20: KANIN DEĞİL, SENİN KOKUN.
Merhaba canımın içleri.
Öncelikle hâlâ geçtiğimiz hafta yaşadığımız olayların etkisinde olarak bölümü okuyacağınızı düşünüyorum. Biliyorsunuz, kitabımızda da Ayaz gibi sıradışı bir karakter var. Elbette bu bir kitap fakat ben onun karakterine bile özeniyorum, ebeveynlerin de daha dikkatli olduğu çocuklarımızın yetişmesini umuyorum. Hepimize bir daha baş sağlığı diliyorum. Umarım kafanızı dağıtmanıza yardımcı olurum. İyi okumalar, yorumlarda görüşürüz. 🙏🤍

20: KANIN DEĞİL, SENİN KOKUN.
Doğa benim kalbimle uzun uzun yaşayabileceğini mi sanıyordu? Benimkisi gibi kırık bir kalple ne kadar yaşayabilirdi ki.
Ama ben... sevilene kadar ölmeyeceğim.
Belki yarın onlara yenik düşüp ölmeyi tekrar kabul edecektim ama bugün, bunu istiyordum. Sevilene kadar ölmemeyi. Belki sevilmek o kadar tatlı gelir ki, asıl o zaman ölmeyi istemem ama anladığıma göre yalnız yaşamaktan daha ağır olan şey, yalnız ölmekti. Morga girip yüzüme dokunacak tek bir kişinin bile olmayacağı düşüncesini aklımdan çıkaramıyordum.
Bir gün, babamın yine acımasız olduğu günlerden birisinde – ki babam en sevgi dolu anda bile aslında acımasız bir niyet için sevgi doludur- onun aldığı yemek masasına zorla oturtturulmuştum. Yanılmıyorsam on iki, on üç yaşlarındaydım. Akşam yemeğimi, onun bakışları altında, ağlamamaya çalışarak yemiştim. Ölesiye zorlanmıştım. Boğazımdan geçen her lokmayı sanki püskürterek hıçkırıklara boğulacakmış gibi hissetmiştim.
Bu nasıl bir hisse hâlâ hatırlıyordum. Ve bugün o hissi düşünüyordum.
Affan'ın koşmayı bir spor olarak, sağlıklı kalmak için yaptığını düşünmüştüm ama bugün, saatler sonra dışarı çıkma ihtiyacıyla hareket ettiğimde koşmanın güzel bir şey olduğunu fark ettim. Seni yakalamak için arkandan gelmiyorlarsa koşmak eğlenceli bile sayılabilirdi. Vücudu çok üşüyen bir insan olduğum için de durmamaya, terleyip üşümemeye çalışmıştım.
Affan evin yedek anahtarlarını da aldığı için Ayaz'ı odaya kilitlemiştim, Yalın ona ulaşamazdı. Zaten bugün o da üst kattan pek inmemişti, belki koşmak için dışarıya çıktığımdan bile haberi yoktu. Ben çıkarken Affan hâlâ eve dönmemişti. Sabahın yedisinde gitmişti, en son baktığımda saat dörttü.
Saatlerdir onun yanında.
Orman korkutucu olabileceği için yola yürümüş, yol kenarında koşmaya karar vermiştim. Son birkaç dakikadır yağmur başlamıştı, bu yüzden artık yavaşlamıştım. Yağmurun tenime çarpışını hissetmek için yolun kenarında tamamen durdum ve başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Hiçbir ışık, sıcaklık emaresi yoktu. Damlalar kirpiklerime düşünce bakışlarım kamaştı.
Yol kenarındaki ağaca yaslandım ve dudaklarımı çıkarıp dilimdeki tadı yaladım. Bileklerime doğru batan ağaç kökünü hissedip bir bakış attım, o sırada ellerimdeki yapışkanlığı fark ettim. Koyu renkte yapışkan, ağaca özgün bir madde gibiydi. Ellerimi birbirine sürterek ondan kurtulmaya çalıştım ve yürümeye devam ettim.
Yerde sürtünen tekerin sesini duyunca da başım refleksle arkama döndü. Yoldan aralıklarla geçen bir araba olduğunu düşündüm ama Affan'ın koyu kırmızı rengindeki aracını görünce tüm gün boyunca hatırladığım o his boğazıma oturdu.
Arabası yavaşlayıp önüme kadar gelince eve döndüğünü idrak ettim. Sabah ışığıyla evden ayrılmıştı ve gidiş dönüşü hesaba katarsak en az dört saattir kız arkadaşının yanındaydı. Boynumu ovuşturarak yutkundum ve Affan araçtan çıkıp buraya yürürken etrafa baktım. Yaklaşıp karşımda durunca, "Ayaz yanında olmadığına göre kaçmıyorsun," dedi.
Ellerimi kürküm üzerinden kendime sarıp başımı salladım. "Biraz yürümek istedim."
"Dışarıya çıkmamalısın, seni sakladığımızı unuttun mu?"
Bunu gerçekten de unuttuğumu fark ettim. Ailesinden günlerdir ses çıkmıyordu, o günden beri de ormanda kimseyi görmemiştim ama babası jandarmaya bile söyleyeceğinden bahsetmişti. "Kimseye görünmedim merak etme."
"Ruhun bile duymaz Lal, ciddiye al söylediklerimi." Üzerinde deri, geçtiğimiz günlerde bana giydirdiği ceket vardı. İçine de beyaz, vücudunu saran tişört giyinmişti. Elinin birisi cebinde, diğeri hareketsizce yanında dikiliyordu. Aramızdan geçen rüzgârı benimle aynı anda hissedip bir adım daha yaklaştı. "Islanmışsın."
Elini kaldırdığı gözüme çarpınca mesafe koymak için geriledim ama bunun Affan'ı durduramayacağını deneyimlemiştim. Ellerimi kaldırıp onu tiksindirmek için yanaklarıma sürttüğümde, Affan'ın eli aramızda kaldı ve yüzüme doğru hafifçe başını eğdi. "N'apıyorsun? O ne öyle?"
"Ellerim kirlenmiş, fark etmemişim." Avuç içlerime bir bakıp birbirine sürttüm. "Dokunma, yapışkan bir şey, bulaşmasın."
"Yakıcı bir şey olmasın," dedi ve buna rağmen ellerini uzatıp yanağımı silmeye başladı. Arabadan yeni indiği için sıcacıktı elleri.
Bu şekilde dokunmasa az önce ya çenemden tutacak, ya da saçımı falan gözümün önünden çekecekti. "Madem hissetmiyorsun, sürekli ellerini gözlerinin önünde tutman gerek. Kesilse bile hissetmeyeceksin belli ki."
"Sümük gibi," dedim daha da tiksinmesi için.
O tiksinen bakışını yaşadım ama ellerini çekmedi. Ben rahatsızca gerilerken rüzgârda burnuma yaklaşan kokuyu duyumsadım. Bu beğendiğimi söylediğim parfümdü, buram buram kokuyordu. Alt dudağım titrerken, "Bugün bu parfümü mü sıktın?" diye sordum.
Ellerini çekip ceplerini yoklarken, "Gelirken sıktım," dedi.
"Giderken sıkmadın mı?"
"Gelirken sıktım."
İyi, iyi ama... daha iyi hissettirdi diye gerçekleri görmezden gelemeyeceğim. Daha sert bir adımla gerileyip arkamı döndüm, eve dönmek üzere yürümeye devam ettim. Affan iki üç saniye arkamda kalıp akabinde, "Yürümeye devam mı etmek istiyorsun?" diye sordu. "Yalın'a güvenip Ayaz'ı nasıl bıraktın?"
"Yedek anahtarları sen almışsın, Ayaz'ı odaya kilitledim." Ve ona hâlâ bir şey yedirmemiştim. Bu ona asla yapacağımı düşündüğüm bir ceza değildi ama sessizliği dayanılmazdı.
Gerçi konuşsa n'olacaktı ki?
"Kapıyı kırabilir, belki de kırmıştır."
Durup birkaç saniye ağırlaşan yağmura baktım ve sonra omzumun üstünden ona. Kumral saçları ıslanmaya başlamıştı. "Bugün odasından çıkmadı, bana bile bulaşmadı. Ben de buna güvendim, hava almak istedim."
"Yokluğumu fırsat bilip dışarıya çıktın."
"Sen öyle diyorsan." Başka bir karşılık vermeden önüme dönüp yürümeye devam ettim. Haklıydı, Yalın'la onu aynı evde bırakmak çok tehlikeliydi.
Arkamdan birkaç adım attığını duydum. "Bayağı uzaklaşmışsın, nasıl döneceğini biliyor musun?"
"Kaybolurum diye evin konumunu kendime göndermiştim, bulurum ben."
Affan benden daha hızlı yürüdü ve yetişip önüme geçerken hiç tereddüt etmedi. Ayağım ıslak zemine yapışıp kaldı ve ıslanmış göğsünü karşımda buldum. "Arabama bin."
"Teşekkür ederim, yürüyeceğim."
"Yeterince yürümüşsün, arabaya geç."
"Yanlış anladın," dedim. "İzin almadım. Yürüyeceğim."
"Yağmur hızlandı," dedi, alıştığım bir ses tonuyla konuşuyordu. "O günkü gibi hasta olacaksın."
Ateşlenip yattığım o günü hatırladım. Benim için doktor çağırmıştı. Ateşime bakmıştı. Tabi ya, demek o yüzden ateşime üç kez baktığını söylemişti. Ben o zaman ilkinin bu olduğunu unutmuştum. "O günle ilgili bilmediğin bir şey var," dedim.
"Seninle mi ilgili?"
"Evet," dedim.
Atkıma iki yandan uzanıp başıma doğru, bir şal gibi örttü. "Dinlerim ama arabada."
Az önce beni ileri yürüten adamdan kaçmak için bu kez geriye bir adım gittim. "O gün Yalın beni kandırdı, hava alacağımızı söyledi ama beni babanın yanına götürdü. Baban benimle birebir taşımak istemiş, sen yapmayacağın için Yalın bunu yaptı. Ona olan öfkemden eve yürüyerek geldim, o kadar uzun yürüyünce de hasta oldum tabi."
Bir ağırlık binmiş gibi omuzları düştü.
"Ve bu işgüzarlığından yeni haberim oluyor, öyle mi?"
"O gün yanına çıkmıştım, Yalın ile gitmemin bir mahsurunu görmedin, benimle gelmek istemedin." Titreyen dizlerimi birbirine sürttüm. "Senin için ne sorun ki, bu sorun olsun. Söylemeye gerek görmedim."
Dakikalardır az konuşmaya, kısa kesmeye çalışıyordum çünkü huyumu biliyordum; kaptırınca çok konuştuğumu. Söyleyeceğim bitince yanından geçecektim, benimle hareket edince ayaklarımız yerde birbirine değdi. "Bak Lal, bir defa diyeceğim. Ben içimden gelmese ne hasta bakarım, ne bir tas çorba yaparım, ne ayazda donsalar ceket veririm, ne de birinin güzelliğine isyan ederim. Bence sen de bunun farkındasın, o yüzden söylemeliydin."
Belli ki bu konuşma son bulmayacaktı, o yüzden sessiz kalıp yana doğru kaydım ve Affan kolumdan tuttuğu an, "Bırak," dedim ses yükselterek. "Yürüyerek gideceğim. İstiyorsan o gün Yalın'ın yaptığı gibi arabanla peşimden sürüklen."
"Ne bu anlamsız ısrar?"
Elimin tersiyle arabasını işaret ettim. "Arabayla peşimden sürüklenebilirsin."
Yüzümün üstüne düşen bir tutam ıslak saça baktı ve sonra gözlerini vücudum boyunca indirdi, titreyerek birbirine çarpan bacaklarımı gördü. "Sen arabayla git, ben yürürüm." Anahtarı uzattı.
Başımı diğer tarafa çevirip ormanın derinliğine duygusal gözlerle baktım. İçinden gelmese bunu da yapmayacağını biliyorum ama o zaman neden Elçin'in yanından geliyordu?
Havadaki anahtarı kaptım ve bir daha bakmadan arkamı döndüm, araca ulaşıp şoför koltuğuna geçtim. Parfümü gelirken boca ettiğine daha çok inandım, nefes aldığım ilk anda bu erkeksi koku burnumu yaktı. Çalıştırıp parmaklarımı sıkıca direksiyona sardım ve yanından geçerken tereddüt ettim. Titremiyordu ama ya eve varana kadar çok üşürse?
Neredeyse aracı durduracaktım ama yapmadım, gerçekten bir arada olmamızı istemiyordum. Kendime gönderdiğim konumu açıp arabayı çevirdim ve dikkatli, yavaş şekilde eve doğru sürdüm. Dikiz aynasından baktığımda saçlarını başına doğru tarayarak yürüdüğünü gördüm.
