisine uzandım, taksiden inmesine yardım ederken kızların çantalarını aldığını gördüm. Abisi bir an gözlerini açıp beni yakınında görünce kaşlarını çattı, elimden sıyrıldı ve ileriye doğru attığı birkaç attı.
Tanyeli onu tuttu. "Abi kendinde misin?"
"Başım dönüyor," dedi Merih. "Neredeyiz?"
Tanyeli bunu açıklamak yerine yürümesi için ona yardımcı oldu. Abisinden hoşlanmış mıydım, sinir mi olmuştum emin olamıyordum. Fakat Tanyeli'nin bu mahcup görünümünden çok rahatsız olmuştum. Nehir'de bizimle gelirken, daha seri olması için abisini arkasından ittim.
Tanyeli gözlerini büyüterek bana döndü. "N'apıyorsun, düşecekti."
"Biraz gayret gösterse iyi olur."
Gözlerini kısarken hakkımda pek olumlu düşünmediği belli oluyordu ama o bunu yaparken ben ne kadar çekici göründüğünü düşünüyordum.
Genzimi temizleyip onların önüne geçtim, daireye çıkıp Özgür'ün kapısını tıklattım. Ne tepki vereceğini bilmiyordum ama çok umursamaz gibiydi. Kapıyı açıp beni gördüğünde değil ama başını biraz çevirip diğerlerini gördüğünde şaşırdı, kaşları çatıldı. Nehir ona gülümseyerek içeriye girdi. "Selam canım, bir durumumuz var."
Özgür kafası karışmış şekilde geriye çekildiğinde arkamı döndüm ve kapının kenarına yaslanmış, gözlerini ovalayan Merih'i ceketinden tuttum. Pek de bir şeyin farkında olmayarak, "Hey," diye homurdandığında, "N'oluyor?" diye sordu Özgür.
Tanyeli bizim arkamızdan içeriye girerken, "Merhaba," dedi gergin, huzursuz bir sesle. Ben, abisinin itmesine aldırmadan onu banyoya çekiştirirken, Tanyeli durumu açıklamaya çalıştı. "Abim biraz sarhoş, bu halde eve götüremedim, babam ona çok kızardı. Arkadaşın... buraya getirdi bizi, rahatsız ettiysek eğer özür dile..."
"Evet," diyerek sözünü kestiğini duydum Özgür'ün. "Rahatsız ettiniz."
Ben arkamı dönüp onlara bakamadan bir kapı çarpıldı. Merih'i girdiğim banyodaki duş kabinine ittim ve o Nehir ilgiyle olan biteni izlerken, suyu açtım. Adam uzun boylu ama zayıf birisiydi, kendinde olsa hareket ettirmek kolay olmazdı. Yüzüne akan sulara vurmaya çalışınca Nehir güldü ve ben su fiskiyesini daha şiddetle yüzüne tuttum.
"Tanyeli!" diye bağırdı, herhalde tek tanıdığı o olduğu için.
Hemen arkamdan ayak sesleri yükseldi, Tanyeli'de artık banyodaydı. Bize yaklaştığında hızla elimdeki su fıskiyesine uzandı, elimden alırken, "Sudan çok hoşlanmaz," dedi kızgın bir sesle.
Gözlerimi devirdim ve Tanyeli suyu kapatıp abisiyle ilgilenmeye başlarken Nehir güldü bu söylenene. "Suyu sevmez mi? Bunu da ilk kez duydum."
Tanyeli ikimize de kısık, tehlikeli gözlerle baktıktan sonra, "Çıkar mısınız?" dedi. "Ben hallederim, teşekkür ederim."
Abisinin sorunu her neyse bilmiyorum ama Tanyeli'nin bu duruma alışıkmış gibi davranması canımı sıktı. Şu an bile mahcup olduğunu, kendini çok huzursuz hissettiğini görüyordum. Nehir'e başımla işaret ettim onu daha da utandırmamak için dışarıya çıktık. Kapıyı kapatıp başımı koridora çevirdim ve kapalı diğer bir kapıya yürüdüm.
