0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

8. BÖLÜM

Yazı Boyutu
100%

Merhabaaaa, keyifli okumalar<3

8. BÖLÜM

"Aşk mı seni bu hale getirdi?"

Annem böyle düşünüyordu? Aşk... sahi aşık mıydım? Tanyeli'ye aşık mı olmuştum? Bu yüzden mi ölümümün yaklaştığı her gün bile onu düşünüyordum? Ne zaman oldum acaba, ilk görüşte mi?

"Sorun ne? Neden anlatmıyorsun?"

Başımı kaldırıp ayakta durmuş, bana veryansın eden anneme baktım. Acaba Tanyeli'yi kendimden soğutmaya çalıştığım gibi annemi de kendimden uzaklaştırsam, öldüğümde daha az acı çeker miydi? Daha saniyesinde bunun ne kadar aptalca bir fikir olduğunu anladı. Annem benden nefret etmezdi, nasıl bir insan evladı olursam olayım nefret etmezdi.

Genzimi temizleyip, "Abartıyorsun anne, yalnızca içkiyi biraz fazla kaçırmışım," dedim.

Sinirle güldü. "Alkolden hoşlanmadığımı biliyorsun."

"Ee n'olmuş yani, ben hoşlanıyorum."

"Evin yolunu unutacak kadar hoşlanamazsın." Bir derin nefes alıp yanıma geldi, koltuktaki boşluğa oturdu. "Yüzünden düşen bin parça, uykusuzluk çektiğini gözlerinden anlıyorum, ne eve girişin belli ne çıkışın... Bir sebebi olmasa böyle davranmazdın."

"Önemli bir şey yok anne, sıkıldım sürekli çocukmuşum gibi davranmandan."

Kalkmak için hızlıca hareket ettim ama attığım ilk adımda annem elimden tuttu, oturduğu koltuktan yukarıya, bana doğru baktı. Gözleri gerçekten üzgündü. "Sıkılmanı istemiyorum. Sana bir şey olacak korkusundan soruyorum, değişen bir arkadaş çevren mi var, seni korkutan, üzen bir şeyler mi..."

"Anne, yeter," dedim ve elimi çektim. "Bir şey olmadığını söylüyorum, beni darlama."

Arkama bakmadan salondan çıktım, kendimi odama attım. Hafta sonuydu, olmasa da okula gitmeyecektim. Madem yakında öleceğimi biliyorum, keşke öleceğim günü, hatta saati de bilseydim. Beklemek işkence vericiydi, ellerimin bir şeyleri yumruklama isteği her geçen gün artıyordu. Öfkeyle bağırarak yatağın ucuna oturdum, artık hiçbir şeyi mantıkla düşünemiyordum, aklımı kaybediyordum.

"Özgür, nasıl izin verdin bu dövmeyi yapmama..." Doğrulup okul gömleğimle değiştiğim tişörtümü sıyırdım ve odamdaki aynadan sırtıma bir daha baktım. İri harflerle yazılmış değildi, hatta güzel de duruyordu ama... hiçbir anını hatırlamıyordum. Özgür bana kötü bir şaka mı yapmak istemişti? Mutlu olacağımı mı sanmıştı? Mutsuz değildim, onun adı tenime yazıldı diye mutsuz olacak değildim ama şaşkındım. Belki de sevinirim diye yapmıştı. Tanyeli benim için bir hayaldi, ismine baktıkça daha iyi anlıyordum.

"Gerçekten aşık mı oluyorum? Ne ara, ne zaman?"

Bazı kızlar olmuştu. Görüştüğüm, yakınlaştığım, konuştuğum bazı kızlar. Kimisiyle aram hiç sebep yokken açılmıştı, kimisiyle sadece kısa süreli yakınlık olmuştu, kimisiyle sıkılmıştım. Belki de uzak durmak zorunda olmak, o duygunun içimde kalması rahatsız ediyordu beni, aşk sandığım şey yalnızca budur belki de.

Ya aşksa?

Gözlerimi kapatarak yutkundum ve tişörtümü indirip komodin kenarına yürüdüm. Kaç gündür orada olduğunu bilmediğim suyu, ilaçlarımla içtim. Bu ilaçları kullanmaya başladığımdan beri ağrıların sıklığı azalmıştı ama o yorgunluğum hiç geçmiyordu. Yatağın yanına bırakılmış ceketimden telefonumu çıkarıp Özgür'ü aradım. İlk aramamda, "Uyandın mı?" diyerek açtı telefonu.

"N'aptın sen bana?" diye bağırdım.

Bir saniyenin ardından kahkaha sesi yükselince çenemi sıktım. Bundan zevk alıyordu, belki bu dövme bana yapılırken eğlenmişti. Kıkırtıları arasından, "Sana engel olmak istedim," dedi ama ona inanırsam ne olayım. "Dinlemedin, tutturdun onun ismini dövme yaptırmaya. Çok isteyince ben de bir tanıdığa götürdüm seni, başkası olsa o kadar içmişken asla dövme yapmazdı sana."

"Yalancı pislik," diye tısladım. "Böyle bir şeyi düşünmüyordum ki sarhoş olunca bunu sayıklayayım. Hangi mala götürdün acaba beni, çok mu eğlendin?"

"Açıkçası çok," derken gülmeye devam ediyordu. "Aslında o an dilediğin gibi her şeyi unutmuştun, tasasızca gülüyordun. Sen bunu çok isteyince... yardımcı oldum Alp. Tanyeli'den çok bahsettin, ona gerçekten... tutulmuşsun. Beni güldürdü ama daha çok o an seni mutlu ettiği için yaptırdım."

Yutkunup boğazımı temizledim. "Hatırlamıyorum," derken sesimin pürüzlü çıkmasından nefret ettim. Öleceğim için mi artık kendime ait her şeyden nefret etmeye başlamıştım? "Neden ona bu kadar kafayı taktım bilmiyorum, neden ölecekken bile onu düşündüğümü bilmiyorum."

Konuşmadan önce bir müddet bekledi. "Belki de tam onunla olacakken, kafanda bunu düşünürken olmayacağını öğrendin. İçinde bir yerlerde o duygu kaldı, onu yaşayamadığın için hep düşünüyorsun."

"Olabilir," dedim tek nefeste. "Ona söyleyememek, kırarak kendimden uzaklaştırmak onu daha da düşünmemi sağlıyor."

"Aslında," dedikten sonra bekledi. "Bir kere takılsan onunla, vakit geçirseniz... belki o kadar da merak edeceğin bir kız olmadığını fark edersin, çıkarırsın kafandan."

Akılcı olsa da söylediği çok acımasızca geldi. "Hoşuma gitmedi bu dediğin, bir daha söyleme."

"Ne dedik!" diye homurdandı.

