22: CEHENNEMDEN ÖNCE.
Merhabaa<333
Okurken bol bol yorum yapıyorsunuz değil mi?


22: CEHENNEMDEN ÖNCE
Bana n'aptığını biliyor mu?
Sevinmemi istediğini anlıyordum ama birazdan soracağım sorunun cevabını hissettiğim için, sevinemiyordum. Ailesini benden uzaklaştırabilmek için, kendisinin de artık benden uzak durması gerektiğine karar vermişti; çünkü bu evde asla ikimizin de istediği kadar saklanamazdım. Onunla, evinde yaşamaya devam edersem sahici görünen ölüm haberim bile çok kısa sürer, belki de ailesinin bu eve ilk ziyaretinde şüpheyi çekerdik.
Elbette duyduğuma sevinmeliyim, bu yalanı uzatmayacağını söylemesinden daha iyi bunu söylemesi ama şu var ki... anladığım şey kalbimi kırıyor ve sözlere dökemeyecek olsam da neden kırıldığını da biliyorum.
Gözleri beni kendisine çekmeye devam ederken bir dakikalık sessizliği bölüp, "Sen de gelecek misin?" diye sordum.
Burada kalamayacağımı söylemişti, kalamayacağımızı değil. Bu bile zaten cevabın kendisiydi, böyle gereksiz sorulara vakit harcamaya bayılıyordum değil mi? Parmaklarının tersini değdirdiği yüzüme bakarken, "Hayır," dedi alçak sesle.
"Yaaa." Burnumu kırıştırdım, yüzüme dokunduğu için tenimin ısısı başımı döndürmeye başlamıştı. "Şaşırmadım aslında, anladım gelmeyeceğini."
Bakışlarını yüzümden ayırmıyordu. İlk tanıştığımız zamanlar bana bu kadar kesintisiz, uzun bakmıyordu ama son günlerde hep böyleydi. Ama nasıldı? Söyleyecek miydi bana neden bu kadar çok baktığını. Bana bu kadar çok mu bakmak istiyordu? "Gelemem, ortadan kaybolursam ailem şüphe duyar, inanmaz."
"O kadarını anladım, aptal değilim ya..." neden bunu vurguladım? Belki de hislerim yüzünden aptal olduğumu düşünen bendim. İçten şekilde sevinmemiş olmak beni allak bullak etmişti hemen. "Baban inanır mı ölüm haberime?"
"İnanabilir, inanmış gibi yapar, belki de hiç inanmaz..."
"Doğa hiç inanmaz," diye fısıldadım. "O evde olduğumu gördü."
"Yeniden kaçtığını söylerim," dedi, bana biraz daha yaklaşıp. "Benim, birisi için böyle hazırlıklar, oyunlar yapmayacağımı bilir."
Ben de Affan'ın beni saklamaya karar vermesine şaşırmıştım, zaten ilk söylediğinde de inanmamış, yalnızca süre vereceğini düşünmüştüm. Fakat beni tamamen uzaklaştırmaktan söz ediyordu, neden yapıyordu? "Benim için neden yapıyorsun?" Şimdi sormam gereken soru bu değil mi?
Gözlerinde bir duygu yakalamak için başımı hafifçe kaldırıp gözlerinin içine baktım. Can sıkıntımı görüyormuş gibi, bu kez gamsız değildi bakışları. "Çünkü sana haksızlık," dedi.
"Sadece bunun için değil," dedim alaycı şekilde gülümseyerek.
Bu kez de, "Biliyorsun," dedi.
"Ama neden söylemiyorsun?" dedim, belki onun da kafası karışıktır ama beni korumaya devam ediyordu, bunu göze alıyorsa... kalbine dokunup dokunmadığımı anlamıyor muydu? Hiç mi ya?
Konuşurken bile ellerini yüzümden ayıramadı. "Kimsenin sana dokunmasını istemiyorum."
İşte bilmesem bile hissettiğim şey bu.
"Tabi, kalbime de sadece sen dokunabilirsin," diye fısıldadım.
