13: AYPERİ.
Merhaba balım!
Keyifli okumalar, yorumlarınızı mutlaka bırakın!

13: AYPERİ.
Lale 6,
Ayperi 10 yaşındayken.
"Dilinin altına bakayım Lale."
Lal, babasının istediği gibi ağzını açtı ve dilinin altına sakladığı şeker dişlerine çarpıp düşünce gözlerini büyüttü. Kendine kıkırdadı ve babası ona gülümseyip yere düşmüş küçük beyaz hapı alıp avucuna sakladı. Kutudan başka bir hap çıkarıp kızına uzattı. "Dilinin altına koymadan yut tamam mı?"
Lal başını salladı. "Boğazıma batıyor ama, tatları da değişmiş bunların, daha acı."
"Canım tatları kötü olabilir ama sağlığın için çok önemli. Değerli vitamin bunlar."
"Çikolata da verecek misin?"
Babası kendisinin boyuna inebilmek için dizlerini kırıp oturmuştu. Doğrulup masasının başına yürüdü, ahşap çekmeceyi açtı ve içinden bir çikolata çıkardı. Lale zıplayarak koştu ve babasından çikolatayı alırken güldü. "Bir tane de ablama vereceğim."
Babası kaşlarını çattı. "O bugün cezalı."
Lal babasının nadiren kullandığı ses tonuyla irkilip, "Niye ki?" diye sordu. "Okulda kavga etti diye mi? Ama beni korudu, o yüzden kavga etti, ablamın suçu yok."
Babası deri koltuğa oturup arkasına yaslandı. Artık, tuzlu yaşlarının sonundaydı, yaşının ilerlemesine karşı hep bir korku duyardı; çünkü dünyada yapmak istediği çok şey vardı. Kızına, onun sevdiği şekilde gülümseyip, "Sadece uslanması gerekiyor," dedi. "Sen sakın okulda kavga etme, kimsenin dikkatini çekme."
"Ablama bir şey derlerse ederim."
"Çok mu seviyorsun ablanı?"
Lale hapı, alıştığı şekilde susuz yuttu ve çikolatasını açmaya başladı. "Çok seviyorum. Sen sevmiyor musun?"
"Ablan artık büyüdü, hiç uslu bir kız değil." Babası gözlerinin içine bakarak konuşuyordu. "Ama sen büyüsen de uslu bir kız olacaksın değil mi? Ablanın değil, benim sözlerime kulak asacaksın?"
Lal Lale bir, "Hıhı," sesi çıkardı ama aslında ablasının dediğini yapardı. Çünkü ablasını, annesinden de babasından da daha çok seviyordu.
Babası takdir eder gibi başını salladı. "Rusça konuşmaya başlamanız başıma iş açıyor artık."
"Neden ki baba?"
"Çünkü ben sizin kadar çok öğrenemiyorum Rusça'yı. Gizlice konuşuyorsunuz."
Lale Rusça'yı her geçen gün daha çok öğreniyordu. Okulda öğretmenleri, arkadaşları, evde de ablası onunla Rusça konuşuyordu; Ayperi okula kendisinden önce başlamış, Rusça'yı da öğrenmişti. "Sen yaşlısın, bu yüzden öğrenemiyorsun," diyerek güldü babasına ve sonra hızla yüzünü aşağıya eğdi; bu sırrı ona ablası vermişti, paylaşmaması gerekirdi.
Babası çenesinin altını kaldırıp, "Dilini kaldır," deyince Lale ağzını kocaman açtı ve şekerini yuttuğunu gösterince, "Aferin," dedi adam. "Bak, sana ne vereceğim."
Lal, babası çekmeceyi bir daha açarken parmak uçlarında yükselip meraklı şekilde baktı ve adam kendisine kalp şeklinde, toz pembe renginde, küçük bir metal kutu uzattı. Lal hemen alıp yakından baktı. "Şekerlerini buna koyabilirsin artık, çok güzel değil mi, senin için aldım."
"Çok güzelmiş," dedi Lale ve kutuyu açtı, içinde dört tane hap gördü. "Rengi de çok güzelmiş. Pembe pembe."
"Seveceğini biliyordum kızım."
"Ablama almadın mı?"
Babası, "Sadece sana aldım," dedi.
Lal hevesi biraz kaçsa da kutuyu elinde çevirerek yakından inceledi. "Ablama da al tamam mı?"
Kız, kutunun kapağını kapatırken oda kapısının açıldığını gördü. İki büyük adam babasının odasından içeriye girdiklerinde, babası onun omzuna vurarak çıkmasını söyledi. Lal, babasına yaklaşıp tokalaşan adamların arasından süzülerek dışarıya çıktı, merdiven korkuluklarına kadar gidip sarkarak aşağıya baktı. Babasının arkadaşları vardı. Annesi odadaydı, çünkü hâlâ hastaydı. Annesi çoğu zaman hastaydı. Her şeyden korkuyor, ağlıyor ve uyuyordu. Lale, iyileşsin diye annesine babasının verdiği haplardan bir tane götürünce annesi çıldırmış, kendisinin yüzüne vurmuştu. O yüzden annesini başka şekilde iyileştirmeyi düşünüyordu.
"Düşeceksin."
Türkçe söylenen bu sözcüğü duyup arkasına doğru baktı. İçerideki adamlardan birisinin yakınıydı bu çocuk, babasının bazı arkadaşları Türk, bazıları Rus'tu. Karşısındaki çocuk kendisinden biraz büyüktü, boyu uzundu. Lal tabanlarına geri basıp çikolatasının kalanını yerken, "Ben hep buradan bakıyorum ki," dedi.
"Bir gün düşersin," dedi çocuk. Üzerinde bir kazak ile pantolonu vardı. Gülmüyor ya da onu azarlamıyordu.
"Sen yüksekten korkuyor musun?" diye sordu çocuğa.
Çocuk da kendisine, "Adın ne?" diye sordu.
Lal doğrudan adını söyleyecekti ama sonra vazgeçti. "Ayperi," diyerek kandırdı çocuğu. "Ay ile peri."
Çocuk kendisine doğru yürüdüğünde Lal yalanı yüzünden kızarıyor, ağzından bir şey kaçırır diye endişe ediyordu. Tam o sırada, onun arkasından koridora giren ablasını gördü ve telaşla dudaklarını yaladı. Ablası ona ismini seslenir diye korktu ama Ayperi ona ulaşıp kolundan tuttu. "Saatlerdir seni arıyorum," dedi ona ve çekiştirmeye başladı. Çocuk, yanlarından geçerlerken kendisine izledi. "Neredeydin, ben sana ne demiştim..."
Ablası onu odalarına kadar götürürken Lale kalan çikolatasını ağzına attı ve büyük, ay ışığının dolduğu odaya geçtiklerinde korkarak geriledi. Ablası odanın ortasında, ona doğru eğilip ellerinden tuttu. "Babamın odasında mıydın?"
Lal bir yalan daha söylemek istedi ama... Çaresizce başını salladı. "Evet ablacığım ama kızma, çikolata aldım."
"Sana ilaç da verdi değil mi?"
"Şeker şeker."
Ayperi dizlerini tamamen pembe halı üstüne yasladı. Odalarındaki renkler yeşil, pembe ve beyazdı; en sevdikleri renkler. Lale'nin orman kadar yeşil olan gözlerine bakıp, "Ağzını aç," dedi kızgınca. "Dilini göster."
Lale korkuyla alt dudağını ısırıp ardından dilini kaldırdı. "Abla, dilimin altına koydum ama babam baktı, ağzımı açınca bir anda düştü şeker..." kıkırdayarak ablasını öptü.
Ayperi onu kızgınlıkla geri çekti ve ıslak bakışlar eşliğinde, "Ben sana asla yutmamanı söylemiştim!" dedi. "Onları fark ettirmeden dilinin altında saklayıp sonra da atmalısın. Neden sözümü dinlemiyorsun, neden bir şeyi de yapmıyorsun, benim gibi mi olmak istiyorsun!"
"Olurum, sen çok güzelsin."
"Benim gibi olma sen."
Lal Lale ablasının dediği bazı şeyleri anlamıyordu. Gerçekten deniyordu, kendisine söyleneni yapmak istiyordu ama... "Ellerimi acıtıyorsun abla," dedi güçlükle.