Birkaç dakika sonra görüntüsü kayboldu ve ben de iyice bastıran yağmurda silecekleri çalıştırıp gözlerimi ayırmadan sürdüm. Yollar çok kaygan olduğu için araç kontrolünü bir kez kaybedecek oldum, paniklememeye çalışıp kontrolü sağladım. Ev yoluna girip veranda da Affan'ı görüp şoka uğradım. Arabadan inip çamurlu yola değmeden yürürken hayretimi saklamaya gayret ettim ama basamakları çıkarken Affan şaşkınlığımı gördü. "Koştum."
"Nasıl koştun ya, kestirmeden mi geldin?" Yanak üstleri ve boynu kızarıktı, yağmur terine karışmıştı. Çok sıcak, ıslak görünüyordu. Kalp atışlarım hızlandı.
"Ben çok hızlı koşarım," dedi, duman, kızarmış dudaklarından yumuşakça sızdı. "Sakın benden kaçma."
Bakışları içime işlemesin diye anahtarını uzatıp aceleyle kapıdan geçtim, hafif aralıktı. Sıcak eve girdiğim an gözlerim etrafı taradı ama tadımı daha da kaçıran bir şey görmedim. Anahtarı arka cebimden çıkarıp kapıyı açtığımda Ayaz'ı yerde otururken buldum. Yüz buruşturmuş, karnını ovuşturuyordu.
Onu aç bıraktığımı hatırlayınca hızla yanına koştum, yüzünü tutup gözlerine baktım. "İyi misin?"
Kızgınca burnunu çekti.
"Beni üzmek seni neden hiç üzmüyor?" İçerlemiş şekilde doğruldum. "Tamam, yemek getireceğim, yerde oturma."
Gözleri parlayınca gerçekten çok acıktığını anlayıp koltuk altlarından tuttum, saçlarından öpüp odadan çıktım. Affan'ı koridorda, bize kulak vermiş durumda gördüm. Aralıktan bakıyordu. Endişelendim, Ayaz'ın sessizliği onları da sıkıyordu artık. "Hâlâ bir şeyler hatırlamıyor gibi."
Bana doğru bakıp, "Lal," dedi, sanki biliyormuş gibi.
Yutkundum. "Ne?"
Kapıyı kapatıp koridoru geçtim, mutfağa ilerlerken kulaklarım arkadaydı adeta. Affan açıkça söylemese de bu yalanıma inanmıyor gibiydi. Dolabı açıp özellikle Ayaz'ın daha çok sevdiği şeyler aradım, Zeus etrafımda dolaşırken bir tepsi hazırladım. Ben daha çıkmadan da Affan dönüp mutfaktan içeriye girdi. Adaya bir küçük karton çanta bıraktı. "Şöbiyet aldım, tadına bak."
Dalgınlıkla poşetin içine eğildim. "Şöbiyet mi?"
"Dedin ya; hiç yemedim."
Neyden söz ettiğini birkaç saniye sonra hatırladım. Nereli olduğumuz hakkında konuşurken söz etmişti. Neden düşünüp almıştı ki? Bugün hiç tatlı yiyesim yoktu. "Teşekkürler bakarım," dedim ve tepsiyi aldım.
"Ne zaman?"
"Ne ne zaman?"
"Ne zaman tadına bakacaksın?"
"Canım isteyince," dedim gözüm ıslak göğsüne kayarken. Kıyafetini değişse iyi olurdu.
"Senin canın her zaman tatlı ister."
Bir şey demeden yanından geçtim, hızlı yürüdüm durdurmaması için. Odaya döndüğüm gibi Ayaz tepsiye koştu, yere oturup hızlıca yürümeye başladı. Açlığı bana da kötü hissettirdi, kendimi sorguladım. Ablam onu hiç böyle cezalandırır mıydı? Bir daha yapmamalıydım.
"Boğulacaksın," dedim burukça gülümserken.
Ciddiye alıp yemeyi yavaşlatınca güzel saçlarını okşadım. Saçlarımızın birbirine benzemesi beni sevindirirdi, Affan'ın saç rengi de ikimizinkine benziyordu.
Acaba ne hatırladı? Saatlerini onun yanında geçirip ne konuşmuşlardı? Hatırladığı onu etkilemiş miydi? Bu soruları dile getirmemek için Affan'ın yanında fazla durmamalıydım, yoksa dönüp dönüp kesin bakardım yüzüne.
Kürküm ile atkımı çıkarıp banyoda pantolonumu değiştirdim. Yerine bir siyah eşofman giyerken birkaç kez hapşırdım. Hayır, soğuk çarptığı için olmuştu, bu kez hastalanmayacaktım. Mutfağa geçip dolapları kurcaladım, bitki çayı aradım. Ihlamur veya nane limon içersem önlem almış olurdum.
Sessiz ve yavaşça hareket edip sallama çaylar arasından bulduğum ıhlamuru aldım. Hazırlayıp biraz limon sıktım, şekersiz içemezdim maalesef. Nemli saçlarımın dalgalarından el geçirdim ve parmağıma gelen birkaç tele bakıp Affan görmeden onları çöp kutusuna attım. Kılı tüyü sevmediğini anlamak için aptal olmaya gerek yok.
"Niye onu düşündüm? Çünkü saçım uzun, benim olduğunu anlar, gelir bir de buna kızar, yine konuşmak zorunda kalırız..."
Kupadan ıhlamurun tadına bakarken merdivenden inildiğini duydum. Hemen ayrılmak için koridora girdim ve Yalın'ın başını sağda solda gezdirdiğini gördüm, göz göze geldiğimizde ellerini beline koydu. "Niye böyle bir şey söyledin?"
"Ne diyorsun yine?" Halim yoktu onunla uğraşmaya.
Merdivene göz atıp daha kısık sesle konuştu. "Haftalar önce yaşanmış şey, niye bir anda anlattın?"
"Sakladığım kabahat, sonuçta Affan'a da yalan söyledin, o da arkadaşına her zaman güvenmemeyi öğrenmeli."
Üzerime geldi ama ben yerimden hareket etmeden kendini durdurdu, ıhlamurumdan bir yudum daha alıp afiyetle içtim. Tartışmamızdan sonraki ilk konuşmamız sayılırdı, doğru düzgün konuşmazsa benim de ona diyeceklerim vardı. "Her neyse..." sabır çekti. "Affan'a sordun mu ne hatırlamış?"
İrkildim ve dudağım yanınca kupayı indirip adaya koydum. "Böyle bir şeyi soramam."
"Neden? Ben de merak ettim çünkü."
Boğazıma oturan o hissi bastırmak için iki kez yutkundum. "Ben neden sorayım Yalın? Bu konu hakkında konuşmasak iyi olur. Dediğin gibi... Affan'ın kafası karışık, Kendisiyle baş başa kalması daha iyi."
"Hımm," dedi, şüpheli bir şekilde yaklaşarak. "Merak etmiyorsun yani?"
Güçlü bir itiraz yalan söylemek anlamına geleceği için sessiz kaldım.
"Sen neden merak ediyorsun?" Sonraki sorum da bu oldu.
Dirsekleri üzerinde adaya yayılarak kupama bir baktı. "Böyle ara ara şeyler hatırlar gibi olunca, yapboz parçalarını bir araya getiriyormuş gibi hissediyorum. Yani eğlenceli."
"Sen bence bu evde kala kala kafayı kırmaya başladın," dedim keyifsizce. "Otele geri mi dönsen."
Bana yan yan bakıp, "Aslında o konuda hakkını yiyemem," dedi, nefesini üfledi. "Sıkıldım bu dağ başında. Affan'a merkeze gidelim diyorum ama sana güven olup evde bırakılmıyor."
"Sen... yani siz evde olmayınca ben daha rahat olurum, ayrıca kaçmam. Gidecek bir yerim yok ki."
"Vallahi bilmiyorum, bu iş nereye varacak." Başı koridora çevrildi, sanki istediği kişiyi görebilirmiş gibi baktı. "Güven amca seni arıyor, Affan seni saklıyor, oğlun konuşmuyor. Hepimizi bu eve tutsak bıraktın. N'olacak, Affan seni daha uzun saklayamaz, Güven amca yakında yine gelecektir. Oğlun desen... bizi parmağında oynatıyor."
O kadar şey söylemişti ki, duydukça nefesim sıkışmaya başladı. "Sana ne dediğimi hatırlamıyor musun? Senin yüzünden hafızasında sorun oluştu."
"Duy da inan..." off ya, Yalın'da mı inanmıyordu? "Isırık izi hâlâ elimde zaten, ben mi onu korkuttum o mu beni belli değil..." eline bakınca cidden morarmış olduğunu gördüm. Normalde gülerdim ama içimdeki bir şey eksik gibiydi; gülmek için bile.
"Affan," dedim sessizce ve konuyu da Ayaz'dan uzaklaştırmak için. "Duru'yu çok sever miydi?"
Ben bile hiçbir şeyim olmamasına rağmen ona sıcaklık ve sevgi duyuyordum.
"Kardeşi ya, neden soruyorsun?"
"Doğa'da kardeşi ama arayıp sorduğunu bile görmedim." Üstelik kardeşi hasta olmasına rağmen. Affan hiç hayalimdeki gibi bir abi olmazdı.
"Allah aşkına koca kızla Duru bir mi?" Kıyaslamamı oldukça yanlış bulduğu açıktı. "Evet, Affan sıcakkanlı değildir ama... Doğa küçük ve çok tatlıydı, vakit buldukça en çok onunla görüşürdü."
"Karnesini almaya da beraber gitmişlerdi," dedim hatırlayınca. "Haklısın, kardeşi, tabi seviyordur."
"Neden sevgisinden şüphe ettin? Sevmediğini düşünmen garip."
"İyi o zaman... yani birisini içtenlikle sevebilir?"
Beni şöyle bir yan yan süzdü. "Herkesi değil."
"Seni sevdiyse herkesi de sevebilir gerçi."
Yalın bana gözlerini kısarak bakarken başımı eğip kupamı ada tezgâhında dolaştırdım ve bu konu hakkında bir şey daha sormadım. Zaten bu kadarını sormak da hataydı ama konuşma akışı ilerledikçe sözcükler ağzımdan dökülmüştü. Oysa bugün kiminleydi ve gelecekte de kiminle olabilirdi, anlamıştım.
"Doğa yakın zamanda doktoruyla görüşmüş," dediğinde, acaba kalplerimizin uyuştuğunu bu şekilde mi öğrendiler diye düşündüm. "Şu an durumu iyi, ben de bu yüzden biraz olsun sabrediyorum Lal. Affan'ın istediklerini geri çevirmiyorum ama Doğa'nın acil bir nakle ihtiyacı olursa..."
"Bugün daha fazla moralimi bozma Yalın, tamam mı?" Bezgin bir solukla kupayı alıp çıktım.
"Daha fazla derken? Sabah söylediklerimin moralini bozduğunu biliyordum işte."
Omuz üstümden ona hırçın bir bakış attım. "Sen neden sabahtan beri bozuksun, bir garip triplerdesin, bana bile bulaşmadın. Senin sebebin ne?
Bana dik dik bakıp ağzındaki sakızı çevirdi ve önüme döndüğümde Affan'ın inmekte olduğunu görüp bir ağırlık ruhuma dokunmuş gibi sersemledim. Telefonundan bir video izlerken başını bize çevirip gözlerini aramızda dolaştırdı. Dudaklarının aralanmasından konuşacak olduğunu anladım ve onu görmezden gelip yanından geçtim.
Elini havada bıraktım.
Arkamdan, "N'aptın?" diye Yalın'a sordu.
"Hiçbir şey, gayet güzel konuştuk. Barıştık bile sayılır. Sen gelince kaçtı."
"Yalancı," diye suçladı Affan onu.
"Ne yalanı ya?"
"Ben yokken de mi bir şey dedin ona? Çok stresli."
Yalın gergin bir şekilde gülüp ona sataşmaya devam etti. Odamdan süzülüp boynumu sertçe kaşıdım. Yol kenarındaki arabayı izleyerek yere oturdum, ıhlamurumu içtim. Ayaz'ın yaklaştığını hissedince ona baktım. Uzanıp ellerimden kupayı aldı, çok da meraklı görünmeden tadına baktı. Hiç hoşlanmayıp geri verdi.
Sonra arkasından diğer elini çıkardı. Bana ablamın fotoğrafını uzattı.
Yutkunarak fotoğrafı elinden aldım. "Teyzen," dedim. "Bu fotoğrafını ben de çok seviyorum."
Biliyormuş gibi başını salladı. Bu fotoğrafları kendisine de göstermiştim önceden.
"Sana ne kadar benziyor... değil mi?"
Bilmem, dercesine dudak bükünce omzumu omzuna vurdum. "Benziyor tamam mı? Sen neredeyse... onun bir kopyasısın."