Salon kapısını açınca tahmin ettiğim gibi Özgür'ü burada buldum. Koltukta oturmuş, dirseklerini dizlerine koymuştu. Başını çevirip bize bakınca seslerimizin duyulmaması için kapıyı örttüm. "Tanyeli'ye niye öyle dedin?" diye sordum kendime engel olamadan.
Çok suratsız, mutsuz görünüyordu. Gerçekten de evine gelmemiz onu rahatsız etmişti. "Tanyeli ve abisinin burada ne işi var? Neden onları getireceğini söylemiyorsun?"
Nehir bu gerginliğine anlam veremeyip, "Neden bu kadar kızdın?" dedi. "İkimizin de aileleri evdeydi, o yüzden buraya getirdik."
Özgür başını sertçe ona çevirip dik dik bakınca Nehir genzini temizledi, geriledi. "Ben bir kahve yapayım, ayılmasına yardımcı olur."
Nehir çıkıp kapıyı arkasından kapattı. Yanına otururken gözlerimi Özgür'den ayırmadım. "Sorunun ne? Habersiz getirdiğim için mi kızdın?"
"Neden benim evime getiriyorsun? Bana ne onun abisinden! Kendi evinize götürün!"
Sesim yükselmeye başladı. "Abisini ben de hayatımda ilk kez görüyorum, Tanyeli için yaptım bunu? Sen yalnızsın diye buraya getirmek daha uygun geldi."
"Ahır zaten değil mi burası? Şu evin haline bak, ben bile durmak istemiyorum bu evde! Neden getirdin ki, neden!"
"Şu an evin ne önemi var? Neden bu kadar takılıyorsun ki? Annem evde değildi ama gelip Tanyeli ile abisini görse bin tane soru soracak, başka derdim yokmuş gibi bunlarla uğraşmak istemedim..."
"Başımızda bin tane dert var, milletin sarhoşuyla uğraşıyoruz..."
"Abisinden ben de rahatsız oldum ama Tanyeli'ye çıkışmana gerek yoktu, zaten mahcup hissediyor."
"Tanyeli benim için hiçbir şey ifade etmiyor."
Ters bir şey söylememek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Mantıklı düşünsem iyi olurdu ama Tanyeli'den hiçmiş gibi bahsetmesi tepemin tasını attırmıştı. Başımı önüme çevirdim ve kapı o sırada açılınca bakışlarımı yönü değişti. Tanyeli yavaşça içeriye girerken kalbim kasıldı.
Göz temasımız sırasında içimi hem bir huzur hem de karanlık kapladı.
Çok kasvetli olsa da bu hisse sebep olan Tanyeli olduğu için rahatsızlık duyamıyordum.
Başımı çevirerek göz temasımızı bozunca ilerlemedi, olduğu yerde kalıp genzini temizledi. "Sizi tekrar rahatsız ettiğim için özür dilerim," dediğinde başımı iki yana salladım. Ona bakmasam da, "Özür dileyecek bir şey yok," demeden duramadım, neredeyse bir saattir utanç duyuyordu.
"Abim... bir süredir kendinde değil, mutsuz ve bitik." Bunları söylerken ki ses tonundan aklının başka yerlerde olduğunu anlıyordum. "Ben onu bu halde eve götüremezdim, babam hiç iyi karşılamıyor."
Bu kez ona bakmaya karşı koyamadım. "Sana kızar mı baban?"
Bahsi geçen abisiydi ama benim öğrenmek istediğim tam da buydu. Babası korkutan birisi miydi, ona nasıl davranırdı? Tanyeli gözlerini kaçırarak, "İyi ve eğitimli insanlar olmamızı istiyor, böyle savruk hareketlerden hoşlanmaz," dedi.
