0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

14: ZEHİR.

Yazı Boyutu
100%

Merhabaa balım! İyisiniz umarım.

Kısa sürede yeni bölümle beraberiz. 3,4 günde bir bölüm yazmak inanın göründüğü kadar kolay değil ama elimden geldiğince bu şekilde devam edeceğim. Tek istediğim booool bol yorum yapıp hevesime katkı sağlamanız. 🙏

Keyifli okumalar. **

14. ZEHİR.

"Ben o ilaçları içemem. Hatta kalbimi de veremem... Ben hamileyim."

Üstüme doğru bir adım attı.

Sonra iki adım.

Ardından üçüncü adım.

Gözlerine bakıyorken anladım ki dördüncü adımını da atardı ama artık benim gerileyecek, onun da üstüme gelecek alanı kalmamıştı. Sırtım odasının geniş camına temas etti ve Affan kolunun birisini başımın kenarından uzatarak mesafeli şekilde üzerime eğildi. Tüm bu anı daha unutulmaz kılacak olan gözlerinin gözlerimden hiç kopmayışıydı. Unutmayacağımı o an biliyordum. Bana bu kadar yaklaştığını.

"Ne dedin?"

O sözcükler sanki yalnızca bir kez dökülmek üzere kurulmuştu. Dudaklarımı araladım.

"Hayır," dedi konuşacağımı görünce. "Bana bir daha, başka bir adamdan hamile olduğunu söyleme."

Gözlerimi başımın yanından uzanan koluna çevirdim ve cam üzerindeki gerilmiş parmaklarına bakarak, "Bu sebepten ilaç kullanamam," dedim ona. "Hamileler... ilaç kullanamaz."

"Az önce ne dedim?"

Gözlerim çıplak koyu boyunca ilerleyip bir daha yüzünü buldu. Yan ve meraklı bakışıma karşılık verdiğinde, "Ya ben ne dedim?" diye sordum ona, o sırada nefesimi kesen şeyi anlamamak için direndiğimden kafam da karışmıştı. "İlaç kullanamam. Anladın değil mi? Vermeyeceksin o ilaçları bana. Hamile birisine..."

"Lal," diye alçak sesle ikaz ettiğinde cümlem yarım kaldı. "Bu bana değil, aileme karşı söyleyeceğin bir yalan olmalıydı."

Yıkıldım, gerçekten de inanmamıştı. Bir çözüm bulduğumu düşünmüştüm ama demek ki yanılmıştım. O kadar mı belli ediyordum kendimi? "Ailene de söylerim," dedim sesimi alçaltarak. "O zaman ilaçları vermezler değil mi? Başka yolunu buluruz."

Bakışlarının derinleştiği o anı yakaladım. Ufak ama nadiren olduğu gibi belirgindi. Bazen Affan'ın karşısında konuşmamı zorlaştıran şey, birbirimize böyle bakıyor olmamızdı. Konuşmayı keserek sadece bakmak istiyordum. Bu da çok düşündürücü bir duyguydu. "Başka yolu nedir?" dedi, dudağındaki seğirme ile. "Beyin ölümü için sonsuz seçenek mi var sanıyorsun?"

"Tek seçeneğim bu değildir ama," diye tartışmaya devam ettim onunla. "Zaten tüm bunlar korkunç. Kalbimi vereceğim, beyin ölümüm... Bir de en nefret ettiğim yolla mı gerçekleşecek?"

Sorusu, "Nedir bu nefretin sebebi?" oldu.

Hissizlik ve aşırı his. En başlıca sebep bunlardı.

"O ilaçlar kim bilir n'apacak bana?" dedim, bir yandan soruyor, bir yandan veryansın ediyordum. "Beynimi ele mi geçirecekler? Söylemedin, çünkü beynimi yiyen o korkunç düşüncelerin bazıları doğru. Ben... bir anda olacağını düşündüm, eziyet... çekerek, bilincimi gün gün kaybederek mi öleceğim?"

Yaşayan bir ölüye mi döneceğim?

Gözlerini kapatıp başını, yanımdan uzattığı koluna kadar yasladı ve ben kapanan yüzüne görebildiğim kadarıyla baktım. Omuzları çok belirgin şekilde alçalıp yükseldi. "İlacın yan etkileri var ama verdiğim sözün arkasındayım. Canını fiziksel olarak yakmayacak etkiler."

"Eziyet göreceğimi kabul ediyorsun yani?" Bunu bildiği halde mi ısrar ediyordu?

"Hissetmeyeceksin."

Ellerime baktım. Hissetmeyeceğim demek. "Hissiz olacak kadar kendimden mi geçeceğim yani bu ilaçlarla? Dediğim gibi, günden güne..."

Bir insanın kırgınlığı kızgınlığa dönüşür müydü? Ya da neden doğrudan kızmıyordum da ilk olarak kırılıyordum? Bana bakması için omzuna dokundum ve başını tekrar kaldırıp gözlerime bakınca, "Canımın yanmasından daha çok korktuğum şey ne biliyor musun?" diye sordum. "İlaç içmek."

"Neden?" dedi önce sessizce. Sonra da bastırarak. "Neden, neden?"

"Bunun önemi varsa, neden diye soracağın kadar önemi varsa... İlaçları içmeme engel ol, lütfen."

Rica edebileceğim sadece o vardı. Sadece Affan vardı. Diğerlerine ne lütfetmek isterdim ne de onlar bunu kabul ederdi. Eminim bu ilaçları kullanmak da yasal değildir ama madem böyle bir yol buldular, başka bir yolda bulabilirlerdi.

Bakışları değişmeyince ama uzaklaşmayınca da kendimi esiri gibi hissettim. Olumlu geri dönüşünü beklerken sabırsızca başımı salladım ama sessizlik uzayınca beklenti hissi lanet bir duyguya dönüştü, vücudumda hayalet gibi gezindi.

"Susmasan olmaz mı?" dedim, bu sessizliğin sebepleri arasında umursanmamak olmasından korkarak. Ben onu umursuyorum, o beni neden umursamıyor. "Önemi yoksa da söyleyebilirsin. Üzülmem."

Bunun üstüne bile bir şey söylemeyince kaşlarım çatıldı.

"Sen mi üzülmeyeceksin? Sen öyle mi? Sen tanıdığım en kolay üzülen insansın."

Tamam, üzülürdüm ama fark edilmek biraz rahatsız ediciydi. Konudan uzaklaştığımı bilsem de ona, "Nereden biliyorsun?" diye sordum. Ve hemen heyecanla, haklı çıkma duygusuyla ekledim. "Sen bir kere son senelerini hatırlamıyorsun, yani bu sırada tanıdığın, benden daha kolay üzülen birçok insan olmuştur belki."

"Mızmız insan sevmem ben. Hayatımda da tutmam."

"Niye öyle dedin? Belki o insan senin hayatında olmak ister." Üzgünce iç çektim. "Hayatına seçim yapacağın kadar insan giriyor demek ki. Benim bir tane arkadaşım bile yok biliyor musun? Gerçi biliyorsun, telefonumu görmüştün..." aslında ben hiç hoşlanmazdım ne kadar yalnız olduğumun fark edilmesinden. Hatta o bunu anladığında da rahatsız olmuştum. Şimdi ne değişmişti ki ona kendi irademle söylemiştim bunları?

"O mu engel oluyordu?" diye soruşu süzüldü kulaklarıma.

"Kim?" dedim ve sonra kimin adını bile kullanmak istemediğini hatırladım. "Kerim mi? Hayır. Rusya'dan döndüğümden beri o evdeyiz, o evin civarında da hiç kimse yaşamıyor neredeyse."

"Ya Rusya'dayken?" diye sordu bu kez.

Rusya'daki yaşantımdan yıllar, kaybolmuş anlar ve hatırlanan sefillikler geldi gözümün önüne. "Okulda bir iki tane vardı ama büyüdüğümden beri yok. Bu saatten sonra da olmayacak belli ki."

"Hayatındaki hiçbir şey normal görünmüyor," dedi bana. "Sebebi nedir?"

"Sen de normal değilsin," dedim. "Hisleri olan ama hiç güdüsü olmayan birisi gibisin. Sebebi nedir?"

"Yaradılışımdan."

"O zaman benim de yaradılışımdan böyle," dedim, hemen.

"Doğduğundan beri mi hayaletlere inanıyorsun yani?"

"Ya Affan, ben sana ne demiştim." Çatılmakta olan kaşlarıma doğru bakıp yine gözlerime alçalttı bakışlarını. "Bir kere gördüm."

"Sonuçta gördün ve inanıyorsun," dedi.

"Aşka da inanıyorum, üstelik hayalet ve periyi görmüşken aşkı hiç görmedim. Görmediğim bir şeye de inanıyorum ama ablam da sen de hayalet ve periye inanmam daha saçma gibi konuşuyorsunuz."

"Aşkı hiç görmediysen neden evlisin?" diye sordu hemen.

Sorusuna hazırlıksız kaldım. Cevap veremedim.

"O zaman," diye tekrar etti. "Aşka neden inanıyorsun? Onu görmediysen."