İşaret parmağını bana doğrultunca bu sessiz oyundan sıkılmış şekilde, "Ne demek istiyorsun?" dedim, bu kez anlamamıştım.
Önce beni, sonra kendisini gösterince sanırım anladım ne dediğini. Benim bir kopyam olduğunu söylüyordu ama...
"Sarılalım," dedim ona ve hareketsiz bedenini kendime çektim, zayıf ve küçük karnının etrafından dolanıp omzuna başımı koydum. Elleri beni taklit ederek karnımdan dolanınca gülümsedim. "Bugün canım o kadar sıkkındı ki, keşke daha önce sarılsaymışım sana."
Ben sarılmayı sonlandırınca o da aynısını yaptı. Gözlerini bir daha yere bıraktığı fotoğrafa çevirip dirsekleri üzerinde uzandı, hiç bilmese de annesinin yüzünü seyretti.
"Ayaz," dedim, bu anı bölmek istemesem de. "Kerim'in seni bıraktığı adam yaşlı birisi miydi?"
Yaşlı ve genç ayrımını benim kadar net yapmasa da elbet bir ipucu yakalayabilirdim. Gözlerini kısıp birkaç saniye odaklandı. Baş parmağını kaldırıp beni onaylayınca kalbim sıkıştı. Babamın yaşama ihtimaline duyduğum korku günlerdir zihnime kapanmıştı.
"Ayaz," dedim ve yerimden kalkarken heyecanlandım. Affan'ın yazmayı öğrenmem için pek de gönüllüce vermediği defteri komodinden alıp yanına döndüm. O kadar dalgındım ki, çizerek bir şeyler anlatabileceğini unutmuştum. "O adamı çizer misin?"
Kalem ile defteri önüne bıraktığımda çenesini bir sıvazladı, sonra dirsekleri üzerinde uzanıp sayfayı açınca heyecanla eğildim. Benden katbekat güzel çizim yapabiliyordu. İstenileni değil, istediğini çizerdi ama bu kez benim için sert çizikler atıp bir yüz oluşturmaya başladı. Kalemi her zaman sert kullanırdı, yumuşak çizmezdi. Ortaya çıkan görüntüye baktım ve sonlandığında tersimde olan defteri önüme doğru çevirdim.
Çok köşeli bir çene, geniş bir alın, dikdörtgen yüz hatları çizmişti. Aslında göz şekli babama benziyordu ama Ayaz yüzleri gördüğünden farklı çiziyordu, tarzıyla alakalıydı; sanki onları karikatürize ediyordu. Bu yüzden başka birisi olma ihtimali de vardı, üstelik yüz pek yaşlı da değildi.
"Peki o adamın adını duydun mu?" diye sordum. "Yazar mısın?"
Reddetti. Belki de bilmiyordu.
"O gün," diye söze girip sesimi alçalttım. "O gün Duru ile aranızda olanları çizer misin peki?"
Duru'dan bahsettiğimde başını kaldırdı, gözlerinden düşünceli ifadesi okunuyordu. Kalemi kâğıt üzerinde dolaştırıp sonra harf yazmaya başlayınca merakla kıvrandım. Onun hece hece yazdıklarını harf harf okudum.
Öldü.
Belki de Ayaz bu sözcüğü daha önce hiç yazmamıştı bile. Birinin ölmesinin ne anlama geldiğini çok bilmese de bir daha onu göremeyeceği anlamına geldiğini kendisine anlatmıştım. Gözlerim siyah mürekkebe bakarken nefesim de sıkılaştı. Ona tam sırasıyla sormanın. Peki onu sen mi öldürdün?
Evet.
Hayır.
Günlerdir konuşmasını istiyordum ama evet, cevabını okursam n'apardım? Aslında ben de gerçekten kaçıyordum. Kalbimi, oğlumu kaybetmekten korkuyordum. Fakat Affan ile Yalın daha ne kadar durabilirdi?
"Peki nasıl kaçtın?" diye başka soru sordum.
Bir an dudakları aralandı, konuşacağını sandım ama aynı hızla dudaklarını kapattı. Boş bulunmuştu, konuşmak üzereydi. "Ayaz," dedim. "Aşkım konuş artık. Sana da bana da bir şey olmayacak."
Sayfayı çevirip yeniden çizikler atmaya başladı. Ne çizdiğini ilk saniyelerde anlamadım ama defteri kaldırıp bana çevirdiğinde bir pencere gördüm. Yanılmamak için daha yakından inceledim. Bu, nasıl kaçtığının cevabı mıydı? Demek bir pencereden çıkmıştı.
"Akıllım benim." Çenesinin altını sevgiyle okşadım. "Pencereden kaçtın demek ki."
Başını bir kez salladı.
"Umarım bu aklın... sana kötü hiçbir şey yaptırmamıştır Ayaz."
Defteri bulmuşken başka şeyler de çizmeye başladı, resim yapmaktan hoşlanıyordu. Oyun oynamak, yemek yemek sevdiği birkaç şeydi işte. Çizimlerde sorularıma cevap aradım ama alakasız, bir yere oturtamadığım şekillerdi.
Biraz Ayaz'la kaldıktan sonra Zeus kapımın önünde havladı, dışarıya çıkarken Ayaz'ın ona baktığını gördüm ama hayvanlara davranış şeklini yanlış öğrendiği için Zeus'u gözünün önünden çektim. Köpek beni peşinde merdivene kadar kovalatınca, Affan sanki koridordaymış gibi bir anda merdiven başında belirdi.
Göz göze geldiğimiz an doğruldum ve o bir basamak indiği an arkamı dönüp uzaklaşmaya başladım.
"Lale..."
Konuşmaya konuşmaya birbirimizle konuşmak istediğimizi de unuturduk.
Onun birkaç gün öncesinde bana yaptığı gibi, gördüğüm yerde ona sırt çeviriyordum. Bunu bir karşılık olarak değil, içimden böylesi geldiği için yapıyordum. Günün geri kalanında odamda oldum, birkaç saat uyudum ve gece yarısı uyanınca salona geçtim. Televizyonu açıp kollarımı dizlerimin etrafına sararak oturdum, beni uykumdan uyandıran şeye lanet ederek dişlerimi sıktım.
Affan'ın neyi hatırladığı aklımdan çıkmıyordu.
Tam o sırada üst kat ışığı yanınca dikkatim dağıldı, boynumu kırarak başımı arkaya yatırdım ve bakınca Affan'ın indiğini gördüm. Hiç uyumamış mıydı, uykusundan mı uyanmıştı bilmiyorum ama göz göze gelmeden kalktım, arkamı dönecektim ki, "Bekle," dedi, hemen.
Kasılarak ellerimi kollarıma sardım ve karşımdaki, gölgemin olduğu duvara baktım. Affan buraya yürürken bir şortu olduğunu, tişörtünü de giymeye çalıştığı gözüme çarptı. İyice yaklaşırken, "Birisi Kerim'i aramış," dedi. Böylelikle hemen ona döndüm. "Ayaz'ın kaçtığını söylemiş, aramayı açan babam da bunu duymuş. Ayaz'ın Rusya'da kaybolduğundan emin."
Doğru, Kerim Güven Koral'ın ellerindeydi ve Ayaz'ı kime bıraktıysa, kaybolduğu Kerim'e haber verilirken olan buydu işte. Kerim'de artık benim korktuğum gibi korkabilirdi. Gergince kollarımı sıkıp, "Anladım," dedim. "Çember daralıyor. Baban daha da huzursuzlanıyordur."
"Şu an her şey benim ellerimde."
Benim kaderim de.
"Doğru," deyip konuşmamızı uzatmadan arkamı döndüm ama gidemedim.
Hissetmedim ama elimden tuttuğu için gidemediğimi anladım.
Başım diğer tarafa çevriliyken Affan mesafemizi kapatıp tamamen önüme geçti. "Lal," dedi alçak bir sesle. "Yüzüme bak."
Başımı önüme alıp göğüs hizasına baktım. Tişörtünü giymiş ama düzelmemişti, yakası dağınıktı, beli açıktı. Gözlerimi az daha indirince havadaki elimi parmaklarımdan tuttuğunu gördüm. "Rastgele elimden tutup durma artık." Elimi kendime çekip arkamı döndüğüm gibi uzaklaştım.
"Hissetmiyorsan ne sakıncası var?"
"Hissetmiyorum diye herkes tutabilir yani elimi?" diye azarladım onu, kapıyı kapatmadan önce.
Söylediğime tepki olarak sanırım, "Asabın bozulmuş senin," dedi.
Yatağıma yatıp Ayaz'a sarıldım ve hiçbir şeyi görmediğim tavana bakarken bakışlarımın içi boşaldı. Dakika dakika kapandı gözlerim ve yeni bir güne başlarken aynı korkularla olmanın zorluğunu yaşadım. Sadece yemek ihtiyacı için odadan çıkıyor, Affan'la bir araya gelmeden hemen geri dönüyordum. Fakat her defasında Affan o kadar çabuk merdivende beliriyordu ki, bu tesadüf düşündürücü olmaya başlamıştı.
Kulağı sürekli aşağıda gibiydi.
Ayaz çok sıkıldığı için akşama doğru odadan beraber çıktık. Yalın evden ayrıldığı, Affan'da görünmediği için kapıyı açıp onu biraz verandaya çıkardım. Affan'ın babası beni arıyordu ama çoktan uzaklaşmış olduğumu düşündükleri için artık evin civarında beni aradıklarına ihtimal vermiyordum. İkimizi de kalınca giydirdim ve evin etrafında, suya karışmış karlar üzerinde dolaştık.
Ellerimin hissetmediğini bildiği için biraz kar alıp avuçlarıma sürmeye başladı.
Bu tür küçük oyunları aramızda oynardık.
"Üşümüyorum ki," dedim kıkırdayarak.
Biliyorum, dercesine başını salladı.
Çok oyalanmadan eve geri döndük, kapıdan girince Ayaz ellerini ovalayarak ısınmaya çalıştı. Koltuğa oturmasına ses etmedim, odada gerçekten sıkılmıştı. Dış giysimi çıkardım ve sıcak bir içecek hazırlamak için mutfağa süzüldüm. Üstümde içi yünlü bir tayt ile sweat vardı. Saçlarımı düzeltip dalgalarını sırtıma attım. O Affan bana bir lastik bile almamıştı, saçımı bir kez olsun toplayamamıştım. Ayaz'a yaptığım ıhlamura şeker ilave edip karıştırırken, saniyeler içinde yalnız olmadığım hissine kapılarak duraksadım. Kaşığı kupadan çıkarırken yutkundum ve en son öğleden sonra, salonda karşılaşıp sırt çevirdiğim adama doğru döndüm.
Ellerini mutfak kapısının iki yanına koymuş, vücuduyla girişi kapatmış bir pozisyonda bana bakıyordu.
Göz göze gelince kalp atışlarımı duymaya başladım. Gün batımı mutfağa çökmüştü, içeriye hafif bir turuncu ışık sızıyordu. Mutfaktan çıkamayacağımı, kapıdaki duruşundan anladım ama ne konuşacağımızı bilemediğim için sadece sustum. Bir solukta aşağıya inmiş gibi omuzları hızlı şekilde yükselip alçalıyordu.
"Tatlıyı neden yemedin? Şekerlendi, yazık oldu."
Doğru, ağzımı sürmemiştim. "Canım istemedi."
Ellerini kapı çerçevesine daha sert bastırdı.
"Neden sormuyorsun?" dedi.
"Neyi sormuyorum?"
"Ne hatırladığımı."
Yalın mı bahsetmişti de bu yüzden uzak durduğumu anlamıştı? Neden soracağımı sanıyordu, ne hatırladığını delice öğrenmek istemiyor muydum? Tabii ki, tabii ki ama...
"Herkesten önce onu hatırladın," dedim, bunu sözlere dökünce kalbim kırıldı. "Ailenden, kardeşlerinden, Duru'dan önce onu hatırladın. Bir anlamı olmalı değil mi?"
Hiç de bir anlamı yokmuş gibi, başını sol omzuna doğru yavaşça eğip tepkisiz kaldı. "İlk hatırladığımın Elçin olduğunu ne biliyorsun?"
Aramızdaki gerginlik adeta ses çıkarıyordu, kalbimse kulaklarımda atıyordu. Yavaş, çok daha yavaş nefes almaya çalıştım. "Öncesinde başka bir şey hatırladın mı?"
"Parça parça anlar görüyorum ama genellikle uykumda olduğum için emin olamıyorum."
Doğru, gerçekle rüyayı ayırt edemediğini söylemişti. Belki de hatırlamıştı ama... "Bu kez emin olmuşsun hatırladığından."