Yani... ona kızar mıydı?
"Abinin nesi var?" diye sordum, hiçbir söylediğimle ona umut vermek istemiyordum ama konuşmaya da devam etmeye ihtiyacım vardı. Onun başkalarıyla konuşmasını dinlemeyi değil, direkt benimle konuşmasını istiyordum.
Sesli bir soluk alırken omuzları düştü. "Geçtiğimiz yaz... sekiz yaşındaki köpeğini kaybetti, kendisine gelemiyor."
Nehir bunu duyarak elindeki kahve ile içeriye girdi. "Köpeğini mi? Hâlâ üzüldüğüne göre çok seviyor olmalıydı."
Tanyeli başını sallayarak, "Abim... biraz duygusaldır," dedi kısaca.
Demek köpeği ölmüştü, çok üzülüyordu. Annem, ya annem benim için ne kadar üzülürdü? Kaç sene kendine gelemezdi? Korkunç bir duygu boğazıma kadar yükseldi, ağzımda kan kadar iğrenç tat bıraktı. Dudaklarımı acıtarak ısırmaya başladım ve ölümün soğukluğu beni kaskatı kılarken, odanın kapısı yeniden açıldı.
Hepimiz oraya dönünce Merih'i gördük. Elinde bir havlu ile saçlarını kurulayarak içeriye giriyor, sırasıyla bize bakıyordu. Yere daha sağlam basıyordu, gözbebekleri odağını bulmuştu ama bakışları boştu. İçeriye girip karşıda duran koltuğa yerleşti ve havluyu dizine bırakıp saçlarını düzeltti. Üstü de ıslanmıştı fakat rahatsız görünmüyordu.
"Bunlar arkadaşın mı?" diye sordu kardeşine, sanki bizleri daha yeni görüyormuş gibi.
Tanyeli abisine yaklaşıp, "Nehir, arkadaşım," diyerek düzeltti. "İyi misin?"
Merih kardeşinin kendisine yaklaşan elini tuttu ve kısık çıkan sesiyle, "İyiyim," dedi. "Sana yük oldum, çok üzgünüm."
Tanyeli abisine eğilip onu ıslak yanağından öptüğünde derin bir iç çektim ve Nehir ile Özgür'ün başı bana çevrilince önüme eğildim, gözlerimi yere diktim.
"Kahve yaptım," diyerek Nehir onlara yaklaştığında Tanyeli'de abisi de ona baktılar. Tanyeli ondan kahveyi alırken, abisi Nehir'i izleyip, "Nehir sensin," dedi.
Nehir onaylayan bir mimikle geri çekilip uzaklaşırken Merih'in kardeşininkine benzeyen gözleri onun üzerinde biraz daha kalıp önüne döndü. Kendine gelse de ne kadar yorgun olduğunu, ellerinin titrediğini görüyordum. Zayıftı, ellerinin kemikleri belirgindi. Yalnızca köpeğini kaybettiği için mi bu kadar savrulmuş görünüyordu, demek çok seviyordu.
"Tanyeli ile aynı yaşta mısınız?" diye sordu titreyen ellerindeki kahveyi dizine koyarken.
Nehir, "Evet," dedi ve sonra beni gösterdi. "Alp on dokuz yaşında."
Merih bana dönerek, "Alp Erez mi adın?" dedi.
"Evet."
Gözleri yüzümde, üstümde başımda dolaştı, beni tartıyor gibiydi. Çenemi yukarıya kaldırarak, "Sen kaç yaşındasın?" diye sordum.
Uyuşuk bir sesle, "Yirmi iki," dedi.
"Kardeşinle aranda dört yaş var," dedim üstüne düşünmeden. Bununla beraber kaşları kalktı. "Bu neden önemli?"
