19: UNUTMAK İLE HATIRLAMAK.
Merhaba canımın içleri.
Her geçen bölüm için yazması daha keyifli, heyecanlı oluyor. Bu bölümde onlardan birisi. Okuma sırasında lütfen paragraf arası YORUMLARINIZI bırakmayı unutmayın.


19: UNUTMAK İLE HATIRLAMAK.
Kalbim, herkesinmiş gibi.
O ilk saniyesinde var ya, korkmak canımı öyle çok acıttı ki; kalbimi bu yüzden, herkesin acıtabileceği yer sandım. Herkesinmiş sandım.
Gördüğüm karşısında o kadar kilitlenmiştim ki, Affan'ın benim yerime harekete geçip cama gitmesini bir buğunun arkasında izliyormuş gibi hissettim. Bir kaba küfür kulağıma doldu ve Affan tutuyormuş gibi aşağıya uzandı, sırtı eğildi; Yalın'da onunla cama dönüp uzandı.
"Ayaz..."
Fısıltım dokunaklı bir şekilde çıktı ve sonra beynimden vurulmuşluk hissinin ağırlığıyla birkaç adım gittim. Kendimi Affan'a yaslayarak durdum ve başımı camdan korkarak çıkarınca nefesim kesildi. Ayaz'ı yerde, hatta kanlar içinde bulacağımı sandım ama her nasılsa, Yalın ittikten sonra onu bir eliyle tutmuş, sarkıtıyorken Ayaz'da gözlerini açmış, öfke ve şokla bakıyordu.
"Kes şunu," dedi Affan, Yalın'a. "Yukarıya çek çocuğu."
Yalın Ayaz'a bakıyorken, "Konuşacak mısın?" diye sordu. "Anlatacak mısın neler olduğunu?"
Bu pislik aklımı nasıl durdurduysa ne olduğunu ancak yeni idrak ediyordum. Onu bir eliyle iterken diğeriyle tuttuğunu, korkutarak konuşmak istediğini, adeta tehdit ettiğini...
"Sen..." yüzümü ona çevirdim ve daha önce beni kırdığı defalarca kez etmediğim şekilde ondan nefret ettim. "Seni öldüreceğim! Gryaznıy podonok!"
Yalın bir daha, "Konuşacak mısın?" diye sordu ama Ayaz suskun, öfkeli şekilde kendisine bakıp bir anda elini ısırmaya başladı ve Yalın bağırınca, Affan uzanıp Ayaz'ın elini kavradı. Onu yukarıya doğru çektiğinde, yeğenimin vücudu hareket etti ve Yalın elini tutarak geriledi. İnleyerek elinin tersini çevirip baktı. "Nasıl bu kuvvetle ısırdı bu çocuk..."
Affan Ayaz'ı kuvvetli şekilde çekince vücudu cama yaklaştı ve Affan onu diğer eliyle de belinden kavradı, içeriye alıp gövdesiyle sardı. İncinmediğinden emin olmak için ellerimi uzatıp ona dokundurdum, hissetmemek ağrıma giderken gözlerimle herhangi bir yara aradım. "Ayaz, canım iyi misin? Sorun yok tamam mı? Kucağıma gel istersen?"
Ayaz başını iki yandan tuttu ve gözlerini kapatarak Affan'ın omzuna bıraktı kendisini.
Kalbim ikiye ayrılıyormuş gibi geldi. "Ayaz? Başın mı döndü?"
Affan elini hafifçe onun sırtına dokundurdu ve camdan daha da uzaklaştı, yavaşça dizleri üzerinde alçalıp Ayaz'ı da yere bıraktı. Çenesinden tutarak başını kaldırınca ben de ona doğru eğildim. "İyi misin?" diye bu kez Affan sordu.
Ayaz'ın göz kapakları tekrar aralandı ve onun yüzüne, sonra bana bakıp gözlerini arkamıza çevirdi. Bir yarası olmadığından emin olunca rahatladım ve Affan'da arkasına bakarak doğruldu. Ayaz'ı kendime çekip sarıldım ve saçlarına, omuzlarına dokunarak yanaklarından öptüm. "O aptal böyle birisi işte ama... ona gününü göstereceğim. Özür dilerim, kapıyı açmaları için elimden geleni yaptım Ayaz..."
"Bir daha Lale'ye de Ayaz'a da benden habersizce yaklaşmayacaksın."
Affan'ın sesini duyduğumda içimdeki ateşin yakıcılığı gözlerimi doldurdu, o kadar öfkeli hissediyordum ki; sanki benliğimden taşıyordu. Doğrulup arkamı döndüm ve karşılıklı duruşlarına bakarken birkaç adım attım. "Keyfini daha ne kadar bekleyeceğiz? Bizi bu eve hapsetti, parmağında oynatıyor! Gerçeği bilen babası ve kendisi, ikisi de ağzını açmı..."
Ona ne kadar yaklaştığımı, elim havaya kalkıp bir tokatla yanağına indiğinde ancak fark ettim.
Bu şekilde konuşmasının sonunu getiremedi ve yüzü, sağ yanağına attığım tokatla sarsılırken gözleri de kocaman açıldı; geriye doğru bir adım sendelerken ağzı aralandı. Elim titreyerek kendime doğru çekilirken çenemi havaya kaldırdım. "Madem diğer bilen kişi babası, gidip ona hesap sorun! Ayaz'a mı yetiyor gücünüz?"
Elini ağır ağır yanağında gezdirdi. "Sana asla dokunmayacağımı bildiğin için böyle kolay vurdun bana değil mi?"
"Sen neden Ayaz'a bunu yaptın, sana dokunamayacağım için mi?"
"Bir daha bu kadar ileriye gitmeyecek," dedi Affan. "Sakinleş."
"Ben... insanlar bana dokunmasın diye her söylediğimi bile iki kere düşünürüm, bana dokunmasınlar diye insanlarla rekabete bile girmem." Çünkü acı çekmemek için, çünkü dizlerim yere sertçe yaslandığında bile acıdığı için. Çünkü bu lanetim yüzünden insanlarla kavga etmeyi bile unuttuğum için. "Ama herkesin her şeyi göze aldığı birisi vardır, sence o kim Yalın? Sence benim için o kim? Evet, Ayaz için, canım ne kadar acırsa acısın... sizin karşınızda olurum, onun da yanında. O yüzden... artık ne kastettiğimi anladın ama yine söyleyeceğim; ona asla dokunma!"
Çenesi sıkılaştı ve eli yanağından düşerken göğsü sertçe inip kalktı. "Ona, hiçbir şey olmadığı için mi dokunuyorum? Yoktan yere onun canını yakmak için..."
"Kes!" dedim, aynı savunmaları yapmaktan yorulduğum için. Ben anlamıyorum sanıyor ama defalarca söylediklerime kulak asmayan oydu. Her şeyin bir kaza olabileceği, suçunun kesinleşmediği... "Gidip Kerim'den çıkar öfkeni, suçluysa bile Ayaz'ı kaçıran, susmasını söyleyen o! Hadi, gidip onu da cezalandır!"
"Güven amca onun icabına bakıyor zaten," dedi, hatırlatır gibi. "Birinin de Ayaz'ı konuşturması lazım değil mi?"
"O biri sadece ben olacağım," dedim, böyle ne güzel konuşuyordum ama birazdan, arkamı döner dönmez ağlayacağımdan emindim. Fakat en azından... bana dokunsalar bile canım az önceki gibi yanmayacaktı. "Ne sen..." gözlerimi ve vücudumu Affan'a çevirdim, parmağımı ağırca göğsüne koyup bastırdım. "Ne de sen değil. Kızılacaksa ben kızarım, cezalandırılacaksa ben cezalandırırım, üzülmesi gerekecekse ben üzülürüm ama siz değil. Anlıyor musunuz? Söyleyin, anladınız mı?"
İkisi de bana baktı.
"Anladınız mı?" diye bağırdım.
Affan bana uzanacakmış gibi elini bel hizama yaklaştırdı. "Anladım," dedi. "Nefes al, ben anladım."
Onun havadaki eline vurup gözlerimi yine Yalın'a çevirdim. Kendisine o kadar hızlı vurduğumu sanmıyordum, gerçekten o kadar mı hızlı vurmuştum? İyi güzel, umarım yanağındaki kızarıklık günlerce kalırdı. "Sen anladın mı?"
Yüzü gerildi. "Anladım."
"Umarım anladı..."
Birkaç saniye süren gürültülü bir ses duyunca, üçümüz de aynı anda duraksadık ve sonra başımızı çevirdik. Eşikten dışarıya, koridora ve sonra hemen arkama baktım; Ayaz'ı göremeyince nefes almadan odadan fırladım. Koridoru geçtim ve daha merdivenden inmeden, bir baş dönmesiyle korkuluğa tutundum.
"Yok artık," diyerek arkamdan geldi Affan ve yanımdan geçti.
Katılaşarak, "Ayaz," dedim ve onun merdiven sonundaki bedenine bakarken vücudum katlanıyormuş gibi sarsıldı. Şekilsiz pozisyonu ve yerdeki kafası, hareketsiz küçük elleri ile kapalı gözleri... Beni hayatta tutan her şeye korkarak baktım ve Affan onun yüzüne uzanıp hafifçe dokunurken, "Ayaz?" diyerek ismiyle seslendi.
Koşup dizimin üstüne çökene kadar nefes almadım ve ellerim çaresizce uzandıktan sonra endişe ile geri çekildi. Affan onun vücudunu belinden, başının arkasından tutarak kucakladığında az önceki kâbusu tekrar görüyormuş gibi nefes nefese onu takip ettim.
"Düştü mü? Nasıl... nasıl oldu bu?"
"Başı döndü sanıyorum."
Affan salonu geçerken ben de koştum ve çıkabilmesi için kapıyı açtım, rüzgâr yüzüme değerken de araç için anahtara ihtiyacımız olduğunu hatırladım. Etrafımda aptalca bir tur dönüp sonra eşikten tekrar içeriye girdim, düştüğü merdivene yaklaşırken ürperdim ve ardından koşarak çıktım, çok ilerlemeden de Yalın'la karşılaştım. Anahtar ile gelmekte olduğunu görüp eline uzandım ve sertçe alıp onu omzundan ittim. "Eğer ki Ayaz incinirse... senin ne farkın kalacak ondan? Hiç."
Dönüp koşmaya başladım ve Affan'ı arabası yanında bulunca daha da hızlandım, arka kapıyı açtım. Affan onu yerleştirince ben de yanına doğru oturdum, dokunmaktan korkarak kalbimi tuttum. Affan direksiyona geçip arabayı çalıştırırken yüzüne doğru alçalıp seslendim. "Ayaz, canım, beni duyabiliyor musun?"
Geri dönüş alamadım, göz kapaklarında ufacık hareket bile yoktu. Dediği gibi başı mı dönmüş, takılıp mı düşmüştü? Keşke o sırada öncelikle onu uzaklaştırıp odama götürseydim ama Yalın canımı öyle yakmıştı ki, düşünmenin sırası olmamıştı. Duru'yu kaybettikleri için ne kadar üzüldüğümü anlatamazdım ama anladım ki... Duru Ayaz'ı öldürmüş olsaydı, onlar sonuna kadar Duru'yu savunur ve korurdu.
Fakat benim aynısını yapmamdan ölesiye nefret edeceklerdi, öyle mi?
Affan arabayı hızla sürdü. Çevirme olmayan yoldan gittiğini anladım, evden kaçarken ben de bu yolu kullanmıştım. Belki de babası hâlâ beni arattığı için temkinli davranıyordu. Araç bir sürenin ardından yavaşladığında en yakınımızdaki hastaneye geldiğimizi gördüm. Kırsal bölgedeki, iki katlı, düşük bütçeli bir yerdi. Aracı kenara çekerek durdurdu ve indiği gibi acil kapısına baktı. Kimseyi göremeyince de arka kapıyı açarak Ayaz'a uzandı, kucağına alarak çıkardı. Koşarak yanına gittim ve acil girişinden geçerken, gözlerimi Ayaz'ın, onun göğsüne değen yüzünden çekemedim. "O kapıyı kilitlemeseydin bunlar yaşanmayabilirdi," dedim, Ayaz'ın eline dokunarak.
Beyaz önlüklü bir kadın bakış açıma girdi ve takip edemediğim saniyelerde Ayaz'ın vücudu sedyeye yerleşti. Telaşla başımı kaldırıp, "Merdivenlerden düştü," diye açıkladım ve sedye koridorda ilerleyip ikiye ayrılan kapılardan geçti. "On, on beş basamaklı, böyle geniş ve büyük bir merdiven..."
