0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

7. BÖLÜM

Yazı Boyutu
100%

Lüttfen okurken yorumlarınızı bırakın.

7. BÖLÜM

Yüzümdeki yaralar iyileşti.

Bu yüzden o sabah Tanyeli beni gördüğünde yüzüme bakıp gülümsedi.

Onu incittiğimi unuttu. Acaba hep mi böyle unutur muydu, yoksa affedici miydi, affeder miydi? Kimleri ne için affettiği olmuştu? Ona soğuk davranışımı unutmuştu, evimde onu neden getirdin, dediğimi unutmuştu. Keşke bu kadar affedici olmasa, bana gülümsemese, o zaman kendisinden uzak durmak daha kolay olabilir.

Ondan uzak durma kararımı daha fazla ciddiye almalıydım.

Gerekirse bunun için onu kırmayı göze almalıydım.

Bir kere üzülürse ölmez ama ben ölürsem... ben o beni sevdiğinde ölürsem... yeniden ve yeniden üzülecekti.

Kendi kararlarıma başımı salladım, artık bunun arkasında duracaktım. Zaten öleceğimi öğrenmişken bile onu bu kadar düşünmek beni öfkelendiriyordu. Neden bu zor günlerimde bile onu düşünmek zorundaydım?

"Buraya gel," diyen sesini duyduğumda bunun onu düşünmekten kafamda oluşan bir hayal olduğunu sandım. Öyle olmadığını anlamakta da gecikmedim. Uzandığım çimlerde başımı sol tarafa çevirdim ve Tanyeli'yi görünce dişlerimi sıktım. Neden buradaydı, onu görmek istemiyordum. Bir kedinin peşinden koşuyordu, yüzünde de kızgın ifade vardı. Okulun arka bahçesindeydim, sessizlik için buraya gelmiştim fakat...

Tanyeli aniden durup, "Aaa," diye bir ses çıkardı. Beni fark edince adımları yavaşladı, peşinden koştuğu kedi de durup onun etrafında dönmeye başladı. Perçemleri yanaklarındaydı, dalgalı saçları omuzlarının iki tarafından aşağıya düşmüştü. Bir kolum başımın arkasındaydı, boş bir bakışla bakmama rağmen yüz ifadesini düzeltip gülümsedi. "Merhaba."

Soğuk bir sesle, "Sana da," diye karşılık verdim.

Sesimin hevessizliği karşısında yüzündeki gülümseme kayboldu. Evet, isteksizliğimi görüp gitmesini diledim ama o direnerek, "Kediyi yakalamaya çalışıyordum," dedi. "Buraya kadar beni peşinde sürükledi."

Benimle konuşmaya devam etmek istiyordu, zorluyordu. "Neden çocuk gibi peşinde koşuyorsun ki?" dedim.

Kaşlarını kaldırarak ayaklarının önündeki kediye baktı. "Çocuklukla bir alakası yok bence. Kuyruğuna sakız yapışmış, ona yardım etmek istiyordum ama korktu."

Öğle güneşi gözlerini sulandırmış gibi kapatıp açtı gözlerini ve ben bir saniyelikte olsa özgürce baktım yüzüne. Sonra da, "Boşver, bir çirkin kedi için kendini yormana gerek yok," dedim umursamazca.

Dizlerini kırıp kedinin yanına eğilirken yüzü iyice solmaya başladı. Bana huzursuz bir bakış göndererek, "Neden çirkin olduğunu söylüyorsun?" diye sordu.

Uzandığım yerde omuz silktim. "Gözünün birisi yaralı, görmüyor musun?"

Gerçekten bunu söylediğime inanamıyor gibi yüzüme bakakaldı, bir an için gözünden düştüğümü hissettim. Amaçladığım bu olsa da çok zor geldi bunu görmek. "Birinin yaralı veya eksik görünmesi onu çirkin mi yapıyor sence?"

"Sence yapmıyor mu?"

"Hayır," dedi kediyle ilgilenirken. "Ben hayvanları önemserim, sen öyle değil gibisin."

"Pek aram yoktur," diye yalan söyledim. Her türlü hayvana bayılmazdım ama nefret ettiğim hiç olmamıştı.