Yutkundum. "Önemli değil." Gergin görünmemek için omuzlarımı silktim. "Öylesine söyledim, onun yaşını bile bilmiyorum." Tanyeli'ye döndüm, dudaklarını ısırırken yakaladım onu. "Sahi, kaç yaşındasın Tanyeli?"
"On yedi," dedi sessizce.
Abisi bir ona bir de bana baktıktan sonra yorumsuz kalmayı tercih etti, Tanyeli'nin elini daha kuvvetli sıktı. Verdiği mesajı hissettim, Özgür'de anlamış olmalı ki bir bakış attı bana. Tanyeli'nin farkına varsa bile ümitsizliğe kapıldığı hislerimi abisi o saniye anlamış gibiydi.
Kahvesi bitene kadar kimse konuşmadı, zaten birbirimizi tanımıyorduk. Tanyeli'yle bir arada olup ona bakmamak o kadar zorladı ki beni, en sonunda salondan çıktım, mutfakta bir sigara içtim. Bunalıyordum, hiçbir yere sığmıyordum. Keşke aniden ölseydim, dediriyordu tüm hissettiklerim. Keşke öleceğimi öğrenmek yerine aniden ölseydim, beklemek denen bu işkenceyi çekmeseydim. Zamanında beklemenin cehennem olduğunu söyleyenler ne kadar haklıymış.
Birazdan kapı sesini duyunca sigara izmaritini tablaya bırakıp mutfaktan çıktım. Salonda beklerken Tanyeli'nin huzursuzluğunu hissetmiştim, Özgür'ün söyledikleri yüzünden çıkıp gitmek istiyordu ama abisinin kahvesinin bitmesi gerekmişti. Koridorda ilerlerken ayakkabılarını giydiğini gördüm, Özgür biraz uzağında onların gitmesini bekliyordu.
Ben de omzuna vurarak onun yanından geçtim, diğerlerinin arkasından ayakkabılarımı giyindim. Nehir doğrulup Özgür'le vedalaştı ve Tanyeli ile abisinin arkasından inmeye başladı. Uzaklaştıklarında Özgür'ün karşısına geçip, "Hâlâ bozuk musun?" diye sordum.
"Bir daha böyle bir şey yapma," dedi.
"Ben de yapmam. Sen de yapma. Sakın Tanyeli'ye bir daha çıkışma." Bir araya gelip arkadaşlık yapacaklarından söylemiyordum ama böyle bir rastlantı yaşanması ihtimali aklıma gelmişti.
Sadece baş salladığında bir el hareketiyle vedalaştım onunla ve hızla aşağıya indim. Beni bekliyor olmasına şaşırmıştım, Nehir beklerdi ama Tanyeli... Onun beni beklediğini görmek yüz ifademi neredeyse dağıtıyordu, abisi daha fazla bir şey anlamasın diye ona bakmamaya çalıştım ve yanlarına ulaşınca, "Baksana," dedi abisi. "Taksi için ne kadar ödedin?"
Sorduğu soru beklenmedik olunca yandan bir bakış attım. "Neden?"
"Öğrencisin, benim yüzümden cebinden epey para çıkmış olmalı. Söyle, vermek istiyorum."
Tanyeli abisinin hemen yanındaydı, başı önüne eğikti. Rahatsız hissedip, "Ben normalde de taksi kullanırım," diye salladım. Gerektikçe kullanırdım. "Ödemelik bir durum yok."
Yüzüme şöyle bir baktıktan sonra omzunu silkti ve sonra başını önüne eğdi, şakağını ovalamaya başladı. Başı hâlâ ağrıyor olmalıydı, bence tam olarak kendine gelmemişti. Nehir Tanyeli'ye, "Abin metro ile gidebilir mi?" diye sorunca Merih kafasını kaldırıp ona baktı. Nehir'i ilk kez görmüyordu ama her defasında kafası karışmış gibi bakıyordu. "Evet, gidebilirim."