Ellerini kapı çerçevesinden indirip buraya yürümeye başlayınca ayaklarımı birbirinin arkasına saklaya saklaya geriledim. Yaklaştıkça gözlerim daha da, daha da yukarıya çıktı ve kaşlarım adeta kirpiklerime kadar değdi. Belimi telaşla ada tezgâhına çarptığımda karşımda durup, "Emin olmak için sormaya gittim," dedi. "Yaşanmış bir an gibiydi."
Dudaklarım birbirine sertçe kapanmadan önce ateş kadar sıcak bir nefesle aralandı. Her ne ise, emin olmayı istemişti demek. Hissetmesem de o hissedecekti, bu yüzden kollarımı kaldırdığım gibi avuçlarımı göğsüne koyup sert şekilde, inleyerek onu ittim. Omuzları geriye düştü ama ayakları biraz bile yerinden oynamadı. "Bence sen önce kendinden emin ol. Ne düşündüğünden ve kimi düşündüğünden."
"Neden sormuyorsun?" diye tekrarlayınca yine konuşmanın amacına odaklandığını gördüm, ne dediğimi umursamamıştı belki. "Neyden korkuyorsun?"
Ona hemen karşılığını, hiç düşünmeden vermek istedim ama ürperten bir sesle dikkatim dağıldı. Acıyla karışık bir havlama sesi duyunca etrafımdaki duygu sarmalı kırıldı ve her şeyi yeniden farkına varıp hatırladım. Affan başını arkaya çevirirken, ben de tezgâhla arasından çıkıp koşmaya başladım.
Ayaz'ı yalnız bıraktığım aklımdan çıkmıştı.
Koridordan dönüp salona girince oğlumu ayakta gördüm. Bakışlarını ve havlama sesini takip edince duvar kenarındaki Zeus'u gördüm, sırtının üstüne doğru yuvarlanmış gibi, patisini sallıyor ve peş peşe havlıyordu. Hızla yanına yürürken, "N'oldu?" dedim Ayaz'a. "Dokundun mu ona Ayaz?"
Ayaz kıyafeti sıyırıp kolunu gösterdi bana. Diş izlerini görünce Zeus'un onu ısırdığını anladım. O da belli ki... Zeus'un canını yakmıştı.
"N'aptın?" diye üsteledim ve Zeus'u doğrultmaya çalışırken oldukça hassas davrandım. "Vurdun mu yoksa?"
Ayaz gösterir gibi havada tekmesini sallayınca dudaklarım ayrık kaldı.
Tekmelemişti demek.
İçimi hayal kırıklığı kaplarken Zeus'u yanıma çektim ve bir saniye sonra gözlerim büyüdü. Ayaz'ın bakışları benimle aynı anda yer değişti. Affan'ın yaklaştığını gördüm ve yavaş adımlarla Ayaz'ın üstüne yürüdüğünde Zeus'u patileri üzerine bırakıp doğruldum. Hızla koşup Ayaz'ı kavrama düşüncesindeyken, Affan koltuk önünde durdu ve eğilip tek eliyle onu kıyafetinden tutup havaya kaldırdı, bir an sonra ise sokak kapısına doğru sertçe fırlattı.
Kapı sallandı ve Ayaz kafasının üstüne yere düştü.
"Duru'ya da mı böyle yaptın?" dedi Affan, onun üzerine yürüyerek.
Göğüs kafesimden geçen acı dolu nefes sırasında ileriye hareket ettim ve Ayaz'ın bakışları da bana kayarken, yüzü buruştu. Affan benden daha süratli şekilde ona ulaşıp, "Annene mi bakıyorsun?" diye alçaldı yüzüne. "Senin her şeyi yapar değil mi?"
Ayaz güdüsel hareket etti ve ellerini kollarını ona doğru savurmaya başladı. Gözbebeklerine oturan can acısını görüyordum. O tek bir adımı da atıp yorgun ve korku dolu şekilde Affan'ın koluna asıldım. "Yapma lütfen, bak köpek ısırdığı için yapmış, canı acıdığı için..."
"İki yaşında bebek gibi davranma ona, kendi canının yandığı gibi köpeğin canının yandığını da biliyor." Affan'ı çekmek istedim ama o kadar güçlüydü ki, ona harcadığım güçle benim ayaklarım beyaz, mermer desenli parkelerde kaydı. Ayaz'ın kendisine savurduğu kollarından tuttuğu gibi onu kavrayıp sertçe kaldırdı. "Duru'nun canının yandığını da biliyordun."
"Hatırlamıyor!"
"Lal," dedi bir daha, biliyorum, der gibi.
Ayaz çırpınıp ayaklarını boşlukta sallarken Affan'ın önüne geçtim ama benden kolaylıkla sıyrılıp dış kapıyı açınca gözlerim büyüdü. Ayaz eğilip onu omzundan ısırınca da Affan dişleri arasından soludu ve onu bir daha, yere doğru attı.
Dışarıya koşup, "Oğluma dokunma!" diye bağırdım. Ayaz'a ulaşmak için yanından geçtim. "Ağlayacak, görmüyor musun?"
Ayaz önce belini tutup sonra kalkmaya çalıştı. Kaldırmak için kollarından tuttuğumda derhal üstüme yapıştı ama Affan bu kez diğer kolunu sıyırıp aldı, Ayaz bir anda ellerim arasından kayıp tekrar havada sallandı. "İnlemiyorsun bile, o baban mı söyledi sana bu sessizliği?"
"Yerden yere mi vuracaksın Affan? N'olacak peki, n'olacak? Konuşmuyor işte, hiçbir faydası yok!"
"Araba anahtarımı getir."
Yüzüne bakakalıp, "Ne?" dedim.
"Araba anahtarımı alıp gel. Yoksa onu sürükleyerek yukarıya çıkıp kendim ala..."
"Tamam," diye kestim ve dizlerim üstünden kalkıp çaresizce omuzlarımı düşürdüm. "Babana mı götüreceksin?"
Ayaz bana doğru uzanmaya çalışınca Affan onu sarstı. "Hayır, geri döneceğiz."
Bir anda uzanıp Ayaz'ı kucaklamaya çalıştım ama Affan bu kez iki eliyle birlikte onu uzaklaştırınca kollarım boşluktan düştü. Kendi bedenim sızlamış gibi inleyip buna son vermek için hareket ettim, Affan'ın omzuna rastgele bir yumruk savurdum. "Soracağım sana bunun hesabını!"
Arkamı döndüğüm gibi eve koştum, onu Ayaz'la yalnız bırakmak istemediğim için hızlı hareket ettim. Odasında göz gezdirip komodinden anahtarını aldım, aynı ritimde aşağıya indim. Ayaz ellerinde çırpınıp etrafa tekmeler savururken Affan onu tutuyordu.
"Seni de babanı da sikeyim," dediğini duyunca ayaklarım yavaşlayarak ilerledi.
Sanki Ayaz'a karşı her hakareti ablama gibiydi.
Vardığımda vücudum soğuktan ziyade hislerim yüzünden buz tutmuştu. Affan anahtarı elimden kapıp arabayı açtı, Ayaz'ı arka koltuğa kapatıp kilitledi. Vücudum içeriye doğru yeltenince de omuzlarımdan tutup engel oldu. "Kendini boşa yorma, yanıma oturacaksın."
Anladığım, beni de götürecek olmasıydı. En azından bu iyiydi. Geri çekilip gözlerimi uzaklaştırdım ve yanımdan geçip eve girince camın ardından Ayaz'a baktım. Oturuşunu düzeltmiş, kollarını ovuyordu. Affan onu her defasında sertçe tutmuştu.
Ayaz'a annesi olarak bakmamdan nefret ediyordu. Birbirimize ait olmamızdan hoşlanmıyordu.
Zeus'u kontrol edip geri döndüğünde ve bana kürkümü uzatıp ayaklarıma bir çift ayakkabı bırakınca tersçe alıp giyindim. Kapımı açtı ve ben yerleşince araç etrafından dolandı. Şoför koltuğuna oturup motoru çalıştırdı, Ayaz tekmesini koltuğuna geçirince omuz üstünden döndü. Aynı anda endişeyle arkaya bakıp, "Ayaz, yanındayım," dedim sakin olması için. Doğrusu Affan'ın onun üzerine gitmemesi için. "Sen yapma bari, lütfen."
"O kirli ayağını uzak tut koltuğumdan," dedi Affan.
En alakasız şeylerden rahatsızlık duyuyordu.
Ayaz neyse ki sözüme kulak astı. Bacaklarını kendine toplayıp oturuşunu düzeltti. Bel ve kolunu ovalarken canı yanıyordu. Affan'a bu yaptığı için kızıyordum ama bundan söz etsem, Duru'dan söz edip Ayaz'ın da onun canını yaktığını söyleyecekti. Ardından onu savunacak hiçbir şeyim kalmayınca, vicdan azabı ve Ayaz'a duyduğum vazgeçilmez sevgi arasında kıvranacaktım.
Yine de... en azından kesinleşene kadar bekleyemez miydi?
Ayaz'ın canı yanınca ne kadar ürperdiğimi görmüyor muydu? Derinden tasalandığımı?
Ellerimin kenarlarını sertçe ovuşturdum. Hissetmesem de kendime sertçe dokunmak, stresimi çıkartıyordu. Titreyen alt dudağımı çiğnedim ve araç geniş yolda hızlanırken, "Nereye?" diye bir daha sordum.
"Ormana."
Ürperti bir rüzgâr gibi tenimden süzüldü. Ayaz'ı olay yerine götürüyordu, göstermesini mi isteyecekti? Baktı ki konuşmuyor... O ormandan öncesinde de nefret ediyordum, olay gecesinden beri de orası adeta ruhumu karartıyordu.
"Ama o hatırlamıyor ki..."
Affan gözlerini bir anlığına yoldan alıp bana çevirdi ve başını yana eğdi.
"O zararlı bir çocuk."
Burnum adeta sızladı ve gözlerim yaşlarla parladı. "Benim çocuğum."
Dudakları düz bir çizgi haline geldi.
"Sana zarar verebileceğini hiç düşündün mü?"
Gözümü kırpsam dakikalardır, mutfaktan beri tuttuğum o damlalar sonunda düşecek gibiydi. "Sen ne dediğinin farkında mısın?" diye fısıldadım. Ayaz bunu duymuş muydu? Gerçi... etkilenmezdi, üstüne düşünmezdi bile.
"Seni sevmediğini söyledin, sana içten duygular beslemediğini. Büyümesine izin verirsen ve bir canavara dönüşürse, sana n'apar?"
Bu, Ayaz'ı büyütürken, neler yapabileceğinden endişe duyarken bile asla düşünmediğim bir şeydi. Duygularının etkinsizliği canımı yaksa bile aramızda bir ilişki vardı, benimle, herkesle olduğundan daha iyiydi ve bunu kaybetmekten hiç hoşlanmazdı. Bu yüzden bana gelmişti, babasına değil, bana ulaşmıştı.
"Ona ne gerek var," dedim gözlerim yavaşça ön cama kayarken. "Beni siz öldüreceksiniz."
Yaşayacakmışım gibi bahsediyordu, yaşayacak mıydım?
Eğer kalbimi alırsa kardeşinin yüzüne baktığında belki ondan nefret edebileceğini söylemişti.
Fakat yine de yaşamasını istediği kız kardeşi olmaz mıydı?
Araba camları açılınca yüzümde serin rüzgârı hissettim ve bir daha dönüp bakmadan yanağımı döşemeye koydum. Her dakika gökyüzündeki karanlık alçaldı ve İstanbul'a girdiğimizde en izbe yollardan ilerledi. O kadar stres, korku, Affan yüzünden de o kadar belirsiz duygular içindeydim ki, ellerimi saçlarımdan kaç kez geçirdiğimi ben bile hatırlamıyordum.
Evin olduğu orman yoluna girince Ayaz kafasını kaldırıp duygu okunmayan gözlerle baktı. Affan'ın son sözüm üstüne hiçbir şey dememesine o kadar içerlemiştim ki, ancak araba durunca bir kez bakmıştım kendisine. Daha fazla yaklaşamayacağımız için yol kenarında indik. Kapılar açıldığı an inip Ayaz'ı koltuktan aldım, kendime çekip arkama saklayarak, Affan'dan uzak yürüdüm. İkisi de sadece kıyafetleri ileydi, hava ise soğuk ve yağmurluydu.
Kendimi, kürküm ile ikisini de ısıtmak isterken buldum ve bu farkındalık başımı döndürdü.
Affan omzunun arkasından bize bakarken Ayaz üstüme doğru tırmanmaya başladı. Ayakkabıları olmadığını hatırladım, geldiği günden beri ayakkabıları yoktu zaten. Onu kucağıma almak için tüm gücümü kullandım, hiç kolay değildi ama ormanda kim bilir ayağına ne batardı.
"N'apıyorsun?"
Affan'ın sesini duyunca göz ucuyla baktım. "Yine n'oldu?"