"Unutmuşsun," dedim yüzümü asarak. Ona söylemiştim oysaki. "Rüyamda hissediyordum. Çok güzel bir histi."

"Sadece rüyalarında mı?" dedi, gözlerini arkamdaki camdan dışarıya dikerek.

Evli birisinin söylemeyeceği bir şey söyledim. "Bir kere gerçekte oldu. Ama galiba."

Camdaki kolunu indirdi. Yanımdan çekildi. "İnanmak için sebebin oydu yani."

"Sanmam. Nico'yla sevgili olduğumuzda on yaşındaydım. Zaten bir gün sevgili olduk. Sonra ablam kızdı bana, ben de ayrıldım."

Affan gözlerini bana çevirirken dudakları seğirdi. Alışılmışın dışında bir hayretle baktı. Gözlerimi yumarak içimden inledim. Keşke bana, onunla her şeyi konuşabileceğimi hissettirmese, ben de aklıma geleni, insanlarla paylaşmak istemediğim şeyleri onun yanında söylemesem. Bu kadar şeffaf olmasam.

"Hâlâ hatırlıyorsun," dedi Affan.

"Çok hatırlamıyordum aslında, büyürken ablam birkaç kez bahsetmişti."

Başını salladı. "Ayrılanın sen olması güzel."

"Zaten sonraki güne kadar unutmuşum onu."

"O daha güzel."

Gözlerimi açtığımda beni izlediğini gördüm. Sonra Emir'in o emniyet gecesiyle ilgili söyledikleri düştü zihnime. Gözlerim her kapalı olduğunda bana bakıyor muydu? Ya da o gün kendisi için düşünceli bir gün müydü? Sadece... bunu bile düşünmemeliyim ama işte...

Alnını kaşırken genzini temizleyerek arkasını döndü. O özel alanımdan çekilince garip, sorgusuz ve büyülü al bozuldu. Dakikalar öncesinde neler konuştuğumuzu düşünüp ona arkasından bir adım yaklaştım. "Yine saçma ne varsa konuştum ama asıl cevabımı alamadım," dedim ona. "İlaçları içmeme engel olmayacaksın anladığım kadarıyla."

Ellerini beline koyarak döndü. Yanıt vermedi.

"Tamam, ben de... kendi çabalarımla engel olmanın bir yolunu bulurum."

Karşısından çekildim ve odadan çıkarken hızlandım. Odaya gidene kadar acaba fırsat versem beni durdurur, bir şey söyler mi, diye düşündüm. Sonra aslında fırsat vermeme gerek olmadığı, isterse karşıma geçip söyleyebileceğini fark ettim.

Yatak odasına girince kendimi, yalanımı söylemeden önceki gibi çaresiz hissettim. Affan'a karşı hiçbir işe yaramamıştı bu yalan. O halde n'apacaktım? Hamilelikte ilaçların ne kadar zararlı olabileceğini biliyordum, buradan yola çıkmıştım ama belki ailesi buna inansa bile umursayacak kadar merhametli değildir.

Kapı açıldığında başımı koltukta çevirip baktım. Affan'ın geleceğini sandım ya da umdum. Fakat gelen kız kardeşiydi. Onu görünce savunma mekanizmam devreye girdi. Eve geldiği zamanı kaçırmıştım. Koltuktaki oturuşumu süzerken gözlerinin ıslak, bakışlarının sert olduğunu fark ettim.

"Sana bir bakmak istedim," dedi. "Abimle tartıştığınızı duydum sanırım."

Duygularımı en derinime, hep yaptığım gibi kalbime sakladım. Ne konuştuğumuzu da duymuş muydu? Endişelenmeli miydim? "İyi anlaşmamızı bekleyemezsin," dedim ama ben Affan'la, onlarla olduğu gibi yaralayıcı bir ilişkim yoktu. Ama olursa, hepsinden daha yaralayıcı olacağını anlamıştım. "Öyle... ilaçlar hakkında konuşuyorduk. Ona başka bir yolu olup olmadığını sordum."

Doğrudan, "Yok," dedi.

Nasıl olmazdı? Eminim böyle zararlı ilaçlar buldularsa... "İlaçları şırınga ile alabilirim belki?" dedim.

İçeriye ilerlerken kapıyı kapattı. "Şırınga ile mi? İlaçlar iğneden daha zararsızdır, neden böyle düşündün?"

İnsanlara, hayatımda ne olup da bitmediğini, ne olup da beni bitirdiğini hiç anlatamamıştım zaten.

Cevap vermeyince, "Neyse," dedi ve yüzündeki sert ifade hafifledi. "Ben başka bir şey için geldim. Yarın... malum yılbaşı, akşam yemek yiyeceğiz. Muhtemelen abim seni evde yalnız bırakmaz, gelecek misin?"

Yılbaşıydı demek. Markette ve mağazada gördüğüm yeni yıl süslerini hatırlayarak, "Yılbaşını mı kutlayacaksınız?" diye sordum.

"Yemek," dedi ve bana yaklaşarak elini gösterdi. "Bugün tırnaklarımı çıkartıp bunları yaptım. Nasıl olmuş?"

Tırnakları beyazdı ve üzerinde mavi, zarif kar taneleri vardı. Fikrimi sorduğu için hevesle, "Çok güzel olmuş," dedim. Beğendiğime beğendim derdim, beğenmezsem de yalan söylemezdim.

Kendi ellerime baktığımı görünce, "Sana da oje sürelim mi?" diye sordu.

"Aynı böyle mi?"

"Ben böyle yapamam," derken sesi iyice düşmüştü. Artık iyice üzgün görünüyordu. Belki de nasıl hissettiği ve göründüğüyle çok ilgilenmemeliydim. Hâlâ yas tutuyorlardı ve kafası karışıktı. "Ama ojelerim var, dilediğin renkte sürebiliriz."

Kısa, temiz tırnaklarımı avucuma sakladım. "Yok, onlar senin ojelerin."

Omuzlarını düşürdü. "Canım sıkıldı, biraz konuşuruz hem."

Ama... biz kalplerimiz dışında ne konuşabilirdik ki?

Hâlâ kalkmadığımı görünce bir şey demeden odadan ayrıldı. Bir daha denemeyip bıktığını, gittiğini düşündüm ama birazdan geniş bir kutu ile geri döndü. Yanıma oturup güzel kutuyu açtı. İçerisinde çok fazla oje vardı. "Hangisini istersin. Yılbaşıyla mı ilgili olsun yoksa... elbisenle mi uyumlu?"

"Elbisem?"

"Yarın gelirsen eğer onu giymez misin?"

Onlarla ikinci kez yemeğe katılacak olmak çok düşündürücüydü. Zorunlu şekilde bir araya geliyorduk ama... hâlâ çok garip hissettiriyordu. Kafamı karışık halde ojelere baktım, çok güzel bir yeşil renk görünce işaret ettim. Aldı ve kapağını açınca o sevdiğim koku yayıldı.

"Sağ eline ben süreyim, sol eline kendin sürebilirsin belki," dedi.

"Sonra bana laf eder misin ojeni kullandığım için. Eğer edeceksen hiç sürmeyeyim."

Bir baktı yüzüme. Pek iyi görünmüyordu. "Niye öyle diyorsun? Sana oldukça iyi davranmaya çalışıyorum."

Yüzüme karşı, tabi.

Sağ elimi dizime yerleştirdim ve o da ojeyi sürmeye başladı. Başımı merakla eğip yakından baktım. Rengi elbise ile uyumluydu ve tam orman yeşiliydi; o peri kanatları gibiydi. Gülümsedim ve o, diğer elimin tırnaklarına da oje sürdü. Bu sırada üfleyerek ojenin kurumasını bekledim, diğer elim de bitince yan yana koyup baktım.

"Çok güzel oldu," dedim, anlık tebessümle.

"Uzun zamandır sürmüyor muydun?" diye sorunca kendimde bir yanlış sezdim, fark edilecek kadar bir sevince kapılmaktan rahatsız oldum.

"Bir süredir," dedim.

"Çocuklu olunca... kendi hayatından çok feragat etmek gerekiyor sanırım," deyince yine sığ sularda, derin konularda gezindiğimizi hissettim. "Hayatını ona feda ettiğine göre."

Doğru ya, Ayaz için bunlara katlanıyordum. Onu kendi oğlummuş gibi seviyordum ve düşünüyordum, gerçekten anne olsaydım yine onu kendimden çok önemserdim.

"Ayaz'ın zor yanı... bana karşı sevgi dolu olmamasıydı," dedim. Bunu söyledim çünkü hiçbir şeyi değiştirmeyecekti.

Oje kutusunu yere, kenara bırakarak ellerini ovaladı. "Neden bu kadar genç bir annesin? Onu... adeta çocukken dünyaya getirmişsin."

"Öyle olması gerekti."

Ben ojelerime üflerken o yüzüme bakıyordu. "Eşin ve sen... seni bırakmasından da anladığım kadarıyla, aşk dolu bir evliliğiniz yok gibi. O... sana kötü mü davrandı? Yani Ayaz zoraki birliktelikten doğan bir çocuk mu?"