"Nasıl buldunuz onu? Kafasının üstünde miydi, yüzünün üstünde mi?"
O anı tarif edemedim, Affan benim yerime konuştu ve kadın onu onaylayıp yanına yaklaşan genç hemşireye baktı. "Aileyi dışarıya alalım, çocuğu da bir tomografiye sokalım."
Her şey etrafımda dönüyordu. Kafamı kaldırıp baktığım hemşirenin yüzünde bile Ayaz'ı gördüm. Baş dönmesi ile şakağımı tuttum ve Affan'ın elleri altında sürüklenirken karşı koymadım. Kendimi önce perdenin, sonra acil kapının dışında bulup göğsümü ovalarken Affan'ın elleri dirsek altlarıma kadar süzüldü. "Lal, kendinde misin? Aklı başında bir söz söyle."
Bir şey mi oldu? Beynine mi? Gözlerini tekrar açacak mı? Dişlerimin kamaştığını hissederken Affan'ı görmek için başımı kaldırdım. Yalvarmam mı gerekirdi oğlumu bana vermesi için, neyi eksik yapmıştım da Ayaz'ı odadan çıkaramamıştım?
"Bir karar ver," diye fısıldadım ona, sesimi ilk an ancak o kadar çıkarabildim ama sonra bağırarak, "Bir karar ver!" diye tekrarladım. "Beni üzecek misin? Tamamen öyle davran. Bana yardımcı mı olacaksın? O halde yardım et! Umursamayacak mısın, hiç umursama. Öfke mi duyuyorsun, acıyor musun, kurtulmak mı istiyorsun, lanet mi okuyorsun anlamıyorum! Ben babanın tutsağıyım ama senin neyin olacağım Affan, senin neyin olacağım?"
Hiç kimsenin bir an sonra ne yapacağına merak sarmadım, çoğu zaman bunu önceden hissettim. Çenemi bu kadar yormanın onu etkilemeyeceğini de biliyordum. Elini yüzümün sol tarafına koyup yana doğru kaydırarak ıslaklığı sildi. "Neye ihtiyacın varsa."
Omuzlarım arkamdaki duvara doğru titredi. "Ayaz'a ihtiyacım vardı, ona böyle davranmamanız için dil döktüm. Çocuk dedim, böyle yapılmaz dedim..."
"Senin onu görmeye değil, onun gerçekleri anlatmasına ihtiyacın vardı, bir yolunu aradım."
"Gerçekler," dedim heceleyerek. "Eğer gerçekler korktuğum gibiyse... N'apacaksınız?"
Eli aynı hareketi yanağımda tekrar yaptı ve gözyaşlarımı dokunarak sildi, kocaman eli yüzümün yarısını kaplıyordu. "Ona mı?"
"Bana," dedim.
"Sana değil," dedi.
"Niye bana değil?"
"Sen ondan sorumlu değilsin," dedi, o geceden beri birkaç kez söylemişti bunu. "Annesi değilsin."
"Teyzesiyim." Bileğinden tutup yüzümdeki elini indirmeye çalıştım ama aramızdaki boşluktan gözlerime bakarken kılı kıpırdamadı. "Sen neyimsin? Hiç."
Elini itmek için kavga bile etmeye hazır olduğumu görünce parmağını kirpik altımda dolaştırıp yavaşça sildi ve kolunu indirdi. Hızla ona arkamı dönüp uzaklaşırken yaklaşık yarım saattir yaşadığım duygu durumu yüzünden her şeyi yarısıyla algılıyordum. En yakındaki koltuğa oturup dizlerimi sıkıca birbirine bastırdım, ayaklarımı bir hizada birleştirip elimle yüzümü gizledim.
Acil kapısı birkaç kez açılıp kapandı, Ayaz'la ilgilenen kadın bir girip bir çıktı. Ayaz'ın da sedyeyle hareket ettiğini gördüm ve ben daha arkasından gidemeden üst kata çıktılar, geri geldiklerinde gözleri hâlâ kapalıydı. Acil kapısı önünde beklerken Affan duvara yaslanmış, bana bakıyordu.
Göz göze geldiğimiz her defasında bakışlarını kaçıran ben oldum.
Ne güzel hiçbir şeyden sorumlu değil. Ne yaptığını biliyor, ne yapmadığını.
Ne yaptığını ne de yapmadığını...
Tabi yaa.
Doktor bir daha acil kapısından çıkıp üst kata yürüyünce ben de hareket ettim ve Affan'da duvardan ayrılınca durup ona baktım. Sessizce bakışma uzadı. "Tuvalete gideceğim, yüzümü yıkayacağım."
"Anladım."
"O zaman niye geliyorsun?" Biraz bağırdım, n'apayım, hak ediyorlardı. "Bir yere kaçacak değilim, Ayaz burada." Onu bırakıp gidecektim sanki ya. Arkamı dönüp merdiveni çıktım ve başımı koridorun sağında solunda dolaştırırken bir yandan da Affan'ı kontrol ettim geliyor mu diye. Baktım gelmiyor, ben de daha hızlı ilerledim.
Dakikalar sonra tuvaletten, gergin şekilde çıkıp ıslak ellerimi ovalayarak inince Affan'ı hemen merdiven başında buldum. Kafasını kaldırmış, inmemi izliyordu. Gözlerimi kaçırarak önünden geçtim ve az önceki koltuğa otururken, "Bir şey mi oldu?" diye sordu.
Telaşla başımı kaldırdım. "Ne olacak ki?"
"Kızarmışsın, biri mi yaklaştı sana?"
Kafamı iki yana salladım ve sabırsızca doktoru bekledim, Ayaz'dan haber almayı. Affan göğsünü ovalayarak yanımdaki koltuğa oturdu, telefonunu çıkarıp ekranda bir süre parmaklarını dolaştırdı. Çok geçmeden doktorun, elinde birkaç kâğıtla indiğini görünce heyecanla doğruldum.
"Ayaz kendine geldi mi?"
Affan kalkmaya zahmet etmeden doktora bakarken, "Sonuçlar nedir?" diye sordu.
Kadın her ikimize de rahat bir gülümseme sundu. "Tomografi sonuçları fiziki olarak temiz, muhtemelen şoka girip bayılmış. Şimdi de ilaçların etkisi ile uyuyor, kısa sürede kendine gelecektir."
Affan'a baktım, sanki onun da umurundaymış gibi.
Doktor, "Ama... bir problemle karşılaşabiliriz," dediğinde başımı yavaşça çevirdim. Temkinle bakıyordu bu kez. "Hafıza merkezlerden birisinde anormali gördüm, ancak kendine geldiğinde anlayabiliriz ama şoka bağlı... hafıza kaybı geçiriyor olabilir."
Affan'ın nadiren tepki verdiği bir an yaşandı, koltuktan kalkarken, "Hafıza kaybı?" diye tekrarladı.
Kadın elindeki evraklara baktı. "Dediğim gibi fiziksel, acil bir sorun görmedim ama... oğlunuzun zihin yapısı da farklı, hiçbir doktorla görüşmüş müydünüz?"
Affan tam olarak bahsedilen şeyi anlayamazken, "Evet," dedim ben, bunu daha önceden biliyordum. "Biz bunları biliyoruz." Doktor bizi en başından beri bir aile sandığı için bizim adımıza konuşuyordum.
Başını salladı. "Tedavi görmüş müydü peki? Bir doktor ya da psikiyatrist yardımında bulundunuz mu?"
Ayaz'a bir şey olduğu düşüncesiyle o kadar endişelenmiştim ki, onu farklı kılan sonuçlarla bir daha, üstelik bu kez Affan yanımızdayken karşılaşacağımı unutmuştum. Doktora, "Evet," dedim. "O gitti, şu an iyi."
Affan başını bana çevirirken kadın çehrelerimizi inceledi ve daha fazla üstelemeden arkasını döndü. Ben, Ayaz'ın şimdilik iyi olmasıyla rahatlarken, Affan bir adım ileri çıkıp kadına seslendi. "Bir dakika... Çocuk, yani Ayaz ne kadar süreli bir hafıza kaybı yaşıyor olabilir?"
Doktor bir saniyeliğine bana baktı. "Emin olmamakla beraber son birkaç hafta diyebilirim."
Yani Duru'nun öldüğü günü de unutmuş olabilirdi.
*
Yarım saat önce.
Doktoru takip edip köşeden dönerken bir daha Affan'ın gelmediğinden emin oldum ve kadına iyice yaklaştığımda, "Bakar mısınız?" diye seslendim.
Doktor bana döndü ve Ayaz'ın annesi olduğumu görüp, "Sonuçlar henüz çıkmadı," dedi.
"Ben başka bir şey söyleyeceğim," dedim ve duvarın kenarına doğru çekilince kadın da resmi şekilde gülümseyip, "Evet?" dedi.
Kendimi ve Ayaz'ı korumak için aklıma gelen şeyleri, hiç düşünmeden hayata geçirmeliydim; zaman kazanmak için çaresini bulmalıydım. "Oğlum son zamanlarda iyi değil, kendisi... kardeşi ve babası ile bir kaza geçirdi."
Doktor hemen, "Bir rahatsızlığı, travması var mı?" diye sordu.
"Kızımızı kaybettik," dedim doktora.
Kadının yüzündeki o ansız şaşkınlığı ve sonra kontrol altındaki üzüntüyü gördüm. "Başınız sağ olsun, ne zaman oldu?"
"Çok yeni aslında." Bir saniye durdum, çok aceleci konuşursam yalan söylediğim açığa çıkar diye endişelendim. Ellerimi sıkıp dudak kenarımı ısırdım. "Eşim aracı kullanıyordu, kendisini çok fazla suçluyor, oğlum kazadan beri konuşmuyor..."
"Çok zor olmalı, iyi misiniz?"
"Ben o gün yanlarında değildim ama dediğim gibi eşim kendisini çok suçluyor, oğlumuz konuşmayı da kesince... onun her gün yeniden acı çektiğini düşünüyor."
Kadın bir an sessiz kaldı, bunları paylaşma sebebimi sorma kabalığında bulunmadan, "Travma sonrası çok normal," dedi.
"Evet," dedim ve kuşkulandırmadan devam ettim. "Oğlum unutmuş olsa bu kadar acı çekmezdi, eşim de... onun hatırladıklarıyla bu kadar üzülmezdi."
"Yani tabi ama bunlar geçici çözümler, bir psikologla..."
"Sizden istediğim şu aslında." Dolu gözlerimden akan damlaları silerken izledi beni. "Oğlum hiç konuşmuyor, bir şey anlatmıyor. Eğer eşim... onun hafıza kaybı yaşadığını öğrenirse biraz olsun rahatlar, kendini bu kadar suçlamaz."
"Anlayamadım?" Aslında biraz rahatsızmış gibi görünüyordu.
Başımı kaldırıp en yaşlı gözlerle baktım. "Eşime, oğlumuzun hafıza kaybı yaşadığını söyler misiniz? Lütfen. Biliyorum, isteğim sizi çok şaşırtıyor ama... oğlumun üzülmesine engel olamıyorum, bari eşimin o derin vicdan azabını azaltayım."
Kadın şok olarak, "Hanımefendi, öyle şey olur mu?" dedi. "Bu durumla böyle başa çıkamazsınız, ben size bir arkadaşımı..."
"Elbette biliyorum, bu çok geçici bir çözüm." Kızaran yanaklarımı, yüzümü sildim. "Fakat inanın çok zor durumdayım, ne oğluma ne kocama yardımcı olamıyorum. Sizden hiçbir raporu, tahlili değişmenizi istemiyorum. Sadece... eşime geçici bir hafıza kaybından bahsedin. Oğlum konuşmaya başlayınca da... ona bir şeyler hatırladığını söylerim, asla sizi huzursuz edecek bir durum yaşanmaz."
"Lütfen," dedi kadın, beni hayretle dinlemeye dayanamayıp. "Bu hiç etik değil. Size başka koşullarda..."
"Asıl ben size lütfen diyorum." Kadının ellerine uzandım. Eskiden kimin ellerini tuttuğuma dikkat ederim ama hissizleştiğimden beri önemi kalmamıştı. "Bana yardım edin, eşime oğlumun uyandığında bir şeyleri hatırlamıyor olabileceğinden söz edin. Sadece son birkaç haftasını, o kazayı hatırlamıyor olduğunu duysun eşim ve... biraz olsun vicdan azabı dinsin. Kızımdan sonra eşimi ve oğlumu da kaybetmek istemiyorum."