"İndir şunu, nasıl taşıyacaksın?" dedi, Ayaz'a bakarak.
"Ayakları çıplak, yürüyemez," deyip ormana doğru ilerledim.
"Yürür," dedi Affan, yanımda biterek. "Canı acırsa da söyler değil mi? Bülbül gibi şakıyor ya..."
"Bizi rahat bırak, sana yük mü sanki, ben taşıyorum."
"O seni rahat bıraksın. Çocuk gibi üstüne çıkmak ne?"
Ayaz'la beraber ona sessizce biraz baktık. "Çocuk değil mi Affan?"
Uzanıp Ayaz'ın üstündeki kıyafete asıldı. "İn, anneni düşün biraz. Ne şımarıksın sen?"
Ondan çekildim ve hızlı yürümeye çalıştım, ormana karışınca karanlıkta biraz zorlandım. Affan bir daha ulaşıp kolumu tutup beni çevirdi ve nefesi yüzüme alçalırken, "Bana ver," dedi. "Ben taşıyacağım."
Kollarımı sıkılaştırdım. "Yok, aniden atıverirsin."
"Sadece taşıyacağım."
Emin olamadım, gerçekten de ağırdı. Gidene kadar taşıyamayabilirdim. Ayaz kafasını kaldırınca, "Bir şey yapmayacak," dedim. "Ben elinden tutacağım."
Kaş çatarak baktığında, Affan hiç zorlanmadan onu aldı ve kendi vücuduna bastırıp tek kolunu etrafına sardı. Ayaz dengesiz şekilde onun omzunu tutup baş hizasından yüzüne bakarken, ben de diğer elini tutup yanlarında dikkatlice yürüdüm.
Affan, "Pis ayaklarını uzak tut benden," dedi.
Ayaz ayaklarını bileklerinden çevirip ondan uzaklaştırmaya çalıştı.
Birkaç dakika bir şey yapacakmış diye yakından baktım ama Affan yola odaklanmıştı. Yakın yürüdüğümüz için omuzlarımız birbirine değiyordu ve üşüdüğünden emindim, evden tişörtle ayrılmıştı.
Gözlerim, olay yerine varana kadar etrafta dolaştı. Buradan birkaç kez geçmiştim ama Ayaz benden daha çok burada bulunmuştu. Ormandaki doğa seslerini ve hafifçe yağan yağmuru dinleyip yeşillikler arasında ilerledik. Yaklaştıkça nabzım hızlanmıştı, olay yerini ilk kez görecektim.
Bacaklarımın kenarını elimle ısıtıp bir ağacın yanından döndük ve aynı zamanda Affan'ın yavaşladığını gördüm. Demek olaydan sonra burada bulunmuştu. Kafamı kaldırdım ve sarı şerit çekilmiş bir alan görünce ürperdim. Affan daha da yaklaşıp Ayaz'ı ayakları üstüne bıraktı ve sarı bantları tek eliyle koparıp kuyuya yürüdü. Kuyu geniş bir metal kapak ile örtülmüştü, Affan eğilip onu aldı ve kenara fırlatınca kuyu açığa çıktı.
Duru'nun orada öldüğü gerçeği beni buz gibi yaptı. Ayaklarım kontrolsüzce ilerlerken Ayaz'ın da doğrudan kuyuya baktığını gördüm, yaklaştığımda da kuyunun tahmin ettiğimden derin olduğunu fark ettim. Geniş, dört, beş metre derinliğinde bir kuyuydu ve hava şartları dolayısıyla da oldukça karanlık, dipsiz görünüyordu.
İkinci bir göz kırpışıma kadar Duru'nun ölü yüzünü, iki büklüm olmuş vücudunu gördüm.
"Kuyuya düştüyse... Ayaz onu bu kadar derin bir kuyudan çıkaramaz Affan."
Beni cevapsız bırakmasına rağmen omzunun üstünden döndü. Vücut iriliği karanlıkta daha da ürkütücü görünüyordu. Yüzümü görüp bakışlarını Ayaz'a çevirdi, zaten hemen arkasındaydı. Onu bir anda kıyafetinden yakalayıp kuyunun önüne oturttu ve kendisi de önünde alçalıp kafasından tuttu, yüzünü kuyu içine çevirip bakmaya zorladı. "Doğa'yı buraya sen mi ittin?"
Çaresiz bir yorgunlukla ilerleyip çırpınan Ayaz'ı almak için eğildim ama Affan bir elini de omzundan bastırıyordu.
"Affan, konuşmayacak, lütfen yapma."
Başını biraz daha itti. "Bu kuyunun yerini biliyor muydun? Doğa'yı bilerek mi getirdin?"
Ayaz'ı ondan uzaklaştırmak için bir daha çektim ama Affan'ın onu tutuşu gevşemedi, hatta onu kuyuya biraz daha yaklaştırmak için kolundan çekti. Sadece Affan'ı uzaklaştırmak için doğrulup eğildiği için tekmemi omuzlarına doğru salladım ama hareketimi fark edip kafasını kaldırınca botumun ucu kuvvetle çenesine çarptı ve kafası arkaya düşerken, kalçası üstüne sendeleyip elinin birisini boşa çıkardı.
Titreyerek ayağımı düşmeden yere geri bastım ve Ayaz serbest kaldığı an bacaklarıma sarılınca, vücudum baştan sona titredi. Affan elini çenesine dokundurup dizleri üzerinden kalkarken sağına doğru hafifçe tükürdü. Ayağım endişeyle ileriye çıktı ama başını kaldırıp gözlerime bakınca hareketsiz kaldım. "Senin ondan çok sevdiğin hiçbir şey yok mu?"
Tek nefeste, "Yok," dedim.
Üzerimize yaklaşınca Ayaz'ı kendime bastırıldım. Uzaklaştırılmamak için kendisi de bana tutunuyordu. Affan onun önünde eğildi ama dokunmadı, başına doğru alçaldı. "Bana dön."
Ayaz bu yakınlıktan rahatsız olup kafasını iki yana sallayınca Affan belinden tutup onu çevirdi ve Ayaz zoraki şekilde ona bakınca üçümüzün de saçlarından yağmur damlaları akmaya başladı. Gözlerim korku ve üzüntüyle ikisi arasında dolaşırken, "O gün burada sadece ikiniz miydiniz?" diye sordu. "Sen ve Duru'mu vardınız?"
Bunu, başka bir şüpheli olma ihtimalinden ötürü mü soruyordu?
Gözlerim Ayaz'a doğruldu, bunun cevabını ben de merak ediyordum. Ona baktığımı hissedip ifadesizce bana bakınca başımı yavaşça salladım. "Burada yalnız mıydınız Ayaz?"
Bir tepki beklerken nefesimi tuttum.
Ve başını aşağı yukarıya salladığında gözlerim hayal kırıklığıyla kapandı.
"Demek öyle." Affan aynı ses tonuyla konuştu. "Ya kazayla, ya bilerek, ya da bir oyun oynarken... Fakat her türlü seninleyken öldü ve sen, onu kurtarmadın. Belki gücün yetmedi, belki istemedin. Peki ben annen için seni mi, kardeşimi mi... anneni mi kurtarmalıyım?"
Doğrulup Ayaz'a bir daha bakmadan, bana bile bakmadan kuyunun içini izledi. Bense deli gibiydim o an, kendisinden başka yere bakamadım. Aitsizliğim, hiçbir yere aitsizliğim bir yazgıysa... bana dakikalarca bakmamasına rağmen bunu sadece o bozabilirmiş gibi hissettim.
💨
Günlerce sevilmeden ölmeyeceğimi düşündüm, dünden beri ise ölsem bile sevilemeyeceğimi.
Kalbimi, karanlık ormandaki derin kuyuda bırakmış gibiydim; dün akşamdan beri attığını bile güçlükle hissediyordum. Ayaz gece uyurken bile kollarımı terk etti, Yalın'ı evde birkaç kez, yumuşak olmayan bakışlarıyla ve Affan'ı da eve döndüğümüzden beri sadece bir kez gördüm.
Her şey içimi üşütüyordu. Sıcaklığım sanki belli bir seviyenin altına düşmüştü. Yorgunluk, stres, uykusuzluk, Affan... beni hiç gülümsemeyen birine çevirmişti. Sanki bir sis içindeydim. Öyle ki gece yarısı kırdığım bardağın gürültüsünden bile irkilmemiş, avuçlayarak o kırıkları topluyordum.
Mutfak ışığı yanında karanlığa alıştığım için gözlerim kamaştı. Gelenin Affan olduğunu düşündüm fakat yanıma eğildiğinde Yalın olduğunu anladım. Uykulu ve hayret dolu şekilde kırıkları toplamama bakıyordu. "Ben de diyorum bu gürültü ne? Elini kesecek, nasıl öyle topluyorsun..."
"Kesse de bir şey olmaz."
"Gece gece, niye uyanıksın?" dedi ve ellerime uzandı, kırıkları alırken, "Camlar avuçlanır mı, kafayı mı yedin?" diye homurdandı.
Kendisi benim yerime toplamaya başlayınca doğruldum, çok istiyorsa yapabilirdi. Ellerimde kalan kırıkları silkeleyip arkamı döndüm, karanlıkta salona geçip oturdum. Televizyonu açık bırakmıştım, reklama bakarak bacaklarımı kendime çektim.
"Ellerin kanamış," diyerek yanıma döndü Yalın ve koltuğa otururken bir peçete uzattı. "Acımıyor mu? Bir de sıkıyorsun ellerini."
"Hissetmiyorum."
Yalın bir müddet suskun kaldı. Üzerimde askılı ile eşofman vardı, kollarım üşüse de ellerim hiçbir şey hissetmiyordu. Yalın'ın bakışları yüzümü inceledi ve peçeteyi hafif hafif elime dokundurdu. "Çok üzgün görünüyorsun."
Yalnızca, "Öyle," dedim. "Mutlu musun?"
"Senin üzgün olman beni neden mutlu etsin."
"Çünkü olacak olan bu, benim üzüntülerim sizin mutluluğunuz olacak. Belki de ölümüm hayatınız."
Derinden iç çektiğinde peçeteye değen kırmızılığa baktım, elimin neresini kanattığımı bile bilmiyordum. "Dün ormana gitmişsiniz, Affan'da çok sessiz geldiğinden beri."
Soluğum titredi. "Ne hatırladığını... sana söyledi mi?"
Duraksadı. "Hâlâ onu mu düşünüyorsun?"
Yanaklarım ısınmaya başladı. Neden ona soruyordum, Yalın hoşlanmıyordu Affan'a olan merakımdan.
"Neden sormuyorsun o zaman?" dedi.
Sesinde uykunun izleri vardı, bir yandan esniyordu. Gürültü onu uykudan uyandırmıştı belki de. Affan... o uyanmamış mıydı, merak etmemiş miydi?
"Neden sorayım?" Ona göz ucuyla baktım. "Affan'dan uzak durmamı istemiyor musun, ben de sormuyorum bile, uzak duruyorum."
Başını ağır ağır sallarken yüzümü izliyordu ama öfkeli ya da gerginden ziyade, ilk kez beni dinlemeye açık görünüyordu. "Lal, ben senin iyi ve masum birisi olduğunu görmüyor muyum sence? Affan'a karşı gösterdiğin yakınlığın içinden geldiğini de ama... senin mantığın da benden farklı şey diyorsa söyle? Senin aklın olur mu diyor?"
"Ben... onu aklımla düşünemiyorum." Kalbimle düşünüyorum.
Peçeteyi bacaklarım etrafına sardığım ellerime bir daha bastırınca kanın hâlâ sızdığını anladım. "Ama Lal... sen evlisin?"
Ah, doğru ya. Ona söyleyebilir miydim? Evli olduğum için Affan'a gösterdiğim yakınlığı ahlaksızca buluyordu belki de. Affan söz etmemesini istediği için bir daha bahsetmemişti evliliğimden ama...
"Ben... ben evli değilim Yalın."
Söyledim işte evet, bir daha hakkımda öyle düşünmezdi. Dudaklarının ayrılışını ve kaşlarının en yükseğe kalkmasını izledim. Histerik bir ses çıkarıp, "Nasıl yani?" dedi.
Her şeyi anlatsam, yani Affan'a anlattığım kadarını. Ne kaybettirirdi ki? Ama... "Kerim ile aramdaki evlilik düzmece," dedim kısık bir sesle. "Yalan söylemediğime yemin edebilirim. Bunca derdimin arasında bir de senin... bu yanlış anlama yüzünden hakkımda düşündüklerine kafa yoramam ama yine de öyle düşünmeni istemem."
"Nasıl ya?" Omuzları düştü. "Ne düzmecesi? Çocuğunuz var ya Lal?"
"Yalın, o..." gözlerimi yumup yavaşça açtım. "Şimdi bunu bilsen yetmez mi?" Ayaz'ın öğrenme ihtimalinden korktuğum için çocuğum olmadığını söyleyemiyordum.