Ne kastettiğini anlayınca tüylerim diken diken oldu. "Hayır, öyle bir durum yok. Hem neden sordun ki, öyleyse... daha mı az öfke duyacaksın bana?"

"Sadece... onun sana değil, babasına benzediğini düşünüyorum. Bu yüzden de semin bizim sandığımız kadar ondan sorumlu olmadığını. Çünkü ister istemez... bir çocuğun davranışından ailesini sorumlu tutarsın."

Acaba bunları konuşurken Duru'yu mu düşünüyordu? Başımı çevirdiğimde gözlerimiz karşılaştı, gerçekten de ağlayacak kadar sarsılmış görünüyordu. "Ben ona da kendime de cezayı hak görüyorum," dedim. "Tek üzülen ben değilim, siz de üzülüyorsunuz ve bana dilediğiniz her şeyi söyleyip yapabileceğinizi düşünüyorsunuz, biliyorum. Böyle birisi olmasaydım keşke diyorum. İnsanlar hep bana istediklerini söylüyor, yapıyor. Ben onlara bir şey söyleyince de hemen kinci oluyorum, Yalın'da öyle diyor ama bana ilk kötü davranan oydu."

Konuşmamın devamını içimden getirdim ve Doğa beni dinledikten sonra, "Yalın'la iyi anlaşmıyor musunuz?" diye sordu. "Abimin sana öfke duymadığı hissine kapıldım, ya Yalın?"

Kalp atışlarım hızlandı ve yavaşladı. "Yalın istiyor ki Affan'da benden nefret etsin, bana öfke duysun. Hiç boşuna beklemesin ama." O gün hiç gelmesin, lütfen.

"Elçin'in o gece senden rahatsız olduğunu hissetmiştim," dediğinde, ben son düşüncem üzerinde duruyordum. "Bu yüzden mi acaba? Onu huzursuz etmişsin."

"Benim bir suçum yok," dedim.

Gözleri bir müddet daha üzerimde kalınca avuç içimi yanağıma koyup tenimde yükselen sıcaklıkla başa çıkmaya çalıştım. Doğa son düşüncesini ilerleten bir konuşma daha yapmadan, "Abimin öfke duyacağı kadar bile önemsediği bir şey yok," dedi. "Ailesi de dahil."

Ojelerimin güzelliği kayboldu. "Ben de hissettim onu."

"Kazadan sonra da... iyice içine kapandı, bir şeyi hatırlayıp hatırlamadığını bile paylaşmıyor bizimle."

Bu kazayı Yalın yapsa mesela bu soruların bir tanesini bile sormazdım ama Affan'la ilgili olunca... "Kaza," dedim yüzüne bakarak. "Sorumluları yakalandı mı?"

"Neden kazayı sorup duruyorsun?"

Gözlerimi uzaklaştırdım. "Öyle... lafı geçince merak ediyorum."

Kapıya doğru bir bakış atıp bana döndü. "Bunu abime sorma tamam mı? O... o yaşadığını sadece trafik kazası zannediyor ama bulunduğunda çok kötü durumdaydı. Bu yüzden aslında hatırlamasını bile istemiyor babam, ne kadar acı çektiğini de hatırlayacak çünkü."

Vücudum ona doğru döndü ve ellerim birbirini sıkmaya başladı. "Zannediyor mu dedin? Nasıl yani? Öyle değil mi?" Ne kadar acı çektiğini mi dedi? Bir insanın çekebileceği acıyı yeryüzünde en çok anlayacak insan bendim.

"Abim... çok fazla şiddete maruz kalmıştı," diye fısıldayarak oje kutusunu yerden aldı. Bana bunu, abisine bir daha kazayı sormamam için söylediğini anladım. Kalbimi canlı tutan güç aynı zamanda onu derinden incitmeyi de başardı. "Ona kaza dedik, çünkü biz de neden olduğunu bilmiyoruz. Vücudunda, kafa tasında çok fazla darbe, ezik vardı. Neyse ki komadayken bu halini görmedi."

"Ona... nasıl davranmışlar böyle."

"Doktor, kafasına aldığı bu darbelerin onu komaya soktuğunu söyledi."

Birisine o kadar dokunmak. Birisine acıtmak için o kadar çok dokunup vurmak. Bu benim bile sevmediğim insanlar için hayal edeceğim bir şey değildi. Başımı çevirip oda kapıma, onun odasını görebilirmiş gibi bakarken dudaklarım büküldü.

"Ona bununla ilgili sorular sorma," diyerek yanımdan kalktı. "Hatırlaması için fırsat verme. Hatırlasa bile bizimle konuşacağını düşündüğüm şeyler değil bunlar. Affan, hayatında kimse yokmuş gibi yaşar."

O çıkarken hiçbir şey demedim. Yalnız kalınca önce boş duvarlara, ardından da ojelerime baktım. Dakikalar önceki gibi onlara gülümsedim. Sonra gülümsemem çarpık bir duygu ile düştü. Yüzümü koltuğun kenarına gömüp kollarımı etrafıma sararken içime doğru hıçkırdım. Keşke oje sürmeden önceki zamana dönebilseydim. Kendim ve ilaçlar için endişe duyduğum, kalbimi saran duygularımın başkası için acımadığı o zamana.

💨

Rüyamda, birisinin rüyasında olduğumu gördüm.

Bu ilk kez olmuyordu. Daha önce de bunun gibi rüyaları birkaç kez görmüştüm. Kendimi, birisinin rüyasında, adeta zihninde görüyor, bir ağırlık hissediyordum. Sanki birinin beyninin içine hapsolmuşum, hareket edemiyor, onun beni rüyasına hapsetmesini izliyordum.

Bu rüyaları ablama anlatmıştım, o benim ne demek istediğimi anlamamıştı. Çok kitap okuduğumu, masallara fazla inandığımı düşünmüş, bana bir süre hikâye kitaplarını yasaklamıştı. O hâlâ ne benim gerçek üstü inanışlarıma ne de zihnimdeki ağırlıklara inanmıyordu ama ben gerçekle hayali ayırt edebiliyordum.

"Böyle olmaz ama."

Doğa'nın sesini duyunca zihnim sustu. Başımı çevirip oturduğum koltuktan ona baktım. Hazırlanmış, buraya yaklaşırken yüzümü izliyordu. Ne olmazdı ki? Elbisemi giyinmiştim, onu bekliyordum. Bugün odadan ilk kez, yarım saat önce çıkmış, onu beklemeye başlamıştım. Üzerine kırmızı, kalın askılı bir kırmızı elbise, siyah ince çoraplar ve diz üstü çizmeler giyinmişti.

Affan evde yoktu.

Geceden beri onu görmemiştim.

Üzerimdeki yeşil, tüllü ve güzel elbiseye rahatsızca baktım. Belki de o da bu gece kendileriyle olmamın manasızlığını fark etmişti, buna olmaz diyordu.

"Evde kalayım o zaman," dedim ona.

"Elbiseni giymişsin evet ama yüzün saçların yapılı değil," dedi karşıma kadar gelerek. Koltuğun en kenarında, adeta her an kalkacak gibi uç kısımda oturuyordum. "Böyle çok eksik, garip duruyor kıyafetin."

Evet, elbisem şık olduğu bende aynada bir şeyin beni rahatsız ettiğini fark etmiştim ama yanımda Yalın'ın aldığı o kutu yoktu. "Olsun, yanınızda bulunma amacım zaten zoraki, ben bir şeyi kutlamıyorum."

"Evet ama yanımızda olacaksın, güzel görün."

"Ben böyle de güzelim," demek geldi içimden, inandığım bu olmasa da ona karşılık vermek için.

"Öyle demek istemedim, yani... böyle bir tuhaflık seziliyor." Kısa kesti. "Odama kadar gel. Yüzüne birkaç şey sürelim."

Az önce söylediğinden hoşlanmadığım için, "Evde kalmam daha iyi," dedim.

"Abim seni yanından ayırmıyor," diyerek kalk, gibisinden bir harekette bulununca sabırlı bir solukla doğruldum. Onu arkasından izledim. Affan ile Yalın'la bir müddet yaşadığım için kendilerine nasıl davranmam gerektiğini artık biliyordum ama Doğa'ya nasıl karşılık vereceğimi, ilişkimizi nasıl bir dinamikte tutacağımızı bilmiyordum.

Odasına girdik, ilk gördüğümdeki gibiydi mobilyaları dahil her şey. Makyaj masasına yürüyüp bakındı ve sonra bir allıkla bana döndü, fırçayı yanaklarımda gezdirmeye başlayınca oldukça garip hissettim. Onun bana makyaj yapması inanılmaz geldi. Ona da öyle gelmişti sanırım, çünkü bu sırada birkaç saniye durup gözlerime hareketsiz baktı. "İçinde olduğumuz duruma hâlâ inanamıyorum," diye itiraf etti sessizce.

"Gıdıklandım," dedim, fırçanın altındaki elmacık kemiğimi kaşıyarak.