"Fakat oğlunuz konuşursa..."
"Konuşursa hatırlamış derim ama o güne kadar eşim nasıl bilebilir ki? Lütfen, ailem söz konusu..."
"Ama kardeşini sorması gerekir, öldüğünü hatırlamazsa onu arar..."
"Doğru ama... oğluma ablasının dedesinin yanında olduğunu söylediğimi söylerim eşime. Oğlumuzun da bu yüzden ablasını sormadığını." Doktora en yumuşak, içten bakışlarımla baktım. "Lütfen, iyiliğinize ihtiyacım var."
*
Doktor yalan söylediğimi düşünmemişti ama Affan şüphe duyar mıydı? Sabit bir adam olduğu için böyle büyük bir tesadüften şüphelenir mi, yoksa birçok şey gibi buna da aldırış etmez mi anlamıyordum. Doktorun gidişini kıpırtısız izleyip sonra gözlerimi acil odasına çevirdiğimde, Affan'ın da gözleri bana döndü.
Yutkunuşumdan bile anlayacakmış gibi hissederek elimi boğazımda yavaşça gezdirdim.
"Tomografiden hafıza kaybının görüldüğünü bilmiyordum," dediğini duyunca, ben de bunun hakkında düşündüm. Doktor, dayanaksız bir yalan mı söylemişti?
"İnanamıyorum," diye tepki verdim sadece.
"Nedir inanamadığın?"
"Senin gibi, hafıza kaybı yaşıyor olması."
Affan, sandalyenin ayaklarını gıcırdatarak oturduğunda boynumdan çektim elimi ve ben de oturarak onun hakkında düşündüm. Uçak mühendisi olduysa, okulu derece ile bitirdiyse belli bir zekâ ve akıl sahibidir; bu yüzden şüphe duyması kaçınılmaz olacaktır. Şüphelerinin doğruluğundan emin olana kadar Ayaz'ı konuşturmalı, gerçeği önce ben öğrenmeliyim.
Hafıza kaybı Affan ve Yalın'ın Ayaz üstündeki baskısını azaltacaktır.
"Oğlun zihinsel olarak hasta mı?" diye sorunca ben hâlâ becerikli yalan söyleme detayları üzerinde düşünüyordum. "Doktor ne kastetti?"
Saçımı özensizce kulak arkasına koyup acil yazısını izlemeye devam ettim. "Beynindeki duygu noktaları etkisiz. Bağlanma, empati kurma, merhamet gösterme gibi duygularının oluşması, gelişmesi... mümkün değil." Geçtiğimiz yıllarda birkaç doktor bunun hakkında benzeri cümleler kurmuştu.
Neden açıkça söylemiştim ki? Ya da neden gizlemeye devam edecektim? İkisinin de akıllıca cevabı yoktu. Affan'ın oturuşunu bana doğru çevirdiğini, bacaklarından anladım. "Ayaz psikopat mı?"
Hemen, "Hayır," diyerek gözlerimi çevirdim, onun gözlerine yakından bakınca içim acıyla doldu. "O kötü eğilimlere de istek duymuyor, tıpkı birisine yardım etmek istemediği gibi... birisine kötülük de etmek istemez, iyi ve kötü ayrımı yok."
Geçmiş konuşmalarımızın birinde onun davranışlarının çevresinin bir kopyası olduğunu, ormana da bu yüzden gidebileceğini söylemiştim. Bu yüzden Ayaz'ı savunuyordum, Duru'yu öldürmüş bile olsa bunu canice ya da içten gelen bir kötülükle yapmadığını biliyordum.
"İlk tanıştığımızda bu kadar açık söylememiştin," dedi, anladığım üzere aramızda geçenleri o da unutmamıştı.
"Ben ilk tanıştığımızdan beri sana karşı değiştim," dedim sessizce. "Sen hâlâ aynısın."
"Söylediğine bak," dedi. "Delisin."
Omuz silktim.
"Doğduğundan beri ona bakıyorsan, sana eziyet dolu günler yaşatmıştır," dedi, bunu Ayaz için söylediğini anladım ama bunu düşünmesi çok düşünülmüş gibi geldi. İlk an akla gelecek şey miydi? "Sana nasıl davranıyordu? Hem babası, hem o... başına bela olmuşlar."
"Bela deme," dedim kızgınca ve sonra Ayaz'ın beni incittiği defalarca an zihnimde berraklaştı. "Beni hiç sevmiyor. Söz ettiğim gibi; bağ kuramıyor, bir kez olsun içten gözlerle bakmıyor. Beni inciten bu."
"Doğuştan mı böyle, nasıl bir hastalık?" dedi Affan. "Ayrıca duygusuz diyorsun ama sana sarıldı."
"Sen de bana sarılmaktan bahsettin," dedim ve bunu söylememe rağmen gözlerinin hâlâ aynı bakıyor olmasına içerledim. "Sarılmak... bazen öylesinedir."
"Sana sarılmak da mı?"
"Sarılmak üzerine sohbet mi edeceğiz?" dedim burnumu kırıştırarak. "Eminim ilk dakikasında sıkılırsın."
"Neden böyle düşünüyorsun?"
"Herhangi bir konuşmamızdan keyif aldığını hissetmedim," dedim.
"Kafanda kurduklarına bakılırsa senin yüzünü bile görmek istemiyorum."
"Bu kafamda kurduğum değil, hissettirdiğin. Çok soğuksun."
Böyle bir zamanda ikimiz hakkında konuşmayı yersiz bulup o başka bir şey eklemeden, "Neyse, sonra," dedim. Başımı önüme çevirince konuyu kapatmama bir şey demedi, böyle basitçe şeylere kızgınlık duymuyordu. Titreyen parmaklarımı saklarken başını kafamın arkasında hissettim. Kolunu arkadan dolayıp elini önüme getirdi, kırıştırdığım burnumu düzeltirken karşıya bakıyordu. Parmaklarının yanağıma teması ile gözlerimi kapatıp kendimi sıktım.
Ayaz'ın iyi olduğunu öğrendiğim için endişem geçmiş olabilirdi fakat sebep oldukları için ona, Yalın'a kızgındım. Eline dokunup çekerken kendisine bakmadım bile. Daha ne kadar oturduk bilmiyorum ama her dakikasında Affan'ın yer değiştirip doktorun yanına gitmesinden, hafıza kaybı ile ilgili daha fazla bilgi edinmek istemesinden korktum.
Acil kapısı açılıp, geldiğimizde bizimle ilgilenen hemşire çıktı ve göz temasımız sırasında, "Oğlunuz kendisine geldi," dedi her ikimize de.
Bir hevesle kalkıp koridoru geçtim, kapıdan girdim. Affan mesafeli şekilde arkamdan gelirken perdeyi çekip Ayaz'a baktım. Yatak hafifçe yükselmişti, yarı oturur pozisyondaydı, gözleri etrafa bakarken beni gördü. Son yaşanılanları hatırlamasını izleyip yaklaştım ve elinden tutup kulağına eğildim. "Ayaz, konuşmamaya devam et, ben tekrar söyleyene kadar sakın o adamların yanında konuşma. Hiçbir şey hatırlamıyormuş gibi tepkisiz kal söylenenlere."
Aceleci vaziyette durumu izah etmek istemiştim. Elini başına götürüp öksürürken endişelendiğini görüp, "Senin için," dedim. "Bir şeyler düşünüyorum, madem konuşup bana yardımcı olmadın, sakın sözümden çıkma."
Gözlerimle vücudunu taradım, düşüşü sırasında illaki ezilme ve yaralanma olmuştur. Hemşire perdeyi açtığında, "Vücudunda kırık var mı?" diye sordum.
"Düşüşü yumuşak olmuş, göğsünde morarma ve dirseklerinde ezilme var; birkaç ilaç yazacak doktor."
Hemşirenin bakışları kuşku dolunca afalladım ama sonra... Ayaz'ın düşüşünden şüphe duyduğunu anladım. Doğru, belki de bizim zarar verdiğimizi düşünmüş olabilirdi ama doktora anlattıklarımdan sonra kötü bir durum olmazdı değil mi?
Hemşire, "Oğlunuz hiç konuşmuyor," dedi. "Kimliği, eşyaları yanınızda mı?"
"Evden aceleyle çıktık, almak aklıma gelmedi," dedim, Ayaz'ın başına dokunduğu kısma baktım, hafif bir şişlik görünce tedirgin oldum. "Kafası şiş, problem yok değil mi?"
"Hayır, iyi durumda." Kadın Ayaz'a yaklaştı. "Konuşmadın hiç, bir sorun yok değil mi? Psikiyatrist arkadaş..."
Ayaz başını bana çevirip elime uzanınca hemşire cümlesini yarıda kesti ve hafif bir gülümseme ile doğruldu. Kızamam, tabi şüphe duyacak ama Ayaz'ın bir an önce buradan ayrılmasını istiyordum. "Doktordan raporunuzu getireyim," diyerek ayrıldığında Affan perdenin arkasında görüldü.
Üstüne hiçbir şey almamıştı, tişört ve eşofmanı vardı. Ayaz onu görüp merakla incelerken, "Beni hatırlıyor musun?" diye sordu.
Ayaz tek tepki vermeyince Affan burun kemerini sıktı ve doktor hanım, içeriye süzülürken sırasıyla bize baktı. Yaptığı şeyden ötürü tedirgin olduğunu hissedip kendisine hafifçe gülümsedim. Ayaz'ı izlerken, "Sanırım korktuğumuz gibi?" dedi.
Hemen, "Maalesef," dedim. "Konuşmuyordu, şimdi tamamen tepkisiz. Sanırım... bir şeyleri unuttu."
Affan doktora döndü. "Madem hatırlamıyor, yanında konuşmamız iyi olmaz."
Doktor onun baş başa konuşma isteğini anlayınca gerildi, ben de aynı şekilde. Affan bana bakıp çıkınca doktor arkasından gitti. Stresle yüzümü ovuşturdum ve sandalyeyi çekip oturdum, bir şeyleri açığa çıkarmaması için neredeyse dua etmeye başladım.
"İyi misin?" diye başımı kaldırıp Ayaz'a sordum. "Bir yerinde ağrı var mı?"
Baş sallayarak onayladı ve elini önce gövdesine, sonra kollarına götürdü. Onu böyle görünce... dudaklarım titredi, duygularım iyice karıştı. "Nasıl düştün, başın mı döndü?"
Evet dercesine başını salladı.
"Bir şey hatırlamıyorsun, Affan ve Yalın'ı ilk kez gördün tamam mı?"
Affan bir süre dönmeyince yanlarına gitmekle kalmak arasında kararsızlığa düştüm. Dakikalar sonra perde çekilince kalp atışlarımla beraber omuz üstümden arkama döndüm. Herhangi bir emare aradım ama bariz bir huzursuzluğunu görmedim. İkimize sırasıyla bakıp dilini dudaklarında gezdirdi, göz kırpıp arkasını döndü.
Anladı mı?
Yanına gidemedim, Ayaz bir süre daha dinlenirken onunla kaldım ve saatler sonra Ayaz'ın yeterince iyi olduğu anlaşılınca acilden ayrıldık. Onu adeta Affan'dan saklayarak arabaya götürdüm, yanına otururken kürkümü giydirdim. Vücudu halsizce göğsüme düşünce parmakları kıyafetimde birleşti, eli hâlâ çok küçüktü. Eğilip saçlarından öptüm. "Aşkım benim..."
Beni sevseydi ne kadar mutlu olurdum acaba?
Kesin çok mutlu olurdum, çok.
"Bir eczanede duralım mı?" dedim, Affan'a bakamadan.
Dikiz aynasından Ayaz'a bakıp hastanenin karşısındaki eczaneye doğru yavaşladı.
"Reçeteyi ver."
İtirazsızca doktor reçetesini uzattım ve Affan çıkıp birkaç dakika içinde döndü. Eczane poşetini görünce rahatladım ve araba yavaşlayana kadar bir daha Affan'a bakmadım. Acaba ne hissediyordu? Eminim Ayaz şu saniye ölse umurunda olmazdı; davranış şeklinden anlamıştım.
Araç sulanmış karın üstünde durunca Affan'ın inmesini bekledim. Ayaz beni dürtüp karnını ovuşturunca, "Tamam," dedim hemen. "Girelim, sana yemek hazırlayacağım. İyisin değil mi?"