Kendime mi sitem ediyordum, ona mı? Gerçi bunun da sırası değildi, özgür kalacağım, kaçacağım için sevinmeliydim ama haftalardır... tek bir günümü bile onu görmeden geçirmemiştim. Beni bırakması kendisi için sorun değil miydi? Hiç mi yani?
Nasıl, belki de ne güçlükle yutkunduğuma bakıp, "Böyle hissetmeyi istemiyor musun?" dedi.
"Benim elimde mi sanki ne hissettiğim? Haftalardır hiçbir şey elimde değil! Ne yaşıyorum, neye sabrediyorum bilmiyorum. Belki sen olmasan, ya da sen ailen gibi olsan... kaç kez kaçmayı denemişimdir acaba? Sen beni bu evde tuttun ama artık gitmem gerekiyorsa, belli ki hayatta kalmam için..."
"İstediğin bu değil mi?" dedi, istediğimin bu olduğunu biliyordu ama başka bir şey daha istediğimi de. "Senin kendini korumak için başka fikrin var mı?"
Başımı iki yana salladım, tabii ki yoktu. "Nereye kadar peki?" diye sordum belirsizliğin boğuculuğundan bıkarak. "Nereye kadar beni kaçıracaksın? Ben bıkana kadar mı, sen bıkana kadar mı, ailen anlayana kadar mı? Yoksa Doğa'nın bekleyecek zamanı kalmayana kadar mı? Ben hayatımı böyle mi yaşayacağım?"
Belki Affan'ın bile cevabını bilmediği sorular soruyordum ama n'apayım, kendimi güvende hissetmek istiyordum. Beni hep saklayacak mıydı, bilmek istiyordum. Ama kaybettiği de kendi kardeşiyken gönül rahatlığıyla bunu yapmasını nasıl isteyecektim?
Başını arkaya atarak benden uzaklaştı ve hemen arkasındaki koltuğa geri oturup bu kez yanlarımdaki kollarıma uzandı, el bileklerimden tutarak aşağıdan bana baktı. Bir gün ilk kez gözlerine bu açıdan baktıktan sonra bunun, onun gözlerini izlemek için en iyi açı olduğunu anlamıştım. "Sadece Doğa mı? Ben Duru'ya rağmen seni saklıyorum, farkındasın değil mi?"
İşte, dediğim gibi... "Duru'yu hatırlamadığın için olabilir mi?"
Beni bırakınca yanlış bir şey dediğim hissine kapıldım. "Daha ne istiyorsun?"
"Daha ne mi istiyorum? Bunları yapman için seni ben mi zorladım?"
"Beni ölmenle tehdit ettin. Kendini atmakla tehdit ettin."
Doğru ya, biraz zorlamış gibi olmuştum. Ama n'apayım, Ayaz'ın da kendimin de öylece ölmesini mi bekleyecektim? "Sen de ölmemi istemiyorsun."
"Oradan bana, yaptıklarıma bakınca... ölmeni istiyor gibi miyim?"
"Hani... güzel haberdi? Öyle demiştin ya, ölümüm güzel haberdi."
Hatırlıyordu tabi, düşünmedi bile. "Çok mu içerlemiştin, hemen aklına geldi bunu söylemek?"
Gözlerimi kaçırdım, içerlediysem de sebebi oydu. Affan dediği için o kadar içerledim.
"Hiç alttan alma yok sende, hiç düşünülmüş bir laf. Tabi içerlerim, ben ağlıyordum, sen kalkmış ne diyordun..."
"Doğru, düşünmüyorum gerçekten de." Kendisi de bunu fark etmiş gibiydi.
"Bir de ağzıyla söylüyor," dedim.
Bana sessizce bakınca yutkundum. Neden başka insan yokmuş gibi onun için böyle garip bir büyüye kapıldım ki?
"Peki sen yaşamamı, ailenin ölmemi istediği kadar istiyor musun?"
Onun sessiz kalması bile beni üzeceği için hemen başka soru sordum.