"Evet ama güzel yayıyor." Fırçayı diğer yanağımda da dokundurdu ve sonra başka bir eşyaya uzandı, yanaklarımın üstüne ve burnumun ucuna aydınlatıcı sürdü. Gerginliğim biraz hafifledi, aynaya bir daha bakmak istedim. Kaşlarıma da müdahalede bulundu ve sonra bana ruj uzattı. "Rengi nasıl?"

Ne sıcak bir pembe ne de şeftali tonunda olan, güzel bir doğal renkti. Dudaklarım kıvrılırken başımı salladım ve o hafifçe dudaklarıma sürerken yanağımdaki allığa dokundum. Elbette şahsi makyaj malzemelerim vardı ama haftalardır yüzüme bir şey sürmüyordum, evdeyken de çok nadiren bunun için heves duyardım. Evden pek ayrılmazdım ki süreyim.

"Bitti," diyerek uzaklaştı ve eşyalarını yerine geri koyarken, onun açtığı alandan aynaya baktım. Solgun yüzüme hemen bir renk gelmiş, yanaklarım kızarmış, dudaklarım canlanmıştı. Bu hazırlık, bir arada olmak istemediğim insanlar için olsa bile beni gülümsetti.

"Isındı, dönersen saçlarına bakayım," dediğinde elinde tuttuğu cihazı gördüm. Büyük, son yılların popüler markasına ait bir saç şekillendiricisiydi. Ona sırtımı çevirdim ve saçlarıma şekil verirken dudaklarımı kemirdim. İçinden yine bana lanet okuyor muydu acaba? Abisi istediği için zorlukla mı bana yardımcı oluyordu? Umarım içinden bana nefret beslemez, ben de onu sevmiyordum ama nefret de etmiyordum ki.

İşi bittiğinde aynaya yeniden baktım. Saçlarımın kendi dalgaları belirginleşmişti ama abartılı durmuyordu. Saçlarım ve yüzüm, kıyafetin ağırlığı ile uyum içindeydi artık. O eşyalarını yerine geri koyarken sessizce geriledim. "Teşekkür ediyorum," dedim.

Yanıt vermeyince arkamı dönüp odadan göze batmadan ayrıldım. Saçlarımın dalgalarına dokunarak merdivene kadar yürüdüm ve adımımı atarken başımı kaldırdım. Bir alt basamakta tökezleyip korkuluğa tutunurken Affan'ın gözlerine bakakaldım. Elinde ceketi ile, evin girişinde durmuş, doğrudan bana bakıyordu.

Onu gördüm diye durmam gerekmiyordu, sonuçta bu elbise ile sırasıyla Müjgan ve Doğa'nın karşısına da çıkmıştım. Fakat kendimin farklı göründüğünü, benden başka yalnız o görüyormuş gibi, muhtemelen karşılığı olmayan bir hisse kapıldım ve gözlerimi kaçırarak basamakları inmeye devam ettim.

"Nereye böyle?" diye alçak seslenişini duyduğumda kalp atışlarım hızlandı ve kaçamak bakışım tekrar onun tarafına yöneldi. Merdivene doğru yürürken gözleri üstümden ayrılmadı ve bu yüzden, çoktan içeriye girmiş olan Müjgan'ı görmedi, kadına çarpıp gerilerken bakışlarını ona çevirdi. "N'apıyorsun?"

Müjgan, doğrudan onun hatalı olduğunu söyleyemediği için birkaç saniye sessiz bir şaşkınlıkla bakıp sonra, "Affedersiniz beyefendi," dedi.

Affan kadının çekilmesini izledi ve gözlerini tekrar yukarıya kaldırınca Doğa'nın da yaklaştığını sezdim. Elbisemin kumaşını düzeltirken Affan'a bakmaktan kaçındım ve kardeşi benden hızlı aşağıya inip abisine yaklaşırken, "Sen... niye geldin?" diye sordu.

"N'oluyor?" diye karşılık verdi Affan.

Onlara üçüncü bir göz olarak dahil oldum ve Affan'ın siyah, yakalı tişört altındaki geniş omuzlarına, saç tıraşına ve yüzüne baktım. Kendimi, onun evde olmadığını öğrendiğimden beri diken üstünde hissediyordum, şimdi o his neredeyse tükenmişti. Doğa abisine, "Milena'da bizimle yemeğe gelecek," dedi. "Evde mi kalacaktı? Onu hiç yalnız bırakmıyorsun diye götüreceğini düşündüm."

Demek Affan'ın henüz haberi yoktu, kendisinden bağımsız gelişmişti. Son basamağa kadar yürüdüm ve hâlâ ona bakıyorken gözlerini yumup, beklettikten sonra açtığını gördüm. "Yemeğe gitmiyorum. O da bensiz bir yere gitmiyor."

"Nasıl gitmiyorsun? Elçin'le konuştum, bir arada olacaktık bu akşam... Yılbaşı abi, evde n'apacaksın?"

"Yine bir sürü tanıyamadığım insan... Hoşlanmıyorum."

"Abi," dedi Doğa, daha yumuşak sesle. "Haftalardır çok gerginsin, iyi değilsin. Senin için de değişiklik olur. Hem... Milena'nın makyajını yeni bitirdik, o kadar hazırlandı."

Neden Doğa için önemliydi ki ne yaptığım, durumum. Niyetinden şüphe etmeden yapamıyordum. Dudağımı büktüm ve Affan'ın sessizliği uzayınca üzerimde bir ağırlık hissettim. Onun bakışlarının ağırlığı olduğunu biliyordum ama kafamı çevirip gözlerine bakarsam... ikimize de yanlış bir şey hissettirecek olmaktan korkuyordum.

"Biraz bekleyin, üstümü değişeyim."

Affan kardeşinin karşısından çekildi ve yanımdan geçerken yakınımdaki göğsüne saniyelik, titrek bir nefes bıraktım. Üst katta kaybolunca da gözlerimi yumup korkuluğu daha sıkı tuttum. Doğa kendisine bir kadeh içecek koyup abisini beklerken telefonu ile uğraştı, ben de sürekli elbisenin uçlarını düzelttim.

Affan, üzerinde siyah bir gömlek ve pantolon ile inince ilk fark ettiğim kokusu oldu. Yanımdan, kendisiyle beraber kokusunu da geçirdi ve Doğa kabanı ile daireden çıkarken ben de koltukta bıraktığım kürkümü aldım. Affan daire içinde beni beklerken dış kıyafetimi giymeye vakit harcadım. Benim eşikten geçişimle beraber kapıyı kapatırken, "Saçlarına n'aptın?" diye sordu.

Gözlerimi kaldırdım ve onun bakışlarıyla karşılaştım. Sıcak renkli hareleri bir sonraki hareketime, nefes alışverişime, kalp çarpıntıma dokunuyor olmasına rağmen alıştığım bir mesafe ile bakıyordu. "Dalgalandırdım biraz. Doğa yaptı tabi. Benim böyle bir şeyim yok. Bak..." saçlarımı önüme kadar çekip omuzumdan aşağı bıraktım. "Ben böyle çok beğendim, bir iki gün saçlarımı yıkamayacağım."

Göstermemin önemi varmış gibi, dökülen saçlarıma doğru hiç konuşmadan baktı ve ben bakışlarımı ondan kaçırdığımda kızarık boynunu kaşıyarak boğazını temizledi. "Kısalmış gibi saçların."

"Dalgalandırdık ya ondan," dedim ve yol alıp yürümeye başlayınca arkasından, siyah pantolonunu izleyerek gittim.

Otoparka inince Doğa'yı ancak hatırladım. Affan'ın, rengini sevdiğim arabasına yerleştiğimizde çıkan arabayı gördüm, Doğa önümüzden ilerlemişti. Affan'da arabayı çalıştırdı ve akşam karanlığındaki yola çıktığımızda aramızdaki mesafede duran eline, ritim tutan parmaklarına bakarak kendi elimi de dizime koydum. Saçlarımızda ve ten rengimizde benzerlik görmüştüm, acaba ellerimiz de benziyor mu diye düşündüm ama onun eli benimkine kıyasla çok büyüktü. Ayrıca emin olduğum şey... onun ellerinin hissediyor olmasıydı. Yani ellerimizde benzerlik yoktu. Yüzümü astım.

Caddeler kalabalıktı, çok fazla ışığa ve trafiğe yakalandık. Fakat sonunda durduğumuzda ışıltıdan gözlerim kamaştı. Geçen geldiğimizden farklı, girişi yine kalabalık ve yüksek olan mekândı. Öndeki araçtan Doğa inip valeyle konuşurken, Affan'da anahtarını çıkarıp bana baktı. "Neden buraya gelmek için hazırlandın?"

Kürkümü kucağımdan aldım. "Doğa dedi. Beni evde yalnız bırakmayacağını söyledi. Ona hak verdim, kaçmamdan endişe duyduğun için evde tek kalmıyorum."

"Buraya gelmeyecektim," dedi. "Evde seninle olacaktım ben de."

İster istemez merak ettim. "Yılbaşı gecesinde mi?"

"Benim için önemli bir gece değil."

"Gelmeseydik o zaman."

Bir şey demeden bakışıma karşılık verip sonra omuzlarımdan aşağıya, çıplak kollarıma kadar alçalttı gözlerini. Elbisem hafifti ama kendimi yine ağır hissetmeye başladım. "Hevesle hazırlanmış gibisin."