Ayperi hiç istemese de ellerini daha çok sıktı. "Ellerinin acımaya devam etmesini istiyorsan o ilaçları alma. Bak, ben ellerimin acısını hissetmiyorum." Ablası işaret parmağını ağzına götürdü, parmak ucunu dişlerinin arasına alıp ısırdı. Ardından kolunu da ısırarak tepkisizce konuştu. "Hiçbir şey hissetmiyorum. Saçlarını okşadığımda da. Sana dokunduğumda da. Sende mi böyle olsun istiyorsun?"
"Abla dur," dedi Lale, Ayperi'nin parmağının ağzından çekmek için uzanırken. "N'apıyorsun, yapma." Ablası acımadığını nasıl söylüyordu ama yanılıyor olmalıydı, kendi parmağını ısırsa çok acırdı.
"Hissetmiyorum ki Lale, acımıyor."
"Baksana," dedi Lale ve babasının odasından çıkarken cebine sakladığı kutuyu çıkardı. Belki sevinir diye hevesle ablasına gösterdi. "Babam verdi, şekerleri bunda saklayacakmışım. Çok güzel değil mi? Sana da alacak, öyle dedi." Bunu Lal söylemişti ama olsun, ablası da böyle güzel bir kutuyu hak ediyordu.
Ayperi onun elindeki kutuya baktı. Babası yine, Lal'e en beğeneceği şeyleri alıyordu, çünkü böylesi işini kolaylaştırıyordu. "Anlamıyorsun!" diye fısıldadı, ne acı ki kendisi artık anlıyordu. "Senin hoşuna gittiği için alıyor, kandırmak için yapıyor! O ilaçlar gözüne güzel gözüksün diye yapıyor Lale!"
"Ama çok beğendim abla."
Ayperi sinirle kutuyu alıp odanın içine fırlatınca Lale irkildi, yerde yuvarlanan kutuyu almak için gidecekken de ablası onu tutup odalarındaki banyoya doğru çekiştirdi. Alçak klozet önüne oturtturunca, "Hayır!" dedi küçük bir çığlıkla. "Abla lütfen yapma, acıyor!"
Ayperi parmağını kardeşinin ağzına sokup boğazına kadar batırdı, onu kusturmak için uğraştı. Böyle kusulacağını hiç bilmiyordu, geçtikleri ay bir Rus dizisinde görmüştü. Keşke daha önce görseydi, belki o zaman kendisi için de bir şeyler yapabilirdi. Lal acıyla inleyip kendisini iterken, biraz daha çabaladı ama kardeşinin ağzından sadece salya akıyordu. Lal'in gözleri yaşarınca elini çekti ve kardeşi öksürerek yere oturdu. "Niye böyle yapıyorsun abla? Acıttın işte. Babam doktor, vitamin almam için o şekerleri veriyor!"
"İlaç," dedi Ayperi. "Onlar yediğimiz şekerlerden değil, ilaç. Bak, elimi, ayaklarımı, hatta kollarımı hissetmiyorum. O ilaçlar yüzünden oldu, biliyorum ben."
Lal çenesinden akan salyaları silip ablasının sol eline doğru baktı. Sonra uzanıp o elini tuttu. Yüzüne doğru bastırdı. "Ne güzel işte, acımıyor demek! Niye üzüldün ki, bir daha hiç acımaz."
Ayperi'nin hiddetli nefes alışıyla çarpan kalbi de, nabzı da yavaşladı. Kardeşini göğsüne doğru çekti. "Bu öyle bir şey değil. Acıyı hissetmiyorum ama seni de hissetmiyorum, elim bir yere çarpıyor fark etmiyorum Lale. Yaşın küçük, bu yüzden anlamıyorsun. Ama ben bir çaresini bulacağım, senin için o ilaçları içmemenin çaresini bulacağım."
"Sen de içiyorsun." Ablasını anlamak istiyordu Lal. Daha çok anlamak.
"İçmek istemiyorum ama sorun değil. Artık hissetmiyorum. Ama sen hissediyorsun. Oyuncak bebeğinin saçına dokunmazsan üzülürsün değil mi?"
"Saçlarını bağlayacağım abla."
"Evet milaşa, o yüzden benim sözümü dinle. Ben seni babamdan daha çok seviyorum. Ben seni her şeyden daha çok seviyorum."
"Babam da beni seviyor." Lal babasının onu sevmemesine çok üzülürdü.
"Ama ben daha çok seviyorum. Ve seni koruyacağım."
Bugün ablası onu okulda koruyunca da çok sevinmişti. Ablası kendisinden daha korkusuz, yürekli ve büyüktü. Lal artık onu öpmek için yanında zıplamak zorunda kalıyordu. Kendisi de ablasını korumak istiyordu, belki büyümesine ihtiyaç yoktu; o da ablasını korumanın bir yolunu bulabilirdi. Su tabancası mesela. Onu okula götürse nasıl olurdu? Bunu ciddi ciddi düşündü ve yakalanana kadar da okula su tabancası ile gitti.
💨
Gerçekten yapar mıydı? Ben kendi rızamla içmezsem o ilaçları bana zorla içirir miydi?
"Sorun değil dedim ama... merak ediyorum, o ilaçları içmezsem beni zorlar mısın?"
Bir şey umduğum belliydi, belki gönlümü ferahlatacak bir cevap. Fakat o bu soruma cevap vermeden aynı mesafede karşımda durarak, "Babanla ne alakası var?" diye sordu bana.
Babama sevgimi nasıl kaybettiğim, ellerimi nasıl kaybettiğim, sonra da acıyı nasıl kazandığım. Hepsini hatırladım. "Zorla mı içireceksin?"
Hâlâ kendi sorusuyla ilgileniyordu. "Bu gizemli hayatının bir sebebi olmalı tabi. Baban mı o sebep?"
"Benim hayatım mı gizemli? Her şey açık aslında ama sen görmüyorsun. Ne kadar acı çektiğim mesela, hiç görmüyorsun."
Başını kaldırırken yavaşça yutkundu. "Böyle birisiyle evli olman mesela. On yedi yaşında doğum yapman. Bir kelime Türkçe bilmemen. Şehrin dışında yaşaman. Oğlunun bir tavşan kapanıyla çocuk öldürmesi. Evet, bu hayat gizemli."
Elbette konuşulmasa da bunların farkındaydı. Haftalardır her günümüz beraber geçmişti, söylemediği hepsini görmediği anlamına gelmezdi.
"Senin de hayatın gözler önünde değil," dedim. "Yalın'ın söyledikleri doğruysa... hayatında hatırlamadığın büyük gizemler var. Ayrıca ailen de masum insanlar değil. Hatta oldukça kötüler bence. Baksana, beni nasıl öldüreceklerini bile hesap etmişler. Ya da sen de onlarla bunu hesap ettin..." konuşmam nefes nefese sonlanınca boğazım kurudu. Affan başını sol omzuna eğdi. "Zorla mı içireceksin?"
"Sorma artık."
Elimdeki ilaca bir kez daha bakıp sonra bu faydasız konuşmanın bitmesi için onun çarptığı kapıya uzandım. Öylece gittiğimi sanıyordum ama kapıdan çıkarken bir şeyin beni tuttuğunu fark ettim. Bir güç uzaklaşmama engel oldu ve başım arkama dönünce, Affan'ın elimin tersini tuttuğunu gördüm. Beni durdurmak için yapmıştı ama hiç hissetmemiştim. Sanki o da geç fark ettiğimi anlamış gibi bir ellerimize, bir de yüzüme baktı.
"Bu iki oldu," dedi, sessizce.
Neyden bahsettiğini anlayamadım. İkinci kez mi farkında olmamıştım elime dokunduğunu? Korku ve üzüntüye hapsolan kalbimin başka sebeplerle hızlanmasından korkarak açtığım kapıdan çıktım ve iki adımda kaldığım odaya girdim, kapatıp kilidini döndürdüm. İlaçla beraber elimi kaldırıp parmaklarıma baktım, nedense o an hissedememek çok ağrıma gitti.
Görene kadar birinin elime dokunduğunu asla anlayamam.
Odada yürüyüp kendimi yatağa bıraktım ve ilacı, sanki beni yakıyormuş gibi komodine bıraktım. Beyin ölümünden daha önce bahsetmişti, ölüm şeklimin bu olacağından ama... ilaçlarla gerçekleşecek olması beni şok etmişti.