"Ben senin neyi kastettiğini anlıyorum," dedim durağan bir sesle. "Alttan alta onunla bir gece geçir demeye çalışıyorsun bana."

"N'olacak?" dedi yalanlamadan. "Belki böylelikle çıkar aklından."

"Tanyeli tanımadığı birisiyle gecesini geçirecek birisi değil," dedim sertçe. Daha derin, gözlerine bir kere baktığımda bile anlarım.

"İyi dostum, o zaman geldiğin gibi dokunulmadan git bu dünyadan," diye konuştu, kızgınmış gibi bir sesle.

Ölüm korkusuyla yaşarken bunu düşündüğümü sanması komik geldi. Kimseyle birlikte olmamıştım, bazen düşünmüştüm ama henüz gerçekleşmemişti. Sırf öleceğim diye bunu mu yapacaktım? Tanyeli'yi o şekilde düşlememiştim. Tamam, açıkçası düşlemiştim ama Özgür'ün bahsettiği şekilde değil, doğrudan, tek amacım ve arzum buymuş gibi değil...

"Bak," dedi Özgür, benim sessizliğimde. "Sadece sana yardımcı olmak istiyorum, başka bir şey değil."

Kuru bir sesle, "Biliyorum," deyip kapattım telefonu.

İlaçların ağırlaştırdığı zihnimi hissederek başımı yastığa bıraktım, elimi göğsümde gezdirerek dönen tavana baktım. Midem bulanıyordu, kendimi aç bıraktığım için olduğuna emindim. Fakat şu saniye bile tek lokma bir şey yiyemezdim.

Günler sonra ilk kez uyumuştum.

Kâbussuz ilk uyku.

İlaçlar beni ne kadar ağırlaştırsa da ölümün korkusundan uyuyamadım, en çok da beni uykumda bulmasından korkuyordum, kimseyle vedalaşmamışken, annemi son kez görmemişken. Öğleden sonraya kadar yatakta kalıp sonra kalktım, annemi üzdüğüm için huzursuzca aşağıya indim. Alt kata ulaşıp sesi takip edince annemin market poşetinden bir şeyler çıkarmakta olduğunu gördüm. Tekrardan o markete mi gitmişti? Ona gitmemesini söylemiştim, neden beni göndermiyordu?

İçeriye girerken, "Markete mi gittin?" diye sordum.

Annem elindeki paketleri tezgâha bırakarak doğruldu. "Evet."

"Sana markete gitme... yani torba taşıma demiştim, neden beni göndermiyorsun?"

Beni, yüzümü bir süzdü. "Uyuduğunu zannediyordum, ayrıca gitmeyeceğini düşündüm."

"Uyumuyorum. Hem ne zaman istediğin bir şeyi yapmadım ki?"

Bana birkaç saniye baktıktan sonra önüne döndü. Başını önüne alışı nedense içimi burktu, benimle konuşurken de sesi sevecen değildi. Yaklaşıp başımı sol omzunun açıklığından uzattım. "Bana küs müsün?"

"Sen beni kendin gibi çocuk sandın herhalde?"

Kaş çattım. "Ben on dokuz yaşındayım anne, ne çocuğu?"

Elleri paketlerle uğraşırken dudağı hafifçe kıvrıldı. Annem bana uzun süre dargın kalamıyordu, doğrusu herkese karşı affediciydi. Tanyeli'nin de böyle olduğunu düşünmüştüm, benziyorlar mıydı? "On dokuz ne ki Erez? Çok küçük bir yaş. Sen kendini büyük ve yetişkin sanıyorsun, hayata dair her şeye vakıf olduğunu sanıyorsun ama çok toysun, seneler geçtikçe farkına varacaksın."

Yüzümü gizleme bahanesiyle yanağından öpüp arkamı döndüm, tezgâha bıraktıklarını yerleştirmeye başladım. İçimi aniden bir soğukluk kaplamıştı, üşüyordum. "Markette... o adam bir şey dedi mi sana, onunla karakolluk olduğum için senin yüz yüze gelmeni istemiyorum."

"Hayır, bir şey demiyor, bana o olayın detaylarını da anlatmamıştın..." ilgisizce devam etti. "Zaten markette o yoktu, çırağı vardı, sanıyorum birkaç gün şehir dışında olacakmış."

Kafamı hızlıca önümden kaldırdım ama sesimi sakin tutmaya çalıştım. "Kemal mi şehir dışındaymış?"

"Evet, onu versene bana..."

Elimde ne olduğuna bile bakmadan anneme vermek için arkamı döndüm, heyecanlı bir nefes alarak, "Allah Allah," dedim. "O pislik nasıl çırağına emanet etmiş marketi?"

Annem, "Bilemiyorum canım," dedi. "Senin de bilmene, ilgilenmene gerek yok."

Sesinde adamdan uzak durmamı dileyen bir ses tonu vardı. Karşı çıkmadan başımı salladım ve arkamı dönüp mutfaktan ayrıldım. Odama çıkarken tilkiler dört dönüyordu zihnimde. Kapımı kapatıp çalışma masama yürüdüm ve ellerimi masaya açıp eğildim, hayretle güldüm.

"Bundan daha iyi zaman olabilir mi..."

Ama bu işte acele etmek istediğim kadar ağırdan da almak istiyordum. Çünkü bu hırsızlıktan sonra yakalanırsam, hayatımın son günlerini yaşıyor olmalıydım. Fakat... Özgür'ün vakti yoktu, adamlar onun ensesindeydi. O halde stratejim bu hırsızlığı şimdi yapıp yakalanmamak mı olacaktı?

Arkamı dönüp yatak ucundan ceketimi kaptım, hızla aşağıya indim. Portmantodan converselerimi çıkarırken, "Nereye?" diye sordu annem.

"Bir eksiğim var, markete kadar gideceğim."

Kapıyı kapatıp süratle yürüdüm, aklımda bir tane soru dolaşırken marketin yolunu tuttum. Yaklaşıp içeriye girerken kasaya, geniş raf aralarına sakince baktım, Kemal hakikaten de burada değildi. Birkaç çikolata alıp kasaya ulaştım ve elemandan bir paket de sigara isterken, "Kolay gelsin," dedim.

"Eyvallah, sağ ol," dedi ürünleri geçerken.

Burun kemerimi kaşıdım. "Bugünlerde hep seni görüyorum markette."

Beni bir süzdü. "Evet, bu aralar ben idare ediyorum. Tanıyorsundur zaten, Kemal şehir dışında."

"İyi olmuş," dedim sırıtarak. "Meymenetsizin teki, sevmiyorum o herifi."

O da sırıtarak poşeti uzattı. "İyi haber; bir hafta, on gün daha görmezsin."