Bunu ben bile anlamıyordum, duygularım karışıktı. "Makyaj yaptığım için mi öyle düşündün? Doğa istedi, yanınızda güzel görünmemi söyledi. Elbise saçsız, makyajsız kötü görünürmüş."

Elbiseme baktı. Bir an. Kalbim tekrar hızlandı. "Onun ne gördüğüne bağlı."

Gözümdeki parıltıyı saklamak için bakışımı kaçırdım. "Ojemin rengini beğendim ama."

"Ben de."

Parmağımı hafifçe dudağıma dokundurdum. Yorumunun sadece objektif bir bakış olduğunu sayarak yutkundum. Parmağıma bulaşan lekeye yüz buruşturdum ve yanağıma sildiğimde, nefes alışverişini duydum.

Kapıyı açtığında onu takip ettim ve soğuk havada hemen kürkümü giyindim. Affan araba anahtarını teslim edip saçlarını düzelterek yanıma gelince iki gündür aramızdaki tüm tartışmalara rağmen güvende hissettiğim tek insan olduğu için ona yaklaştım.

Yüksek katlı mekânın dönel merdivenini çıkarken önümüzden ve arkamızdan da insanlar geçti. Affan destek elini sırtıma koydu ve iki katlı merdiven sonunda kendimizi içeride bulduk. Işıltılı, kırmızı ve yeşil yoğunlukta, geniş bir alandı. Geçen ki gibi nezih bir yemek restoranı değildi, insanlar daha çok ayakta ve eğlenir haldeydi.

"Buradan," dediğinde vücudum onun bedenine doğru kıvrıldı ve ilerlediğimiz yoldaki masada Doğa'yı buldum. Doğum günü partisinde de gördüğüm kızlar yanındaydı, selamlaşmış, oturuyorlardı. Yanlarına vardığımızda kızlar kafalarını kaldırdı ve beni gördüklerinde hemen tanıdı. "Aaa, merhaba."

"Merhaba," diye karşılık verdim.

"Yalın yok mu?" dedi kızlar, yanımdaki Affan'a bakarak. Sahi o neredeydi? Belki ailesiyle beraberdir. Sonuçta onun da ayrı bir hayatı vardı.

"Hasta," dedi Affan.

Kızlar bir daha ikimize baktıktan sonra Doğa'ya döndüler. Yuvarlak, şık bir masaydı. Affan masada kalan son koltuğa baktı ve sonra başını çevirip diğer masalara. Yoğunluk yüzünden her masa dolmuştu. "Sen otur," dediğinde direkt, "Sen?" diye sordum. Bu kalabalıkta yalnız olmak istemiyordum.

Bakışları omuz üstümden arkaya çevrilince ben de baktım ve Elçin'i birkaç arkadaşıyla gördüm. Affan'a doğru el sallıyordu. Gözleri benimle kesişince ifadesi normalin dışına çıktı. Affan'ın oturmaya ihtiyacı olmadığını anlayıp arkamı döndüm, masadaki koltuğu çekip otururken önüme baktım.

O Elçin'in yanına ilerlerken kızlardan birisi Doğa'ya eğilip, "Abin Elçin'i hatırlamıyorken ilişkileri nasıl devam ediyor?" diye sordu, gerçekten meraklı görünüyordu. "Sanırım yeniden başlamışlar gibi bir durum?"

Doğa, "Elçin kendini hatırlatmaya çalışıyor," dedi. "Ama haftalardır ilerleme kaydedemediler. Abim sıkboğaza gelemez, bu yüzden çok zorlamıyor."

"Bence ayrılmaları yakın," dedi diğer kız, arkamda kalan tarafa bakarak. Gözleri kısık, bakışları haset doluydu. "Abin ilgili görünmüyor."

"Bilemezsin ki, her zaman öyle." Doğa sıkılmış gibi konuyu değişecekti ki kız, "Yine de ayrılacaklarını düşünüyorum," dedi.

Yanındaki kız, "Düşünüyor musun umut mu ediyorsun?" diye sorunca masada kısaca gülüşme oldu.

Hıh. Bu kız nereden çıktı yaa.

Masada gülmeyen tek kişi olduğum ya da konuşmalara misafir olduğum için mi bilmiyorum ama gözleri bana döndü. Yüksek çalan müzik sesini bastırarak, "Şakalaşıyoruz," dedi kız.

"Komik değil," dedim.

Doğa masanın altından ayağıma vurunca ona kısacık baktım. Diğer kızlar gülüşlerini tamamen kesti ve birisi, "Sevgilin hasta demek?" dedi. "Sen neden ona bakmıyorsun?"

"N'apsın kız?" dedi Doğa, arkadaşımmış gibi. "Biz zorla getirdik zaten, Yalın'a annesi baksın."

Bir daha gülüştüler. Kürkümü çıkarıp koltuğumun arkasına koyarken gözlerim istemediğim halde az önceki noktaya kaydı. Affan Elçin'le bir grup arkadaşın arasındaydı. Elçin onun kısa kabanını tutmuş, bir şeyler söylerken kafasını sallıyordu. Belki de tanımadığı insanları anlatıyordu. Alnım kırışırken yutkunarak önüme döndüm, tırnaklarımdaki ojelere bakarak bitmesini bekledim. Keyif alacağım hiçbir şey yoktu.

Doğa masayı arkadaşları ile terk edince iyice yalnız kaldım. Elbisem kırışmasın diye arabada oturuşuma çok dikkat etmiştim ama önemi yokmuş ki. Etrafı, insanları izledim. İnsanlar ya sevgilileri ya da arkadaşlarıyla beraberdi. Yalnız olan tek insanın kendim olduğunu fark edince çok rahatsızlık duydum, lavaboya kadar gidip saklanmayı düşündüm.

Başımı, onu görmek için bir daha arkama çeviriyordum ki, Affan'ın tam masaya yürüdüğüne şahit oldum. Ellerimin heyecanla sıkıldığını fark ettim ve yanıma kadar ulaşıp yüzüme yakından bakmak için eğildiğinde, kafam hafifçe göğsüne sürttü. Yukarıdan bakarken, "Bir şeye ihtiyacın var mı?" diye sordu.

"Doğa arkadaşlarıyla gitti," dedim, loş ışıktaki yüzünü seyre dalarken. Keşke konuşmayı sadece izleme imkânım olsaydı. Kısa sürede olsa. "Ben de n'apsam bilemedim."

"Sana alkolsüz bir şey alalım," diyerek koltuğumu geriye çektiğinde kalkmamı işaret ettiğini anlayarak doğruldum. Elini koluma hafifçe değdirerek kalabalık arasından geçmeme yardımcı oldu. Parmaklarının tutuşuna bakarken vardığımızı bile geç fark ettim. Burası self servisti, insanlar yuvarlak, granit tezgâhtan kendi istediklerini alıyordu.

"Ne içmek istersin?" diye fikrimi sordu.

Tezgâh arkasındaki geniş cam dolaplara, şişelere baktım. "Bir kere votkalı vişne suyu içmiştim. Beğenmiştim. Bir daha içebilirim."

"Rusya'da mı içtin?"

"Evet."

Barmene sadece vişne suyu söyleyince dik dik bakmak için başımı kaldırdım. Gömlek yakasından bir düğmeyi açarken bile eli hâlâ kolumdaydı. Saçlarını birkaç kez düzelttiği, dalgaların vahşi duruşundan belliydi. Parmaklarımla tezgâhın kenarını tutup, "Madem önemi yok, neden fikrimi sordun?" dedim. "Ben de fikrimi sordun diye sevindim."

"Nasıl sevinmek o öyle? Hiçbir belirti yok."

"İçimden sevindim."

Koluma hafifçe çimdik atınca afalladım. Böyle bir yakınlık, alaycılık beklemiyordum çünkü. Biraz acıdığında yüzümü buruşturmamak için gayret gösterdim, niyetinin acıtmak olmadığını tabi anlamıştım. "Sorun ne?" dediğinde, saklayamadığımı anlayıp omuzlarımı silktim. "Su da isteyelim."

Gözlerini kollarımda dolaştırıp barmenden su da istedi. İçeceklerim bir dakika içinde gelince kendimi daha iyi hissederek önce suyu, sonra vişne suyumu içtim. Affan dirseklerini tezgâha yaslayarak omzu üstünden bana bakarken, "Su, Rusça'da nasıl söylenir?" diye sordu.

"Vada," dedim ona, derhal.

"Bir daha söylesene."

Bu kez heceleyerek, "Va da," dedim.

Sesimi duyurmak için eğildim. Ama düşüncesizdim. Gözlerine yakından bakmanın kalbime dokunduğunu anlamışken yapmamalıydım. Ben kendimi çekmeden, "Senin en çok kullandığın kelime neydi?" diye sordu.

"Rusçası mı?"

Tek gözünü kırparak onayladı. "Hımm. Bir düşüneyim. Son zamanlarda... pislik galiba. Nyet yani."

"Bana da söylemiştin," dedi.