Onlar hayatıma girdiğinden beri her gece başka bir sebepten uykusuz kalmıştım. Bu gece de beni uykusuz bırakan bakıp durduğum o ilaçlar oldu. Doktorun verdiği ilaçları kullanırken ne kadar tiksindiğimi ifade ettiğimi sanıyordum fakat demek ki bu önemsediği bir durum değildi.
O zamanlar çok saf ve küçüktüm, niyet okuyamazdım. Fakat ablam benim için yapardı. Kendimle ilgili değişmeyen şeylerden birisi de buydu; kalp saflığım. Sandım ki... Affan ailesinden daha güvenilir ve onunlayken zorluklar daha kolay.
Anlamasını bekleyemem. Hayatım, kalbimde sakladığım bir sır. Belki de bu yüzden kalbimi vermek istemiyorum.
Tak. Tak. Tak.
Kapıma vurulduğunda başımı çevirmeden ilaç kutusunu seyretmeye devam ettim.
"Kahvaltınız," dedi Müjgan.
Cevap vermedim. Demek saatler geçmişti ben düşünürken.
Bunun üzerine, "Açlıktan ölün o zaman," dedi.
Bir kere on saatte açlıktan ölünmezdi. Daha gerçekçi dileklerde bulunsa iyi olurdu. Ayrıca neden bu kadar hadsizdi?
Yatakta doğruldum ve koridorda açılıp kapanan kapı seslerini, konuşmaları duydum. Acaba Affan'ın ne işi vardı, çıkmış mıydı? Ama onun kapısını kapatıp yanından ayrıldığımdan beri hiç sesini duymamıştım.
Kapım bir daha ama sertçe tıklayınca Müjgan'ın tekrar geldiği düşüncesine kapıldım ama sessizliğin ardından Affan, "Lal," deyince heyecanlandım. "Benim, kapıyı aç."
Heyecanım bana kötü hissettirdi, dün geceden sonra sesini duymak istemeyeceğimi sanıyordum. Onunla bir kez konuşursam daha çok konuşmak isterim diye sessiz kaldım ve Affan kapıya bir daha vurdu. "Gece bir tartışmanın eşiğinden döndük, sebebi bu olmalı. Konuşmayacak mısın benimle?"
Önemli bir şey mi söyleyecekti ki yüz yüze gelmek istiyordu? Belki de, dün üzüldüğümü gördüğü için ilaç fikrinden vazgeçmiş olabilirdi.
"Lale," dedi, sesi kısıktı. Asıl ismimi hâlâ ailesinden saklıyordu. "Gideceğim, seni bir göreyim."
Ne önemi var, ne önemi... Demek ilaçlardan vazgeçtiğini söylemeyecekti. Kalbimi ovdum, ağrıyordu.
Gitmeden önce beni görmesi şartsa... beni görmeden gitmez miydi? Neden ki? Kırıldığımı mı fark etmişti?
"Seni göremem mi?" diye sordu bu kez, her zamanki sadelikteki sesiyle.
Görürse giderdi madem, evde kalmasını istiyordum. Çünkü dün akşam tartışmamız beni üzse de bu evde onsuz, yalnız kalmak canımı daha çok sıkardı. Sessizliğim bir süre karşılık bulmadı ve sonra Affan, "Gitmeliyim," dedi yeniden. "Telefonum açık olacak."
Başımı nihayet kapıya çevirip baktım. Kabalık mı ediyordum? Oysa kendisine kin tutmadığımı söylemişti. Ona kin tutamıyordum ama o ilaçlar, bana hissettirdikleri...
"Müjgan yemek getirecek, ye," dedi ve sonra adımları uzaklaştı. Evden ayrılıyordu.
Ses kaybolana kadar dinledim ve o gider gitmez kararımdan şüphe duydum. Cama yaklaştım ve aracın otoparktan çıkışını izledim. Kendimi çok yalnız hissederek alnımı serin cama yasladım. En iyisi o gelene kadar odadan çıkmamak.
"Kahvaltıyı buraya bırakıyorum," dedi Müjgan, bir daha.
Odada saatleri geçirdim ve ancak çok susayınca kapının kilidini açtım. Tepsi hâlâ holde duruyordu. Dikkatli bakınca sandviç gördüm, dudaklarımı yalayarak tepsiyi aldım ve holde tedirgince yürüdüm. Alt kata inip gözlerimi etrafta dolaştırdım, ilk girdiğim hol beni mutfağa götürünce rahatladım. Çok geniş, düzenli olan mutfağa yaklaşıp tepsiyi tezgâha bıraktım ve kendime biraz su aldım.
Kimseye görünmeden geri yukarıya çıktım ve odama kadar ilerledikten sonra Affan'ın oda kapısına baktım. Kararsızca yaklaşıp üzerine pek düşünmeden açtım, yine kimseye görünmeden içeriye süzüldüm. Kapıyı sessizce kapatıp odasına önce dışarıdan baktım, sonra parmak uçlarımda ilerledim.
Yavaş ve sessizce odasında gezinip nerede ne olduğuna baktım. Dün buradan ayrılırken üzgündüm, çok inceleyememiştim. Örtüsünü toplamıştı, odasında parfüm kokusu vardı. Kokulara ciddi düşkünlüğü vardı. Komodine ulaşınca bir fotoğrafını görüp alçaldım. Başımı yana eğerek yakından baktım.
Bu, sanırım onun işinde çekildiği bir fotoğrafıydı. Arkası kapalı ama geniş bir alandı, bir uçağın önünde, elleri önünde, kıyafetleriyle duruyordu. Acaba bu uçak... mühendisliğini yaptığı bir uçak mıydı? Doğrusu bir askeri uçağa da benziyordu, kanadında kamuflaj ile büyük bir ay yıldız simgesi vardı. Yüzündeki gururlu ifadenin sebebi bu muydu? Askeri uçaklar mı yapıyordu?
Telefonumu çıkarıp kamerasını açtım, çerçeveyi fotoğraflayıp yerine koydum.
Sonra alıp tekrar baktım. Fotoğraflarda ne kadar güzel çıkıyor.
Doğrulup arkamı döndüm ve camından dışarıya baktım; manzarası güzeldi. Denizden vapur ve yatlar geçiyordu. Gece huzurlu uyumuş mudur acaba? Ben uyuyamamıştım.
"Sileyim ben bu fotoğrafı ya, niye çektim ki... Zaten ara ara alıyor telefonumu, ya görse..."
Alt dudağımı ısırarak çıkışa yöneldim ve kapıyı çok sessizce açtım. Dışarıya adımımı atıp arkamı döndüğüm anda ise koridorda Doğa'yı gördüm. Kendi odasından çıkarken başını sese çevirdi ve beni görünce kaşlarını çattı. "N'apıyorsun orada?"
"Abine... bir sorum olacaktı ama yokmuş." Bugünlerde ne çok yalan söyler olmuştum. Ama şimdi doğruyu nasıl söyleyecektim ki?
"Gideli epey oldu," dedi şüpheli şekilde ve bana doğru yavaşça yürüdü. "Ben de senin yanına gelecektim, odandan çıkmana sevindim."
Soğukkanlılığımı kazanınca aramızda geçen son konuşmalar zihnimde canlandı. Bu kız, kalbimi gerçekten acımasızca istiyordu. "Ne için? İlaç mevzusu mu? Onları... bana zorla içiremezsiniz."
Karşımda durdu. "Ben bunu abim ile gerçekten konuştuğunuzu sanıyordum. Beyin ölümünden bahsedince bundan da bahsettiğini düşündüm. Fakat dün bir şok yaşadın. Gerçi anlamadığım, kalbini vermeyi ve beyin ölümünü kabul edip ilaçlardan bu kadar endişe duyman... Bilmiyorum, sanırım üstüne geldim, rahatsız etmek için yapmadım."
Affan'ın kapı kulpunu avucumda sıkmaya devam ettim. "O ilaçları beni korkutmak için Rauf bıraktı," dedim. "Neden acaba senin için kalbimi bu kadar çok istiyor? Onun için gerçekten kardeşten farksız olmalısın."
Çenesini sıktı ve nefes alışverişi arttı.
"Ayrıca," diye ekledim, o konuşmadan önce. "Sana kalbimi vereceğim kesinleşmedi. Oğlumu görmeden hiçbir şey yapmam, onun suçlu olduğu açığa çıkmadan."