Heyecanımı yansıtmadan, öylesine bir sohbet içindeymiş gibi bir yüzlük bırakıp gülümseyerek çıktım. Eve dönerken kafamda ne kadar alçakça plan varsa kendiliğinden kurulmuştu bile. Evimizin kapısını kendi anahtarımla açtım ve düşünceler denizinde odama kadar çıktım. Sigarayı açıp bir dalı dudaklarıma bırakırken telefonumu aradım, onu son bıraktığım yerde bulup kurcalamaya başladım.

Özgür'ü aradım ve hat uzun süre çaldı, meşgul olduğunu düşünüp ara verdim ve odada volta attım. Birkaç dakika sonra bana döndüğünde, "Bir haberim var," diyerek açtım telefonu.

"N'oldu?" derken sesi heyecanla yükselmişti.

"Kemal şehir dışına çıkmış," dedim kısık sesimle. "Burada yok, bir hafta on gün de dönmeyecekmiş."

Cevap vermeden önce derin nefesler aldı ve akabinde, "Nereden öğrendin?" diye sordu.

Çok detaylandırmadan, "Marketi çırağa emanet etmiş, o söyledi," dedim.

"Yani..." tekrar sustu, benimle aynı şeyi düşünmeye başladı. "Evinde olmayacak, evinde kimse olmayacak."

"Evet dostum!" Kapımın kapalı olduğundan emin olup odada hızla yürüdüm. "Korkmadan gireceğiz, o dakika hesaplarına ihtiyaç olmayacak."

"Şansa bak sen."

"Doğru zaman mı sence?"

"Ya..." sesi huzursuz çıktı. "Ya paralarını yanında götürdüyse? O kadar uzun süre evinde yoksa sence yanına almamış mıdır?"

Heyecanımın ağırlığı mideme doğru inmeye başladı. Omuzlarımı düşüren bu ihtimalle beraber duraksayıp bir düşündüm. "Öyle midir?"

"Akıllı adama benziyor, yanına almış olabilir." Onun da heyecanı azalmış gibiydi. "Fakat evde de bırakmış olabilir, o kadar yüklü parayla yola çıkmakta zor."

"Doğru diyorsun." Ayağımla yeri eşeledim. "Denemeden bilemeyiz."

"Evet dostum." Benim gibi düşünceliydi. "Bir hafta, on gün mü dedin?"

"Evet, çocuk öyle söyledi. Önümüzdeki birkaç gün içinde yapmalıyız belki de."

"Önünü ardını düşünmeden mi?"

"Kapıyı nasıl açacağımızı biliyoruz, evi aramak için de fazladan vaktimiz var. Üstelik bunu gece yapabiliriz, kimseye yakalanmayız..."

Özgür, "Ya sonra?" dedi. "Yaptık ve kaçtık, sonra n'olacak?"

"Ölümüm... yaklaşana kadar yakalanmamaya çalışacağım. Son nefeslerimde yakalanırsak da bir sorun yok, her şeyi ben üstleneceğim."

Yutkunma sesini dinledim, uzun iç çekişlerle nefesler alıp verdi. "Öleceğim diyerek ardını çok düşünmüyorsun ama bir müjdeli haber alırsan, ölmezsen?"

"Ölmemek güzel olurdu, gerisi de umurumda olmazdı."

"Alp Erez... Ya annen, o öğrenince n'olacak?"

"Hırsızlığı mı? Ölümü mü? Ölümümü öğrenince gerisinin pek anlamı kalmayacak."

Her şeye bir açıklama getirmemden rahatsız olup, "Kes artık!" dedi, kızgınca. Akılcı bir kızgınlık değildi, üzüldüğü için kızıyordu. "Beni kurtarmak için kendini ateşe atmana gerek yok."

"Özgür, hâlâ anlamadığın şu; ölüyorum, birkaç yüz bin lira çalmanın günahını sevabını düşünmüyorum."

Tatsız şekilde, "Aslında düşünsen iyi olur," diye homurdandı. "Malumun, cehennem de var."

"Kâbuslarımda yeterince görüyorum, sağ ol..."

"Alp... Seni mutlu edecek bir şey bile yok mu?" dedi, sesi gerçekten meraklıydı. "Kendin için bir şey yapmanı istiyorum."

Aklıma yalnız Tanyeli geldi ama bunun mümkünatı yoktu, bu yüzden cevap vermedim. Sessizliğimden anladı mı bilmem ama tekrardan içini çekti, çatlak bir sesle konuştu. "Çok üzgünüm, biliyorsun."

Görüyormuş gibi başımı salladım. "Biliyorum."

Bir şeyler demek istiyormuş gibi hatta kaldı ama konuşamadı. Gözlerimi sımsıkı yumarak telefonu kapattım ve yanıma bırakıp avuçlarımı yüzümde dolaştırdım. Acaba... ben öldükten sonra söyler miydi Tanyeli'ye, ölürken bile onu düşündüğümü.

Öldüğümü öğrendiğinde Tanyeli ona karşı neden dengesiz davrandığımı anlar mıydı?

Keşke hiç bilmese öldüğümü.

Doğrusu hapse girersem bilmez, bir daha hatırlamaz beni. Öldüğüm aklının ucundan geçmez.

İnsanların zihinlerine bir hırsız olarak yerleşirsem, vazgeçilmesi kolay birisi olurdum.

Oda karardıktan sonra fark ettim düşüncelere daldığımı ve akşamın olduğunu. Bir telefon bildirimiyle izlediğim duvardan çektim gözlerimi ve alıp ekranıma baktım. Nehir bana bir fotoğraf göndermişti. Fotoğrafı beklentisizce açtım ve Tanyeli'nin yüzünü görünce nefesimi tuttum, ensem kasıldı. Fotoğrafı yakınlaştırıp makyajlı, ışık altında parlayan yüzüne ve ardından yanındaki arkadaşıma baktım. Telefonu hafifçe yukarıya kaldırmış, bir partideymiş gibi parlak ışıkların altında fotoğraf çekmişlerdi. Tanyeli'nin omuzları çıplaktı, bir askılı bluz vardı. Sol omzundaki eli takip ettim ve fotoğrafın yukarısına bakınca dişlerimi sıktım. Bu... Tanyeli'den hoşlandığını öğrendiğim çocuktu, Nehir ile çekildikleri fotoğrafa katılmıştı.

"Rahatlığa bak," dedim pisliğe ve sonra tekrar Tanyeli'nin yüzünü yakınlaştırdım. Aşırısız, sakin bir gülümsemeyle kameraya bakmıştı. Saçları, parlak yanakları üstündeydi, biraz terlemiş gibiydi. Yüzünde ilk kez bu kadar renk, makyaj vardı. Aşırı güzel görünüyordu.

Fotoğrafın ardından bir mesaj daha geldi.