"Unutmamışsın," dedim ve ekledim. "Ama bir daha söylemeyeceğim. Gerçekten. Sen pislik değilsin. Yine dedim ama bir daha demeyeceğim."

"Yaklaş biraz, sana çarpacaklar," dediğinde, önüne değil ama yanına doğru yaklaşarak tezgâha temas ettim. Vişne suyunu yarılayıp tezgâha koydum ve Affan'ın gözleri ellerimi izlerken, "Geçen gün araba camına yazdığın Rusça yazı neydi?" diye sordu.

Anlamayarak baktım. Araba camına ne zaman... Ancak yarım dakika sonra hastane dönüşünden bahsettiğini hatırladım. Nasıl fark edip aklında tutmuştu. "Şey, ben bile unuttum ne yazdığımı," dedim.

O bir söz daha etmeden ışıkları kapatan gölgeyi seçtim ve Elçin Affan'ın koluna girerek yanımıza ulaştığında bir adım geriledim. Affan dikleşerek belini tezgâha yasladı ve ona dönerken uzaklaştı. "Dönmedin," dedi Elçin, beni süzerek.

Gözden kaçmayacak kadar özenli göründüğümün farkındaydım. İçinde bulunduğumuz duruma abes şekilde hem de. Bakışları uzadı ve gözlerimiz temas kurunca, "Yalın'dan sonra Doğa ile de arkadaş oldun sanırım?" dedi.

Yanılıyordu. "Olmayayım mı?"

"Nasıl olabilirsiniz ki?" dedi biraz ses yükseltip. "İmkânsız."

"Doğru," dedim. "İmkânsız."

"Yine de buradasın işte," dedi. "Hem de çok güzel bir kıyafetle, özenmiş halde."

Elbiseme dokundum. "Beğendin mi gerçekten?"

Bir şey demeyince ellerimi çekip bakışlarımı kaçırdım. Buraya yaklaşma amacı Affan'dı, uzaklaşsam iyi olurdu. Vişne suyunu alarak onlara bakmadan masaya yürüdüm. Oturup dirseğimi masaya, elimi çeneme koydum. Ruhuma kadar oturan ağırlık gözlerimi doldurdu, elimin birisini gözlerimin üstüne kapattım.

Affan'ın var oluşu her şeyi daha da karıştırıyordu.

Her şeyi ama her şeyi.

Çok yanlış. Çok fazla yanlış. O yanında, kız arkadaşıylayken ben ne kadar yanlış düşünüyorum. Hatırlamıyor olabilir ama o kız arkadaşıydı.

Duygularımın yoğunluğu başımı döndürünce kalktım. Etrafıma bakarak lavaboya giden yolu aradım. Dar, upuzun bir koridora girip kadınlar tuvaletine geçtim. Çok kalabalıktı ve gülüş sesleri yankılanıyordu. İzin isteyerek süzüldüm ve ellerimi yıkadım, boynuma ve alnıma su değdirdim.

"Birkaç dakika kaldı," dedi kızlardan birisi. "Terasa çıkıp havai fişeklere bakalım."

"Biliyor musun, Burak'ın evlenme teklifi edeceğini düşünüyorum." Diğer kız çok heyecanlı şekilde konuştu. "O da terasta, gel."

Arkadaşı, bir neşeli çığlıkla ona katılınca yüzümü kaldırıp aynadan onlara baktım. Çok güzel iki genç kadındı. Heyecanla lavabodan ayrıldılar, sonra diğer kadınlar da. Yeni yıla dakikaların kaldığını anladım, çünkü herkes gitti.

"Bende mi baksam havai fişeklere?"

Banyodan çıkıp aynı yolu yürüdüm. İnsanlar heyecanla konuşuyordu. Gözlerimi etrafta dolaştırınca ilerideki geniş, cam kapıları görüp ilerledim. Şarkı sustu ve yanından geçtiğim insanlar otuzdan geriye saymaya başladı. Soğuk havaya çıkınca kalabalık sesi hafifledi, birbirine sarılmış çiftler ve arkadaşlar gördüm. Havai fişeklerin patlamasını daha yakından izlemek için korkuluklara yaklaşırken bir şey beni durdurdu.

Daha gökyüzünü, havai fişekleri görmeden onları gördüm. Evde kulak misafiri olduğum yakınlığa bu kez gözlerimle şahit oldum. Vücudum kaskatı kesildi ve etrafımdaki hiçbir sesi duymadım, doğrudan karşıma bakarken gözlerimi bir saniye olsun kırpmadım. Üstelik bir anını bile görmek istemediğim halde.

Daha önce de öpüşen çiftlere rastlamıştım.

Hiç böyle hissettirmemişti.

O an adım çığlıklar içinde bile söylense duymayacağımdan emindim. Ancak sonra kendime geldiğimde fark ettim insanların çoktan yeni yılı kutladığını ve gökyüzündeki havai fişeklerin düştüğünü. Gözlerimi kamaştıran her şeye son defa bakıp arkamı döndüm, titreyen bacaklarımla içeriye geri döndüm.

Kimseye rastlamadan gözlerimi aceleyle sildim.

"Ben de seni arıyordum," diyerek kolumdan çekildim.

Dünyaya geri dönmüş gibi, anlamaz gözlerle Doğa'ya baktım. "Hı?"

"İyi misin sen?" diye soruşunu işittim. "Neredeydin? Birazdan ayrılacağız."

Ayrılacağız. Kimden. Anladım anladım. Buradan ayrılacağız. Çok güzel. Gidelim. Onun eline adeta yapıştım. "Senin arabanla dönebilir miyim?"

Yeni yıl coşkusu devam kulağıma alçaldı. "Bir şey mi oldu? Ruh gibi olmuşsun."

"Geleyim değil mi?"

"Olur, tamam."

Onu tutmayı bırakıp bir süre oturduğum masaya ulaştım. Kadehi alıp kalan vişne suyunu içerken kurumuş dudaklarımı, ağzımı ıslattım. Doğa'yı tekrar görene kadar koltukta oturdum, gözlerim kaza ile Affan'ı görür korkusuyla başka yere bakamadım.

Tüm duyguların beni terk etmesini istedim. Tüm duyguların.

Ki... Bu ağlama isteği ancak o zaman geçecek gibiydi.

Niye böyle oldu, niye? Ne sandım ne anladım ki? Bana neden böyle oldu? Ne olduğunu da bilmiyordum ki. Düşünmek bile istemiyorum ama orada bir şey vardı, duygularımın doruklarında. N'apacağım ben? Ne düşüneceğim? Ne hissedeceğim? Her şeyi karıştırdım, her şeyi.

Artık Affan'dan da uzağa gitmek istiyorum.

Çünkü artık o kalbimi hepsinden daha çok kırıyor.

"Gidebiliriz," dediğinde Doğa'nın geldiğini fark ettim ve can havliyle kalktım, o arkadaşlarıyla vedalaşırken mekân çıkışını takip ettim. Kalabalık arasından geçip dışarıya çıktım ve Doğa'da bana ulaştığında bir an önce hareket edelim istedim. Valeden arabasını istedi ve gelen araca yerleşirken, "Abime söyledin mi?" diye sordu. "Aramasın seni."

"Sen söylesen olur mu?"

Telefonu çıkarıyordu ki, "Geliyor zaten," dediğini duydum ve araba camı açıldı. Buz gibi olup ağrıyan karnımı tutarken, Affan'ın olduğum camın açıklığına doğru eğildiğini fark ettim. Ön camdan dışarıya bakıp hızlıca soluklandım. "Ayrılırken neden söylemiyorsunuz?" diye sordu.

Doğa, "Siz de çıkmak üzereydiniz zaten," dedi, bunu yeterli bir cevap olarak görüp.

Affan'ın bana baktığını hisssettim. Bir şekilde hep hissediyordum. Saçımı yüzüme düşürüp burnumu çektim ve Affan birkaç saniye sonra geri çekilip doğruldu. "Arkanızdan takip edeceğim. Dikkatli sür."

"Allah'ım ya nereden çıkıyor bu yeni yeni uyarılar."

Doğa ona el salladı ve cam kapandıktan sonra araba hareket etti. Uzaklaşınca nefesimi bırakıp tamamen cama döndüm, kürkümü kucağımda sıkarak gözlerimi kapattım. Eve ulaşana kadar ne konuştum ne de gözlerimi açtım. Doğa'nın telefonu çaldı, aramaya sadece, "Eve gidince seni arayacağım," dönüşü yaptı.

Otoparka indiğimizde gözlerim açıldı. Asansörle eve çıkınca Doğa daire kapısını açtı, beklemeden girdik. Doğrudan üst kata koştum, kaldığım odaya girdim. Kürkü bırakıp yatağın ucuna oturdum. Boş duvarlara bakarak yüzümü buruşturdum.

Neyin içindeyim ben? Kimlerin hayatındayım? N'apıyorum?

Dudaklarımda o tanıdık tuzlu yaşı hissedince doğruldum. Banyoya kadar gittim. Yüzümdeki tüm makyajı su ile akıttım. Avuç içlerim yüzümü kapatır şekilde bekledim.