"Kocan onu nasıl sakladıysa," dedi, yüzü kızarmaya başlarken. "Ama iğne deliğine de girse babam onu bulacak."
Oğlumu görmek istiyorum ama o açığa çıktığında olacaklardan endişe ediyorum.
Kalbimi... onun göğsünde hayal edemiyorum, yapamıyorum.
Mesela dün gece... Affan'a bu kalbimle kırıldım, nasıl ona verecektim?
"Aslında ben bunlardan bahsetmeyecektim," dedi ve biraz kararsız görünerek montunun fermuarını çekiştirdi. "Doktora gideceğim, ardından da mağazaya uğrayacağım. Belki... sen de gelmek istersin."
Yüreğim bir panik dalgasında boğuldu. "Doktor mu? Kalp doktoruna mı?" Doktoru kim? O kadın mı?
Paniğimi anladı mı bilmiyorum ama, "Evet, kalp doktorum," dedi, üzüntüyle. "Rutin bir randevum var."
Eğer o kadınsa söyler miydi kendisine sonuçların uyumlu çıktığını? Affan kadın ile gerekli konuşmayı yapmış mıydı? Yaptıysa bile ya kadın fikir değiştirirse? Kıpırdanmaya başladım ve ona, "Mağaza mı?" diye sormayı akıl ettim.
"Evet," dedi. "Biraz hava almak istiyorum, bir yerlere bakmak, kafamı dağıtmak. Sana da sordum ama..."
Böyle kandırılmamın üzerinden çok da zaman geçmemişti. "Ben o hataya bir kez düşerim," dedim ama diğer yandan, onun doktora gitmeden mağazaya gitmesinin yolunu düşünüyordum.
"Anlamadım?" dedi.
"Yalın'da beni dışarıya çıkalım, hava al diyerek kandırmıştı. Günlerce evde olduğum için sevinmiştim ama o beni... babanla bir araya getirdi, baban da benimle çok kötü konuştu, Rauf'da bana hakaret etti. Gurur yaptım bende, eve kadar yürüyüp hasta oldum..." ona sevdiği insanları şikâyet ettiğimi ve bunun hiç karşılık bulmayacağını fark edince omuzlarım düştü.
"Haberim yoktu," dedi, sesinin seviyesi düşmüştü. "Niyetim o değildi, gerçekten. Sen de art niyet aradın, anladım. Sadece... sana nasıl davranacağımı kestiremiyorum, yok saymak saçma geliyor, konuşmak yaramı deşiyor. Sadece... aramızdaki bu garipliğe bir çıkış yolu arıyorum."
Belki de bu kez içtendi. Kapının arkasında söyledikleri sadece öfke kaynaklıydı. Buna inanmasam bile ona eşlik etmeliydim, o doktorun gerçekleri söylemesine engel olmalıydım. Hiç insanların hayatına dokunacak şeyler yapmamıştım ama... olacaklara dokunmam lazımdı.
"Aslında... bende çok sıkılıyorum," dedim. "Seninle gelmek isterim ama doktor randevunu erteleyebilir misin? Hastaneye gitmek... bana iyi hissettirmiyor. Doğrudan dışarıya çıkalım mı? Kabul edersen çok sevinirim." Lütfen şimdi öğrenmesin, hiç hazır değilim.
"Ben de doktora gitmeyi sevmiyorum biliyor musun ama randevularımı atlayınca babam kızıyor." Yüzünden akan mutsuzluğun sebebi buydu belki de. "Neyse, belki o öğrenene kadar ben giderim."
Kalbimi tutan kaslar gevşedi. "Erteliyor musun?"
"Mağazaya gelecek misin benimle?"
Onun doktora gitmeyeceğinden emin olmalıydım. "Böyle gelemem ki. Üstümü giyineyim."
Kararsızca başını sallayınca odaya geçtim. Kapıyı kapatıp hazırlanırken çok garip bir gün yaşayacağımdan emindim. İstanbul çok soğuk olmadığı için v yakalı, kolları transparan bir beyaz bluz ile açık mavi renginde, ispanyol paça pantolon giyindim. Giyerken kıyafetlerime bakardım, onlara dokunurdum; çünkü yarısı ablamdan bana kalanlardı.
Kürküm ile telefonumu alarak çıkınca telefonuyla uğraşarak beklediğini gördüm. Merdivene yönelince arkasından yürüdüm. Aşağıda Müjgan ile karşılaşınca beni baştan aşağıya süzdü. "Odama girme," dedi Doğa, ona.
"Tabi hanımefendi," dedi Doğa ve kadının bakışları üstümde uzayınca kafasını iki yana salladı. "N'oldu?"
"O da mı sizinle gelecek?"
"Sen n'apacaksın bunu? Hadi, işine bak..." Doğa gözlerini devirerek daireden ayrılınca ben de peşinden gittim, benim tarafımda olduğu için arkasından ona çekinerek gülümsedim.
Geniş otoparka indiğimizde güzel çantasından anahtarını çıkardı, büyük bir BMW arabaya binerken arka koltuk ile ön koltuk arasında kararsız kaldım. Aracın içinden uzanıp yanındaki kapıyı açınca ben de yerleştim, kürkümü dizlerime koyarak gergince arkaya yaslandım.
Bana bir küçük bakış attı. Ben de ona. İkimiz de birbirimizin yanında ne işimiz olduğunu o birkaç saniyede sorguladık.
"Abinin haberi var mı?" diye sordum.
"Az önce aradım ama meşgule attı."
Telefonumu çıkardım, aslında onunla konuşma isteğim yoktu ama Doğa'ya güvenmiyordum, beni başka bir yere götürmesinden endişe duyuyordum. Bu yüzden de Affan'ın yerimi bilmesini istiyordum. Rehbere girip adına dokundum ve çağrım saniyeler içinde yanıt buldu. "Evet?"
Nefesimi birkaç saniye beklettim, toparlanamamış sözcüklerimi de. "Ben... Doğa ile dışarıya çıktım. Kendisi mağazaya gidecekmiş, benim de gelebileceğimi söyledi. Sana haber vermeme gerek yok ama bana bir şey olursa suçludan haberin olsun diye söylüyorum."
Doğa'nın bana döndüğünü fark ettim ama bakmaktan kaçındım. Affan kesmeden dinledi ve sonra, "Canlı konum at," dedi. "Okuyamasan bile işaretlerden çıkarabilirsin diye düşünüyorum."
O da mı kız kardeşine güvenmiyordu? "Tamam, halledebilirim," dedim.
"Kapatmam lazım," dedi ve meşgul olduğunu anlayınca onu daha fazla tutmadım, telefonu indirip ekranıma baktım. 59 saniye konuşmuşuz.
"Demek o kadar da meşgul değilmiş," dedi Doğa.
Meşguldü bence, hemen kapatmıştı.
"Sana n'apabilirim ki?" diye sordu sonra, sitemli bir tavırla. "Neyse onun çok da umurunda olmaz."
"Neden öyle dedin?" diye sordum. Affan'ın beni umursamadığı hissine mi kapılmıştı?
"Abim bir şeyin üzerinde çok durmaz," dedi. "Seni götürdüysem götürdüm yani, çok sallamaz."
Bunun kişisel bir şey olmadığını, genel ruh halinin böyle olduğunu bilmeme rağmen... "Abinin pek sabrı ve tahammülü yok, her şeyden hemen sıkılıyor," dedim, benimle konuşmaktan da sıkılıyordu. "Ama sakin ve sessiz de birisi. Otokontrollü."
"Doğru, yine de sana iyi davrandığını düşünüyorum," dedi. "Çünkü dün gece yaptığımı pek hoş karşılamadı."
Dün geceden bahsedilince yine aramıza bir soğukluk yaklaştı. "Annenizin kaybını... uyandığında öğrenmiş, yani komadan uyandığında. Üstüne kardeşini de kaybedince... biraz zor bir dönemden geçiyor galiba."
"Kazadan sana bahsetti mi?" diye sordu, şaşırmış gibi.
"Yalın anlatmıştı ama Affan'ın da bildiğimden haberi var. Hiç kızmadı bana, ayrıca annesinin öldüğünü kendisi söylemişti, yani bana bir şeyler söylersen sana da kızmaz."