Kafası tamamen karışmıştı, elleri kucağına kadar düşmüştü. "Affan biliyor mu?"
Onayladım.
"Ne zamandır?"
"Çok olmadı."
"O yüzden mi son günlerde sana karşı..." sustu.
Affan ilgisizliğini açıkça belli eden birisiydi ama ilgisi konusunda aynı şeyi söyleyemezdim. Ben de farkındaydım bana farklı, düşmanca olmadığı gibi arkadaşça da davranmadığını.
"Boşandınız mı? Bu mu? Ben zaten o hırtla ne işin var diye düşünüyordum..."
Gülümserken göz kapaklarım düştü. Esnedim. "Hiç evlenmedik. Ben asla onunla olmam. Bunun düşüncesinden bile iğreniyorum." O ablamın aşkıydı, benim eniştemdi. İkimizin karı koca olunduğunun bilinmesinden en çok bu yüzden rahatsızdım.
Yalın bir anda ellerimi tutunca afalladım, oturuşunu bana doğru çevirdi ve karışık gözlerinin ardındaki öfke ile baktı. "Özür dileyerek sana bir şey soracağım."
Aniden gelişen yakınlığı nasıl karşılayacağımı bilemedim. "Anlattıklarımla mı ilgili?"
"Tanıştığımız ilk günden beri senin nasıl onun annesi olduğunu düşünüyordum. Bunun için genç olduğunu görüyordum. Şimdi bu anlattıklarına bakılınca..." ellerini geri çekerek kaşlarını sertçe çattı. "O sana... saldırdı mı? Yani seni istemeden bir ilişkiye..."
Ne kastettiğini anladım, Elçin'i ilk tanıdığım gün de onunla buna benzer bir konuşma yapmışlardı. Kafamı hemen iki yana sallayıp, "Öyle değil," dedim. "Belki sana biraz olsun güvenirsem altında yatan sebepleri anlatırım. Gerçi ben asıl kendime güvenmiyorum, bana bir kez iyi davransan anlatabilirim. Ama yok, son yaşananlardan dolayı her şeye öyle kanmıyorum..."
Biraz rahatlamış şekilde geri çekildi ve dirseğini koltuğun arkasına yaslayıp küpesini çevirmeye başladı. "Gerçekten de dediğin gibisin. Bana delice kızmıştın fakat bunları anlattın."
Bu aptallığı yüzüme vurunca gerildim. Kalçamın üstünde gerileyip aramıza mesafe açtım. Doğru, Ayaz ağır şekilde incinmemiş olsa da Yalın o hatayı yapmıştı. Gerçi onun için hâlâ bir hata değildi.
"Haklısın, o yüzden odana git."
Yalın, "Beni de anla," dedi. "Duru'yu çok seviyorum."
"Seni anlıyorum, sen beni anlamıyorsun."
O bir şey eklemedi, açık televizyon ekranına bakıp iç çekti. Karmakarışık bir durumdu, birbirimizi hiçbir zaman anlamayacaktık. Ama... birbirimize iyi davranmak, biraz sempati göstermek için anlamamıza gerek yoktu.
Başımı bir daha üst kata çevirdim. Affan düne kadar ne zaman odamdan çıksam merdivenlerdeki yerini almıştı ama şimdi yoktu. Belki de derin bir uykudaydı, aslında Affan'ın geceyi adeta ikiye, üçe bölerek, bir uyuyup bir uyanarak sabahı ettiğini biliyordum.
"Affan'a mı bakıyorsun?" dedi bakışlarımı görüp, kendi de kalkıyordu koltuktan. "Uyku ilacı verdim, sabaha kadar gözünü açmaz."
Gözlerim genişleyerek onun yüzüne kadar indi. "Ne yaptın?"
"Uyuyamıyor, biraz dinlenmeye ihtiyacı vardı."
Evet, Affan'ın geceleri hiç dingin değildi ama... "Habersiz ona ilaç vermen çok yanlış, bir daha böyle şey yapma."
"Uyuyamıyor diye yaptım, neden endişelendin?"
"O gerek görürse kendisi alır," dedim. Affan'ın habersizce ilaç içmesi beni üzmüştü, ilaçları sevmiyordum işte.
"Almıyor, ben de neden almadığını anlamıyorum, rahat bir uyku çekebilir oysaki..."
"Bak, demek ki bir bildiği var. Habersiz ilaç vermek çok kötü Yalın, sakın yapma. Yoksa söylerim ona."
"Allah'ım ya, sanki Affan'a bir şey yapacağım..."
Söylenerek arkasını döndü ama ses tonu kızgın değildi. Gözden kaybolunca dudaklarımı ısırarak boşluğa bir müddet baktım. Ya alerjisi falan varsa, Allah bilir neye katıp vermişti o ilacı?
Dün, Ayaz'a davranış şekli sebebiyle çok kırılmıştım ama bugün de kendisi için endişeleniyordum işte.
"Ama n'apayım, zaten uzak durmak için elimden geleni de yaptım..."
Televizyonu kapatıp kalktım ve odama geçecekken kararsız kaldım. Ya ilaçlar dokunduysa, o yüzden uyuyorsa? Tamam, bu biraz abartılı bir şüpheydi ama ilaçların etkisinden oldum olası endişe ederdim.
Bir baksam, en azından rahatça uyuduğundan emin olup aşağıya inerim.
"O Ayaz'a nasıl davrandı Lal, yerden yere attı..." gözlerim doldu. "Hem onu hem Ayaz'ı düşünemem, yalnız birini düşünmeliyim ama... olmuyor işte, olmuyor..."
Karşı koyamadığım o hislerle beraber arkamı döndüm, parmak uçlarımla çıkıp Affan'ın oda kapısında duraksadım. Yine hata yapıyordum ama Allah aşkına, içinde bulunduğum durumu hatasız nasıl idare edebilirdim?
Buz gibiyim. Ama alev gibiyim de.
Kapısını yavaşça açtım ama Affan'ı uykuda değil de, açık camın önünde sigara içerken bulunca bayağı şaşırdım. Oysa neler neler düşünmüştüm. Bir ilaçtan, gereksizce ne korkmuştum. Başını çevirip bana doğru bakınca kendimi hiç hazırlamadığım bir durumda buldum.
Sırtını cam kenarına yaslamıştı, sigarasını dışarıya doğru uzatıp doğruldu. "İyi misin, bir şey mi oldu?"
Yeni uyanmış olmalıydı, aşağıdaki gürültüyü duymamıştı. Dünden beri konuşmadığımız için nasıl bir tavır takınacağımı bilmiyordum, belki hiç konuşmadan odasını terk etmeliydim ama... "Bir şey olmadı, uyuyorsan sanıyordum."
Üstü çıplaktı, geceleri böyle yatıyordu. Gözlerim omuz başlarında dolanıp yüzüne geri dönerken, Affan'da başını yana eğip beni baştan aşağıya süzdü. "Uyumuyorum. Her gece uyuyorum sanıp odama mı geliyorsun?"
Onun ilk kez böyle bir ima yaptığına şahit oluyordum. Gece lambası ile aydınlanan odasında birbirimizi izlerken, "Bir ses duyduğumu sandım," dedim. "Yanıldım sanırım, odama geri döneyim."
"Lal..."
Sırtını pencereden ayırdı ve bana doğru bir adım yaklaşınca göğsüm hızla yükseldi. Beni bir konuşmanın içine çekeceğini anladım ve hassaslaştım, dünden beri cılızca atan kalbimin sesini yeniden duymaya başladım. Hızlıca çarpıyordu.
"Ayaz'a, seni incitmek için öyle davranmıyorum."
Biliyorum ama...
"Beni incitmemek için iyi de davranmıyorsun."
Bir adım daha yaklaştı. "İçimden gelmiyor."
Kızgın ve kırgınlıkla baktım. Tabii ki içinden gelmezdi ama... "Bir daha ona dokunma," dedim, sertçe. "Bana dokunmuş, beni yerden yere vurmuş oluyorsun, görmüyor musun?"
Başını diğer tarafa çevirip camdan dışarıya baktı. Sigarası tekrar dudaklarına döndü ve duman gökyüzüne doğru süzüldü. "Onu hâlâ kimin için saklıyorum Lale?"
Omuzlarım düştü, dediğini yapıyordu ama bu da bir yere varmayacaktı. "Nereye kadar saklayacaksın?"
"Yüzünü gördüğüm her gün sen ne istiyorsan onu yapıyorum." Başımı tekrar çevirip bana, gözlerimin içine baktı. "Yüzünü görmediğim bir gün olursa... belki aklımla düşünebilirim."
Ne varsa, yüzümde her isyan edeceği, hem aklını durduracağı ne varsa... Tüm olmazların, güçlüklerin içinde onun bu serzenişine kalbim hızlandı ama sonra kim için gittiğini hatırladım.
"Sormayacak mısın?" dedi, sanki dudaklarımdan tek güzel bir şey çıkmamasının sebebini anlamış gibi. "Ne sanıyorsun ki?"
Başımı önüme eğdim. Sormak sanki acizliğim olacak gibiydi. Bense hepsinin karşısında güçlü olmak istiyordum.
Affan'ın yaklaştığını hissedince vücudum sıcakladı.
"Ne hatırladım biliyor musun?"
Yutkundum.
"Ondan ayrıldığımı."
Bir şaşkınlıkla başımı kaldırdım ve yüzüne bakakaldım. Ondan ayrıldığını mı? Omuzlarım gevşerken, Affan karşıma kadar gelip yüzüme yakından baktı. Şaşkınlık ve utanç verici duygu değişimimi saklamak için yüzümü ifadesizliğe zorladım ve Affan gözlerimin içine bakarken, "Ona gidip bunu sordum," dedi. "Birlikteyken, komadan önce onunla ayrılık konuşması yapmışım."
Emin olmak istediği bu muydu? Ben... böyle düşünmemiştim, ona özlem duyacağı bir şey hatırladığını sanmıştım. Dudaklarımdan sessiz bir nefes sızdı ve gözlerimi kaçırıp etrafta dolaşırken yutkundum. "O ne dedi?"
Karşı koyamadığım merakımı görünce sesi daha yumuşak çıktı. "O ayrılık konuşmasından sonra tekrar barıştığımızı."
Demek öyle, Affan'ın hatırladığı bir kavgaydı belki de. Fakat o kavgada bile ne hissetmişti, keşke bilebilseydim. "Ne için ayrılmışsınız peki?"
"Kıskançlık kavgasıymış, öyle dedi."
Gözlerimi yukarıya kaldırıp kaş çattım. "Kıskançlıktan mı kavga çıkarmışsın yani?"
Göğsünü kaşıyıp gözlerini dalgalı saçlarımda dolaştırdı. "Hayır, o beni kıskandığı için kavga ettiğimizi söyledi, ki böyle şeylerden hoşlanmadığım için doğru olduğunu düşünüyorum. Araya biraz zaman girdikten sonra da... ondan ayrılmak istemişim. Fakat tekrar barıştığımızı söyledi."
Olabilirdi, ya da Elçin onu kaybetmek istemediği için de böyle söylemiş olabilirdi. Sonuçta Affan öncesini ya da sonrasını hatırlamıyordu, bu şekilde de kafası çok karışıyor olmalıydı. Ama sonuçta Elçin'in yanına gitme sebebi sandığım, itiraf edeyim ki korktuğum gibi değildi.
"Neden gülümsemeye başladın?"
Affan'ın sessiz sorusu üzerine kaş çattım. Hevesli görünmemeliydim, ayrılmalarını bekliyormuş gibi hazırda, yakışıksız bir konumda... Omuzlarımı düşürüp elimi saçlarımdan geçirdim. "Sen ne dedin?"
"Kendisiyle ilgili hatırladığım şey bu olduğu için öyle kalmamızın daha uygun olacağını söyledim."
Ayrı kalmalarını yani.
Ya bir şey daha hatırlarsa ve bu güzel bir şey olursa. Ya da Duru'yu hatırlasa, onunla güzel bir anını. Hiçbir şey hatırlamasına bile gerek yoktu aslında, şu anda da bir sürü başka olumsuz şey vardı aramızda. Ben ona yakınlaşmak istesem, öyle yapsam ne olacaktı? Bu durum eninde sonunda birilerini üzecek yere varacaktı.
"Artık yüzüme bakacak mısın?" dedi Affan, sessizliğimde.
Şakağımı ovalayıp gözlerinin içine baktım. "Ben sana bakayım da... Nereye kadar böyle gidecek? Evde olduğum öğrenilecek, uzun süre saklanamaz. N'olacak Affan?"
"Doğa şimdi iyi, hiçbir şeyin acelesi yok."