Doğum günü partisinde Tanyeli ile karşılaştık, sen de gelsene.

O piç neden bu kadar yakın?

Fotoğrafa aniden girdi, ters bir şey diyemedim. Tanyeli'ye yakın olmaya çalışıyor işte.

Telefonu indirip yanıma bıraktım, ilgilenmemeye çalıştım. Gerçekten denedim ama ona dokunan eli gözlerimin önüne gelince telefona hızlıca uzandım, kısa bir mesaj yazdım.

Neredesin?

Aaa gelecek misin? N'oldu ya bi anda? 😇

Konum?

Bana güldüğüne emindim. Bilerek mi yollamıştı yoksa bu fotoğrafı? Tanyeli ile aramı yapmaya çalışıyordu, ondan uzak durmama anlam veremiyordu. Ona açıklayamadığım sebeplerden ötürü oraya gitmemeliydim, attığı yere gitmemin hiçbir anlamı olmazdı. Neden, sadece onu uzaktan izlemek için mi gidiyordum? O... o Tanyeli'ye bu kadar yakınken benim uzak oluşum çıldırtıyordu.

Dolabımı açtım, bir koyu kotla gri tişört çıkardım. Boynumdaki zinciri tişörtün üstüne çıkardım ve fermuarlı hırkamı kaptım. Cüzdan ve sigarayla telefonu ceplerime koyup saçlarımı düzelterek aşağıya indim. Ben salonun önünden geçerken annem gözlerini televizyon ekranından kaydırdı. "Nereye böyle? Yoksa yine içmeye..."

Endişelerini yatıştırmak için, "Hayır anne, bir arkadaşın doğum gününü kutlayacağız," dedim.

Annem çok tedirgin görünerek başını sallayınca ayakkabılarımı giyerek evden ayrıldım. Konumu açıp baktım ve motorumu bahçeden çıkardım, yakın olduğu için kaskın ağırlığını takmak istemedim. Giderek darlaşan sokaklardan geçtim ve çok sürmeden adrese ulaştım. Yokuşun yukarısında, eski bir apartmandı. Nehir çatıda olduklarını yazmıştı, zaten şarkı sesleri açık bir yerden geliyordu. Buranın bir aile apartmanı olmadığı belliydi, katları çıkarken dairelerin birinde dövmeci görmüştüm, birkaç küçük iş yeri vardı. Basamaklara oturmuş çiftin yanından hızlıca çıktım ve çatıya ulaşınca demir kapıyı iterek açtım.

İçerisi kalabalıktı, küçük ampul ve ısıtıcıların ışıkları etrafı aydınlatmıştı. Şarkı sesi binanın içine kadar ulaşıyordu. Uslu bir doğum günü kutlamasını partiye çevirmişlerdi. Tanıdık birkaç yüze denk gelerek yürüdüm, çatının duvarları yüksekti ve alçakta kalan şehrin ışıkları göze çarpıyordu. Kimisi ateş çukurunun etrafında toplanmıştı, kimisi içecek standının başında. Elinde içeceklerle dans eden insanların arasından nefesimi üfleyerek geçtim ve gözlerimi etrafımda dolaştırıp sonunda onu buldum.

Tanyeli karşısında o çocukla çatının kenarındaydı, konuşuyorlardı. Yanlarında ne Nehir ne de başkası yoktu. Tanyeli fotoğrafta da gördüğüm bluzunun altına bol paçaları olan, düşük bel pantolon giyinmişti, göbeğinin bir kısmı açıktı. Elinde bir içecek tutuyor, pipetini ısırıyordu. Nehir bu çocuğun Tanyeli'den hoşlandığını söylemişti, bayıldığında onu kucaklayıp revire götüren de bu çocuk olmuştu. Gülümsüyor, el kol hareketleriyle konuşuyordu. Tanyeli'yi tavlamaya çalışıyordu, ondan gerçekten hoşlanıyor muydu?

Oraya gitmek için hiçbir mantıklı sebebim olmamasına rağmen iki adım attım ama sonra ansızın yüzümde soğuk eller hissedip duraksadım. Boyuma yetişen birisi ellerini gözlerime kapatıp, "Ben kimim?" diye neşeyle sordu.

Gülümseyemeden, "Nehir," dedim.

Kıkırdayarak ellerini çektiğinde bile bakış açımda onlar vardı. Araya insanlar girip çıksa da net görüyordum. Nehir önüme geçip, "Koşarak mı geldin, bu ne hız?" dedi imalı imalı gülerek.

Benden kısa olduğu için gözlerimi aşağıya indirip baktım ona. "Neden Tanyeli'yi onunla yalnız bırakıyorsun?"

Omzunun üstünden onlara doğru bir bakıp omuz silkerek döndü bana. "Arkadaşlarıma bakıyorum, yalnız kaldılar." Bana anlamıyormuş gibi baktı. "Tanyeli'yi kıskanıyor musun? Madem umursuyorsun, neden tuhaf davranıyorsun."

Beynimin için ateş kadar sıcaktı, ondan duyduklarımı bile geç anlıyordum. "Neydi onun adı?"

"Çocuğun mu?"

"Evet, başka kimin olacak."

"Koray!" dedi carlayarak.

O saniye isminden de, kendisinden ettiğim kadar nefret ettim. Nehir'i biraz daha yana itip kalabalık arasından geçerken, çocuğun telefonundan Tanyeli'ye bir şey gösterdiğini yakaladım. Piç, alakasız ve boş bir şey gösterdiğine emindim, ona yakın durmak için yapıyordu. Tanyeli gülümseyerek ekrana bakarken, Koray onun yüzüne düşmüş saçlarını arkaya attı ve Tanyeli buna çok ani tepki verdi, bir anda gerileyip saçını yüzüne düşürerek düzeltirken huzursuzca bir şeyler söyledi. Koray'ın yüzünde şaşkın bir ifade oluştu, karşılık verdi.

"N'apıyorsun?" diyerek kolumdan tuttu Nehir, beni durdurdu. "Yanlarına mı gidiyorsun? Ne diyeceksin?"

"Ona dokundu, gördün mü?" dedim, ileriyi göstererek.

"Bir şey olduğu yok," dedi koluma vurup indirerek. Hayretle bakıyordu bana. "Seni kavga çıkarman için değil, Tanyeli ile aranı yapman için çağırdım. Sakın bir hata yapma, kızı kendinden soğutma."

Beraber geçirdiğimiz son anı düşündüm. "Artık çok geç.."

"Neden, n'oldu?"