Kedinin kuyruğuna yapışmış sakızı çıkarmak için kediyi tutuyordu ama canını acıtmaktan korktuğu için yeterince sert yapamıyordu. Düşen yüzü içimi acıtırken, "Hayvanları seven birisi olacağını düşünmüştüm," dedi.

"Benim hakkımda mı düşünüyorsun?"

Dudakları aralık kaldı, ardından beyaz dişleri alt dudağını hafifçe ısırdı. Bu konuşmamıza rağmen yanaklarına yükselen pembeliği gördüm. O daha cevap vermeden de, "Düşünme," dedim. "Benim hakkımda düşünme."

O utanan ifadesi silinip gitti ve kediyi tutan elleri durdu, birkaç saniye tepki vermedi. Sonra hızlıca doğruldu ve kediyi kucağında sabitleyerek bana baktı, gözlerini dolu görünce neredeyse yanlış anladığını söyleyecektim ama kendim durdurdum. Beni düşünmemesini söylemek mi onu bu kadar duygulandırmıştı? Bu kadar hassas mıydı? Bu hassasiyet beni çok sinirlendirdi, hayatı boyunca ne kadar kırılacağını tahmin bile edemiyordum.

"Kendini bu kadar önemseme," diyerek arkasını döndüğünde başardığımı hissettim. İşte bu kadar kolaydı. Düşüncesiz, sevilmeyecek bir adam olduğumu düşünmesi için birkaç dakika yetmişti. Amacıma ulaştığım için sevinmeliydim ama uzandığım yerden doğrulurken göğsüm sıkıştı, yanağımın içini o kadar sert ısırdım ki kan tadını almak beni şaşırtmadı. Gözden kaybolana kadar okul eteğini, gömleğini, uzun saçlarını izledim. Ona bakmamalıydım, ona istediğim gibi davranıp sonra ona böyle bakamazdım.

Artık bir kalbim olmadığını mı düşünüyordu?

Şakaklarımı sertçe ovup yanıma bıraktığım ceketten sigara paketini çıkardım. Son günlerde taşımaya başlamıştım. Önce bir, ardından ikincisini içtim. Sabah ilk dersten önce müdür beni odasına çağırmıştı, odasında da annemle görüşmek istediğini söylemişti. Artan devamsızlığımdan haberi olup olmadığını öğrenmek istiyorlardı ama annemi çağırmayacaktım, hatta şu an bile okulda olmam saçmalıktı.

Ceket ve çantamı alarak doğruldum, hâlâ bu okula gelmem neredeyse komikti. Yakın zamanda ölecektim, belirlediğim öncelikleri tamamlayıp anneme bunu nasıl anlatacağımı düşünmeliydim. Yine de buna rağmen dün akşamdan beri yapmayı düşündüğüm şey için metroya yürümeye başladım. Bir kere daha hastaneye gitsem, başka bir doktorla görüşsem, başka bir çaresi olduğunu duysam...

Bunu, yaşamayı ne kadar istediğimi düşünmek beni muhtaç birisine dönüştürdü. Başka şeylerle oyalanarak ölmekten ne kadar korktuğumu kendimden bile gizlemeye çalışıyordum ama... olmuyordu işte, kâbuslar görmekten uyuyamıyordum, gözlerim uykusuzluktan acıyacak duruma gelmişti.

Metroya binmek için karşıya geçerken gözlerim tanıdık bir simaya rastladı. Neredeyse yola atlayacakken kendimi durdurmuştum. Işık yanınca koşmaya başladım ve adama yaklaşırken, "Halil abi," diye seslendim.

Özgür'ün babası hızlıca dönüp beni görünce kaşlarını çattı, hatırlayamamış gibi baktığında, "Özgür'ün arkadaşı, Erez ben," dedim sertçe. "Daha önce tanışmıştık."

Saç ve sakalları uzamış, birbirine karışmıştı. Üzerinde eski, kirli ceketi vardı. Tanınmaktan rahatsız olarak kolunu çekerken, "Tanıdım," dedi huzursuzca. "Ne vardı?"

Omuzlarım gerildi. "Özgür günlerdir sana ulaşamıyor," dedim açık açık. "Eve mi gidiyorsun, nereden böyle?"