"Son birkaç gündür beni daha az görüyorsun, odandan da daha az çıktın. Sebebi buydu değil mi? Beni artık hiç görmeyeceğin için şimdiden başladın, zaten anlamıştım ben bir şey olduğunu."
"Düşünüyordum, birileriyle görüşüyordum." Şakağını ovalayıp masanın sağ tarafında duran rafını açtı ve içinden paket çıkardı, içinden de sigara aldı. "Bak, seni böyle yaşanmış bir kazaya dahil etmek kolay değildi, zamanımı aldı. Babam haberi kısa zamanda görecek, Doğa ile Rauf da. En kısa sürede babam Bursa valiliği ile görüşür, buraya gelir. Oyalanmak için vaktimiz yok."
Yanaklarımı şişirdim. Sigarayı çıkardığında içeceğini sandım ama bana bakarken masanın üzerine koyup tişörtünün yakasını hafifçe çekiştirdi, derin bir nefes aldı. "Hemen mi gideceğim yani?" diye sordum.
"Yarın ya da en geç ertesi gün."
Karar vermişti, zaten herkes hakkımda bir karar veriyordu. Hem de uzun süredir. Bu sürece kendimi ben mi sürüklemiştim? Her şeyi bu kadar değiştiren neydi? Duru'nun acı ölümü mü, Affan'ı tanımam mı, kalbimin talihsiz uyumu mu? Camın oraya kadar yürüyüp dışarıya bakarken alnımın ortasını, zonklayan şakağımı ovaladım.
"Yüzümü görmezsen aklınla düşünebileceğini söylemiştin," dedim, bunları hemen yan odada, birkaç gece önce söylemişti. "Şimdi aklınla düşünebilirsin o zaman, öyle mi anlamalıyım?"
"Bence sen hiçbir şey anlamamalısın, belli ki de anlamıyorsun."
Başımı arkaya atarak ofladım. Canım, o kadar sıkılmıştı ki.
"Anlamadığım ney ki, aynı böyle söylemiştin işte?"
"Seni, sadece aynı odanın içindeyken mi düşündüğümü sanıyorsun? Sen sadece seni görünce mi aklıma geliyorsun?"
Aklında olmam için yüzümü görmesine gerek yoktu demek. Belki de anlamadığımı söylediği de buydu. Gerçi, artık bunların da bir önemi yoktu. Gitmem, tüm bu konuşulanları önemsiz kılıyordu.
Yine de...
Ama yine de...
Başımı tekrar kendisine çevirdiğimde gözlerimiz hemen buluştu, çünkü başı bana çevriliydi. Cama yaklaştığım yavaşlıkta ona yaklaştım ve önünde durup yüzüne, dağınık saçlarına bakıp sigara paketi üzerindeki eline uzandım. Eline hissiz parmaklarımla temas edince, onun bu dokunuşumu ne kadar hissettiğini genişleyen gözbebeklerinde gördüm.
"Sen de gelemez misin?" diye yumuşak bir sesle sordum.
Hiç kıpırdamadan, cevap vermeden durdu.
Elimi, artık ateşe dokunuyormuş gibi çektim. "Anladım ben anlayacağımı."
Arkamı dönüp odadan çıkmak için yürümeye başlarken burun içimdeki sızı neredeyse gözlerimi de sızlattı. Kendime çok sinir olmuştum, daha da sinir olduğum şey Affan'ın kalkıp beni tutması oldu. Kolumu kendime çekmek isterken beni çevirdi ve yüzünü yüzüme alçaltıp, "Allah aşkına, ne anladın?" dedi. "Neye kızıyorsun? Yalnız kalmaktan mı endişe ediyorsun? Korkuyor musun?"
Kolumu daha sert çekince gerçekten dokunmasını istemediğimi anladı, elini çekti ama bu kez temas etmeden çok fazla yaklaşıp göz hizamda durdu. "Neden o mesajı attın?" diye ses yükselttim. "Birbirimizin hayatından çıkacaksak neden öyle mesaj atıyorsun? Niye aklımı karıştırıyorsun?"