Kafamı şiddetle iki yana sallayıp tekrar baş çevirdim, Tanyeli'yi göremedim. Koray bir grup erkek arkadaşıyla beraberdi. Paniklediğimi hissedip gözlerimi etrafta dolaştırdım ve onu bir kız arkadaşıyla gördüm, bu okulda da beraber gördüğüm, pek hoşlanmadığım arkadaşıydı. Ona bir şeyler anlatıyor, Tanyeli hevessizce dinliyordu. Uzaklaştıkları için rahatlayıp, "Tanyeli'nin yanına git," dedim. "Yalnız kalmasın."

"Sen de gelsene, konuşun. Neden böyle yapıyorsun?"

Selam versem bir şey olmazdı değil mi? O kadar istekliydim ki karşı koyamıyordum. Ben sessiz kalınca Nehir beni çekiştirdi ve yaklaştığımızda Tanyeli başını kaldırıp bizi gördü. Genişleyen gözlerine bakınca metroda tanık olduğum o yıldızları bu akşam karanlığında gördüm. Dudaklarından bir soluk çıkana dek sürdü. Yaslandığı duvardan doğrulup gözlerini kaçırırken, "N'aptın?" diyerek ona yaklaştı Nehir. "Erez gelmiş, onunla karşılaştık."

Tanyeli, Nehir'e gülümseyip elindeki bardağı döndürdü. Parmaklarının titrediğini görünce içim gitti. "Hoş geldin."

"Selam," derken elimdeki hırkayı yumruğum içinde sıktım.

Yanındaki arkadaşı, "Merhaba," diyerek bana elini uzattı, dişlerini göstererek gülümsüyordu. "Ela ben."

Bu kızın, denk geldiğim konuşmalarında Tanyeli'ye neler dediğini hatırlıyordum. Niyetinden emin olamadan onu süzüp, "Alp Erez," dedim parmaklarımın ucuyla elini sıkıp.

Kız bana, "Memnun oldum," derken Tanyeli'nin gözlerini ellerimizde hissettim ve benimle göz göze geldikten sonra bakışlarını hemen kaçırdı. Bir adım gerileyip başımı salladım ve sırıtışımı dudağımın kenarına gizlerken, "Senin de mi arkadaşın?" diye sordu Ela.

"Kim?"

Kıkırdadı. "Doğum gününü kutladığımız arkadaş."

Yüzümü öne eğip kırdığım potu saklamaya çalıştım. "Yok, ben parti var diye geldim."

Kız bir daha gülerken Nehir'de gülümseyip, "Yani bir hediyen yok?" dedi.

Ona ters bir bakış attım. "Hayır. Senin var mı?"

"Elbette, bir doğum gününe geldik sonuçta."

Ela, "Çocuğu suçlama," dedi Nehir'e bakarak. "Gelenlerin yarısı parti olduğu için gelmiştir, beleş içecek için."

"Madem içecekten bahsediyoruz, benim boğazım kurumaya başladı." Nehir yaklaşıp Ela'nın koluna girdi, belli ki bir araya gelmeden önce tanışmışlardı. "Gidip içecek alalım."

Ela Tanyeli'nin koluna hafifçe vurdu. "Gel, sana da bir içecek alalım."

"Onun zaten var," dedim düşünmeden.

Tanyeli gözlerini bana kaldırınca, bu söylediğimi nasıl anladığını merak ettim. Yanımda kalmasını istediğimi gizleyememiştim, fark etmiş miydi? Bunun üzerine Ela Nehir ile uzaklaşmaya başladı ve biz yalnız kalınca Tanyeli etrafına bakmaya başladı. Yüzüne düşen ışıkların altında cildi parlak görünüyordu, gözlerimi teninin göründüğü kısımlardan çekemiyordum. Burnunun aşağısından sus çizgisine, nemli ve pembe dudaklarına bakıp aklımdan geçenleri durdurmaya çalıştım.

Makul olmaya gayret edip, "Biz seninle resmi olarak hiç tanışmadık değil mi?" diye sordum. Hiç el sıkışıp tanışma gerçekleştirmemiştik.

O da bunun zaten farkındaymış gibi, "Evet," dedi ve kısık sesle ekledi. "Ama... sanırım beni tanıyorsun?"

"Evet, Nehir'in arkadaşısın."

Söylediğim dudaklarını birbirine bastırmasına sebep oldu. Parmak uçlarında yükselip yavaşça alçaldı. "Evet, onunla da yeni tanıştık ama sevdim, kalbinin iyiliğini yüzünde görebiliyorum."

Onunla konuşmaya devam edebilmek için, "Partileri sever misin?" diye sordum.

Etrafına bir bakarken, rüzgârda uçuşan saçlarını hemen düzeltip omzuna koydu. "Yakınlarım çağırırsa evet, güzel oluyor ama eve gidince başım ağrıyor gürültüden."

"Bu gece de başın ağrıyacak mı?" diye sordum gözlerimi yüzünden alamadan.

İçeceğinden biraz içip dişleriyle pipeti ısırdı, sakin kalamadığını göğsünün hızla yükselip alçalmasından bile anlıyordum. Dar, ince omuzları vardı. Gözlerim boynu ve aşağısına inip dudaklarına tekrar çıkıyordu. Kat ettiğim o kısa mesafe bile nabzımı hızlandırmıştı. "Neden soruyorsun?" dedi gözlerimin içine bakarak.

Sakince omzumu silkmeyi başardım. "Gürültü benim de başımı ağrıtır, hele son zamanlarda."

"Yaa," derken sesinin gerçekten ilgili çıkması kalbime kadar ısıttı beni. Görünmemesi için bakışlarımı etrafta oyaladım. "Ama aynı zamanda partileri seviyorsun."

Kafamı iki yana sallayıp dediği hiçbir şeyi duyamadan, "Gözlerin çok parlak," dedim. "Sağ gözün... çok..." güzel görünüyor dememek için son saniyede durdurdum kendimi.

Elini refleksle sağ gözüne götürdü ve sonra yanakları kızararak omuz silkti. "Bir şeye çok odaklanınca... biraz parlıyor gözlerim, ışık çakması da var gözlerimde."

Kaş çattım. "Işık çakması m?"

"Evet, bazen biraz parlak görüyorum dünyayı."

"Bir doktora gittin mi?"

"Evet, çok ışıklı ortamlarda ya da yorgunken oluyor," diye bahsetti.

"Yıldız gibi görünüyor," dedim kendimi tutmadan.

Sağ gözünü ovalayıp yüzümde dolaştırdı bakışlarını. Gözünden parmaklarına bir siyahlık bulaşınca neredeyse güldüm, makyaj yaptığını unutmuş gibiydi. "Senin gözlerin de... güzel," derken cümlenin sonuna kadar bana baktı, yutkunarak.