"Anlamadım, ne gibi şeyler söyleyeceğim sana?"
Bakışlarımı ön cama çevirip telefonumu aldım, canlı konum göndermeyi unutmuştum. "Kaza nasıl oldu? Trafik kazası mı geçirdi? Haftalarca kendine gelememiş, çok mu yara almıştı?"
Sorularım kısa bir sessizlikle karşılık buldu. "Evet, tahmin edebileceğinden daha kötüydü. Kaza... hakkında abimin bile bilmediği şeyler var, o yüzden bu konuyu konuşmuyoruz."
"Çok mu acı çekmişti?" Nedense en merak ettiğim şey bu olmuştu.
Arabayı bir kırmızı ışıkta durdurup gözlerime baktı. "Neden abimle ilgili sorular soruyorsun?"
Gözlerimi üç kereden fazla kırpıştırıp omuzlarımı silktim. "N'olacak ki, sorayım."
"Bir şey olmayacak ama neden soruyorsun?"
Neden... Bilmem, merak ediyordum işte. Canı çok acımışsa kesin üzülürdüm, bu yüzden öğrenmemem daha iyi olurdu. "Neyse vazgeçtim ya, söyleme," dedim ve kendimi cama çevirdim. Onun düşüşünün etkisinden bile çıkamamıştım.
Doğa arabayı kullandığı için yola dönmek zorunda kaldı ve sohbetimiz bölündü. Bir müddet sonra aracı geniş, ışıltılı bir caddede, müsait bir noktada park etti. Onunla inerken etrafımı inceledim. Birbirinin yanı sıra büyük, lüks marka mağazalar vardı ve Doğa sol taraftaki mağazaya yürümeye başlamıştı.
İçeriye girdiğimizde haftalar sonra sıradan bir şey yapmanın garip hissi vardı içimde. Bir çalışan Doğa ile yan yana gelip ona eşlik ederken ben de yalnızmışım gibi hareket ettim, mağazanın geniş reyonları arasında süzüldüm. Doğa'nın düzenli olarak burada bulunduğu çok misafirperver karşılaşmasından belliydi ama bence çok da güzel kıyafetler yoktu.
Pek de mutlu görünmüyor ama... yaşamaya hevesli.
Benim kalbimle yaşamaya...
"Sence bu elbise nasıl?"
Doğa'nın sesine dönerken epey afalladım, neden fikrimi soruyordu ki? Yakınlığını şüpheyle karşılasam da, "Güzel değil," demekten alıkoyamadım kendimi. "Şuradaki yeşil elbise daha güzel bence."
Dürüst davranarak yardımcı olmak istemiştim. Gösterdiğim yerdeki yeşil, kalp yakalı diz üstü, ince askılı elbiseye baktı. Kumaşı tüllerle kaplıydı, eteği hafifçe kabarıktı. "Şey evet, o daha güzelmiş."
"Gerçekten mi?" dedim biraz gururlanarak. Gereksiz, utanç verici gülümsememi sakladım.
"Evet, beğendim. Deneyelim mi?"
Onun yürüyüşüne katılarak, "Beraber mi?" diye sordum. Neden böyle cazip, iyi niyetli bir teklifte bulunuyordu?
"Madem beğendin, bir giy," dedi. "Böyle... sadece izlemeye gelmişsin gibi oluyor."
Neden yakın davranıyordu, gerçekten içten miydi? Çalışan kadın prova odalarına geçebileceğimizi, elbiselerin geleceğini söyleyince hevessizce yürüdüm. Umarım bana bilerek, kandırmak için iyi davranmıyordur. İlk görüşmemiz de yaptığı gibi.
"Elbiseyi giyince çık bakalım nasıl olacak," dedi.
Prova odası çok genişti. Bir gold ayaklı puf vardı. Elbiseyi bekledim ve geldiğinde kumaşına dokundum, çok yumuşak ama toktu. Uzun zamandır alışverişe, hem de bir kadınla alışverişe çıkmamıştım; bu yüzden içimde heyecan hissetmeye başladım. Fakat bu duyguya kapılmam manasızdı, Doğa benim arkadaşım değildi. Daha dün gece ilaçları içeceğim için hevesliydi, unutmamam lazımdı.
Arkadaki küçük düğmeleri kapatamadan aynadan yansımama baktım. Eteklerini kaldırıp kendi etrafımda bir tur döndüm. Belinde biraz boşluk oluşmuştu ama onun dışında bana olmuştu. Düğmeleri kapanırsa daha iyi olurdu. Askısını çekiştirerek tülüne dokundum ve kapı tıklayınca başımı kaldırdım.
"Giydin mi?" diye sordum Doğa'ya.
"Lale," dedi Affan.
Vücudum kasıldı ve aynadaki yansımamda çok şey değişti. Gözbebeklerim irileşirken yüzümden duygu dalgaları geçti. Hızla arkamı dönüp kapıya bakarken ellerim de elbisenin üstünden düştü. "Sen nereden çıktın?" diye fısıldadım.
"Canlı konum beni buraya kadar getirdi. Hatta... konum daha da ilerisini, içeriyi gösteriyor."
Pufa koyduğum kürküme baktım. Telefon cebindeydi.
"Geleceğini düşünmemiştim," diye en makul cevabı verip aramızdaki kapıya baktım. "Bir sorun mu var? Neden geldin?"
"Bir sebebi yok." Çok alıştığım bir ses tonuyla verdi cevabı.
Kapıyı sanki çıkmam için bir daha tıklattı.
Kendimi bu elbise ile kapının diğer tarafında hayal edemedim, kalp atışlarımın artışından endişe ederek geriledim ve elbisenin askısını indirip çıkaracakken, "Abi," dediğini duydum Doğa'nın, şaşkınlıkla. "Sen n'apıyorsun burada?"
"Bu ne?" dedi Affan.
"Ne? Elbise deniyoruz. Milena'da giyindi." Doğa'nın sesi yaklaştı. "Giyindin mi, çık bakayım."
Kendimi anlamsız şekilde telaşlanırken buldum.
Affan'ın, "Aynı elbise mi?" diye soruşu süzüldü içeriye.
"Evet, Milena beğendi."
Kapı bir daha tıkladı. Konuşmasa da Affan olduğunu anladım.
Hangisinin daha garip olacağını bilemedim. Doğa ile anlaştığımız gibi dışarıya çıkmamın mı yoksa elbiseyi çıkarmanın mı? Askıyı düzelttim ve kapı kilidini çevirdim, Doğa'nın topuklu ayakkabılarını takip ederek başka hiçbir yere bakmadan onu inceledim. Aynı elbise onda da çok güzel durmuştu.
Göz göze geldiğimizde biraz memnuniyetsiz göründü gözüme. "Beğenmedin mi? Çok güzel olmuşsun," dedim, kendini beğensin isteyerek.
"Sana daha çok yakışmış," dedi. "Gözlerini öne çıkarmış." Bunun için mi memnuniyetsizlik duymuştu?
Ona odaklanamıyordum, üstümdeki güzel elbiseye de. Bakışlarımı sol tarafa çevirdim ve Doğa sağ taraftaki, bir adım ilerisindeki abisine yaklaşıp kendi etrafında bir tur döndü. Aynı zamanda da aynadan kendisini izliyordu. "Nasıl beğendin mi?" diye sordu Affan'a.
"Senin üzerinde değil."
Doğa'dan bıkkın bir oflamayla karışık gülme sesi çıktı. "O zaman sen alıyorsun diye yorumladım."
Tamam, elbiselerimizi gördüğümüze göre bunun sona ermesi lazımdı. Aklımdan geçen kişiyle göz teması kurmamak, yüzünü görmemek için başımı kaldırmadan prova kabinine yaklaştım. Affan'ın da yaklaştığını gördüm ve kapıya uzanıp benim için açarken bakışlarını yüzümde hissettim. Dün geceden sonra hâlâ ne yüzüne ne gözlerine bakabilmiştim.
İçeriye girince elbise askılarını indirim çamaşırlarımla kaldım. Vakit kaybetmeden kendi kıyafetlerimi giyip elbiseyi özenle askıya bıraktım. Kürkümü taşıyarak çıktım ve Affan'a bakamadan mağaza içinde ilerledim. Saçlarımın dalgalarını yüzümün iki yanına taşıdım ki kızardığımı görmesin.