Ayaz'ı istiyorum artık. Beni sevmese bile bana iyi gelen tek insan o.

"Neden böyle mahvoluyorum, neden..."

Orada ne kadar bekledim bilmiyorum ama odaya dönerken karnımdaki ağrı arttı. Üstümdeki elbiseyi birkaç dakika izledim. Güzel olduğuma sevinmiştim. Belki de gerçeküstü şeylere inanmayı bırakmalıydım. Dünyamı ayaklarımın altından alıyorlardı ve ben elbise giyindiğime, oje sürdüğüme seviniyordum. Daha aklı başında, olgun birisi olsaydım keşke.

Dakikalar önce başlayan karın ağrımla yatağa uzanıp sırt üstü bir süre uzandım. O kadar daldım ki, ancak bir kapı çarpma sesiyle bir şeylerin değiştiğini hissettim. Gözüm kendi kapıma kaydı ve karnımdaki ağrı yüzümü buruşturmamı sağladı. Doğrulup midemin aşağısını ovdum ve bağırma sesine tepki olarak doğruldum. Kapıya yaklaşıp sessizce açtım, koridora baktım.

Sonra kadın sesinin Affan'ın odasından geldiğini, Elçin'in burada olduğunu anladım.

Konuşmalarına kulak misafir olmaktan rahatsızlık duyup derhal kapıyı geri kapadım ama Affan'ın odası yakın olduğu için sesler hâlâ duyuluyordu.

"Bu iki oldu," diyordu Elçin, yüksek sesle. "İkidir aynısını yapıyorsun. Beni bir anda bırakıyorsun."

Affan'ın elbette odada olduğu, bu tartışmanın diğer tarafında bulunduğu açıktı. "Sana ilkinde söylemiştim, ikinci kez neden yapıyorsun?"

"Sen benim sevgilimsin."

"Ama hatırlamıyorum."

Affan'ın ortaya koyduğu gerçekten sonra bir müddet sessizlik oluştu. Elçin, "Bunun için seni öpüyorum," dediğinde terasta gördüklerim bir daha gözlerimin önünde belirdi. "Hatırlaman için. Çünkü hatırlamak istediğini zannediyordum."

Affan, "Sana söyledim," diye karşılık verdi ona, daha alçak bir sesle ama sıkılmış gibi konuşuyordu. Kapıdan bir adım daha uzaklaşarak ağrıyan karnımı ovuşturdum. Midemde garip bir sancı vardı. "Seni tanımıyorum, benden bir şey bekleme, dedim."

"Ama çabalamıyorsun da."

"Kız kardeşimi bile hatırlamıyorum ben. Önceliğim biz olmadı, bizi düşünene kadar neler neler düşünüyorum." Affan'ın sesi bir oktav yükselmişti.

"Benden ayrılmadın da!" diye tamamıyla bağırdı Elçin. Artık seslerini, banyodan bile duyabilecek gibiydim. "Ayrılsaydın!"

"Hayatımdan kimi çıkarıp çıkarmamam gerektiğini nasıl bileyim Elçin, hatırlamıyorum diyorum ya."

"N'olacak peki böyle?" dedi Elçin, aynı hararetle. "Yaklaşmıyorsun bile, nasıl hatırlayacaksın? Affan... özlem bile duymuyorsun bana. İnsan hatırlamasa bile özlemez mi sevgilisini?"

"Cana yakın değilim ki ben, sırf seninle alakalı değil bu."

"Neden beraberiz o zaman!" Elçin bir daha bağırınca, "Uyandıracaksın," dedi Affan, kısık sesle.

"Kimi? Kardeşini mi? Eminim bizi dinliyordur. Ya da şu kızı mı? Milena değil mi... Bir de o çıktı başımıza, hemen yanındaki odada kalmasının amacı ne?"

Affan, "Uzakta kalamaz," dedi.

Elçin bir anda, "O kız sana hiç normal bakmıyor," dedi. "Seni görünce eli ayağına dolaşıyor, açıkça senden etkileniyor."

Affan, "Yanlış anlamışsın," dedi.

"Hayır," dedi Elçin, yüksek bir itirazla. "Doğru anladım, hatta sen de farkındasın."

Affan'ın sessizliği yanaklarımı kızarttı.

"Gerçekten farkındasın," dedi Elçin.

Karşı koyamadığım bir utanç duygusuyla sarmalandım. Hayır, doğru değildi bu. Onlar... yanılıyordu, benim hakkımda böyle konuşamazlardı.

Elçin bu kez, "Kendisi mi söyledi? Böyle bir şeye nasıl müsade edersin?" dedi.

Affan sadece, "Ölse söylemez," dedi.

"Zaten olacak olan bu değil mi?"

"Hak ettiğini mi düşünmeye başladın?" diye sordu Affan.

Kadından bir süre ses çıkmadı. Ellerimi kulaklarıma kapatıp daha fazlasını duymaktan kaçınmak istiyordum.

"Bu beni artık çok yıpratmaya başladı," dedi bu kez Elçin, kısık bir sesle. "Ben... bir süre bu ilişkiyi düşünmek istiyorum, kafamı toparlamak istiyorum."

Midemdeki bir şeyin soluk boruma kadar çıktığını hissettim. Bedenimi inanılmaz bir sıcaklık kaplıyordu. Adım atmam zorlaşmış olmasına rağmen kendimi banyoya götürdüm. Suyu açıp ağzımı çalkaladım ama daha doğrulmadan midemden yükselen safra ağzımdan dökülmeye, başım dönmeye başladı.

Kontrolsüz bir şekilde kusmaya başladım.

O kadar yoğundu ki kafamı kaldırıp aynaya baktığımda ağzımdan köpüklerin döküldüğünü gördüm.

Bilek içimi alnıma koydum. Yanıyordum.

Boğazımdan adeta bir safra daha fışkırdı ve güçlükle klozet önüne eğilip tüm safrayı bıraktım. Bir şeylerin ters gittiği fikri o kadar barizdi ki, yardım almam gerektiğini hissettim. Affan'ın yanına gidip bir sorun hissettiğimi söylemek isterdim ama duyduklarım ve gördüklerimden sonra ölüyor olsam bile bunu yapamazmış gibi hissettim. Ona yaklaşmak utancım olurmuş gibi.

💨

O utancı yaşamamak için yardım istemedim. Odadan çıkmadım. Hatta banyodan da. Sürekli kustum, öksürmekten boğazım acıdı. Sebebini anlamadığım bu hal beni rahat bırakmadı, karnımı ve belimi ağrıttı. Vücut sıcaklığım bir türlü inmedi, soğuk soğuk terlemeye başladım.

Bir şey bana dokunmuş gibiydi.

Yediğim mi, içtiğim mi?

Kendimi odaya attığımda neredeyse sabah olmuştu. Kusmam azalmış ama ağrım geçmemişti. Elbiseyi çıkarma gücünü bile bulamadım. Yatakta kendimi biraz dinlendirdim. Ağrı ve bulantı var olan uykumu kaçırmıştı bile.

Gün doğduğunda bulantı yaşamama ümidiyle kendimi doğrulttum. Tekrar lavaboya gidip ağzımdaki koku ve tattan kurtulmak için dişlerimi üç kez fırçaladım. Sanki nefesim bile iğrenç kokuyormuş gibi geliyordu, bu yüzden macunu ağzıma sıkıp adeta ağzımı yıkadım.

"N'oldu ki bana, anlayamadım hiç..."

Dün gece çok üzülmüştüm. Ondan mı olmuştu? İnsan üzülerek bu kadar mahvolabilir miydi?

Yüzümü birkaç kez yıkayıp odaya döndüm. Hasta mı oluyordum? Ağrı daha ne kadar devam edecekti? Endişe gözlerimi bir daha yaşarttı. Affan'ın odasının kapısını, Elçin oradayken asla çalamazdım. Ama belki Doğa'dan yardım isteyebilirdim. Sonuçta sağlıklı kalmam en çok onun isteyeceği şeydi.

"Kalbim ağrıyor derim, belki hastaneye götürür beni."

Evet, bunu düşündüğüm iyi olmuştu. Yüzümü yıkarken ıslanan saçlarımı düzeltip odadan çıktım. Maalesef baktığım ilk yer Affan'ın odası oldu, kapısı kapalıydı. Dün gecenin berraklığından rahatsız olup sırt çevirdim, Doğa'nın odasına dek ilerledim. Kapısını, çok sessizce çalmayı isterken odasından gelen konuşmasını duydum.

"Tamam bakacağım," dedi karşı tarafa. Sesi şok etkisinde gibiydi. "Böyle bir şeyi nasıl yaparsın Rauf, nasıl? Bir şey olmuşsa... N'olacak şimdi? Geceden beri görmedim onu."

Kapıyı çalmaktan vazgeçtim. Rauf'la görüşüyordu demek. Ben anlayamadan, "Ona zarar veremeyiz!" diye söylendi. "Ya kalbine bir şey olsa, delirdin mi sen?"

Kalbine... Ondan başka kimin kalbi önemliydi? Benim.

Bir süre sonra tekrardan, "Başka yolunu bulurduk," dedi. "Hamile diye zehirlemek ne? Sana söylediğime pişman ettin beni!"