Nehir nezaketen gülümseyip bakışlarını kaldırınca hepimizin beraber hareket etmeye devam edeceğini anlayıp ceketimi çıkardım. Akşam serinliği çökmüş olmasına rağmen sıcaklıyordum, nabzım hızlı çarpıyordu. Abisi Tanyeli'nin elinden tutmuş, öyle yürüyordu. Tanyeli'nin gözleri endişeyle onun yüzünü dolaşıyordu. Nehir'le beraber hemen arkalarındaydık, biraz daha yaklaşsam Tanyeli'nin saçlarını yüzümde hissedebilirdim. O kadar şanslı değildim ama parfümünün kokusunu alıyordum, sakin ama çekici bir kokuydu. Şu sıralar birçok kızdan şekerli, bayan parfüm kokuları yükseliyordu burnuma, bunun daha az kullanılan bir şey olduğu belliydi. Temiz kokuyordu, başımı kokuya doğru yaklaştırmamak için bir adım geriledim ama sanki hâlâ burnumun ucundaydı.
Güzel bir parfüm müydü, onun teninde mi bu kadar güzeldi düşünüp durdum metroya inene kadar.
Kimse konuşmadı, o sadece abisine bir şey söylerken parmak uçlarına yükseldi. Abisi sanki küçük bir çocukmuş gibi hâlâ elinden tutuyordu. İyi, kardeşinin başına bela olmasındansa abilik yapması daha iyiydi. Metroyu yine onların arkalarında beklerken gözlerime zorlukla sahip çıkıyordum, saniyeler içinde, yapmayacağım dememe rağmen Tanyeli'yi buluyordu.
Gelen metroya bindik, hiç yer yoktu, ayakta bekledik. Merih, açılmayan kapılara yaslanıp gözlerini kapatırken Tanyeli abisine sarılarak başını göğsüne koydu. Birinin yerinde olmayı daha önce bu kadar istedim mi, bilmiyordum. Gerçekten anılarımı yokladım, hatırlayamadım. Elleri abisinin giysisinden tutuyordu, abisi zayıf olmasına rağmen yanında daha ufak görünüyordu. Bakışları abisinin göğsündeydi, kaçamak şekilde ona bakıyordum. Abisini ne kadar sevdiği yüzünden okunuyordu, demek sevdiği bir insanın üzüntüsüne dayanamıyordu. İyi bir kalbi mi vardı yoksa yüreği sevdiklerine mi ısınıyordu?
Ona bakarken ne kadar daldığımı metro durduğunda fark ettim. Bir yere tutunmayı bile unutmuştum, ileriye doğru sersemledim. Elimle, onların arkasında duran metro direğini kavrayarak düşmenin önüne geçince Tanyeli irkilerek başını bana çevirdi, bir elini sanki beni tutacakmış gibi uzattı ve ceketimin önünden kavradı. Az önce hayal ettiğim dokunuşu üzerinde hissedince boğazım kurudu. "İyi misin?"
Sert şekilde başımı aşağı yukarı sallayınca yaptığından pişman olmuş gibi elini üzerimden hızla çekti ve başını önüne eğerken duraksadı. Göz bebeklerindeki değişik bakış beni huzursuz edince onun nereye baktığını görmek istedim. Bileğim, bileklik... Tabi, bu onun olduğunu düşündüğüm zincirdi, gerçekten onun muydu? Anlamış mıydı? Gözlerine bir ışık düşünce yakalanmış gibi hissettim. Gözlerini tekrar bana kaldırınca da bakışlarına düşmüş yıldızları gördüm. Yıldızlar... Sandım ki, onu çok güzel gördüğüm için gözlerinin bu kadar parlak olduğunu düşünüyorum ama gözlerinde yıldızlarla yaşadığını artık biliyorum.
Benimle karanlığa gömülecek yıldızlar.
BÖLÜM SONU.
Buraya kadar okuduysanız bir 💖
Yorumlar yükleniyor...