Sağına soluna bakıp, "Sana ne evladım?" dedi. "İşim gücüm var benim, uğraşamam onunla."

O mu? "Uğraşamam mı? Özgür senin oğlun." Bir adım daha yaklaştım, doğrusu üstüne gittim. "Başını belaya sokup ortalıktan kayboldun, eve dönüp kendi pisliklerini temizle, onun başını beladan kurtar."

Söylediklerime inanamıyor gibi kaşlarını kaldırdı, alaycı bir gülümseme dudaklarını yokladı. Sonra da beni gömlek yakalarımdan tutup sarsarak, "Sen kimsin lan?" dedi küçümseyici sesle. "Sana ne benden, oğlumdan? Bulaşma bana, başın çok ağrır."

Çenemi yukarıya kaldırarak gömleğimdeki ellerine baktım ve ardından ben aynısını yaptım, onu ceketinden sertçe tutup sarsmaya başladım. Karşılık bulmayı beklemediği için afallayıp ellerimi itmeye çalıştı. "Piçliğin alemi yok, sana dediğimi yap, oğluna sahip çık. O senin pisliğini temizlemek zorunda değil ama sen biraz olsun ona babalık yapacaksın, eve dönüp Özgür'ü o adamlardan kurtaracaksın."

Dediklerimi dikkate almadan, "Bırak lan beni!" diye bağırdı.

Civardaki birkaç insanın dikkatini çektik ama umursamadım, buradan hapse gitsem bile umursamazdım. Ceket yakalarını daha sert tutup bana bir şeyler yapabileceğini düşünen bu herife, "Ne biçim bir adamsın sen?" dedim hiddetle. "Oğlunu hiç mi umursamıyorsun, neden onu bir başına bırakıyorsun? Senden başka kimsesi yok, yardımına ihtiyacı var!"

"Sana ne lan sana ne! Bırak beni, nereden çıktın be..."

O söylenerek beni itmeye devam ederken bir adamın da bize yaklaşarak, "Evladım n'oluyor?" dediğini duydum.

Onu evine kadar sürükleyemezdim, daha fazla da hırpalayamazdım. İterek bırakınca etrafına bir bakıp arkasını döndü, süratle ilerleyip gözden kayboldu. Piçe arkasından küfredip telefonumu çıkardım, Özgür'e yazdım.

Babanı gördüm.

Cevap bir dakika içinde geldi.

Nerede? O seni gördü mü?

Bizim mekâna gel, konuşalım.

Ben de metrodan uzaklaştım, tersi yönde ilerledim. Yürüme mesafesinde olan, kafe bara geçerken gerilen ellerime baktım. Piç herif, söylediklerimi hiç dikkate almayarak beni daha da öfkelendirmişti. Mekâna ulaşana kadar sinirden içim içimi yedi, sanki göğsümde bir ateş büyüyordu. Çok sakin birisi değildim ama o günden, öleceğimi öğrendiğim günden beri çok şey değişmişti. Kimseye tahammülüm kalmamıştı, neredeyse anneme bile.

Mekâna ulaşıp bar tezgâhı önünde oturdum. Henüz akşam olmamıştı, az sayıda insan vardı. Barmenden daha önce de içtiğim bir şeyler istedim ve içmeye başladım. Artık ayık, bilinçli olmak istemiyordum. Düşünmek istemiyordum, hele korkmayı hiç istemiyordum. Sadece unutmak, istediğim buydu.

Ben üçüncü kadehimi içerken omzumda bir el hissettim. Hemen ardından Özgür yanımdaki tabureye çöküp, "Selam," dedi. "Erkenden içmeye başlamışsın, ne içiyorsun?"

"Bilmem, ne verse içiyorum."

Barmene bir bakış attıktan sonra ceketini dizine bırakarak iyice yerleşti. Vücudu, yüzü bana çevriliydi. "Babamı nerede gördün, anlatsana?"

Bunu anlatacaktım ama öncesinde sormak istedim. "Neden bugün okula gelmedin?"

"Dün gece sabaha karşı eve döndüm, kalkamadım."

"Gece dışarıda n'apıyordun?"

"Bir kızla takılıyordum," dedi omuz silkip geçiştirerek.