Cevapsız bıraktığım son mesajından ne kadar etkilendiğimi açığa çıkarmak umurumda bile değildi. Bu akşamki konuşlarımızın çoğunda da haklı olduğunu biliyordum ama... başka bir yol düşünmemesi sinirlerimi bozuyordu. Zaten ailesiyle yaşamıyordu ki, benimle gelse n'olurdu?
"Hissetmediğim bir şey yoktu o mesajda," dedi, ellerini belinin iki yanına koyup çenesini kaldırdı. "Birbirimizi bir daha görmeyeceğimizi nereden çıkardın sen?"
Hararetli bir nefes alıp sırasıyla sol ve sağ gözüne, sıcak nefesinin döküldüğü aralık dudaklarına baktım. "Dakikalardır... ne konuşuyoruz? Gidecekmişim ya işte, nereye gideceğim, yurt dışına mı?"
Hemen, "O kadar uzağa olmaz," dedi.
"Cehennemin dibine gideyim de bitsin bu saçmalık..."
"Sen mi cehenneme gideceksin?"
"Ailene ettiğim küfürlerden kesin..." bunu söyledikten sonra duraksadım. O küfürleri sesli bile düşünmeden kafamdan geçirirdim ama Affan'a söylemesem iyiydi. "Duru'ya değil ama," dedim telaşla. "Vallahi, onu kastetmedim."
Dirseklerimin arkalarını, sert kemiği yavaşça ovaladı. "Babama mı?"
"Baban ile Rauf'a, birkaç kez de Doğa'ya." Sanki onların bana yaptıklarının yanında neydi?
"Tanıştığınızda seni merdivenlerden düşürdüğü için mi en başından beri Rauf'tan nefret ediyorsun?"
"Onu kim sever ki, ancak kardeşin." Rauf çok ürpertici, acayip rahatsız edici birisiydi.
"Duru mu? Doğa mı?"
Bilgi sızdırmak üzere olduğumu fark edince telaşa kapılmadan konuştum. "Ailendeki herkes seviyor. Sahi, sen neden sevmiyorsun?" Konuşmamız odağından uzaklaşmıştı ama bu da merak ettiğim bir konuydu. "Onu uzun süredir sevmediğin açık, sana bir şey mi yaptı?"
"Uzun senelerdir hayatımızda," dedi, sorumu görmezden gelmeyerek. "Kötü birisi olduğunu düşünüyorum, herkese zararı dokunabilecek bir insan ama babam kendisine güveniyor, o da babamı hâlâ hayal kırıklığına uğratmadı."
"Eski doktor olduğunu söylemiştin, neden mesleğini bırakıp babanın yardımcılığını yapıyor?"
"Mesleğini kötüye kullanmaktan atılmış, bırakmamış," dediğinde hiç de şaşkınlık duymadım ama ondan biraz daha ürktüm, aramızda uzun mesafeler olmasına rağmen. "Babam göz önünde bir devlet çalışanıydı, korunmaya ihtiyaç duyduğu zamanlar oldu. Bu şekilde tanıştılar, on seneyi aşkındır hayatımızda."
On seneden bile fazla mı? Bu gerçekten Rauf'a katlanmak için çok uzun süreydi. Ya Doğa... onunla ne zamandır beraberdi? Doğa yedi senedir reşitti, daha öncesinde... olmazdı değil mi? Doğa'yı kandırıp, henüz küçükken onun aklına mı sızmıştı yoksa? Neden, birkaç dakika öncesine kadar kötü günlerim için sakladığım bu sırrı Affan ile paylaşmam gerektiğini hissettim?
Ya Doğa henüz bir genç kızken ona yaklaştıysa?
Aslında söyleyip Rauf'tan şimdiden kurtulabilirdim, Doğa babasının onu öldüreceğini söylemişti. Fakat bu sır işime yarıyordu, kolay vazgeçemiyordum.