Bir adım yaklaştım ona. Bunu üzerine düşünmeden yaptım, içimden gelen bir istekle. Başını biraz daha kaldırınca saçları arkaya düştü ve omuzlarına sürtündü. Parmağımı gözünün etrafına bulaşan siyahlığa götürdüm ve ona ilk kez dokunurken, kulaklarım uğuldamaya başladı. Dudaklarının ayrılışını gördüm ama gözleri merakla çehremde dolaşırken, hiç konuşamadı. Açıklamam gerektiği için, "Gözüne... bir şey bulaşmış," dedim.

"Ah," diye hatırlamış gibi ses çıkarmasına rağmen benden uzaklaşmayınca parmağımın ucuyla siyahlığı tamamen temizledim ve elimi indirip bir adım geri çıkarken, kolumda soğukluk hissettim. Dokunuştan rahatsız olup hızla arkamı dönünce Ela bana bir cam bardak uzattı. "Sana da aldık."

Kızın suratına boş boş bakınca Nehir genzini temizleyip kızdan aldı, bana uzattı. "Sevdiğin bir şey aldım," dedi.

Bardağı elime alıp birkaç adım daha geriledim, kokteylin kokusu burnuma yükselirken Tanyeli'nin de avuç içini pantolonuna sildiğini gördüm. Şakağımı sertçe ovaladım ve kendimi onun yanında kontrol edemediğim için, "Arkadaşlara bakacağım," dedim ortaya doğru. "Görüşürüz."

"Kalsaydın," dedi Nehir ama çoktan arkamı döndüm.

Süratle ilerleyip uzaklaştım, ateş çukurunun yanına yürüyüp boş tabureye oturdum. Tekilalı olduğunu anladığım içeceği kafama dikip bir yudumda yarıladım. Vücudumun ağırlığını öne eğerek bir elimi saçlarımdan geçirdim, aptallığıma sövdüm. Bir fotoğraf yüzünden kalkıp buraya kadar gelmiştim, yapmamalıydım. Tanyeli'nin aklını karıştırarak zarar veriyordum, kesip atmalıydım.

Kalan yarısını iki yuduma bölerek içtim ve ateş çukuruna doğru baktım. Rüzgâr gözlerimi acıttığı gibi saçlarımı da dağıtıyordu. Elimi bir daha saçlarımdan geçirirken üzerimde bakış hissederek duraksadım, kafamı sol çapraza çevirdim. Koray'ı bana bakarken bulunca da kaskatı oldum. Kimi izlediğini biliyordu, belki beni Tanyeli ile gördüğü için bakıyordu. Çenemi dikleştirip aynı bakışlarla karşılık verdiğimde gözleri diğer taraftaki kızlara, Tanyeli'ye kaydı. Ona bakınca duyduğum rahatsızlık, bir böceğin üzerimde yürümesinden bile daha beterdi.

Kalkıp içecek standına yöneldim, kadeh yerine bira şişesini aldım ve içmeye başlarken Koray'ı izledim. Bakışlarımın farkında olup ara ara bana baktı. Çok serseriye, zararlı birisine benzemiyordu. Belki niyeti iyiydi ama umurumda değildi, Tanyeli onunla olmayı düşünmüyordu bile.

Ateş çukurunun başına geri döndüm, yanımda oturan kız bir şeyler dediğinde yalnız başımı salladım. Ne dediğini duymamıştım ki. Hırkamı dizime bıraktım ve engel olamayıp kızlara, Tanyeli'ye baktım. Zaten bana baktığını görünce de kalbim hızlandı, etraf dönmeye başlarken kulaklarımın arkası ısındı. Bana bu kadar güzel görünen birisini daha gösteremezlerdi, çünkü yoktu.

Biramı yarılarken neden hâlâ burada olduğumu düşünüyordum, Koray burada, onunla aynı yerde olduğu için mi? Ona ne kadar yakınlaşacağını görmek için mi? Bu duygu midemi asit gibi yakmaya başladı, tüm boğan dertlerimin arasında böylesine bir ağırlığı daha kaldıramayarak inledim ve gökyüzüne bakmak için kafamı kaldırdım. Git buradan, dedim kendime.

Gitmek için de kalktım ama Koray'ı yakınlarda görünce içimi kin ve hırs duygusu doldurdu. Telefonla konuşarak köşeye doğru ilerliyordu. Bira şişesini ateş çukuruna attım ve peşinden yürüdüm, o daha sessiz bir noktaya geçtiğinde soluğu arkasında aldım. Telefonda konuştuğu kişiye, "Evet," dedi ve sonra duraksadı, omzunun üstünden bana döndü. Kaşlarını çatarken, "Sonra konuşalım," diyerek telefonu kapattı.

"Bir sorun mu var?" dedi, öyle olduğunu bilmesine rağmen.

"Tanyeli'den uzak dur," dedim, adeta kafayı yiyerek. Bunu söylemem akılsızcaydı, bana bile şaşkınlık vericiydi. Fakat ben yapamıyorsam onun da Tanyeli'ye yaklaşmasını istemiyordum. En azından... ben hayattayken onu kimseyle görmek istemiyordum.

Ellerini ceplerine koyup yüzümü incelerken, "Sevgili misiniz?" diye sordu.

Yumruğum içindeki hırkamı sıkarken, "Tanyeli benden hoşlanıyor," dedim. Bunu onun ağzından duymamıştım, hiç duyamayacaktım ama... öyle olduğunu biliyordum.

Çenesini dikleştirip, "Sevgili misiniz?" diye tekrarlardı, ona olan ilgisini yalanlamıyordu.

İstediğim cevabı veremeyip dişlerimi sıkarken burnumdan sert bir nefes aldım. Söylediklerime karşın sessizliğim kafasını karıştırdı, yüzünden okunuyordu. "Evet, ilgisinin başkasında olduğu kulağıma geldi, o da sensin." Bunu onun da bilmesinden delice haz duydum. "Ama sevgili değilsiniz, fikrini değiştirmek için şansım var."

Beni neyin ele geçirdiğini bilmiyordum. Tüm stresimin bir patlaması ya da dediği gibi olma ihtimalinin can yakıcılığı, belki de hepsi. Ona tamamen yaklaşıp bir elimle boğazını kavrayınca gözleri büyüdü ve eli hızlıca boğazına dolanan elimi takip etti. Tane tane, "Onu bir daha rahatsız etmeyeceksin," dedim. "Yakında onunla sevgili olacağız, bu aralar konuşuyoruz. Aklını karıştırıp fikrini değiştirmeyi aklından bile geçirme."

Boğazına sarılmam onun da sakinliğini yok etti. "Sarhoş musun lan sen! Dilediğimi yaparım, sana neyin hesabını veriyorum!"

"Hesabı kitabı bırak piç, sana dediğimi yap yeter. Onunla sevgili olacağımı söylüyorum, neyini anlamıyorsun!"