Tek kaşımı kaldırıp kadehin dibini tepeme diktim. "Kızlarla aranı iyi tutmaya mı başladın? Affedersin ama neredeyse onlardan nefret ediyorsun."

Kızlara karşı zorbalık yaptığı olmasa da zaman zaman kabalaşmıştı, hiç sevgilisi olmamıştı, kimseye ilgi duymamıştı. Bana ters ters bakıp, "Aralarından bazılarına ilgi duyduğum oluyor," dedi gözlerini devirerek.

"Pisliksin," diyerek kıkırdayınca Özgür'ün beni inceleyen bakışları derinleşti, sonra gözlerimin önü puslandı. Başım dönmeye mi başlıyordu? Özgür omzuma bir daha dokunarak, "İyi misin?" diye sorunca, "Bilmiyorum," dedim. Titreyen elimdeki kadehi bıraktım. "İçim kan ağlıyor ama gülesim geliyor."

"Artık içme," diyerek kadehi uzaklaştırdı ve yüzümü tutup ona dönmeme yardımcı oldu. "Babamı nerede gördün, söylesene?"

"Doğru, baban, ne uyuz adam..." barmene kadehe doldurması için bir bakış atıp konuştum. "Okuldan çıkmış, metroya yürürken gördüm. Koşturarak uzaklaşıyordu, belki de okul civarında sana yakalanmamak için. Karşısına geçip senden, alacaklılarından bahsettim. Eve dönmesini söyledim, umurunda olmadı. Sonra sinirlendim, tutup sarsmaya başladım, doğrusu ilk o bana saldırdı..."

"Bir şey yaptı mı sana?" diye sordu bir anda.

"Abuk subuk konuşma, hayatta bir şey yapamaz." Önüme itilen kadehi kaldırınca Özgür'ün bakışları barmen ile benim aramda hoşnutsuzca dolaştı. "İşin özü babanın dönmeye hiç niyeti yok, kaçmaya devam ediyor. Kusura bakma ama evsizlere dönmüş, sakal saçı birbirine karışmış."

"Yarrağıma benzemiş desene..."

Kendimi tutamadan bir kahkaha patlattım, bu söylediğine iki dakika falan aralıksız güldüm. Karnım ağrımaya başlayınca bana ters ters baktı. Bu kadar güleceğim bir şey miydi, bilmiyorum. Sadece... gülüşümün ne kadar çaresiz olduğu anlaşılacakmış gibi hissedince suratım düştü, ifadem berbat bir şeye dönüştü.

Özgür, "Bana da aynısından," dedi ve bir dakika içinde kadehlerimizi tokuşturup beraber içmeye başladık. Öfkesinden gözünün önünü göremeyeceği dakikalar geçirdiği için onunla konuşmadım, unutana kadar midemi doldurmaya devam ettim. Ne yaparsam yapayım öleceğim aklımdan çıkmıyordu, bu da beni delirtiyordu.

Sırf kafamı oyalamak için, "Annenden hiç haber almıyor musun?" diye sordum.

Bana o kötücül bakışlarını gönderdi. "Almadığımı biliyorsun, neden soruyorsun?"

Dönen başımı durdurmak için parmaklarımla kafamı iki yandan tuttum. "Sana ulaşmayı denediğini düşünüyorum, belki baban engel olmuştur. Sonuçta annen yani..."

"Benim annem seninki gibi değil," derken sesi kısıktı. "O beni babam gibi görüyor, babamdan nefret ettiği gibi benden de nefret ediyor."

"Bir küçük çocuktun, senden nefret edemez."

Sanırım biraz gevşediği için konuyu henüz kapatmamıştı. "Neden saçma sikik sorular sormak zorundasın?"

"Dostum, senin de dilinin kemiği yok ha, sohbet ediyoruz işte..."

"Ağzın yüzün yamuldu, ne sohbeti..." elimdeki kadehe uzandı. "Bırak artık."

"Hayır," diye terslendim ona. "Sağlığımı mı düşünüyorsun, iyiliğimi mi? İkisi de elden gitti, biliyorsun."