Onu beraberimde indirdim, ayakkabısı olmadığı için yere değen çıplak ayaklarıyla huzursuz olup kucağıma aldım. Affan bir an kaşlarını kaldırdı, kucağıma almamdan rahatsız olmuş gibiydi. Tabii ki onu kucaklamak üç yaşında, dört yaşındaki kadar kolay değildi; üstelik ben ağırlıkları da normalden fazla algılıyordum ama eve kadar taşırdım.
Basamakları çıkıp verandayı geçtiğimde Affan kapıyı açmış, eşikten geçmişti. Kapıdan süzülünce evde Nazende'yi gördüm; oturma alanı toplanmıştı. Mahcubiyetle inlediğimde Affan'ın Ayaz'ı karşısına aldığını gördüm. Önüne bir çift terlik bıraktı. "Bunları giyerek yukarıya çık, ayaklarını yıkayıp kurulan."
Ayaz terlikleri giyip başını salladı.
O söylendiği gibi üst kata giderken, Affan'ın önüne doğru yürüdüm. "Çocuğuma kirliymiş gibi davranma."
"Kişisel değil, kötü bir şey de demedim."
Gözlerinde kalmamak için bakışlarımı çekip hızla hareket ettim. Ayaz'ı Yalın ile yalnız bırakamazdım. Üst kata çıkmak için arkamı döndüm ama istemediğim bir görüntü ile karşılaştım. Oğlum ilk basamaktayken, Yalın gergince merdiven başında dikiliyor, sırasıyla bize bakıyordu.
Gördüğüm an göğsümü bir sıcaklık sarmaladı, bütün vücuduma yetecek güçte bir ateşti belki de. Süratle ilerleyip Ayaz'ı kendime doğru, nazikçe çektim ve Yalın'ın gergin çehresine bakarken, "Bu evden gideceksin," dedim. Sonra Affan'a döndüm. "Yalın bu evden gidecek. Ya da ben bulduğum her fırsatta Ayaz'ı da alıp evden kaçmayı deneyeceğim. Hemen birini seç."
Affan böyle bir istekte bulunmamı beklemiyordu. Bakışları yüz hizamdan uzaklaşıp merdiven başına kadar tırmandı ama ben Yalın'ı görmek bile istemiyordum, zaten bu yüzden artık evde olmasını istemiyordum. Sert nefes alışını duymaya başlayınca sinirlendiğini varsaydım.
"Yalın İstanbul'a dönemez," dedi Affan, ağır ağır buraya yürürken. "Babam rahat bırakmaz, burada neler yaşandığını anlatmasını ister."
Hemen, "İstanbul'a dönmesine gerek yok," dedim. "Bursa'da kalsın ama başka yerde. Ayaz'dan uzak bir yerde."
Bakış açısına Ayaz'ı aldı ve birkaç saniye ona baktıktan sonra yavaşça Yalın'a döndü. Saatler içinde ona bakmak katlanılmaz olmuştu ama yine de kafamı çevirdim. Doğrudan Affan'a bakıyordu ve yüz hatları oldukça rahatsız, huzursuzdu. "Onu itmedim Affan, yalnız korkutmak istedim," dedi.
"Buna hakkın yok," dedim. "Çocuklar dokunulmazdır."
"Cinayet işleyen çocuklarda mı?"
"Sus artık!" diye nefesim kesilerek bağırdım. "Haberlerde gördüğün, izlediğin o çocuklar gibi değil Ayaz. Hiçbir şeyin farkında değil, ölümün bile!"
Bunun üzerine Yalın hedefini değiştirdi ve gözlerimin içine bakarken, bir şey diyecek gibi dudakları ayrıldı. Sonra da kafasını iki yana sallayıp, "Bu gece otelde kalsam iyi olur," dedi.
Arkasını döndüğünü görünce, "Bu arada," dedim, Affan'la aynı anda bana döndüklerinde de ekledim. "Senin yüzünden Ayaz hafızasını kaybetti, doktor son haftaları hatırlamadığını söyledi. Artık onu hiçbir şey için suçlayamazsınız, sabırla beklemekten başka çaren kalmadı."
Onu böyle hayrette bırakmanın tadını bile çıkaramadım, kendisine düşmanlık etmek istemezken beni buna zorlamasına içerliyordum diğer yandan. Omuzları düşerken ellerini iki yana açıp Affan'a baktı. "Bu doğru mu? Herhalde şaka?"
Affan gözlerini üzerimden ayırmadan, "Hıhı," dedi, Yalın kadar hayrette değildi tabi.
"Yok artık," dedi Yalın, gözleri ikimizden de uzaklaşıp Ayaz'ı buldu. "Böyle bir denk geliş olamaz, inanmıyorum."
"Acaba merdivenlerden mi düşsen? Belki kafa darbelerinde sık yaşanan bir durumdur hafıza kaybı, bir atsana kendini aşağı..."
Yalın'ın tamamıyla kötü bir insan olduğunu aklımdan hiç geçirmemiştim. Bu yüzden karışık duyguların yüzünden geçmesine şaşırmadım, gözleri öfkeliden ziyade çaresiz ve huzursuzdu. Daha bir şey demeden sırt çevirince iyice gözden kaybolmasını bekledim, ancak o zaman Affan'ı da arkamda bırakıp odamıza doğru yol aldım.
"Lal..."
"Ayaz' yaklaşma."
İçeriye girer girmez kapıyı kilitledim.
"Seni bir yıkayalım, ardından hemen yemek yedireceğim."
Kısa sürede banyoya soktum ve kendi şampuanımla başını yıkamaya başladım. Köpük ve sular saçlarından dökülürken onunla aynı hizaya eğilmiş, konuşuyordum. "Her şeyi bana anlatacaksın, bundan kaçışın olmayacak. Baban seni konuşmaman için bir şekilde ikna etmiş, bir süre daha konuşmayacaksın. İçerideki adamlar senin hafızanı kaybettiğini, Duru'nun öldüğünü ve haftalardır olanları hatırlamadığını düşünecek. Sakın hiçbir şeye tepki verme, onları ilk kez görmüş gibi davran. Anladıysan başını salla."
Gözü yandığı için ellerimi itip yüzüne su boca etti.
"Ayaz, ne diyorum? Başını salla."
Dediğimi yapınca en azından aldırış ettiğini düşünüp rahatladım.
"Her fırsatta sana kötü davranacaklar, sakın yanımdan ayrılma, onlara karşılık verme, Duru'dan bahsettiklerinde ona... ne olduğunu bilmiyormuş gibi görün. Hangi birisini anlıyorsun acaba, inat ettin konuşmuyorsun..."
Gözlerim yeniden onun vücudunu tarayınca dirseğinin altındaki bir iz dikkatimi çekti.
Kolunu nazikçe tutup yakından baktım. "Bunu görmemiştim, ne oldu? Düşünce mi oldu?" Zedelenmiş, pütürlü bir yara gibiydi gerçi.
Bakıp parmağıyla ize dokundu ve sonra aynı parmağını dudaklarına yaslayıp bir basit sus, işareti yaptı.
Su üstüme sıçrarken meraklı şekilde göz ifadelerini izledim. "Birisi bir şey mi yaptı? Kim?"
Parmağını iki kez tekrardan dudağına vurdu.
Uzanıp parmağını tutunca kaşlarını çatıp alt ve üst ıslak kirpiklerini birbirine yaklaştırdı. "Birisinin canını yaktığın için mi bu sessizliğin? Birisinin... Duru'nun canını yaktın mı? Seni anlayıp dinleyeceğim, sanıyorsan sana kötü davranacağım... asla! Bir daha onların da bir şey yapmasına izin vermeyeceğim."
Sabunlu gözlerini ovuşturup kafasını suya kaldırınca onu serbest bıraktım. Vücudunu yıkayıp bir havlu aradım ve havluyu etrafına sararak onu kuruladım. Odaya girince kendimin aldığımız merhemi vücuduna sürüp en küçük kazaklarından birisini ona giydirdim, altına da kendi giysisini. Saçlarını havlu ile kuruladım. "Sana hemen hazırlayayım da biraz uyu, çok yorgunsun."
Yatakta bırakıp odadan çıkarken kapısını kilitledim, toparlanan salonu inceleyerek mutfaktan içeriye geçince Nazende'yi tekrardan gördüm. Mahcubiyetle süzüldüm adaya kadar. "Hoş geldin," dedim söze girerek. "Ev çok dağınıktı, toplamışsın! Gerçekten burada olsaydım yardım ederdim, çünkü benim kabahatim... Hiç de yapmam böyle şeyler ama n'apayım, sanki çıldırdım, bu aralar sinirlerim öylesine bozuk ki... Anlatamam da sana, neyse, nasılsın?"
Konuşmam bitene kadar sabır gösterince daha da mahcup oldum. "Sorun değil, kaba işti, hızlı temizledim. Sen... iyi misin?"
Stresten vücuduma çatlaklar açılmış gibi hissediyordum. "İyiyim. Oğlum için biraz yemek ısıtacağım."
"Oğlun muydu? Çok tatlıydı." Acaba bağrışlarımızı duyup anlamış mıydı neler olduğunu?
Ayrıca, bence kibarlık ediyordu. "Ayaz mı tatlıydı?"
"Evet tabi, dolgun dolgun yanakları var, yüzü çok güzel, saçları da sarı sarı..."
O Ayaz'ı övdükçe dudaklarımdaki kıvrım çoğaldı. Birisinin Ayaz'dan iyi bahsetmesi nadir olurdu, ona niyetsizce bakılmasına çok sevinerek, "Teşekkür ederim," dedim. "Biraz garip ama gerçekten elinde değil, aslında çok da saf..." sustum, şimdi dert yanmanın sırası değildi. "Öyle işte. Neyse, ben bir şeyler hazırlayayım."
Dolapta Affan'ın birkaç gün önce yaptığı çorbadan kaldığını gördüm, çıkarıp kararsızca baktım. Herhalde bir şey olmamıştır, yeni bir çorba yapmak için vaktim yoktu. Onu ısıtırken dolaptan meyve çıkardım, odaya dönerken yanıma alacaktım. Tepsiyi hazırlayınca vakit kaybetmeden ve ikisini de rastlamadan mutfaktan ayrıldım.
Tepsi ile girdiğim an Ayaz kalkıp yaklaştı. Onu oturttum ve tepsiyi aramıza bıraktım, çok yorgun olduğu için ben yedirmek istedim. Kaşığı ağzına götürdüğüm ilk seferde kolumdaki sargıya dokununca sessiz sorusunu anladım. "Dün oldu, kazayla. Çığlığımı duymadın mı? O zaman bile konuşmadın, bir n'olduğunu sormadın. Çok kırıldım sana."
Bunun için ettiğim sitemin nedenini bile iyi anlamıyordu ama duygusal birisiydim ben, onun sevgisizliğine kendimi alıştıramamıştım. Sargıyı inceledi ve ben çorbayı içirmeye devam ederken biraz yüz buruşturdu. "Ayaz, sırası değil. Tadını beğenmediğini de anladım ama karın tokluğun daha önemli. Karın tokluğun... ne kadar düşündüm, biliyor musun? Neyse ki doyacaksın şimdi."
Kâsenin dibini görüp biraz da getirdiğim yoğurttan, meyvelerden yedirdim. Yemekte seçiciydi ama şu an olmazdı. Üstüne su içirdim, çok halsiz ve yorgun görüntüsünden kurtulmasını istiyordum. "Doydun mu?"
Başını hızlıca salladı.
Kendime tutamayıp eğildim, şakağına öpücük koydum.
"Sen de beni öp," dedim, söylendiğinde yapıyordu. Bazen öpücüklerden, temastan hoşlanmıyordu ama bana alışmıştı.
Rastgele bir öpücük koydu yanağıma. Neşesizliği, davranışları onu yaşından büyük gösteriyordu ama sadece yedi yaşındaydı. Ufacıktı.
"Biraz dinlen," diyerek yatağa çıkardım onu, yemek faslı tamamen bitince.
Üstünü örttüm ve kendimde oturup tedirginlikle kapıyı izledim. Her an gelip onu almalarından endişe duydum ama bir süre ses çıkmadı, bu esnada Ayaz uyuyakaldı. Üzüntü ve stresten yorgun düşüp omzunu yumuşakça tuttum. "Konuşman için ne kadar ısrar ediyorum değil mi? Ama bilsen, aslında söyleyeceklerinden çok korkuyorum."
Kazayla olduğuna inanıyordum ama o zaman bile onları durduramayacağımı biliyordum. Ayaz'ın arkasına doğru uzanarak yatış pozisyonu aldım, kollarımı sarıp yüzümü omzuna koydum. O kadar şeyden aklıma hiç gelmemişti ama ona sarılarak uyumayı ne kadar özlemişim.