Göz ucuyla Doğa'ya bakınırken iki kızın kahkahasına çevirdim kafamı. Çanta reyonu önünde, birbirlerini ittirerek gülüyorlardı. Hatta birisi gülerken yanındaki arkadaşını yumrukluyordu, çok eğlendikleri açıktı; iki büklüm olmuşlardı. Önümdeki kıyafetin askısıyla uğraşırken yanaklarımı şişirdim. Keşke Doğa benim hakkımda kötü şeyler düşünmeseydi, belki onunla iyi anlaşabilirdik. N'olurdu ki bir tane arkadaşım olsa.
Kızlar bakışlarımı fark edince birbirlerini dürtüp gülüşlerini azalttı ama hâlâ kıkırdayarak çantalara bakıyorlardı. Gözlerimi çektim ve sırtımda ağır bir el dokunuşu hissederek yanıma döndüm. Daha yüzüne doğru bakmadan Affan olduğunu anladım.
"Hâlâ canlı konumu mu takip ediyorsun?" diye sordum, sırtımdan yukarıya bir sıcaklık taşarken.
"Nadiren yanımdan ayrıldığın için ona ihtiyacım yok ama kapatmasan iyi olur."
"Kapatırsam da kötü mü olur?" Ellerimi heyecanla kaşıdım.
Yürüyüşüne eşlik ederken gözlerim karın hizasından aşağıya kaydı. Bir siyah, gövdesine oturan tişört ile koyu kot pantolon giyinmişti. İnce, gümüş ayrıntılı kemer takmıştı. Mağaza çıkışına yaklaşırken elini sırtımdan çekip cebine koydu, bakışlarını yüz hizamda dolaştırdı. "Benden her ayrıldığında canlı konumunu gönder."
"Niye, yanıma mı geleceksin?"
Sorum havada kaldı ve mağazadan çıktığımızda Doğa'yı gördüm. Aracına yaslanmış telefonuna bakarken bizi fark etti ve yaklaşarak elindeki büyük paketi gösterdi. "Bu da senin."
Marka adının yazılı olduğu pakete ve sonra yüzüne baktım. "Elbise mi o?"
"Evet," derken o da pek hoşnut değildi. Göremiyor ama hissediyordum. "Araca koyayım, aynı yere gidiyoruz zaten."
Çok huzursuz hissederek, "Bu elbisenin borcunu ödeyemem," dedim.
"Orasını abim düşünsün," dedi ve arabaya yürüyordu ki, Affan uzanıp onun elinden paketi alırken yüzüne karşı baktı. "Buradan nereye gideceksin?"
Doğa ellerini gösterdi. "Tırnaklarım çok uzamış durumda, protezleri çıkarıp geleceğim."
Evet, tırnakları gerçekten çok uzamış görünüyordu ama geçtiğimiz haftalarda vakit ayıramamasını anlıyordum. Kendi ellerime doğru baktım. Her zaman temizliğime, hijyenime dikkat ederdim fakat tırnaklarıma çok sık bir şeyler sürmüyordum.
"Sen de manikür yaptırır mısın?" dedi Doğa.
Kafam hem elbiseden hem de onun yakınlığından karışmış şekilde hemen reddettim onu. "Yok, olmaz. Ben... elbise parasını düşünüyorum şu an, bir dakika..." Affan'a döndüğümde, onun az ilerideki aracına ilerlediğini gördüm. Arka kapısını açıp paketi koydu ve bana basit bir çene işareti yaptı. Doğa mırıldandı. "Abim esir hayatına geri dönmeni istiyor demek ki. Neyse... o da haklı. Akşam görüşürüz."
Kendi arabasına doğru gittiğini izlerken burnum sızladı. Esir hayatı demek ki, bende görebildiği bu muydu? Baş parmağımı göz pınarlarıma bastırdım ve Affan'ın arabasına ilerleyip koltuğa oturur oturmaz ona sırtımı çevirdim.
Ona hiç bakmadan, "Bana neden elbise aldın ki?" diye sordum. Keşke kendi paramla alabilseydim, ne kadar mutlu olurdum. Aslında... neyse.
"Doğa ikisini birden götürmüştü kasaya."
Demek öyle. Doğa neden bunu yapıyordu ki? İyi niyetini sorguladığım için hem akıllıca davrandığımı düşünüyor hem de mahcup oluyordum. Yanaklarımı sanki sonsuza kadar şişiriyormuşum gibi çok derin bir nefes aldım. "Bunun için çok mahcup olmamalıyım aslında. Sonuçta sen benden kalbimi istiyorsun, bir elbise aldın diye kıvranmamalıyım. Yine de çok pahalıydı, etiketini gördüm. Yalın yanılmıyormuş, çok paran olmalı. Neyse... yanlış mı düşünüyorum, sen olsan mahcup olur muydun?"
Kafamın içinde o kadar çok ses belirmişti ki, hangisini dile getirdiğimin farkında bile değildim.
Bana, "Korkacağın bir şey de yok," dedi, alçak tonda bir sesle. "Niye böyle konuşmaya başladın?"
Ellerimin tersini yanaklarıma koyup tenimdeki sıcaklığı ferahlatmaya çalıştım. Tekrar garip konuşmaktansa sessizliği tercih ettim. Yüzüne hiç bakmamam iyi fikirdi, sadece burada olduğunu bilerek bile heyecanlanıyorsam...
"Bir şey mi oldu?" dedi, peşini bırakmayarak. "Fark etmediğim?"
"Seninle bir arada olmak istemiyordum," dedim, bu yoğun duygular yüzünden. Dün geceden sonra ona karşı mesafe koymak istiyor ama başarısız olmuş gibi hissediyordum. "Niye geldin ki? Ben bugün seni görmeyecektim, kendime öyle söyledim."
Sadece, "Biraz sakinleş," dedi.
Az önce susayım demiş, yine konuşmuştum işte. Buna gerçekten son verip elimi yanağımdan boynuma kaydırdım, kendimi ferahlatmak için parmaklarımı köprücük kemiğimde gezdirdim. Tüm sıcaklık kalbimden yayılıyordu, hissediyordum.
Eve ulaşana kadar sözümde durdum; konuşmadım. Otoparkta araçtan inip hatırladığım asansöre yöneldim, paket ile arkamdan geldi ve asansörde tam karşımda durup yüzüme doğru baktı. Göğüs hizasına, çıplak ve kalın, hafif tüylü kollarına bakıyordum.
"Sen üşümez misin?" diye sordum. "Hep tişört hep tişört."
"Ceketim yanımda ya," dedi.
"Ama giymiyorsun. Kollarını göstermek için mi?"
Kollarını kaldırdığını gördüm, bakabilmek için. "Kime? Sana mı?"
Yanağımın içini hafifçe ısırdım ve kapılardan dışarıya çıkar çıkmaz daireye yürüdüm onun önünde. Kapıyı Müjgan açınca doğrudan girdim içeriye ve üst kata yönelirken arkamdan gelen Affan'a, "Kerim'den haber var mı?" diye sordum.
"Hayır."
Kürkümü çıkararak holü geçtim ve oda kapımı açarken, "Bekle," dedi Affan.
Sırtımı kapıya yaslayarak durdum ve karşımdaki yerini alınca yanağımdaki saçımı kulak arkasına koydum. Böyle durduğumuzda yüzüm hep çenesinin altına hizalanıyor ama gözlerim genellikle geniş göğsünde dolaşıyordu. Paketi bana uzattığında kulpundan kavradım ve ellerimiz arasındaki kısa süreli teması hissedemedim. "Teşekkür ederim," dedim.
Arkamı dönüp odaya geçecektim ki, az önce elimde hissedemediğim elini aniden çenemde hissettim. Bir anda yüzümü çenemden kavrayıp yukarıya doğru kaldırınca o gün ilk kez yüzüne, gözlerine bakmış oldum. Yüzümü o kadar belirgin şekilde tutup kaldırmıştı ki, parmak uçlarıma çıkmak zorunda kalmıştım. Ağzımdan sessiz bir nefes çıkarken, Affan yüzünü yavaşça yüzüme yaklaştırdı. "Senin bugün bana bakma yasağın mı var?"