Karnımdaki ağrı zihnimle bölünmüş gibi hissettim. Parçalar kendiliğinden birleşti ve parlak bir farkındalık gözbebeklerimi büyüttü. Hamile ve zehir sözcüklerinden sonra elimin altındaki karnıma baktım.

Hamile olduğumu sanıyordu öyle mi? Bunu ona kim söyledi, Affan mı? Ve ne... Zehir mi? Hamile olduğum için mi?

Bir adım geri çıktım ve aynı anda Doğa kapısını gürültüyle açtı. Başımı panikle kaldırıp baktığımda onun da şok ifadesini gördüm. Akıllıca olanın nasıl davranmak olacağına karar veremedim, bu yüzden sustum. Odasından çıkarken beni baştan aşağıya süzüp derin bir nefes verdi. "Günaydın. Sen... iyi misin?"

"İyiyim."

Üstünde güzel bir pijama takımı vardı, ayaklarında da ev terlikleri. Beni süzüp, "Hâlâ elbisenlesin," dedi. "Gece çıkarmadın mı?   

"Ben... gelir gelmez uyumuşum, gece karnım ağrıyordu çünkü."

"Ah," dedi. "Şimdi iyi misin?"

Buraya gelme amacımı hatırlattım kendime. Hâlâ bu amacı yerine getirmeli miydim? Beni hastaneye götürür müydü? Götürürse n'apardı? Midem bir kat daha bulanırken, "İyiyim," diyebildim. Demek Rauf yapmıştı. O halde... sırlarını paylaşıp onun canını yakmalı mıydım? "Sadece... mutfağı kullanabilir miyim diye soracaktım. Midem bulandı, birkaç lokma bir şey yemem lazım."

Bir daha beni süzdü, ne için endişe duyduğunu anlayamadım. Ona ne demem gerektiğini henüz bilmiyordum, yalnız kalınca düşünecektim. "Tabi," dedi ve kapısını kapattı. "Beraber inelim."

Sersemce baş sallayıp koridoru yürüdüm. Şok hissi geçmemişti. Doğru mu anlamıştım? Rauf beni zehirlemiş miydi? Nasıl? Onu görmemiştim bile. Beni ne ile zehirlemişti?

Alt kata indiğimizde bana eşlik etti ve mutfağa girdiğimizde geniş, iki kapılı buz dolabını gösterip, "İstediğini alabilirsin," dedi. "Ya da kendine çay, kahve yapabilirsin. Yardımcı olayım mı?"

Varsaydığı bebeğin ölmesi için mi zehirledi beni?

Dönen başımla tezgâha tutundum. Doğa'ya güvenmiyordum. Onun elinden hiçbir şey yemek istemiyordum. Kuşkulu bakışları sırasında buzdolabını açtım, gerçekten mide bulantımın geçmesi için bir şeyler aradım. "Tatlı bir şeyler var mı?" İçine zehir katamayacağı bir şeyler.

"Şey..." geniş, camlı dolapları açtı. "Kahvaltılık olarak fındık kreması, fıstık ezmesi falan var, yer misin?"

Vücudumdan kayan soğuk teri hissederek ona bir daha baktım. Neden bana böyle korkunç bir şey yapmışlardı? Kalbimi vereceğim için bile mi iyi davranamazlardı?

Ben bu insanlarla n'apacaktım?

"Sen... hiç iyi görünmüyorsun," dedi, telaşla.

Ona duyduğumu söylemeli miydim? Haberi olmadığını anlamıştım ama yine de güvenmiyordum.

Bana yaklaşırken bakışları çevrildi ve kapı hizasına doğru, "Abi," dediğinde kalbimde o his beni kahrederek belirdi. "Sen dışarıda mıydın?"

Buzdolabını kapatıp geri çekilirken arkama hiç bakmadım. Affan'ın yaklaştığını anladığımdaysa görmek kaçınılmaz oldu. Karşıma geçince bakışlarım göğüs hizasında belirdi. Bir koyu gri sporcu tişörtü vardı, tüm vücuduna yapışmıştı ve terliydi. Koşudan geldiğini anladım. İri vücudu ısı ve nemle kaplıydı. Boyun çevresi ve kolları da kızarmıştı. Elindeki paketi bana uzatırken, "Günaydın," dedi. "Sen neden hâlâ elbisenlesin?"

Paketi almadan havada beklettim. Bir pastane paketine benziyordu. Doğa aceleyle aramıza girip paketi alırken, "Uyuyakalmış," dedi hemen. "Kahve yapacağım, ister misin?"

"İstemem," dedi Affan ona ve bana bakmaya devam edince, göz teması kurmaya çalıştığını sezdim ama bakmak istemiyordum. "Rengin solmuş, iyi misin?"

Ona anlatmak istiyordum ama ne değişirdi ki? Söylediğim gibi onlar aynı taraftaydı. Belki de... Rauf'un canını bir daha yakardı? Ama dün şahit olduklarımdan sonra yüzüne bakmaya hazır değildi.

"Terliyim, birazdan sana bakmaya geleceğim," diye alçak sesle konuşarak karşımdan çekildi, elindeki mont ile mutfaktan çıktı. Ancak o zaman başımı çevirip arkasından, gergin omuzlarına baktım. Elçin neredeydi acaba? Onu evine mi bırakmıştı? Tüm gece yanında mıydı?

"Çilekli tart, yer misin? Bize almış olmalı, kendisi yemez."

Doğa bir daha beni kontrol etti, gergin ve endişeliydi.

Pastane poşetinden çıkardığı tartlara bakarken, "Sadece... mideme bir şeyin girmesini istiyorum." Belki iyi gelir diye. Çünkü kusmaktan bitap düşmüştüm. Affan'ın getirdiklerini yemem iyiydi, onlar zararsızdır.

Turtaları bir tabağa çıkardı ve tabağı önüme bıraktı. Kahve makinesine ilerlerken kalan turtaları kendisi aldı. Bir tanesini alıp yemeye çalıştım ama ağzım hâlâ zehir gibiydi. Zehir... Demek beni zehirlediler. Bunun acısını nasıl çıkaracağım? Ya bedenime zarar verdiyse, organlarıma? Nasıl bir zehirdi bu?

O hiç ayırmadığı için tabaktan alıp kenara, abisine ayırdığım tartı görünce, "Yesene," dedi. İlgiliydi, belki o da bana bir şey olmasından korkuyordu.

"Şimdi hepsini yedim diye kızar bana," dedim ama bunun için Affan'ın bana kızmayacağını biliyordum.

"Niye kızsın, eve almıştır." Kahve makinesinin düğmeleriyle uğraştı. "Doğrudan sana verdi zaten, o yemez."

Tatlıyı sevdiğini biliyordum. Yaptığım tüm tatlıların tadına bakmıştı. "Yok, kalsın bir tane," dedim. "Tatlıyı seviyor."

"Öyle mi?" dedi, kaş çatarak.

"Evet, benim yaptığım tüm tatlılardan yedi. Beğendiğini de söyledi." Tamam tamam, o bana bunu söyledi ama ben neden Doğa'ya anlatıyordum? Bu benim ara ara düşünüp gizlice sevindiğim bir şeydi sadece.

Doğa inanamıyormuş gibi, "Beğendi?" dedi. Ne kadar da uzatmıştı bu meseleyi.

"Ben çok güzel yaparım," dedim, sanki abisi beğenemezmiş gibi bakıyordu.

"Sen tatlı yaptın ve abim de yiyip beğendiğini mi söyledi?" Boğazından bir gülme sesi çıkarınca epey bozuldum, vücudum gerildi.

Sevgilisi beni zehirlemişti, o karşımda gülüyordu. Bu insanlara... dayanamıyordum artık.

"Neden gülüyorsun, çok ayıp ediyorsun," dedim.

"Hayır hayır, ona değil," diyerek elini ağzına örttü, saklamaya çalışsa da gülüşü omuzlarını harekete geçirmiş, gözlerini parlatmıştı. Kıkırdaya kıkırdaya gülüyordu. "Söylediklerine gülüyorum çünkü abim komadan sonra tat ve koku duyularını kaybetti. Ne bir yediğinin tadını ne herhangi bir kokuyu algılayabiliyor. Bu zamana kadar nasıl fark etmediğini anlamadım ama... tatlılarını beğenmiş olması imkânsız."

DEVAM EDECEK.

Ne zaman yemek ve koku sohbeti geçse Yalın yerlere yatarak gülüyordu adeta sdfghjkl birisi de fark etmedi bu alaycı tavrını onun asdfghjk.

Önümüzdeki bölüm, hikâyede bir katmanın açılacağı yoğun bir bölüm olacak, spoisini vereyim size. Umarım sizler de beğeneceksiniz. Hikâyeyle ilgili çok güzel geri dönüşleriniz, yorumlarınız oluyor hepsine toplu bir teşekkür ederim.

Bayramdan sonra görüşelim mi? Tabi size kalsa bayramda görüşelim dersiniz sdfghj

Adetimiz, bölümü bir emoji ile anlatır mısınız?