"Keşke ellerim yerine benim de duygularım etkisiz olsa, o zaman ne üzülür ne sever ne de acı çekerdim. Duydun mu Ayaz ne dilediğimi, tabi duymazsın hemen uyudun, ne güzel ya... Ben hiç başımı yastığa koyar koymaz uyuyamıyorum, uykuya dalana kadar neler neler düşünüyorum... Neyse uyuman iyi, vücudun ağrıyordur, çok korkuttun beni."
Dediğim gibi ona sarılıp bebekliğinden beri bildiğim kokusunu solusam da gözüme uyku girmedi, birkaç kez uyku sıcaklığıyla sarınacak olsam da irkilerek gözlerimi açtım. Kerim ile Emir hâlâ tutsak olmalılardı, acaba... Güven Koral onları öldürür müydü?
"Nasıl kurtuldun acaba Ayaz..."
Karanlık gökyüzüne çöküp odanın içine sızarken susuzluk hissiyle doğruldum. Önce hırkamı çıkardım, banyoda yüzümü yıkayıp kendimi serinlettim. Çıplak kolumdaki pansumana bakarak oda kapısına ilerledim, anahtarı yanıma alıp kapıyı açtım ve eşikten çıkar çıkmaz geriye sıçradım, kapanan kapıya yaslandım.
Affan, bu akşam hayalet kendisiymiş gibi, karanlıkta bakıyordu bana.
Hemen kapının önünde, kapı çerçevesine yaslanmıştı. Ne zamandır buradaydı? Kapıyı tıklatmadan çıkmamı mı bekliyordu? Kapı kulpunu sıkarak dudağımın köşesini ısırdım ve karanlığa alışıp gözlerini görünce vücudum yaklaşma isteğiyle doldu.
"Burada n'apıyorsun?" diye sordum. "Ayaz'ı vermeyeceğim, sakın..."
"Kâğıdı geri ver."
Duraksadım ve dikkatimi, ilgimi çehresinden alamadan, "Ne kâğıdı?" diye sordum.
"Masamdan, çekmecemden aldığın."
Tabi ya, güya giderken onu da yanımda götürecektim; yokluğunu fark etmişti. "Hangi kâğıttan söz ediyorsun, ne yazıyordu?"
Benim hakkımda lanet, çok güzel, diye bahsettiği kâğıdı diyordu.
Omzunu biraz daha kapı çerçevesine yaslayınca vücudu bana eğildi. "Duymak mı istiyorsun?"
Söylemese daha iyi aslında, yüzüme karşı söylerse... hem kalbimin atışını duyacak kadar yakınken... "Bilmem, ne söyleyeceğini bilmiyorum."
"Nereye koydun?" diye söz etti kâğıttan.
"N'apacaksın, aradığın alt tarafı bir kâğıtsa? Ne önemi var sanki?"
Haberim yokmuş gibi davranışıma iç çekip, "Uzatma," dedi.
Cidden, neden saklıyordu ki? Hiçbir mantıklı açıklama bulamıyordum ama madem istiyor, geri verirdim. "Ne yazıyordu, hangi kâğıttan söz ettiğini hâlâ anlamadım," dedim.
Çenesini oynatarak elini kaldırdı, kolunu başımın yanından arkamdaki kapıya uzatınca kapı ile onun gövdesi arasına ama ona temas etmeden sıkıştım. Dünden beri yaptıklarından sonra onunla konuşmak, Ayaz'ın davranışlarını yumuşatması konusunda ısrarcı olmak istiyordum ama... henüz bundan bahsetmiyorduk. Kulak arkalarımdan yaklaşan sıcak hisse rağmen gözlerimi çekemedim bana eğilen gözlerinden. "Duymak istiyorsun demek."
Başımı iki kez salladım.
Alt ve üst dudağını yalarken konuşmadı. Bakışlarım çenesinin üstünde, ağız çevresinde dolanırken karnımda yine o his kıpırdadı, boynumdan aşağıya sıcak bir yoğunluk geçiyordu sanki, ağzımın içi kaşınıyordu. "Ben güzele güzel derim de..." gözleri beni de endişelendiren şekilde hızlanan nabız atışıma, boyun çevreme indi. "Güzelden öteye ne denir?"
Neden bu hissi karanlık olarak tarif ettiğimi anladım, çünkü beni iradesiz bırakan bir histi; hiç söz hakkım yokmuşçasına. "Çok güzel denir."
"Çok güzelden öteye ne denir?"
O kadar uzun bakışıyorduk ki, gözlerimizin renklerinin birbirine karıştığını düşündüm. "Bilmem... senin gibi lanet mi edilir? Gerçi güzelse niye lanet edilir?"
"Bak, biliyorsun," dedi, en başından beri o da kâğıda ne yazdığını bildiğimi biliyordu. "Bazen güzelliğe de isyan edilir, niye o kadar güzelse, diye."
Al işte, demiştim kendime, bu kadar yakındayken bunları duymayı istememeliydim. Üstelik ona kızgınken, bir duruşum, kararlılığım olmalıydı. Kalp atışlarımı nasıl yumuşatacağımı bilemedim, alnımı kırıştırarak başımı önüme eğdim ve nihayet gözlerinden kurtuldum. "Sanırım... neyden bahsettiğini hatırladım."
Göğsünün hareketiyle birlikte kalbinin atışını duyduğuma yemin edebilirdim.
"Ama nereye koyduğumu bilmiyorum, bulursam geri veririm."
Başımı eğdiğim zaman gördüm, yanımda titreyen elime dokunduğunu. Hissetmediğim için gözlerine bakıyorken hiç anlamamıştım diğer elinin benimle meşgul olduğunu. Parmağını avuç içime, parmaklarımın kenarına sürtüyordu.
"Yapma," dedim elimi arkama götürerek. Doğa'nın suçlaması geldi aklıma.
Elini geri çekti. "Rahatsız mı ettim?"
"Hissetmiyorum bile."
"Ben hissediyorum."
"Birinin elime dokunmasının nasıl hissettirdiğini bile unuttum." Ya Affan elimi tutsa mesela, hani olacağından değil ama böyle elimi sıkıca tutsa... nasıl her şey aynı kalır da hissetmem ki?
"Vücudunda başka hissetmeyen bir yer var mı? Benim henüz fark etmediğim?"
"Sadece ellerim."
Elime kızgınlıkla bakıp sorunun da bu olduğunu söyleyemeden kolunun altından geçtim, hızlı hızlı koridoru yürüdüm. Evli olmadığımı öğrenmişti ama onun kız arkadaşı vardı. Tamam, ayrılmaktan bahsettiğini duymuştum ama...
Aslında Elçin'in ne hissettiğini düşünmemiştim. Çünkü ölümüme karşı kayıtsızlığı, hatta sabırsızlığını bildiğim için onunla bağ kuramamıştım.
Ben... kendimin içinde bulunduğu durumdan hoşlanmıyordum.
Salona geçerken yavaşladım, Affan'ın Ayaz'ın yanına girmesinden endişe ederek arkamı dönünce onu başka bir pozisyonda gördüm. Eliyle duvardan destek alırken alnını karışlar gibi tutmuş, gözlerini kapatmıştı.
Kalbim mideme düşüyor gibi hissettim. "Affan?" İstemsizce yaklaştım ona. "Başın mı döndü yine?" O bayılması üzerinden haftalar geçmişti ama en ufak duraksamasında o anı hatırlıyordum.
Gözlerini yavaşça açıp duruşunu düzeltti. "İyiyim."
"Daha önce de oldu, hastaneye gittin mi?"
"Kazanın, komanın etkileri." Hâlâ kaza mı sanıyordu? Gerçek neydi? Duru çok başka şeylerden bahsetmişti.
"Ama aylar olmadı mı?"
Bana doğru yürüdü. "İyiyim dedim ya Lale, merak mı ediyorsun?"
Zaten bildiği bir cevap vermeden arkamı döndüm. "Lale demişken... Lalelerle çekildiğimiz fotoğraflarımı göndermedin."
Yalın etrafta görünmeyince rahat nefes aldım. Mutfağa süzülürken arkamdan yavaş yavaş geliyordu. "Kendi fotoğraflarını n'apacaksın?"
Allah'ım ya, herkes telefonunda kendi fotoğrafına sahiptir zaten. "Sen benim fotoğraflarımı n'apacaksın?"
"Sildim."
Ada tezgâhı önünde durup arkama döndüm. "Bir tanesini mi, hepsini mi? Hatırladığım kadarıyla kendi fotoğrafın için bir taneyi yeterli görürken beni çok kez çektin."
Ağır ağır yürüyüp arkamdan geçerken gözlerimiz birbirinden ayrılmadı. Adanın diğer tarafında, tezgâhın karşısında durup cam şişeyi önüme uzattı. "Su içmek için gelmiş olmalısın."
Pek yemek yemediğim için mutfağa gelme sebebimi anlaması zor değildi. Arkamı dönüp parmak uçlarıma çıktım, bir bardak alıp arkamı dönünce Affan'ı adanın bu tarafında, karşımda buldum. Kalçamı tezgâha çarparak duraksadım ve elimdeki bardağa aktarırken elini izledim. "Kendi fotoğrafını da sildin mi?" dedim, hiç inanmamış şekilde.
"Senden başladım silmeye."
Bardağı son damlasına kadar içip aramıza uzattım ve cam şişedeki sudan biraz daha doldurunca ikinci bardağı da bitirdim. Affan sakince izledi, bardağı makine içine koydum ki ortalıkta dağınıklık kalmasın; gözüne batmasam iyi olurdu. Ayaz'ın yanımda kalmasını istiyordum. İşim bitince oğlumun yanına dönmek için mutfaktan çıktım, hızlı hızlı yürürken, "Odaya mı gidiyorsun?" diye sordu Affan.
"Sen gelme," dedim hemen, Ayaz bir süre yanımda dinlensin istiyordum.
"Burada kal."
Salonu yarıladıktan sonra durup arkama döndüm. "Bir şey mi konuşacaksın?"
Koltuğa doğru oturup kollarını koltuğun arkasına attı. Bacaklarını hafifçe aralayıp rahatça yerleşti. "Yeğenin konuştu mu? Eğer hafızasını kaybettiyse neden konuşmamaya devam ediyor?"
Doğru, bunu hiç düşünmemiştim. Onun travmatize olduğu için konuşamadığını düşünüyor olabilirdi ama hiçbir şey hatırlamıyorsa... elbet travma da ortadan yok olmuştur. "Şimdi çok doğru bir noktaya parmak koydun." Koltuğa yaklaşarak aramızda biraz mesafe bıraktım ve oturarak açık ekrana baktım. "Televizyon mu izliyordun?"
Sessiz kalıp yüzüme bakmaya devam edince gözlerimi ekrana kilitledim ama nabzım hızlanmaya başlamıştı. "Bu adamı çok beğeniyorum," dedim ekrandaki Tom Hardy'i göstererek. "Bu eski bir film belli ki, burada bayağı genç. En beğendiğim hali. Saçları da sana benziyor sanki, güzel."
Gözlerimi karşımdan ayırmadığım için televizyon ekranı karardığında ancak anladım kumandaya uzanıp kapattığını.
Karanlığa bakmaya devam ederken sessiz nefesler aldım. "Neden kapattın?"
"Hakkında fazla konuştun. Sıkıldım."
"Her şeyden çabuk sıkılıyorsun." Daha önce de dediğim gibi.
"İlgimi uzun uzun bir şeylerin üzerinde tutamıyorum."
"Benim aksime," dedim düşünceli şekilde. "Ben ne zaman bir şeye ilgi duysam, bir şeyi sevsem kolayca bağ kurarım... onsuz yapamazmışım gibi hissederim."
"O halde önemli olan kimi seveceğini, neye bağlanacağını seçmek. Hayatından çıkmayacak her şeyi sevebilirsin."
"Ailemi kaybettikten sonra her şeyi öyle kolay sevmemeye çalışıyorum," diye fısıldadım. Fakat her gün, bu huyumu bırakamadığımla bir şekilde yüzleşiyordum. "Bir kişiyi daha sevmek istemiyorum."
Affan yüzümü seyrediyordu. Bakıyor değildi, seyrediyordu. "Sen herkesi sev, tam sevilme sırası ona gelmişken o bir kişiyi sevme."
Ayaklarımı birbirine sürtüp karanlık odada dolaştırdım gözlerimi. "Zaten öyle birisi de yok."