"Bırak lan beni!" diye bağırıp bir anda kafasını suratıma gömdüğünde burnum ve alnımda feci acı hissettim. Öfkeyle bağırıp geriye boğazını daha sıkı kavradım ve onu arkaya doğru sarsarken, "Şiddete eğilimin de var üstelik," dedim. "Ondan kesinlikle uzak duruyorsun!"

"Sen benimle bildiğin dalga geçiyorsun!" Beni omuzlarımdan itmeye çalışıp bir küfür savurunca onu daha sert şekilde arkaya ittim. Kendi ayaklarına dolanıp yere düştüğünde gözleri ateş saçıyordu. Ona işaret parmağımı sallayıp, "Dediklerimi ciddiye al," diye ikaz ettim onu. "Sarhoş değilim, yarın da sana ne söylediğimi hatırlayacağım." Doğrusu ayık değilim ama hatırlayacağım.

Siniri bozulmuş şekilde güldü ve ben bu gülüşüne yüz buruştururken bir anda bana doğru attı kendisini. Aramızdaki iki adımı üzerime fırlayarak kapattı ve beni yere düşürerek hırpalamaya çalıştı. O anda birkaç kızın çığlığını duyup koşturan adım seslerini algıladım, ellerimi göğsüme itip onu üzerimden kaldırırken gözlerimi sanki kan bürümüştü.

Sırtı yere değdiğinde üstüne çıkıp yumruğumu sıkılaştırdım ve suratına gömdüm. Bir inlemeyle beni itmeye çalışırken, insanların etrafımızda bir yuvarlak oluşturduğunu fark ettim. Birkaçı yaklaştı ve beni kaldırmaya çalışırken bağırdı, kimisi telefonunu çıkardı. Parmaklarıma bulaşan kanı hissettim ve başım dönerken adımı tanıdık bir sesten duydum.

Birisi kollarıma yapıştı. "Alp n'apıyorsun! Dur dur!"

Nehir, Nehir'di.

Nefes nefese başımı çevirdim ve onu yakınımda buldum. Gözleri yerinden çıkacakmış gibi büyüktü. Göğsümde bir ağırlık hissettim ve geriye doğru itildim, Koray beni ayaklarıyla iterek gerilerken ellerini burnuna kapattı. Birkaç arkadaşı onun yanında diz çökerken, Nehir kollarımdan tutarak beni kaldırmaya çalıştı. "N'aptın sen! N'aptın!"

Dişlerim arasında soluyup geriye doğru sendeleyen birkaç adım attım. Koray küfürler savururken üstüne kan damlıyordu. Dönen başım midemin de bulanmasına sebep oldu ve Nehir beni kalabalık arasından çekiştirirken gözlerim öne çıkmış Tanyeli'yi buldu. Ağzı açık kalmıştı, yanaklarını kızartan şey soğuk muydu yoksa yaşadığı şaşkınlığın harareti miydi bilemedim.

Nehir beni onların yanına çekiştirerek kalabalıktan uzaklaştırırken, Tanyeli'nin yanında durdum ve Ela'da arkasından şaşkınca bana bakarken, "Korktun mu?" diye sordum Tanyeli'ye.

Kafası karışmış şekilde başını iki yana sallayınca benden korkmadığı için duyduğum rahatlamayla önüme döndüm, birkaç kişi arasından sıyrılarak yürüdüm. Nehir kolumu sıkarak, "Sarhoş musun?" diye sordu.

"Değilim."

Arkamızdan yüründüğünü hissettim ve Tanyeli ile arkadaşı olduğunu anladım. Şarkının sesi kapanmıştı, insanlar tek bir yerde birikmişti. Dönen başımla çatıdaki kapıyı buldum, çıkıp katları inerken adımlarımı dengesiz atıyordum. Nehir bana söylenirken arkadaşları arkamızdan geliyordu. Açık havaya çıkınca, "Neden böyle bir şey yaptın?" dedi Nehir, hâlâ şaşkındı. "Yüzünden kan akıyordu, ya bir şey olduysa?"

"Umarım," dedim ve Nehir hayretle ellerini iki yana açtı.

"Ya senden şikâyetçi olursa?" dedi Tanyeli ve böylelikle gözlerim ona döndü. Geçen her dakikada yüzü beyazlamıştı, dudaklarını ısırıyordu. Bu korkmuş ifadesi beni bitirdi, ona yaklaşıp sakinleşmesi için sarılmak istedim. Fakat bir melodi sesiyle irkilip gözlerini benden çekti, telefonunu cebinden çıkarıp aramayı yanıtladı.

Ela bize biraz daha yaklaşıp, "Neden kavga ettiniz?" diye sordu merakla.

Ona gözlerimi devirerek caddeye döndüm, ellerimi yüzümden geçirirken de kanın kokusu burnuma yükseldi. Nehir ona bir şeyler söylerken, istemsizce Tanyeli'nin konuşmalarına kulak kabarttım. Cevap verirken sesi dalgın, korkulu çıktı.

"Tamam, ben hemen geliyorum. Ben gelene kadar onunla kalamaz mısın? Peki... peki tamam."

Kızlar da ona döndü ve Tanyeli, "Benim gitmem gerekiyor," diyerek başını sağa sola çevirdi. "Buradan taksi geçer mi?"

"N'oldu canım?" diye sordu Ela.

"Bir yere kadar gitmem gerekiyor," dedi aceleyle sokağa inip taksi aramaya devam ederek.

Yardıma ihtiyacı olduğu ve yanlış anlaşılmayan bir yakınlık olacağı için, "Gel benimle," dedim ona. "Motorum ara sokakta, seni bırakayım."

"Motorunla mı geldin?" diye sordu Nehir.

Ela, "Sarhoşsun ama," dedi.

Tanyeli tedirgin olmuş şekilde dudaklarını ısırırken, "Değilim," diye cevap verdim ve Tanyeli'ye sokağı gösterdim. "Takip et."

Kızlara el sallayıp arkama düşünce kaskımı almadığımı hatırladım, huzursuz oldum. Daha önce hiç motora binmiş miydi, korkar mıydı? Motoru park ettiğim yere ulaşınca Tanyeli'nin aceleciliği dikkatimi çekti, bu yüzden beklemeden motora bindim ve oturmak için kendine yer bakarken, "Daha önce motora bindin mi?" diye sordum.

"Hayır," dedi ama şu an bu durumla ilgilenmiyor gibiydi.

"Sana kolaylık sağlayacağım. Hadi, otur."

Biraz daha yaklaştı ve bir elini omzuma koyarken yüzüme bakamadı. Bacağını diğer tarafa atıp arkama yerleştiğinde motordaki ağırlığı hissettim. Omzumdaki elini belime kaydırdı ve diğer eli de tişörtümün kenarından tuttu. Çekimser yaklaşımı, onda görüp belki de hoşuma giden tavırlarından birisiydi. O yüzden mesafesini anlayışla karşıladım ve motoru çalıştırdım, yavaşça park ettiğim alandan çıkardım. Ona bir kask veremediğim için hızlı kullanmayacaktım.