Bana hep uzaktan, kıyafet üstünden mesafeli şekilde temas etmişti. Fakat bunun farklı olduğunu, tıpkı odasında, dudağımın kenarına kaza ile dokunduğundaki gibi nadir bir şey olduğunu hissettim. Parmağı yanağımı dişime kadar bastırmıştı ama acısızdı. Kalçam kapı kulpuna yaslanırken, "Yarın da var," dedim, ani bir kararla. Yarın yoktu, yarın ona bakardım ama...
"Bugün ve yarın," diye yineledi. "Ya sonraki gün?"
"Henüz düşünmedim," dedim.
Yüzümde hissettiğim şeyin nefesinin sıcaklığı olduğunu fark ettim. Gözlerim düşündüğümden daha büyük açılmış olmalı ki, bakışlarını sırasıyla sol ve sağ gözüme, sonra da yüzümü aşağısında indirerek adeta çehremde bir üçgen oluşturdu. "Akıllısın sen, hızlıca düşün," dedi.
Dudaklarımı, o yoğun ve hızlı nefeslerim firar etmesin diye sıkıca birbirine bastırarak gözlerinin derinlerine baktım. "Neden bunun bile hesabını vermek zorundayım ki?" diye fısıldadım.
"Hiç hoşlanmam... insanların karşılarında ben yokmuşum gibi davranıp, konuşmalarından."
"Bence senin hiç umurunda değildir insanların umurunda olmak. Sen insanları o kadar önemsemiyorsun. Sana bakmışlar, sana bir şey demişler... Hiç aldırmazsın." Onu birazcık bile tanıyorsam söylediklerimin hepsi doğruydu.
"İnsanları, evet," dediğinde nabzım boynumda o kadar artmıştı ki, onu güçlükle duyuyordum. "Ama sen biraz gerçeküstüsün."
Bakılmayacak ya da dokunulmayacak kadar değil. Mesela... hâlâ bana dokunuyordu ve ben her dokunuşu onun hayal edebileceğinden fazla hissediyordum. "Ama sen inanmıyorsun." Gerçeküstü şeylere.
Nefesinde hiçbir değişiklik hissetmedim, aynı sakinlikle yüzüme akıyordu. O zaman... kalp atışları da hızlanmamıştı demek. "Evet, gerçekten inanılmazsın," dedi ve baş parmağını tekrardan, o günkü gibi kazayla sol dudak kenarıma çarparak aşağıya indirdi. Elini yüzümden çekti. Onu başından beri itemediğimi, o bir adım geri çıktığında anladım. Sert bir nefesle arkasını dönüp oda kapısını açınca vücudum tamamen ağırlaştı.
Nihayet kapıyı açıp odaya girebildim ve yaptığım ilk şey kürkümü çıkarmak oldu. Çok fazla sıcaklık hissederek oda lavabosuna girdim, saçlarımı bir elimle toplayıp diğer elimle yüzüme, boynuma serin su değdirdim. Soğukluk her zaman olduğu gibi irkiltti ama çok iyi geldi. Banyo duvarına yaslanarak ayakta kaldım.
"Gerçeküstü diyor, acaba ellerimin hissedemediğini mi biliyor? Ya da bedenimin ne çok hissettiğini..."
Odaya geri dönüp koltuğa oturdum, kalbimde bir ağırlıkla dakikalarımı geçirdim. Belki de saatlerimi, bilmiyorum. Odaya çöken karanlık bana ışığı yakmam gerektiğini hissettirdi. Gözlerim bir daha ilacı buldu. Bu ilaçlarla beyin ölümü nasıl olur ki? Dünya üzerinde böyle bir ilaç mı vardı?
Daraldığımı, hatta boğulduğumu hissettim. Bir ihtiyaçla kıvrandım. Güven ve aitlik ihtiyacıyla.
Kapım tıklayıp bir saniye sonra da açılınca panikle başımı kaldırdım. Kalbimi ovarak Affan'a baktım. Belki de bir saat ancak olmuştu yüzünü göreli. Hemen üstünü değişmişti. Eve dönünce dışarı kıyafetlerini hep çıkarırdı. Omuzlarımı dikleştirip oturuşumu düzeltirken, "Bugün hiçbir şey yemediğin doğru mu?" diye sordu.
En son ne konuştuğumuzu hatırladım ve ona bakma yasağımı. Gözlerimi odanın yumuşak, yünlü halısında gezdirerek, "Midem bulanıyor, yemek istemiyorum," dedim.
"Açlıktan bulanıyor. Kussan eminim sadece su çıkarırsın." Kapıyı sonuna dek açtı. "Oturma odasına geç. Yemeğine eşlik edeceğim."
Orada hareketsiz durmasından kararlılığını anladım. Tartışarak bir arada olmaktansa yemek yiyerek sessiz kalmayı tercih ederek kalktım. Dikildiği kapıdan, önünden geçerek koridorda yürüdüm ve aşağıya inince hazırlanmış iki kişilik masayı gördüm. Evleri, mobilyaları, masaları ve tabakları bile çok güzeldi. Servis açılan yere oturdum ve Affan'da karşıma yerleşti. Müjgan önümdeki kâseye çorba koyarken Affan ekmek dilimini önüme bıraktı. "Canının istediği başka bir şey mi var?"
"Efendim, sabah dilediği her şeyi hazırlayabileceğimi söyledim ama hepsinin çok lezzetsiz olacağını söyledi, yemek istemedi..."
Müjgan'ın söyledikleri kulaklarımdan süzülünce içimde biriken stres bir anda patladı. Vücuduma dağılan duygularla beraber sandalyeden kalkarken, "Yalan söylüyorsun!" dedim, sesimi yükselterek. "Bana bunları söylemedin! Hatta bana açlıktan ölmemi dilediğini söyledin, getirdiğin ekmeğe de su dökülmüştü zaten! Bilerek yaptın onu da kesin. Ayrıca evde de bana kötü davranıyorsun, sürekli girdiğim odalardan beni çıkarıyorsun, mutfakta bir şey yiyince hemen kızıyorsun! Hem Yalın'da yerlere dökerek yemişti, ona hiçbir şey dememiştin. Hiç kimsenin kalmadığı misafir odasını bile sırf beni odadan kovabilmek için temizledin..."
İnsanlara olan kırgınlığımı, kızgınlığımı içime hapsettiğim için dışarıya vurmanın beni bu kadar rahatlatacağını düşünmemiştim. Kendimi sıktığım için vücudum titremeye başladı ve Müjgan'ın yüzü baştan aşağıya kızarırken ağzını birkaç kez kapatıp açtı. "Yalanın da böylesi, size iyi davranmaktan başka..."
"İyi davranmış! Bir tek dövmediğiniz kaldı! Anlıyorum, beni suçlu görüyorsunuz ama Duru'nun ailesi bile değilsiniz, bana daha fazla böyle davranamazsınız." Yanılmıyordum değil mi? Haklıydım.
"Ben..."
Affan, "Yemek bitene kadar çekil," dediğinde Müjgan'ın bakışları masanın karşısına kaydı, paniğe kapıldığını hemen gördüm. "Tüm iştahımı kapattın şu an."
"Beyefendi, abartarak söylüyor..."
"Hayır," dedim, Affan'a dönüp kendimi savunarak. "Bir tane bile yalan söylemedim. Birini bile abartmadım. Bak, yemin de ederim."
Yüzüne bakmayacaktım ama kendime ne dediğimi bile unutuyordum. Gözleri, tüm gün bakmadığı kadar uzun şekilde yüzüme, yeşil gözlerime baktı ve sonra Müjgan'a çevrildi kafası. "Biliyor musun, ona baktıktan sonra sana inanmak hiç mümkün değil."
Müjgan, "Beyefendi," diyerek bir daha söze girdi.
"Bugünün mesaisi bitti, çık," dedi Affan ve sert bir çene hareketiyle çıkışı gösterince Müjgan bana bir bakış atarak arkasını döndü, telaşlı adımlarla yürüdü. Sıkışan nefeslerimle beraber sandalyeye yığıldım ve kaşığıma uzanıp kâse içinde gezdirdim. "Bak, yine brokoli çorbası getirmiş, sevmediğim için."
Kasemi kaldırıp ona gösterince bakışlarıyla beni takip etti. Onun önünde başka bir yemek vardı. Kaşığımı bıraktım ve Affan önündeki tabağı benim önüme bırakırken gözlerimi kırpıştırdım. Güzel kokan bir tabaktı. Çorba kasesini önüme bıraktı ve ellerini geri çekerken, "Bırak şimdi onu," dedi. "Ye biraz."