Başlangıçta odama gitmek istiyordum ama şimdi onunla konuşmaya devam ediyordum.
"Rusya'da büyümene rağmen mükemmele yakın Türkçe konuşuyorsun."
Galiba konuyu dağıtmaya başarmıştım. Evet, elbette birisiyle konuştuğum ilk an konuşmamdaki kusurlar anlaşılıyordu ama neredeyse tüm kelimeleri biliyordum.
"Ya Ayaz? O nasıl konuşur? Tamamen Türkçe mi?"
Gergince ensemi ovdum ve bakışlarım göğüs hizasına ulaştı, iki omzu arasındaki mesafe çok genişti. "Dediğim gibi, doktorun anlattıklarından fazla şey bilmiyorum Affan. Belli ki konuşamaması psikolojik bir rahatsızlığa dönüştü, odaya girdiğimde gözlerini açışını görmedin mi; nerede, ne yaptığını farkında değildi. Buna rağmen hiçbir şey sormadı."
"Hafızasının geri gelmesini mi bekleyeceğiz?"
Hemen hevesle, "Başka ne yapabiliriz ki?" dedim.
"Kafasına vuralım, belki gelir."
Gözlerim daha yukarıya, ta gözlerine kadar çıktı. "Sakın şakasını bile yapma. Git kendi kafana vur, senin hafızan gelsin."
"Hani bir şey hatırlamamı istemiyordun?"
Hâlâ istemiyordum. Hem kardeşini hatırlayıp ona olan özleminden bana kötü davranacak, hem de Elçin'i...
"İstemesem ne, olacak olan o."
"Acaba seni unutur muydum?" dediğinde birbirimize bakıyorduk. "Kazadan önce tanıyor olsaydım?"
Bunu dediği bir başkası olmuş muydu acaba? "Herhalde," dedim, Affan zaten beni bir noktada tekrar unuturdu; ya öldüğümde, ya hayatından başka şekilde çıktığımda. "Kardeşini, anneni bile unutmuşsun."
Hiç de bir şey demedi.
"Hiç hatırladığın bir şey olmuyor mu?" diye sordum.
Saçlarına dokunmaya başladı. "Uykularımda ne var ne yoksa o."
"Hatırlamak istiyor musun? Odanda sürekli bir şeyler karıştırıyorsun?"
"Bir sürü belge, isim var elimde." Dizini ovaladı. "Kimdir nedir, anlamaya çalışıyorum."
"Zihnin çok karışık olmalı, hayal edemiyorum. Bir de şey... ara ara anneni düşünüyorum. Tabi hemen şimdi seni ne alakadar ediyor deme, öyle aklıma geliyor. Öldüğünü hatırlamıyorsun, seni üzüyor olmalı. İkinci kez yas tutuyorsun."
"Tutmuyorum."
Alnım kırıştı. "Yaa, ben öyle düşünüyordum, annenle ilgili üzülebileceğini."
"Öğrenince üzüldüm," dedi. "Birkaç gün düşündüm onu."
"Birkaç gün düşündün?"
"Tabi."
Ben seneler geçmesine rağmen her gün ablamı düşünüyordum, o yüzden onun yas sürecine şaşırdım. Neden çok değer vermiyor insanlara, ailesine bile değer vermeyen... Üstüne gitmedim ama sebebini anlamadığım şekilde kötü hissettim. Koltuktan bir hışımla kalktım. "Çok uykum geldi."
Arkamı döndüğüm gibi koştum, kapıyı açıp girdim ve karanlık odada nefes alamadan gece lambasını açtım. Yatağın kenarına oturup çıplak kollarımı, yara olmasına rağmen sıktım.
"Annesine birkaç günse bana ancak bir gün... Ya öğleden akşama, ya geceden sabaha. Öyle işte, o kadar. Belli değil mi zaten dünden beri yaptıklarından."
Yüzümü sargılı koluma gömdüm, ellerimin ne kadar soğuk olduğunu ancak vücudumda başka bölgeye dokunduğumda anlıyordum. Kendi ellerimin soğukluğunda üşüyerek kalktım, banyoya girdim ve her defasında isteksiz de olsam yaptığım gibi yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçalayıp saçlarımı taradım. Sabah ve akşamları, ne kadar her şey tepetaklak olsa da en azından kendime birkaç dakika ayırıyordum, aksi halde hepten hayattan kopup hiçbir şey için güç bulamayacaktım.
Saçlarımdan dökülen tellerin fazlalığına bakınca ruhum sıkıştı, her taradığımda daha fazla saç teli geliyordu elime. Onlardan kurtulup odaya geri döndüğümde de Yalın'ın arabasını dışarıda görmedim, bu geceyi evde geçirmeyeceğinden emin oldum.
Ben istemedim. O buna zorladı bizi.
Askılı bir pijama takımı giyip yatağa yerleştim ama gözüme uyku girmedi. Affan annesiyle ilgili konuşmuştu, benim ölümümden hiç bahsetmemiştik ama... nedense ruhsal acıya olan toleransı beni kızdırıyordu. Üstesinden kolayca gelebilmesi, benim hiç başaramadığım bir şeydi ve bunun yanında...
Niye böyle hissettim acaba?
Onun gibi olmayı mı istedim, yoksa benim ardımdan da böyle hissedeceğini mi kaldıramadım?
Pek çok gecem gibi o geceyi de huzursuzluk, mutsuzluk içinde geçirdim. Affan'ın gelmesinden endişe duydum. Ayaz'ın aralıksız uykusunu kıskandım, bir ara onu uyandırıp konuşması için ikna etmek istedim ama dokunamadım. Sarılmaktan da geri duramadım. İşte dokunmak çok yönlüdür; incitmek için, incinmemesi için.
Gün doğunca Affan'ın onu rahat bırakmayacağı korkusuyla kalktım, biraz toparlanmak için odadan çıkıp mutfağa geçtim; kendime sütsüz ama şekerli kahve yaptım. Güneşin altında ısınan karlara bakıp mutfak dolabını açtım, biraz bakınıp paket içinde kruvasan gördüm. Kahvemin yanında onu da yedim ve koridora çıkıp bir üst katı kontrol ettim, henüz ses yoktu.
Hemen Ayaz için bir şeyler hazırladım. Sandviç ekmeğine ne bulduysam koydum ve biraz meyve suyu aldım. Vakit kaybetmeden odaya döndüm ve Ayaz'ı uykusundan uyandırdım. "Oğlum, hadi kalk, biraz yemek ye. Affan uyanmadan en azından karnını doyuralım."
Affan'ın bana böyle hissettirmesinden... nefret etmiştim.
Ayaz'ın uykusunu hâlâ alamadığı sızlanışından belliydi ama sabrım tükeniyordu. Kollarından tutup onu kaldırırken gözlerini nihayet açtı. Ağzında tatsız bir şey varmış gibi yüz buruşturduğunda gözlerinin içine bakıp tekrarladım. "Eğer yemezsen geri götüreceğim ve tekrar sana ne zaman yiyecek getirebileceğimi bilmiyorum. Sana zarar vermemeleri için kendimi seninle bu odaya hapsettim, bana kolaylık sağla. Gerçekten Ayaz, zor durumdayım."
Başını çevirip tepsiye göz attı. Başını salladığında onu yataktan çıkardım, banyoya beraber gittik ve yıkadığında yüzünü sildim. Camın önüne oturttum ve tepsiyi aramıza koydum, o yemeye başladığında özlemle yüzünü seyrettim. "Bence inanmış değiller Ayaz, ikisi de bu yalanıma inanmış değil." Fısıldayarak konuşuyordum. "Çözüm arıyorum, bir tane bile şey bulamıyorum. Konuşmanı istiyorum, suçsuz olsan bile ben onlardan nasıl kaçacağım bilmiyorum."
İzlediğimi görünce yarıladığı sandviçi bana doğru uzattı. Kendimi gülümserken buldum, midemi biraz doyurmuş olmama rağmen paylaşmak için ufacık ısırdım.
"Duru'nun ablası... kalp hastasıymış," dedim ona, bunu anlatırken de göğsüm ağrımaya başladı. "Durumu acil görünmüyor ama ailesi onun için bir donör arayışında. Benden kendileri için kalbimi istiyorlar, ben de... kabul etmiş gibi oldum ama ölmek istemiyorum. Nasıl kaçacağımı bilmiyorum, kaçsam bile Duru'yu gerçekten incittiysen bunun yüküyle nasıl kaçar, iyi yaşarım ki? Off çıldıracağım Ayaz..."
Anlatmamı dinledi ama ne kadarına kulak verdi, anlamadım. Ölümümden söz etmemden de pek etkilenmedi, meyve suyunu bitirince bardağı bana uzatıp ellerim arasına ısrarcı şekilde koydu. Kırık bir kalple yüzüne baktım. "Beni anlamdın herhalde, kalbim diyorum Ayaz? Öyle demek. Neyse... biraz daha mı istiyorsun?"
Hemen başını salladı.
Sinirle dudaklarına vurdum, konuşmaması beni delirtiyordu. Ama vuruşum dokunmak gibi oldu, canını hiç acıtmadı, elimi itip esnedi. Kalkıp gözlerimi silerek çıktım, biraz daha meyve suyu aldım ve geri dönecekken Affan'ı görüp telaşlandım. Telefonunu kurcalayarak, göğsünü kaşıyarak koridora girmişti. Attığı bir adımdan sonra durdu, beni görmeden hissetti ve başını öyle kaldırıp baktı.
Durup gözlerimi üzerinde kaydırdım, onu izledim. Henüz kıyafet giymemişti, bir şortu ve beyaz, düz tişörtü vardı. Saçlarım çıplak omuzlarımda süzülürken kaldığım yerden yürüdüm ve görmezden gelemeyeceğim için karşısında durdum.
"Yeğenin için mi?" diye sordu, meyve suyunu.
Parmağımı dudağıma bastırdım. "Her yerde böyle söyleme Affan, Ayaz duyacak olursa..."
"Annesi olmanı hak edecek çocuk Ayaz değil, öğrense fena olmaz."
Sahip olacağım tek çocuk yeğenimdi ve ikimiz de ölene dek bu sır öğrenilmeyecekti. "Sakın," dedim ona, az önce dudağımda olan parmağını aramızda salladım. "Sakın diyorum, ciddiye almanı istiyorum. Bir daha bunun hakkında konuşmayalım bile, ben bir de bununla sınanmak istemiyorum. Ayrıca hak etmek falan... böyle hadsizce konuşma, bildiğin hiçbir şey yok."
"Anlatmazsan nasıl bileceğim. Kahinlere de mi inanıyorsun?"
Gözlerimi devirdim ve Ayaz'ı odadan almaması için hızla yanından ayrılmak istedim ama öyle kolay bırakmadı. Yanından geçmek üzereyken belimden tutup çevirdi beni ve ellerim aramızda bocalarken, bel boşluğumu iyice kavradı. Uzaklaşmayı istemediğim için kötü hissederek başımı diğer tarafa çevirdim. "Bugün odadan çıkmasın," dediğinde az olsun rahatladım. "Kimseye görünmesin."
"O da sana bayılmadı," dedim.
Buna bir ilavede bulunmadan, "Bir misafirim gelecek," dedi. "Ayaz'ı görmesin."
Başımı kaldırdım ve kenarları kızarık, henüz yeni ayılan gözlerine baktım. "Ailen mi? Beni görürlerse?"
"Ailem olsa öyle derim Lal." Doğru ama bana bilmişlik taslamanın sırası değildi. Gözlerim istemsizce belimdeki eline kaydı, beni tutuşu özensiz değildi; parmakları yapışmış gibi kıpırdamıyordu. "Yurt dışından gelen bir misafirim, uzun oturacak."
Kadın mı acaba?
Yanak içimi ısırarak, "Size keyifli sohbetler," dedim. "Tabi sen iki çift laf edersen, anladığın üzere biraz az konuşmandan yakındım ama neyse..."
"Kahvaltını et," diyerek bıraktı beni ve elini eşofman cebine götürmesi birkaç saniyeyi aldı. Yüzüne bakmayı durduramadan titrek bir nefes aldığımda cebinden çıkardığı merhemi uzattı. "Bunu da koluna sür, sen vermiştin bana."
Havada kaptım. "İyi. Ver merhemimi."
Onu daha fazla izlemeyeyim diye arkamı döndüm, büyük adımlarla yürüyüp odama geçtim. Meyve suyunu ona verip içirdikten sonra kolumdaki pansumanı çıkarıp biraz merhem sürdüm. Ardından onun kıyafetini çıkarıp eczaneden aldığımız ilaçları sürdüm, su ile ağrı kesicileri içirdim. "Kerim pisliği sana ne demiş olmalı ki böyle sessizsin..."