Başımı çok çevirmeden, "Nereye gidiyoruz?" diye sordum ona.

"Semtteki hastaneye."

Kendisine bir şey olmamışsa onu endişelendiren tanıdığı birisinin hastanelik olmasıydı. Anladığımı göstererek başımı salladım ve caddeye çıkarken, "Daha sıkı tutunman gerekiyor," diye seslendim ona. "Düşmemen için."

Elleri belime doğru kaydı. "Seni rahatsız eder miyim?"

"Hayır."

Elleri belimde sıkılaşınca güvenliğinden dolayı rahatladım fakat bunun güç bir yanı da vardı. Bana dokunuyordu, avuçlarından akan sıcaklığı hissetmemek olanaksızdı. Üstelik bilincim tamamen kendinde de değildi. Rüzgârı suratıma yedikçe açılıyordum ama zaman zaman gözlerime pus düşüyordu.

Biraz yol alınca, "İyi misin?" diye sordum.

"Ben... biraz hızlı gidersek iyi olacağım."

"Biraz içtim, hızlı sürmek istiyorum."

"Haklısın," dediğinde nefesi ensemi ısıttı. Neredeyse ona daha fazla temas edebilmek için arkaya yaslanacaktım.

Onunla bir daha bu kadar yalnız kalamayacaktım, bu yüzden yolu uzatmak istiyordum. Neredeyse bu şeytanca fikre uyacaktım ama duyduğu endişeyi aklımdan çıkaramadım, kestirme yolu kullandım. Semtte olduğu için çok vakit almadı ve hastane bahçesine girince motoru müsait bir yere çektim.

Tanyeli'nin elleri hâlâ gevşememişti, gülümsedim.

Ben hareket edince ellerini hızlıca çekti ve inmek için vücudunu çevirdi. Onu rahatsız etmemek için inmesini bekledim ve sonra ben de indim, o arkasını dönüp hızlıca ilerleyince peşine düştüm. Ben onu yakalayana kadar acil kapısından girip danışana bir şey sordu, duyduklarıyla koşmaya devam etti. Yol boyunca kokusunu almıştım, sanıyorum hâlâ burnumun ucundaydı. Onun aklı benden çok uzakken ben saçlarının dalgasını izliyordum.

Köşeden dönüp yeşil alana girdi ve bir kapıyı takip edip eşikten geçti. Hastaneye adım attığım ilk anla başlayan tiksinti duygusu nefesimin ağırlaşmasına sebep oldu. Artık buralardan nefret ediyordum, gizlemenin bir anlamı yoktu. Kapının arkasında kalıp gözlerimi içeriye dikince bir doktor ve hasta yatağında abisi Merih'i gördüm. Tanyeli ona doğru eğilip abisinin kendinden geçmiş yüzüne dokunurken, "Ben kardeşiyim," diye cevap veriyordu doktora. "Abim nasıl?"

"Hastanenin önünde bulduk," dedi doktor, sesi huzursuzdu. "Madde etkisi altındaydı, kriz geçiriyordu. Bu polise haber vermemiz gereken bir durum olabilir, abin bir kullanıcı mı satıcı mı?"

Abisinin yalnızca alkolik olduğunu düşünmüştüm, bu kadarını değil. Tanyeli doğrulup telaşlı şekilde ellerini çenesi altında birleştirdi. "Lütfen polis çağırmayın, ailem öğrenirse abime çok kızarlar. Uyanınca kendisine gelecektir, biliyorum..."

Doktor, "Anlıyorum," dedi ve dışarıya doğru çıkarken Tanyeli panikle arkasından ilerledi. "Yalnız bir kullanıcıysa zaten elimden bir şey gelmez ama işin içinde başka şeyler varsa..."

"Hayır hayır!" dedi Tanyeli, ağlamanın bir an ötesindeydi. Sadece bir ufak an. "Üzerini arayabiliriz, eminim hiçbir şey bulamazsınız!"

Doktor arkasını dönüp elindeki evrağı hafifçe salladı. "Peki küçük hanım, dediğiniz gibi olsun. Abiniz de bir yetişkin, siz haber vermezseniz benim ailesini arama yetkim yok."

Tanyeli, "Çok iyisiniz, teşekkür ederim," derken rahatladı. Ailesinden ne kadar da korkuyordu.

Doktor uzaklaşınca Tanyeli ellerini yüzüne kapattı. Onu ilk kez böyle endişeli, hüsran içinde görüyordum. Ağladığı için mi bunu yapıyordu? Yüzünü kapatıyordu. Elim istemsiz bir yumruğa dönüştü ve kaçamadığım ne varsa yaptığım bir gece olmaya devam etti. Ayaklarım aramızdaki kısa mesafeyi kapattı, kanın kuruduğu ellerim onun yüzündeki ellerine uzandı. Kan ve onun ellerinin bir arada oluşunu yakıştıramadım ama en iradesiz olduğum gecelerden birisiydi, uzaklaşamadım.

Ellerini yanlarına indirdiğimde gecenin başında yıldızlar gördüğüm gözlerinde bu kez içimi karartan gözyaşlarını buldum. Birkaç damlası çoktan yanağına akmıştı. Hissettiği utanç gözbebeklerinden okundu ve başını önüne eğerken, "Bir gün ölmesinden çok korkuyorum," dedi. Abisinin hayatla bir sorunu olduğu aşikârdı.

Ölümden korkuyordu. Sevdiği birinin ölmesinden.

Ben de yakında korktuğu şeye dönüşmeyecekmiş gibi, günlerdir ondan uzak durmak için gösterdiğim direnci yıktım. O gözleri böyle görmeye dayanamadım. Bir elimi başının arkasına koyup onu göğsüme çekerken içimde kopan fırtınalar konuşmama izin vermedi. Ağırlığı kalbimin üstüne yerleşirken elleri onun başına uzanan kolumu tuttu, hıçkırırken omuzları belli bir ritimde göğsüme doğru çarptı. Hiçbir şeyden kaçamadığım bu gecede, dudaklarımı götürüp onun saçlarını öpmekten de kaçamadım. "Eminim ki ölmeyecektir. Sana sahip kimse... ölüme kendi ayaklarıyla yürümez." Merih, Tanyeli'ye rağmen mi ölecekti? Tanyeli'ye rağmen... Tanyeli'ye rağmen, ancak o yaşasın diye ölünürdü, yoksa kimse ona rağmen bu hayatı bırakamazdı.

BÖLÜM SONU.

Bölümü bitirdiyseniz 💖 emojisi bırakın.