Bunun üzerine sessiz kaldı, ben de ilerleyen saatler boyunca içtim. Mekâna insanlar akın edip gürültü çoğalınca buradan gitmek istedim ama kafamı kaldıracak halim kalmamıştı. Telefonumun çaldığını, Özgür'ün bununla ilgili bir şeyler dediğini duydum. O benim kadar içmemişti.

Annen aradı, iyi olduğunu söyledim, seni merak etmiş.

Annem hep beni merak ediyordu, halimden korkuyordu, bir derdim olduğunu sanıyordu. Benim bir derdim yok anne, ben sana dert olacağım.

Öleceğimi söylemek mi bu kadar zordu?

Anneme öleceğimi söylemek mi?

"Ben ölünce anneme bakar mısın? Onu arada bir de olsa... ziyaret eder misin?"

Başımı kaldırıp puslanmış gözlerle baktım. Yüzüme karşı bir şeyler söylüyordu. Beni hafifçe sarsıyordu, alnıma dokunuyordu. İyiliği neredeyse gözlerimi dolduracaktı. Gülerek onu öpmeye çalıştığımda beni itti, yanağımı acıtmadan tokatlayıp bir şeyler geveledi. Homurdanıp onu ittiğimde de nihayet beni bıraktı, nihayet.

"Cevap vermedin... anneme bakacak mısın? Onun yalnızlığı beni mahvediyor..."

Körlemesine bir karanlığa dalışıma onun sessizliği eşlik etti. Belki de bin tane şey söyledi ama ben duymadım. Bu karanlığın nerede başlayıp nerede bittiğini takip edemedim, her şeyi unuttuğumu sanarak güldüm ama her şey tamamen karanlığa dönüşmeden önce, ölümsüzlüğü bulmak istedim. Kendim için ama en çok annem için.

Her şeyi kaybetmiş bir adam olarak uyandım.

Başımdan da çok sırtımda bir ağrıyla gözlerimi açtığımda sızan gün ışığına yakalandım. Aşina olduğum bir açıdan düşüyordu bu ışık, o ağaç yapraklarının arasından. Bahçemizdeki ağaç, ev ve odam... Bir an için o aydınlığa tahammül edemedim, gözlerimi sımsıkı kapattım ve mide bulantısıyla tekrar açtım.

Buraya nasıl geldiğimi hatırlamıyordum. Ne zaman geldiğimi de.

Gözlerimi açık olduğu sürece başım dönüyordu, vücudum sıcak ve terliydi. Sızmıştım, bunu anlaması güç değildi. Demek Özgür beni eve getirmişti, nasıl taşımıştı acaba? Ondan daha ağır olduğuma emindim. Gözlerimi odamda dolaştırdım, en son bıraktığım gibiydi. Çatı katında olduğu için odamın içi sabahlar sarı görünürdü, geceleri ise tamamen karanlık.

Başımı yastığımdan kaldırırken sırtımda aynı acıyı tekrar hissettim. Saçlarımı alnımdan iterek doğruldum ve odanın içinde yürüdükten sonra banyoya girdim. Aynadaki halime bakmak istemedim, bitik ve berbat görünüyordum. Annem akşamki halimi görmüş müydü, bana yüz buruşturmuş mudur? Suyu açıp avucuma doldurdum, yüzüme birkaç kere çarpıp kendime gelmeye çalıştım fakat aşağı eğilirken bile acıyan sırtım beni meraklandırdı.

Aynanın karşısında tekrar doğrulunca elimi okul gömleği üzerinden sırtıma götürdüm, parmaklarımın altındaki gergin ve acıyan deriyi hissedince huylanıp gömleği hızlıca başımdan çıkardım. Sırtımı aynaya dönünce de kafam karışmış halde soluyup dudaklarımı araladım. Bu deliliği ne zaman yaptım? Sırtımdaki bu nizami ve düzgün yazılı ismi, hangi dövmeciye anlattım? Hangi aptal benim gibi bir sarhoşu ciddiye alıp da bunu yaptı? Tenime kazıdığım ilk dövmede gerçekten onun ismini mi okuyorum?

"Tanyeli."

Kısa bir bölümdü biliyorum ama telafi ederiz. 🤍

Buraya kadar okuyanlarınızdan bir kalp. 🤍