Az sonra onun, Yalın'ın aldığı makyaj kutusu ile ilgilendiğini görünce arkasından yaklaştım. "Parfüm sıkmak ister misin?" diye sordum. "Gerçi bunu Yalın'a geri iade etmeliyim."
Elini savurdu yok dercesine. Sanki... konuşmamaya çok alışkındı, refleksle bile cevap verecek olmuyordu. Yoksa kimseyle mi konuşmuyordu? Günlerdir mi?
"Bir tane öpeyim," diyerek eğilmişken başından öptüm. "Kızıyorum ama yanından da ayrılamıyorum."
Oyalanması için Affan'ın aldığı çocuk kitaplarından birisini aldım, o benden daha iyi okuyordu tabii ki. Sayfaları hızla çevirmesini kıskanıp gıdıkladım onu. "Ben de öğreniyordum, öğrendim de ama senin kadar hızlı okuyamıyorum. Bana da bahset, ne diyor?"
Sayfayı kaldırıp çizimi gösterdi. Çizimden anlamıyor musun, diyordu.
"Anlamıyorum," diyerek yanaklarımı şişirdim.
Anlamıyorum, dediğimi işitince çizimi yüzüme yaklaştırmasına gülümsedim. Bazı iğnelemeleri gerçek sanabiliyordu.
Affan'ın dediği gibi Ayaz'ı hiç çıkarmadım, neyse ki o da bize musallat olmadı. Oyalanmak adına uzayan tırnaklarımı kestim, onunkileri de. Affan'dan saç tıraş makinesini istesem asla vermezdi, belki makasla falan kısaltırdım uzamış saçlarını da.
Onunla ilgilenirken dalmıştım, bir arabanın park edildiğini geç fark ettim. Büyük, siyah bir araçtı. Kapıya kulak verip ses dinledim ama duyamadım hiçbir şey. Merak da ettim kim olduğunu. Eski bir arkadaş mıydı? Hatırladığı birisi miydi?
Tüm günü odada geçirip çok sıkılınca ve Ayaz'ın sessizliği sinirlerimi iyice bozunca daha fazla kalamadım. O kitapla ilgilenirken çıktım, hava yeni yeni kararıyordu. Mutfakta bir şey atıştırdım ve üst kata çıkınca gözüme Affan'ın çalışma odasını kestirdim. Misafirini orada ağırlıyor olmalıydı. Üstümü değiştirmeyi akıl etmiştim, bir boğazlı beyaz kazak ile İspanyol paça kot giyinmiştim. Sonuçta Ayaz görünmesin demişti, ben kendimi hapsedecek değildim, istersem girerdim, n'olacaktı sanki?
Kapı tamamen kapalıydı. Önce kulağımı dayadım, birbirine karışan konuşmalar duyunca geri çekildim. Sıkılmıştım, hem... saatlerdir Affan'ı da görmemiştim. Aman, niye bu kadar düşünüyordum ki, bir bakar çıkardım.
Kapıyı hafifçe tıklattım ve konuşmalar durunca gerildim. Hafifçe araladım ve girmeden önce başımı aralıktan çıkarıp içeriye baktım. Önce bakacağım yeri biliyordum, Affan'ı masanın başında buldum. Simsiyah bir tişörtün içinde, koltukta oturuyordu. Başını hemen çevirdiği için gözlerimiz birleşti, birkaç saniye kıpırtısız durduk.
Koltukta dikleştiğinde elinde buz dolu bir kadeh çevirdiğini gördüm. Bir sorun görmediğini hissederek aralıktan süzülürken gözlerim Affan'ın misafirine takıldı. Masanın önündeki sağ koltukta oturmuş, bana bakıyordu. Affan yaşlarında görünen çarpıcı bir adamdı. Beni huzursuz eden bir misafir olmadığı için rahatlarken adamın koyu gözleri şöyle bir baktı bana ve Affan'a çevrildi. "Evde birinin daha olduğunu bilmiyordum."
"Yabancı değil," dedi Affan.
İçeriye yürümeye başladığımda adam bir daha bana döndü. Siyah bir kumaş ceket altına siyah gömlek giyinmişti, düzgün kesim saçları, tıraşı vardı. Genişçe bir adam olduğunu, koltukta kapladığı alandan anladım. Elini masaya koymuş, hafifçe ritim tutuyordu. "Merhaba," dedim ve aynı anda iki şeyi fark ettim; birincisi parmağındaki yüzüğünü, diğeri belindeki silahını.
Geriye doğru sendeledim ve gözlerimi derhal Affan'a çevirdim. Elindeki kadehi çevirdikçe buzlar birbirine çarpıyor, gözleri an olsun benden ayrılmıyordu. Ne gördüğümü anlamış gibi adama baktı ve ardından bana döndü. "Kendisi koruma."
Koruma demek. O yüzden silahı vardı. Daha önce de silah görmüştüm, hem babamın hem de Kerim'in ama tanımadığım birinde görünce irkilmiştim. Adama yeniden göz attım, çoktan Affan'a dönmüştü, benimle ilgilenmiyordu. Affan'ın koruması mıydı? Nasıl yani? "Söylediğim gibi, bir süre daha İtalya'da olacağım," dedi adam ve Affan bana bakıyorken ona başını salladı. "Senin için güvendiğim birkaç insana ulaşacağım, konuşur, gözüne girenle pazarlığa oturursun artık."
Affan önceliği bana verip, "Bir isteğin mi var?" diye sordu.
Açıkça bir isteğim yoktu ama... odadan ayrılmayacaktım. Omuz silkerek geriledim, göze batmadan rafların oraya yürürken Affan bakışlarıyla beni takip etti.
"Bu aralar kimseye güvenmiyorum," dedi adamın az önceki dediğine. "Kanıtları göstermemiş olsan seni de koruma olarak tuttuğuma inanmazdım."
"Sadece birkaç ay çalıştık," dedi adam. "Neden bir korumaya ihtiyacın olduğundan bahsetmedin, ben de sormadım. Kimden korunmaya çalıştığını bilmiyorum. Kazayı ve hafızanı kaybettiğini duyunca hatırını sormak istedim. İstanbul'a bu yüzden çağırdım seni."
Affan İstanbul'da kaldığımız süreçte bu adamla mı görüşmüştü?
Adam, sessiz kaldığı için Affan'a döndü ve onun benimle bakıştığını görünce kendisi de bana bir göz attı. Tırnağımla rafın kenarını eşelerken, "Sevgilini huzursuz mu ettim?" dedi.
Yakıştırmasını görmezden gelerek bir adım ileriye çıktım. "Ne zaman Affan'ın korumasıydınız?"
Merak etmiştim, çünkü Affan'ın neden tekrar bir koruma arayışında olduğunu anlamıştım. O adamın söyledikleri kafasını karıştırmıştı, kendisine zarar verecek birisinin olabileceğini düşünüyordu. Haklı olabilirdi, bu yüzden koruması olması fikrini destekliyordum.
Affan koltuğundan kalkarken adam, "Geçtiğimiz sene," dedi. "Milletvekili bir ahbabım vardı, ondan önce kendisiyle çalıştık ama hatırlamıyor."
Endişelerimi gün gibi açığa çıkarır mıydı bilmiyorum ama kendimi istemekten durduramadım. "Tekrar koruması olamaz mısınız? Affan doğru söylediğinize inanmış, bence tekrar düşünün."
Affan yanıma doğru yürüdü. Misafiri onun arkasından bize doğru bakarken, "Türkiye'de yaşamıyorum," dedi. "Bir müddettir İtalya'dayım, ailemle kısa süreliğine geldim, tekrar döneceğim."
Affan yanıma ulaşıp rastgele dokunduğum kitaplara baktı ve sırtını rafa yaslayıp elindeki kadehten bir yudum daha alırken, "Misafirimi rahat bırak," dedi alçak sesle.
Başım önce önüme eğildi ama gözlerimi yavaşça amber renkli gözlere kaldırdım. Yorgun bir hali vardı, gözleri sabah gördüğümden daha kızarık ve saçları dağınıktı. Ellerimin ona dokunmayacağından emin olmak için kalçamın arkasında bağladım. "Rahatsız mı ettim?"
"Dikkat dağıttın."
Kadehi yeniden dudaklarına götürüşünü izledim. "Odada sıkıldım, niyetim göze batmak değildi. Gerçi bazen sizi huzursuz etmek istiyorum, doğruya doğru ama bu kez amacım o değil. Demek koruma... Bir koruma mı tutacaksın?"
Ayağını ayağıma doğru vurunca bir göz attım aramızdaki mesafeye. Hafifçe parmaklarımı eziyordu. "Güvende olman lazım."
Başımı aynı hızla kaldırdım. "Benim mi?"
"Bizim."
Kalp atışlarım ikimizin de duyacağı kadar arttı ve yerimde kıpırdanmaya başlayınca, "Kime güveneceksin ki?" diye sordum.
"Bilmiyorum, bu yüzden emin olamıyorum." Başını sol omzuna yatırıp kıyafetime baktı. "Fakat kendisi yapmaz, ikna olmuyor. Ailesini İtalya'da yalnız bırakmıyor."
"Çok para versen?" dedim bir umutla.
"Kabul etmedi."
Derinden iç çektim. Affan kimseye güvenemeyip koruma tutamazsa, ya gerçekten tehlikedeyse ve canı yanarsa? Huzursuzca ensemi ovalamaya başlayınca Affan yaslandığı raftan ayrılıp yüzüme eğildi. "Belki de hiç koruma almam."
"Neden ki?"
"Sen hemen arkadaş olmak istersin, o kızla olduğun gibi."
Doğru, Nazende ile arkadaş olmak istemiştim ama içerideki adam gibi silahlı birisiyle öyle hemen arkadaş mı olunurdu ya? "En azından lanet demezler bana."
"Bir kişiyi daha başıma çıkaramam; sana nasıl bakacak, sana ne diyecek, seninle ne konuşacak... Lanet diyor, güzelliğine isyan diyorum, lanet diyorsun."
Düşünceler o kadar hızlı aktı ki, hangi birisi üzerinde yoğunlaşacağımı bilemedim. Gözlerinin içine bakarak, "Sadece o zaman değil," diye fısıldadım, zaten dakikalardır bu ses tonunda konuşuyorduk. "Bir kere de açıkça sana lanet olsun dedin. Belki dua saatindi, belki gerçekten lanetledin beni?"
"Kara büyü yaptım hatta değil mi?"
"Lanetlendiysem... bedenim, ruhum acı çekerse..."
Affan bir anda elindeki kadehi yüzüme dokundurunca kadehin soğukluğuyla ürperip sessizce inledim. Elimi yanağıma götürüp kaş çattığımda, "Gece yine karabasan mı gördün?" dedi.
"Evet." Burnumu çektim.
Huzursuzlandı, açıkça hissettim. "Böyle gerçek üstü şeyler düşünme. Karanlık dünyan var, hiç huzurlu değilsin."
"Bir daha lanetleme beni," dedim düşünceli şekilde. "Güzelsem de deme, çirkinsem de deme. Hiçbir şey demesen keşke bana ama... doğru ben geliyorum, bir şey de diye bakıyorum sana. Gideyim şimdi de, misafirinle ilgilen sen de."
Affan benimle aynı anda yana bir adım kaydı ve omuzlarımız birlikte inip kalkarken gözlerimiz birbirinden kopmadı. "Bugün Ayaz'ı ne ben ne Yalın rahatsız etmeyecek, biraz rahatla tamam mı? Zaten hâlâ dönmedi."
"Gece gelip alırsınız diye doğru dürüst uyuyamadım, hep kapıyı dinledim!" Kirpiklerimi sildim.
"Lal, Yalın'ın gecenin köründe odana girmene izin vereceğimi nasıl düşünürsün? Ne sanıyorsun sen beni?"
"Evde olsaydı girebilirdi, benim sınırlarımın önemi yok onun için."
"Haksızlık etme, bir kere izinsiz odana girdi mi?"
Kollarımı göğsümde kavuşturdum. "Hemen onu savun, beni savunma."
"Lal," dedi hiç yumuşamadan. "Ben öyle birisini bu evde tutar mıydım?"
Alınganlık etmenin zamanı değildi ama beni savunmasını tercih ederdim. Onunla daha sonra konuşurduk, adamın bizi duymalarını istemiyordum. "Koruma tut," dedim ona ve o önümden çekilemeyince ben arkamı dönüp diğer taraftan dolandım, korumaya kısaca bakarak çıktım.