"Bırakayım ama çok sinirlerimi bozdu. Herkes bana canının istediği gibi davranıyor."
Affan, "Hâlâ bana bakmadan konuşuyorsun," dedi. "Neden bunları daha önce söylemedin?"
"Neden söyleyeyim?" dedim bakamadan. "Siz aynı taraftasınız, hepiniz. Karşımdasınız. Kimi... kime şikâyet edeceğim ki?"
Sessiz kalarak onun başladığı yemeye devam ettim. Soslu bir tavuktu. Ne yazık ki Müjgan lezzetli yemek yapıyordu. Midemde o yemek ağırlığını hissetmeye başladım ve ev telefon sesiyle çınlayınca göz ucuyla baktım. Affan gözlerini benden çekip pantolon cebinden çıkardı telefonunu, aramayı yanıtlayıp kulağına koydu.
Dinleyip, "Milena'nın yapacağı bir şey yok deyince," gerildim. Demek gerçek adımı gizlediği birisiyle konuşuyordu. Ailesiyle mi? "Ne için? Bir seçim yaptırmak için mi?"
Duyduklarından memnun kalmadığını anladım. Gerilerek arkama yaslanırken, "Başka yolunu bul," dedi telefona. Sandalyeyi iterek doğruldu, arkasını dönüp birkaç adım uzaklaştı. Elini bel hizasına koydu. "Sence önemsiyor olsa... bırakıp gider miydi? Milena için oğlunun yerini söylemez."
Kendimi kalkarken buldum, Affan'ın yanına kadar yürüdüm. Tişörtünden çekip onu bana dönmeye zorladım ve bakışlarımız birleştiğinde, "Bir seçim yapacaksa oğlunu seçer," dedi.
"Ne seçimi?" diye araya girdim. "Ayaz'ın yerini söylemiş mi? N'oluyor?"
Gözlerini birkaç saniye kapattı ve açarken, "Bu mesele uzuyorsa sebebi o değil," dedi. "Yerini bilmiyor, tek bilen Kerim."
Söylediklerini birleştirmeye çalıştım ve çıkardığım anlamlardan kuşku duyarak, "N'oluyor?" diye sordum. Affan ensesini sıvazlayıp başını arkaya attı ve bıkkın bir soluk çıkararak dinlemeye devam etti. Herhangi bir şey demeden de telefonu kapattı ve ısrarlı bakışlarıma karşı, "Babamın saçmalıkları," dedi, sadece.
"Neyden bahsetti?" diye sordum. "Kerim'e... n'apıyorlar?"
"Neden? Üzülecek misin? Eminim yüzü bir haritaya dönmüştür, üzüldün mü?"
Hiç üzülmezdim ama bunu söylemem nelerin kaderini değiştirirdi, bilmiyordum. "Ayaz'ın yerini söyleyene kadar ona eziyet edecekler değil mi? Baban ne düşündü, bir seçim yapabileceğini mi? Neden... beni götürmüyorsun o zaman? Ayaz'ın bulunmasını sen de istiyorsun."
Üstündeki hayali tozları silkerken gözlerimin içine konuşmadan baktı. Benimle göz teması kurması için her zaman gerekli olan şey, gözlerini bu açıyla aşağıya indirmesiydi.
"Babamın ne düşündüğünü anlıyorum. Bunun bir parçası olmayacaksın."
"Neden olmayayım?" diye sordum, kollarımı kendime sararak. "En başından beri bunun bir parçası değil miyim? Sen demedin mi ondan kaçamayacağımı? Aklına bir şey koyduysa yapacaktır. Ne duracak ki onun karşısında? Ben mi? Nasıl? Ya da..."
Zihnime kadar ağırlaştığımı, gözlerimin de ıslandığını hissettim. Affan'ın bakışları bugün yaptığı gibi yine sırasıyla sol ve sağ gözümde dolaştı. "Bunun bir parçası olmaması gereken benim," dedi.
"Çok haklısın," dedim içeriden bir buruklukla. "Ama kardeşin için katlanmalısın. Bence gidip söylemelisin de test sonuçlarını. O dakikadan sonra bunun bir parçası olmazsın."
Aynı ifadesiyle, "Bir sinir patlamasının eşiğindesin," dedi.
"O ilaçları bana zorla mı içireceksin?" dedim. "Çünkü kendi rızamla içmeyeceğim."
Lütfen yapamayacağını söylesin. Ailesi bunu yapmayı göze alabilir ama o... bana bunu yapmasın.
Yanımdan geçmek için ilk adımı atınca sessizliği daha da korkuttu. Bir elimle yeterince sıkı tutacağımdan emin olamayacağım için iki elimle birden kolunu kavrayıp sıkıca tuttum onu. Kollarımın her ikisi de kolunun etrafında dolanarak birleşmişti. Kendime çekmiş de olmalıyım ki, yüzünü daha yakınımda buldum. "Dün geceden beri sorun bu değil mi?" dedi, bakışlarını kısarak. Gözleri yüzüm ile kolu arasında bir tur attı. "Sorun ilaçlar ama ilaçlardan da çok benim. Neden? Neden sorunun oldum, ne yaptım sana?"
"Zorla içirmem bile diyemedin. Zorla içirirsin demek bu da. Bir anda yüzün nefret ettiğim birinin... yüzüne dönüştü sanki." Nefret ettiğim birinin yüzüne dönüşse bile ondan nefret ettiğimi hissetmedim.
"O yüzden mi bakmıyorsun yüzüme? Kim bu?"
"Önemi var mı?" diye sordum. "Belki Kerim'dir, o yüzden... Onun kalbini vermesini istemişimdir. Ciddiye almadın bile beni, dediğimi de yapmadın."
Gözlerini kapatıp yüzünü diğer tarafa çevirdi. "Benden bir şey isteme, lütfen."
Dudaklarım titredi. "Neden? İsteyebileceğimi düşünmüştüm."
Gözlerini açıp tekrar başını bana çevirdi. Hiçbir şey demedi.
"O ilaçları içmekten başka... yol yok mu?" diye sordum, hâlâ endişe duyduğum için.
Yutkundu. "Bana bunu da yapma."
"Neyi?" dedim, sesim fısıltı kadar alçaktı.
Çenesini kaldırarak kolunu ellerimden kurtardı ve yanımdan geçip üst kata doğru yol alınca gözlerim omuz üstünden onu takip etti. Kirpik diplerimdeki ıslaklık görüşümü bulanıklaştırdı. Belki yapmayacaktım ama omzunun üstünden bana o bakışı atınca arkasından yürümeye başladım. Üst kata çıkana kadar odasına girdi ve kapısını kapattığında daha da hızlandım. Kapıyı tıklatmadan açtım ve içeriye girdiğimde arkasını bana dönük, elleri belinde kaldı.
Bana dönmeden, "Başka yolu olup olmadığını bilmiyorum," dedi.
Ayaklarımı yere vura vura yürüdüm ve onu kolundan bir daha tuttum. Kendime doğru çevirmek istediğimi anladığında vücudunu serbest bıraktı ve yüzlerimiz tekrar birbirine döndü. Gözlerimiz birleştiğinde söyleyeceklerimden ne kadar korktuğumu saklamak için ona biraz daha yaklaştım. Söyleyeceklerimden bile korkup ondan neden korkmuyordum acaba?
"Ben o ilaçları içemem. Hatta kalbimi de veremem... Ben hamileyim."
DEVAM EDECEK.
Dedim ben hamileyim asdfghjkl
Adamın yüreğine indirdin n'apıyorsun kızım asdfghjıopğ
Sizce Affan buna inanacak mı, ne düşünüyorsunuz?
Geçen bölüm sonunda bölüm aralıklarıyla ilgili fikrinizi sormuştum. Çoğunluk bu aralık ve uzunlukta bölüm istedi. Ben de öyle yapacağım. Yeni bölümden önce geri sayımı zaten Instagram'da falan paylaşıyorum. Ayrıca bu paragraf yorum kısmına wp kanalımı bırakacağım, oradan da takipte olabilirsiniz.
Bölümü bir emoji ile anlatın bakayım.
Çıkarken yıldıza da dokunursanız çok sevinirim.
Görüşmek üzere.
🤎💚
Yorumlar yükleniyor...