Başımı ağır ağır salladım. Tamam ama... belirsizlik çok canımı sıkıyordu. Tek tesellim Ayaz'ın yanımda olmasıydı. Yine de Affan'ın korktuğumdan farklı şeyler hatırlamasının rahatlığını inkâr edemiyordum. Göğsümdeki baskı azalmıştı.
"Ayrıca, Doğa'yı konuşmaması için nasıl ikna ettiğini hâlâ söylemedin."
Demek Doğa'nın o günkü açıklamasına inanmamıştı, haklıydı. Onu nasıl tehdit ettiğimi hatırlamak hoşuma gitti, dudaklarım belli belirsiz kıvrıldı. Sana zarar veren insanlara senin de istediğini yapabilmen harika bir şeymiş. Affan'ın eli yanağıma hafifçe dokunana kadar o tatmin hissini yaşıyordum ama sonra ürperip gözlerimi kaldırdım. "Aramızda bir sorun yok değil mi?"
Bunu önemsiyor olması beni etkiledi. "Ayaz'a bir daha öyle davranmazsan olmaz."
"Elimden geleni yapıyorum. Sen n'apardın?"
Evet, sahi yerinde olsam ben n'apardım? Ayaz'a ne kadar düşkün olduğum açıkken, ben sabır gösterir miydim? Sanırım yerinde olana kadar bunu bilemezdim.
Yanağımdaki dokunuşu sebebiyle göz kapaklarımın düştüğünü hissedip bir adım geri çıktım ve genzimi temizledim. "Odama gideyim, sabah olacak, hâlâ uyuyamadım."
"Seni götüreyim."
Gözlerim kaçamak şekilde göğsüne düştü, nemden hafif parlak görünüyordu teni. "Odama mı?"
"Evet."
"İyi de..." duraksadım. "Odam alt katta."
Sadece, "Olsun," dedi.
İtiraz etmedim, ona yan yan bakarak odadan çıkarken hemen arkamdan geldi. Alt kata inerken hareket eden kolumun hemen arkasındaydı, dirseğim onun koluna değiyordu. Ciddi ciddi benimle odama kadar yürümesine gülesim geldi, hakikaten sinirlerim bozulmuştu.
Oda kapısını açtım ve girmeden önce ona baktım. Belimi hafifçe tutup yüzüme doğru alçaldı. "İyi geceler," dedi. "Güzel dinlen."
"Sen... neden uyandın uykundan?" Uyku ilacı da mı işe yaramamıştı?
"Bir kâbus gördüm," derken bakışlarını ayırdı benden.
"Kötü bir kâbus muydu?" İlaç bile deliksiz uyutmamıştı demek.
"Önemli değil," dedi ve belime hafifçe vurdu. "Üşüdün, hadi yat."
Başımı sallayıp yüzüne son kez baktıktan sonra odama girdim. Yatağa yerleşirken Ayaz'ı sıkıca kucakladım. Beni uyutmayan sayısız sebep vardı ama en azından artık birisini halletmiştim. Affan korktuğum bir şey hatırlamamıştı. Hafifçe gülümsedim, bir daha gitmeyecekti.
Ertesi sabah Ayaz'ı gıdıklayarak uyandırdım, bundan hiç hoşlanmasa da gıdıklanmaya karşı koyamaz, kıpırdanıp dururdu. Yine öyle oldu ve elimden kaçmaya çalışırken onu birkaç kereden fazla öptüm. "Sen de beni öp," diyerek yanağımı kendisine çevirdim.
Ellerimden kurtulurken her iki yanağımı da öptü. Arkasından kalktım, yüzünü yıkamasına yardım ettim. Sabaha karşı uyuduğum için çoktan öğle sonrası olmuştu. Ona kısa kazaklarımdan birini giydirdim, rahatsız olsa da çıkarmak için uğraşmadı. Elinden tutup yemek için mutfağa götürürken salonda Yalın'ı gördüm. Telefonunu kurcalarken bizi fark edip sırasıyla baktı. "Annenin kazağını mı giyindin?"
Geceden sonra... belki daha mantıklı davranmaya karar vermişti.
Ayaz ona dik dik bakıp sessiz kaldı.
Mutfağa geçtim ve dolabı açıp ona gösterdim. "Ne yemek istersin?" diye sordum.
Parmağını çenesine vurarak bakındı ve sonra meyvelere uzanınca, kafasını okşadım. Süt çıkarıp biraz ılıttım, o içerken ben de kendime tost ile kahve yaptım. Bugün dünden daha iyiydim ama sebebinin Affan olması hiç iyi değildi.
Ayaz ada tezgâhında ayaklarını sallarken yanağından öpüp ben de yemeğimi atıştırdım ve biraz onunla paylaştım. Evde Ayaz'ı yanımdan ayırmıyordum ve zaten çok özlediğim için de bundan bıkmıyordum. Yemekle işimiz bitince etrafı topladım, bu sırada camdan dışarıyı seyrediyordu.
"Burası Bursa," dedim, hiç bahsetmediğimi hatırlayınca. Yanına yürüdüm. "Bursa'yı biliyor musun?"
Başını salladı. Belki okulda öğrenmişti.
Ellerimi yanaklarına sürterek sevdim. "İyi misin?"
Bana doğru yaklaşıp yüzüme düşen saçımı düzeltti, kulağımın arkasına koyarak beni gülümsetti.
Ayaklarını yerden keserek onu kucakladım. Ağırdı ama mutfaktan çıkana kadar idare ettim. Gözleri televizyona takılınca da kararsızca duraksadım, biraz izlemesinde sakınca olmazdı. Hem Yalın'da yukarıya çıkmıştı. Koltuğa oturduğumuzda kumandayı kapıp kanalları gezindim, öyle çizgi film falan sevmezdi; bu yüzden bir belgesel kanalında duraksattım kumandayı.
"Zeus'a bir daha öyle yapma," dedim, bunun hakkında hiç konuşmadığımız için. Dimdik oturuyor, ekrana bakıyordu. "O ufak bir köpek. Oyun oynama niyetiyle sana yaklaşmıştır."
Omuzlarını silkti.
"Bu söylediğimi geçiştirme," dedim uyarır bir tonda. "Kimseye dokunma. Ben de kimsenin sana dokunmaması için uğraşacağım."
Bana bir bakıp başını salladı ve dikkatini ellerime çevirdi. Parmak ucuyla kesiği gösterince, "Biliyorum," dedim ona. "Cam kesti."
Basit kesiğe dokunup önüne döndü ve bir süre televizyonu izledi. Koltuğa yaslanıp kolumu etrafına sardım ve merdivende sesleri duyana kadar onunla kaldım. Affan'ı meraksız olmaya çalışan gözlerle karşıladım ve onun, özenli giyinişi karşısında afalladım.
Üzerine bir takım giyinmişti. Siyah, kumaş ceket ile ilk birkaç düğmesi açık, vücuduna oturan beyaz gömlek ve siyah, ütülü pantolon. Kendisini ilk kez böyle görüyordum, sade bir tarzı da olsa rahat, güzel kıyafetler giyinirdi fakat... saçlarını da düzeltmişti, parfümünün kokusunu ta buradan alıyordum.
İnene kadar gözlerimiz birbirinden kopmadı. Bacaklarımı çözüp ayaklarımı yere değdirdim ve Affan'ın bakışları bir anlığına yanıma kaydı, Ayaz'a aynı ifade ile bakıp buraya yaklaştı. Evden ayrılacağını anlamıştım ama böyle nereye?
"Bir yere mi gidiyorsun?"
Ellerim Ayaz'ı tuttu, ne olursa olsun korumak için hep uzanacaktım. Affan takımına bir bakıp kırışmasından endişe ediyormuş gibi dizlerini hafifçe çekti ve yanıma otururken, bu hareketine gözlerini devirdim. Dirseklerini dizlerine koyup oturuşunu bana çevirdi ve yüzümü, saçlarımı inceledi. "Evet, bir yemeğe gideceğim."
Kiminle, sorusu dudaklarıma kadar geldi. Önemli olduğu giyinişi, kuşanışından belliydi. Gömlek yakaları bembeyazdı, takım ceketi hafif parlak ama çok güzeldi. Gözlerimi alamadan inceledim. "İstanbul'a mı gideceksin?"
"Hayır," dedi, Ayaz'a bakmaması biraz olsun içimi rahatlatıyordu. "Bursa merkezde olacağım. Gelen korumayı hatırlıyor musun? Bahsettiği birkaç adamla görüşeceğim, güvenilir birini tutmak istiyorum."
Otururken aramıza bıraktığı az mesafeye baktım, oraya da eliyle dokunuyordu. Taktığı kemeri, güzel dikilmiş gömlek düğmelerini inceleyip, "Demek biraz ciddiye alınmak istedin," dedim, alaycı şekilde. "O yüzden böyle giyinip kuşandın."
"Kot tişörtle gidemezdim ya." O da şöyle bir kıyafetlerine göz attı, pantolonunu düzeltti. "Beğendin mi?"
Tam bileklerinde biten kumaş ceketini seyrederken başımı bir kez salladım.
Dudaklarının hafif kıvrılışını gördüm ve ardından boğaz temizleme sesiyle başımı kaldırdım. Yalın'ın da giyinmiş şekilde indiğini gördüm, siyah gömlek ile pantolondu kıyafeti. Onun nasıl göründüğü pek de umurumda değildi ama anladığım beraber gidecek olmalarıydı.
Başımı çevirince Affan'ın yine aramızdaki elime dokunduğunu gördüm, parmağımdaki kesiği okşarken kaşları kalkıktı. "Bu ne zaman oldu?"
"Bardak kırdım, bir şey yok."
O acıyı hissetmediğimi bilse de kesiğe bakmaya devam etti.
"Çıkıyor muyuz?"
Affan elini telaşsızca çekti ve doğrulup ceketini düzeltti, Yalın dışarıya ilerlerken ben de yavaşça doğruldum. İkisi de henüz Ayaz'a bir şey dememişti, Yalın çıkarken bakmıştı sadece. Affan Yalın'ın açıp gittiği dış kapıya ilerlerken, ben de arkasından süzüldüm. "Bizi yalnız mı bırakacaksın?" Açıkçası bu beni şaşırtmıştı.
Ayakkabılarını giyip doğruldu ve arkama, Ayaz'a yarım dakika kadar hareketsiz baktıktan sonra gözlerini benimkilere çevirdi. "Yalın'ın gelmesi şart değil, onu bilerek yanımda götürüyorum." Saçlarının kumral tonuna, boyun çevresine bakarken öylesine başımı salladım. Anlatıyordu ama dikkatim dağınıktı. Yine o parfümü sıkmıştı. "Bir süre Ayaz'la yalnız kal. İkiniz de odaya hapsoldunuz. Bilgisayarımı açık bıraktım, ondan da bir şeyler izleyebilirsiniz."
Başım yana eğilirken kaşlarım epey yükseldi, bunu... gerçekten benim için mi yapıyordu. Dışarıdan sızan soğukta ürperip ona biraz daha yaklaştım, çenesinin altından baktım. "Kaçmamdan korkmuyor musun? Ya da ailenin eve ansızın gelmesinden? Bizi alırlarsa?"
Elini aramıza kaldırdı ve anahtar kafamın yanında şıngırdadı. "Kapıyı açık bırakıp gitmeyeceğim. Ayrıca babam yurt dışında, Rauf hastanede, Doğa'yı da ikna ettiğini söylüyorsun."
Duraksadım. "Baban yurt dışında mı? O yüzden mi hâlâ gelmedi?"
"Askeri üslere ziyareti olur babamın, askeri danışmanlık gibi düşün. Geri çeviremediği teklifler olduğunda birkaç gün vakit ayırır."
Babasının bu askeri işleriyle pek ilgilenmemiştim, Affan'ın da askeri uçaklar üzerinde çalıştığını görmüştüm ama... babasının hâlâ aktif şekilde çalıştığını düşünmemiştim. Bir rahatlık kapladı ki beni, sormayın. Vücudum gevşerken, "Keşke söyleseydin," dedim. "Çok gergindim kaç gündür."
"Gittiğine bakma," dedi ve dakikalar önce Ayaz'ın yaptığı gibi yüzüme uzanıp saçımı düzeltti, başımın arkasına götürdü ama bırakmadı beni. "Hâlâ seni aratıyordur, fakat eve gelecek değiller."
Affan bunu benim için neden düşünmüştü, biraz olsun iyiliğim için mi? Her ne ise gerçekten Ayaz'la, Yalın olmadan kalmaktan daha mutlu olurdum. Başımı salladım ve korna sesi duyunca Affan omzu üstünden bir bakıp tekrar bana döndü. Amber gözlerini saç çizgimden ayak bileklerime kadar indirdi. "Telefonum hep açık."