Aşağıya inince odaya hemen girmedim, Ayaz'ın sessizliği sinirlerimi bozuyordu. Kendime sıcak çikolata hazırladım, biraz tatlı bir şeyler iyi gelebilirdi. Veranda da, üstüme aldığım kürküm ile dikildim. Etraf karanlıktı, ormanın derinliğinden kurt ve başka büyük hayvan sesleri geliyordu ama aklım çok dolu olduğu için bununla korkmuyordum.
Sıcak çikolatamın son yudumunda aşağıya indiklerini duyunca arkama dönüp baktım. Affan adamla beraber inmiş, buraya yürürken bana bakıyordu; dışarıda olmamdan huzursuzluk duyduğunu hemen fark ettim. Kapıya kadar yürüdüklerinde adam da beni gördü.
Affan'la el sıkışırken, "Kendine dikkat et," dedi. "Seni tekrar gördüğüme sevindim."
Affan'ın birisini yeniden gördüğüne sevindiğini düşünmüyordum, üstelik hatırlamadığını birisini. Bu yüzden adama sadece, "Yardımın için teşekkürler," dedi. "Ailene selamlar."
"Seni tanımıyorlar ama söylerim."
Adam eşikten geçtiğinde bir daha göz göze geldik. Bir bana, bir de Affan'a bakarak, "Yukarıdaki karışıklık sırasında tanışamadık," dedi. "Deren, ben."
Bu adamı bir daha görmezdim belki, gerçek adımı umursamazdı bile. "Lal Lale adım."
Affan zaten bana baktığı için herhangi bir tepki ortaya koydu mu bilmiyordum. Sadece... kendim olmak istemiştim, gerçek ben Lale'ydi çünkü. Ellerim kupayı tuttuğu için tanışmak için elimi uzatmadım ama adamın da böyle bir isteği yok gibiydi zaten. "Memnun oldum," dedi ve tekrar Affan'a döndü, omzuna hafifçe dokundu. "İyi geceler, tekrar görüşürüz belki."
Affan adamla veranda merdivenlerini indi ve onun siyah arabasına binip uzaklaşmasını izledi. Araç yoldan tamamen ayrılınca ağır ağır dönüp verandaya çıktı. "Ailesine ne kadar düşkün," dedi.
"Çoğu insan öyledir, tabi sen... biraz farklısın." Cümlenin sonunu dalga geçer gibi söylemiştim.
"Sen benim ailem misin, neden aldırış ediyorsun?"
Doğru ya doğru ama ben ona değil, onun bu... içinden birine hiç yakınlık göstermenin gelmemesine takılıyordum. Neden mi? Çünkü... bana da o yakınlığı hiçbir zaman gösteremeyeceğini düşünüyordum. Oh tamam, kendime itiraf ettim işte.
Ama ona sadece, "Haklısın," dedim ve kupayı avuçlarına uzattım. Elim eline değince başını hızla kaldırdı. "Çok üşümüşsün."
"Mutfağa götür," dedim ve sinirle arkamı dönüp eve yürüdüm, durmaksızın koridoru geçip odama girdim.
İlk an Ayaz'ı göremeyince korktum, telaşla hareket ettim ve doğrudan banyoya koştum. Neyse ki buradaydı ama problem vardı. Haftalar önce evden getirdiğim bakım eşyalarım bir makyaj çantası içindeydi, Ayaz onları dağıtmakla kalmamış, bir de içinden aldığı kaş makasıyla kolunu kesiyordu. Gördüklerimi anlamam birkaç saniye sürdü ve sonraki hamlem koşmak oldu.
Koşup ona çarptım ve panikle elindeki makasa uzandım. "N'apıyorsun oğlum sen, delirdin mi? Vallahi döveceğim seni artık!"
Bir anda belirdiğim için boşluğuna geldi, makas ellerinden kaydı. Kafasını kaldırdığında yüzünde hem acı, hem de öfke vardı. Tekrardan bir araya geldiğimizden beri sakindi, n'olmuştu da kendisine böyle davranıyordu? Makası dolabın üst rafına koyup hızla koluna baktım, makas izleri vardı ama kanama yoktu. Parmak ucumla dokunup, "Neden yaptın?" diye sordum.
Israrlı şekilde o izi gösterdi.
Bu, daha önce de bakıp merak ettiğim izdi. Neden orayı yaralamak istemişti, daha öncekini de mi kendi yapmıştı? "Acıyor mu? Yaradan kurtulmak için mi kesmeye çalıştın? Ben buraya merhem sürmüştüm, geçecekti bıraksaydın."
Beni itmeyi deneyip parmak uçlarına çıkınca yeniden makasa uzanmak istediğini anlayıp eğildim, onu kucaklayıp hızla banyodan çıkarırken kucağımda tepinmesiyle inledim. Yatağın ucuna bırakıp zapt etmek için ellerinden tuttum. "Hem konuşmuyor hem de manasız şeyler yapıyorsun. O kadar çaresiz bırakıyorsun ki beni, kızsam mı bu kadar korktuğun için üzülsem mi..." örtüyü açtım. "Yatağa gir uyu, çıktığını görmeyeceğim."
Kolunu seyredip sertçe kaşımaya başlayınca onu kendim yatırdım, üstünü örtüp ışığı kapattım. Beni bilinmezlikte bıraktığı için çok kırılıyordum, bir şey yapamıyordum. Her şey beni o kadar yorgun hissettirdi ki, Affan'ın yanına geri dönmek istedim. Onunla konuşmak, kısa sürecek olsa da hayatımın bu kısmını unutmak, gözlerine bakarken başka bir yaşamımın olduğunu ummak istedim.
Ve birisi gözlerime baksın istedim. Beni gözünün önünde tutmayı istesin istedim.
Parmaklarım göz pınarlarıma sertçe bastı, yaşları engellemek için. Duygularıma yenik düşüp odadan çıktım, salona kadar yürüdüm. Affan yoktu, olsa yapar mıydım? Odasına kadar çıksa mıydım? "N'oldu dese ne diyeceğim? Daha birkaç dakika önce yanından ayrıldım, şimdi neden yanına geldiğimi nasıl açıklayacağım. Affan biraz konuşalım, gözlerime bak, beni dinle, yeşil de gözlerim orman gibi..." yanaklarımı şişirip arkamı döndüm. "Orman gibi ne ya, sakın ağzından böyle bir şeyi kaçırma Lal... Kibre bak, orman gibiymiş, bir yeşil göz sende zaten... O da aynaya bakıyordur, benden bile güzel gözleri olduğunu biliyordur."
Odama geri döndüm, camın önüne oturup bacaklarımı kendime çektim. Affan odaya gelmeyeceklerini söylemişti ama uyku tutmuyordu, kalbim ağrıyordu. Ne gecelerimde ne gündüzlerimde bir anlık huzur kalmamıştı.
Sonraki güne, tutulan bir belle merhaba dedim ve gözlerimi açınca Ayaz'ın oda kapısını açmaya çalıştığını gördüm. Daha zihin bulanıklığım sona ermeden vücudum doğruldu, yanına hışımla gidip onu çektim. "Çok istiyorsan vereyim seni onlara, bu kez camdan atsınnlar olur mu?"
Ayaz'la konuşurken her zaman uysal, iyi kelimeler seçerdim; çünkü aynı zamanda insanlarla nasıl konuşacağını öğretmekti bu. Fakat şartlar hiç müsait değildi. Başını arkaya atıp bana bakarken midesini ovuşturdu. "Açsın öyle mi? Üzgünüm, benimle konuşana kadar sana yemek yok."
Ağzını açtığında neredeyse konuşacağını düşündüm ama beni itip önümden geçti.
"Sen bilirsin Ayaz."
Öyle olur ki kendim yemez ona yedirirdim ama birkaç saat sabretmek onu açlıktan öldürecek değildi.
Hatta...
Yemek getirip gözünün önünde yesem belki teşvik edici olurdu.
Banyoya gidip bir yüzümü yıkadım, dünkü kıyafetlerimi değişirken ilk kez ne giyeceğimi seçmek istedim. Bu evde kaldığım süre boyunca giysilerimi rastgele alıp giymiştim. Bu özenimin nedenini sorgulamadan bir İspanyol paça, düşük bel sayılacak pantolon ile yeşil, omuzları açık kazak giyindim. "Saçlarımı da tarayayım."
Fırçanın arasından süzülen kumral tutamları omuzlarımda özgür bırakıp yan bir duruşla, poz verir gibi aynaya baktım. Güzel görünüyordum bence. Hem ne demişti Affan öyle? İsyan edilirmiş falan. Benim güzelliğime mi? Gerçekten mi? Yok artık. O güzellik bende varsa da... yok olacak artık. Ailesi beni öldürmekte kararlı ama o ölmemem de kararlı değil. Böylece güzelliğim yok olacak.
"Çok aptalım. Bir onun bana, Ayaz'a davranış şekline bak, bir de benim onun için kendime davranış şeklime..." saçlarımı hafifçe bozdum, düzenli görünmesi için uğraştığım çabadan rahatsız oldum.
Kolumdaki sızıyla çıkıp kıyafetimi çıkarmış olan Ayaz'a baktım. Gözümdeki soruyu görmüş olmalı ki, kıyafeti yerden alıp bana gösterdi. Üstünde yemek lekesi vardı. "Başka bir kazağımı giyeceksin o zaman."
Başını salladı. Neredeyse sarılıp öpecektim. Onu gerçek oğlum gibi sevmemin Affan'ı şaşırttığını biliyorum ama gerçekten çok seviyorum.
Yanaklarını sevip oda çıkışına yürüdüm. "Biraz yemek yemeye gideceğim, sana veremem ama konuşursan veririm."
Odadan, kapıyı kilitleyip çıktım. Kimseyi görmeyince mutfağa geçtim. Kendime bir sandviç hazırladım, acele ediyordum. Bugün beni ve Ayaz'ı rahat bırakmayacaklarına emindim. Odaya dönmek için mutfaktan çıktım ama eve girmekte olan Yalın'ı görünce dizlerim titredi. Dönmesine hazırdım fakat sabahın bu saatinde, bir anda karşılaşınca...
O da beni görünce duraksadı, göz göze gelince hafifçe yutkundu ve dudaklarını aralasa da konuşmadı.
"Affan gelmemi söyledi," dedi.
Ama neden? Ne istediğimin önemi yok muydu? En azından birkaç gün daha... Fakat doğru, aynı tarafta olan ikisiydi, neden unutuyordum? Kabahat benim değildi, Affan unutturuyordu bana.
"Ayaz'dan uzak dur," dedim.
Gergince içeriye yürüdü. "Zaten yedek anahtarların tümünü yanında götürmüş, yalnız kalmamanız için çağırıp iyice tembihledi."
Aynı saniyede birden fazla şeyi anlamlandırmaya çalıştım. "Yanında mı götürmüş? Nereye, anlamadım..." gözlerim üst kata doğru tırmandı.
"Evde değil."
Vücudumu koridora doğru yavaş yavaş kaydırarak, "Koşuda mı?" diye sordum. Umarım bir an önce gelirdi.
"Değil, Elçin'in yanına gitti."
Bir an sonra kalbim yoktu, yoğun şekilde kırıldığı için. Dudaklarım huzursuzca kapandı ve gözlerimiz Yalın'la garip bir duyguyu paylaştı. Elçin'in yanına... Ama sonra ne hatırladım, konuşmalarını hatırladım. Affan'la Elçin hakkındaki son konuşmaları biraz düşündürücüydü, Affan bu ilişkiyi ikisinin de zorlamak istemediğini söylemişti.
"Ayrılmak için mi?" diye sordum, heyecanlanarak. Oysa Affan'a bile sorabilirdim ama Yalın'a sormam onun eline duygularım hakkında yoğun bir koz vermekti. Üstelik bu kadar gerginken.
"Artık, sanmıyorum." Ben öyle olacağına neredeyse eminken duyduğum bu reddediş tepsiyi kalp hizamdan karın hizama doğru indirmeme sebep oldu. Kollarımda tutacak güç bile bulamamış gibi hissettim. Ne olduysa, bir duvara dönüp yüzümü saklayarak ağlamak istedim. "Elçin'den söz etti, onu hatırladığından. Erken saatte onun yanına gitti."
DEVAM EDECEK.
Sonraki bölüm: pazar akşamı.
💚🤎
Yorumlar yükleniyor...