Hep o yapıyordu, onun yüzüne hiç kendi rızamla dokundum mu bilmiyordum. Fakat o an elimi kaldırıp yanağına koyduğumda düşünülmemiş, yalnız hissederek yapılmış hareketimin ikimiz üzerinde de etkisi olduğunu gördüm. Hiç hissetmesem de baş parmağımı yanağına hafifçe sürttüm ve sonra aniden yüzüne vurunca Affan irkildi. "Bir daha Ayaz'a dokunma," diye uyardım onu.
Ben çekerken elimi havada yakaladı ve bu kez hissetmem için baş parmağını bilek içine, nabzımın üstüne bastırdı. "Onun için her şeyi yaparsın değil mi?"
"Anladığın iyi olmuş," dedim.
Beni göz hapsinde tuttuktan sonra elimi yavaşça indirdi ve kapıyı kapatıp kilitlerken arkasından baktım. Aracına yürüyüp şoför koltuğuna oturdu, Yalın'da yanına. Araba hareket edince Ayaz'a döndüm ve birkaç saat olsun, hiçbir şey düşünmemeye karar verdim. Ona gülümserken de hâlâ belgeseli izlediğini gördüm ama açtığım belgesel değişmiş, hayvan avlamakla alakalı bir belgesel çıkmıştı. Koşup kumandayı kaptım, onu kapattım.
"Başka bir şey izleyelim ama önce bir abur cubur tabağı hazırlayalım, ne dersin?"
Hevesli görününce elinden tutup kaldırdım, mutfağa götürdüm. Bir geniş tabak hazırlamaya başladım. Cips, bisküvi, paket içinden aldığım çikolataları koydum. O tezgâha tutunarak beni izlerken de, "Odada defterim vardı, onu getirebilir misin?" dedim.
Hareket etmesi zaman almadı, ben bardaklara içecek koyarken defter ile geri döndü. Salona geçtik ve tepsiyi orta sehpaya bırakıp onu yanıma oturttum. Tabağı önüne çekip bir göz attı, en sevdiği şeyden başladı. Kalemi ve defteri önüne bıraktım. "Tamam, söylemiyorsun ama neden konuşamadığını yazmanı istiyorum."
Kalemi alıp bir süre baktı, söylediğimi tartıyor gibiydi. Ardından sayfayı açıp yazmaya başlayınca heyecanla onu takip ettim ama cümleyi okumam birkaç dakikayı aldı.
Babam içimde bir şey olduğunu, söylediklerimi dinlediklerini söyledi. Yerimi bulup bizi öldürürlermiş.
Gözbebeklerim iki katı oldu ve Ayaz kazağı sıyırıp dirseğini açtı, daha önce de gördüğüm izi gösterdi. Nasıl yani, Ayaz'ı böyle mi korkutmuştu? Öleceğimizi söyleyerek mi? Bu gerçek miydi? Parmaklarımı dirseğinin etrafına bastırdım ama elime hiçbir şey değmedi, böyle bir cihazın varlığı mümkün müydü?
"Ayaz, baban seni kandırmış olmalı," dedim sinirle soluyarak. "Yani, korumak için böyle bir yalan söylemiş olabilir. Böyle şeyler ancak filmlerde olur." Yalın, bunca karışıklık arasında üstelik kaçarken bunu nasıl mümkün kılardı ki? "Evet doktora gidip baktırsak, seni dinleyen kimsenin olmadığından emin olsak konuşursun değil mi?"
Gözlerini kısıp bir dakika kadar düşündü, sonra da başını salladı.
"Her şeyin altından sen çıkmak zorunda mısın Kerim, her şeyin..."
Telefonumu alıp biraz araştırma yaptım, bunun ne kadar gerçek olabileceğiyle ilgili. Böyle durumların yaşanabileceği ama öyle kolay olmayacağını anladım, ben de öyle tahmin etmiştim. Kerim bunu yapabilecek birisini bulmuş mudur? Fakat sanmıyordum, çünkü Kerim'le kendisi de konuşuyordu, maden dinleme cihazı, etraftaki sesleri de algılardı.
Hiç sanmıyordum. Ayaz'ın suskunluğunu böyle sağlamıştı ama konuşması için Ayaz'ı da ikna etmem lazımdı.
Bir doktor.
Bu sorunların biteceği yoktu, Ayaz konuşsa da başka olumsuz durumlar ortaya çıkacaktı. Kendimize onunla birkaç saat ayırmıştım, şimdi düşünmeyi ertelemek istiyordum. Atıştırmalık bitince aklıma gelen fikirle doğruldum, onu da kendimle kaldırdım.
"Bilgisayar oyunu oynayalım canım, gel." Bayılırdı.
İlgisini çektiğimi anladım ve Affan'ın çalışma odasına girince onu masa başına oturttum, dediği gibi bilgisayarı açıktı. Ayaz benden de iyi biliyordu, bir arama yapıp oyunlar buldu ve oynarken ben de koltuğu yanına çekip onu izledim. Zeka oyunlarıydı, bulmaca tarzı bir şey. Üstelik iyi de gidiyordu. Her fırsatta olduğu gibi uzanıp kendisini yine öptüm. "Seni çok seviyorum."
O saatleri baş başa geçirmek bana çok iyi geldi. Kimseden çekinmeden vakit geçirmek, Ayaz'ı serbest bırakmak, ona gülümsemek, biraz rahat olmak... Belki de hiçbir şeyi beni uykusuz bırakacak kadar takmamalıydım, daha az düşünmeliydim; daha çok plan yapmalıydım.
Bilgisayarla aşağıya indik ve ben bir film izlerken Ayaz oynamaya devam etti. Zeus'da bizi takip edince biraz endişelendim ama benim kucağıma çıktı, bunun üstüne Ayaz ona kirpikleri arasından bir bakış yollayıp iç çekti. Bilgisayara geri döndü. Sonra kalkıp biraz evi dolaştı, üst katta oyalandı. Serbest bıraktım, esir değil, insan gibi hissetmek istiyordum.
Bir uçak figürüyle aşağıya inince Affan'ın odasından aldığını anladım. Hiç nezaket yapacak değildim. Dilediği kadar oynamasını istiyordum.
Saatler geçip de onlar dönmeyince Ayaz akşam karanlığında uyuya kaldı. Başı dizlerimdeydi, o yüzden hiç kıpırdamadı ve hareketsizlik, ona sarılmanın sıcaklığı bir süre sonra benim de uykumu getirdi. Geçtiğimiz günlerden daha dingin, huzurlu hissederek ve onun saçlarını okşayarak uykuya dalarak gözlerimi kapattım.
Ne kadar zamanın geçtiğini bilmiyordum ama garip bir hisle uyanmaya başladım.
Bunun, çoğu zaman yaşadığım gibi ruhumda gezinen, bilinç altımdan süzülen bir karabasan olduğunu sandım ama gözlerimi açtığımda hiçbir sorun görmedim. Sadece üstüm açık kaldığı için üşüyordum. Esneyerek gözlerimi etrafta dolaştırdım, henüz gelen giden yoktu.
Fakat... sanırım beni uyandıran şeyi buldum.
Bir kısık sesti.
Vücudumu, Ayaz'ı rahatsız etmeden doğrulturken kalbim hızlanmaya başlamıştı. Doğru duyduğumdan emin olmak için kulak kabarttım ve sesi uzaktan, hafifçe duymaya devam ettim. Kapıya bir daha baktım, tamamen kapalıydı ve... Zeus, o olabilir miydi?
Fısıldayarak salonda dolandım. "Zeus, uyudun, horluyor musun?"
Salonu aydınlattım ama onu göremedim, belki de üst kattaydı. Ama önce... sehpadaki oda kokusunu aldım, herhangi bir tehlike için kendimi savunmak üzere üst kata çıktım ama aksine, sesten uzaklaşmıştım. Bu sebepten geri döndüm, sese yaklaştım ama ses beni kaldığım odaya götürünce dizlerim titremeye başladı.
"Zeus?" diye seslendim, kesinlikle o olmalıydı.
Oda kapım aralıktı, diğer elimle ağır camı sıkıca tuttum ve sağ elimle aralık kapıyı biraz daha ittim. Beklediğim ya Zeus ya da boşluktu ama yatağımdaki gölgeyi görünce ağzımdan korku dolu soluk çıktı. Sırtım sıçrayarak kapı çerçevesine yaslandı ve kalbim kuş gibi çarparken, gözlerim üç dört saniyede karanlığa alıştı.
Yataktaki Affan'dı.
Onun siyah ceketi, iri vücudu, dağılmış saçları, burnuma gelen sevdiğim kokusu...
Gerginlik bedenimi terk etti ama kalbim hâlâ hızlı atıyordu. Fakat anlamadığım... ne zaman geldiği, neden yalnız olduğu, nasıl sessiz olduğu ve yatağımda n'aptığıydı. Üstelik yanlış görmüyordum değil mi? Bacaklarının yarısı dışarıdayken vücudu biçimsiz duruyordu ve yüzünü avuçlarının arasında tuttuğu yastığıma gömmüştü. Benim yatağımda, benim yastığıma sarılıyordu.
"Affan," fısıltısı dudaklarımdan döküldü.
Hiçbir şey anlamış değildim ama... uyuyor muydu? Fakat o hafif inleme sesi de kendisinden çıkmıştı. Bir rüya görmediğimden emin olmak için kolumu çimdikledim ve nabzım hızlanırken, içeriye mi girsem diye düşündüm. Ben daha hareket edemeden de Affan'ın hızla yükselip alçalan omuzları duraksadı, yüzü yavaşça yastıktan kalktı.
Göz göze gelince onu daha yakınımda istedim.
Tenim boyunca ürperdim.
Dudaklarım aralanınca sıcak bir nefes süzüldü ve Affan yavaşça kalkarken vücudum iyice arkaya yaslandı. Onunla konuşmam gerekse bile ne diyeceğimi bilemedim. Ayakkabıyla eve girdiğini görünce şaşırdım, Affan doğrulunca vücudunun gölgesi duvarda belirdi ve dikkatli bakınca göz kapaklarının düşük olduğunu gördüm.
Bana attığı ilk adımda sendeledi.
Ellerim tutacakmış gibi ileriye uzanırken, "Affan?" diye yineledim. "Sen ne zaman... n'oldu?"
Salondan sızan ışığın hafifliği yüzünden bana bir adım daha atınca fark ettim yüzünün terle parladığını.
İkinci adımı atarken gözlerini yeniden açtı ve bir şeylerin ters gittiğinden emin olduğum o saniye, bakışları gözlerimin içine kalktı. "Kanın kokusunu aldım," dedi, boğuk bir sesle.
Vücudum kaskatı kesilirken ruhum ikiye katlanmış gibi, gözlerim kocaman oldu. Kan ve ne... Koku mu almıştı? O, kokuyu mu algılamıştı? Şaşkınlığım, tüm sorularımı dudaklarımın arkasında bıraktı ve Affan bana doğru yaklaşırken, ellerim bir daha aramıza uzandı. Parmak uçlarım göğsüne yaslanana kadar bana geldi. "Sen... kanın kokusunu mu aldın? Affan sana... n'oldu?"
"O kanın kokusu ama... ya senin kokun? Ben onu istiyorum."
Düşmüş göz kapaklarını bir daha aralayınca, karanlıkta yanan bakışları bana daha önce hiç bakmadığı gibi baktı. Bu yüzden sanırım kıpırdayamadım, Affan kolumdan tuttuğu gibi beni çekti ve sırtım çerçeveden ayrıldı, bedenim sertçe onun bedenine çekildi. Yavaşça yürümesine rağmen beni o kadar hızlı hareket ettirmişti ki, ayaklarım yerde kaydı ve kollarım dirseklerimden bükülüp aramızda sıkışırken, Affan kollarını belimden geçirip sırtıma doladı. Ellerini sırtımdan bastırırken, başını omzuma doğru eğdi ve nemli alnı boynuma değerken, inleyerek bana sıkıca sarıldı. O kadar sıkıydı ki kollarımı aramızdan çekip ben de ona delice sarılmak istediğim halde yapamadım. Öyle de sıcaktı ki, ona bu kadar yakın olduğuma inanamayarak yanağımı hızla atan kalbine yasladım. Ve gözlerim, dayanamayıp kapanırken, dudaklarım hiç bilmediğim bir özlemle tir tir titredi.
"Ama yine olmuyor, hâlâ kokunu alamıyorum..."
DEVAM EDECEK.
Siz Affan ve Lale'nin okuduğunuz kadarıyla hikâyesini biliyorsunuz ama ben tüm hikâyelerini bildiğim için her yakınlıkları kalbime dokunuyor. Umarım size de aynı duyguyu geçirebiliyorumdur.
Gelecek bölümde görüşene kadar hoşça kalın.
Geçen bölüm sormamıştım, sorayım. Bölümü hangi emoji ile anlatırsınız? Ben tabi... 🫂
Ayrılırken lütfen yıldıza dokunun.
Yorumlar yükleniyor...