Hem belki birkaç yıllık ilişkidir, Doğa'nın kararlarını vereceği yaşta başlayan.
"Konuşmamaya başladın," dedi Affan, dudağımın sol kenarını okşayarak. Bu temas beni ne kadar etkilediyse birkaç saniye önce ne düşündüysem sis gibi dağıldı. Gözleri, elinin temasını izlerken başını omzuna eğip dudaklarını dilinin ucuyla yaladı. Onun dokunuşu yüzünden daha da konuşamayıp kendimi açıklayamadım, elinin üstünden tutup hafifçe uzaklaştırırken yutkundum.
Gözlerimizi birleştirdiğinde yanaklarında hafif sıcaklığın verdiği kızarıklık oluşmuştu. "Güvenmemekte haklısın," dedim. "Babana laf anlatılmaz tabi ama bence Doğa'da ondan uzak durmalı, hatta tabi Yalın'da. Sana çok hak veriyorum, kötü birisi o."
"Duruyorlar zaten," dedi.
Bir bilsen Affan...
Aslında... ya biliyorsa, öğrendiyse ve öğrendiğini unuttuysa? Çünkü ben bile fark etmiştim, belki de o bir şeye denk gelmiştir. Acaba öğrendiğinde veya hatırladığında bana kızar mıydı?
"Bırak şimdi o uğursuzu," dedi, hakkında konuşmaktan usanarak. "Hedefe kilitlendin mi durması zorlaşıyor, bu yüzden onun da senden umudu kesmesi lazım."
"Ona son yaptığından sonra senden de nefret ediyordur," dedim. Hiç konuşmasak da beni zehirlediği için onu dövdürdüğünü biliyordum.
"Allah aşkına sevsin beni."
Tuttuğum elini ağırca indirip yanına bıraktım ve bir adım geri çekilip göğsümü ovaladım. Sıkıntı, stresten bu aralar kalbim ağrıyordu. Öleceğime keşke kalp hastası falan olsaydım, ne güzel olurdu, ailesi nasıl hayal kırıklığına uğrardı.
"Nereye gideceğim? Tüm eşyalarımı hazırlayayım mı?"
Yurt dışına değilse nereye? Bursa'dan ayrılacak mıydım?
"Ne kadar süre kalırsın, henüz bilmiyorum. Tedbir olsun diye fazladan kıyafet al."
Onun için bu kadar sorun değilse gardımı almalıydım, zaten bir kez sormuştum benimle gelir misin, diye. Gelemeyeceğinden etkilenmiyorsa ben de daha aldırışsız olmalıydım. Gururun da yeri zamanı varsa, bu an olabilirdi.
"Anladım," dedim elimi göğsümden düşürerek. "Hazırlığımı yaparım. Bir çanta kıyafet zaten."
Parmağıyla masasında ritim tutmaya başladı. "Beni denklemden çıkarıp düşündüm bu planı, sevineceğini sandım."
"Yaa, şimdi kollarına atlayacağım."
Az önce açtığım mesafede bir adım yaklaşınca gözlerimi kırpıştırıp, "Şaka yapıyorum Affan," diye açıkladım.
Duraksayıp ilerlemesini durdururken, "Ha," dedi, şimdi anlamış gibi.
Ya, ne garip bir adamdı bu.
Anlaması çok güç bir kişiliği var, asla öngöremiyorum veya ne hakikatli şekilde onu etkiler, anlamıyorum. Metanetli birisiydi, ruhsal olarak etkilenmesi çok güçtü. Yakınlık kurması zaman alıyordu ama aramızda... oluşan şeyi hissediyordum. Ben farklı olduğum için mi? Fakat görüşmediğimiz zamanda bu yakınlığı kaybederse? Çünkü ağırlığı var mı bu hislerin, bilmiyorum. Ya hafifse veya bana bir daha sarılmak istemeyeceği kadar hafiflerse?
O sarılmayı aklımdan hiç çıkaramamak ne anlama geliyordu?
Hiçbir şeyi sevmenin sırası değildi. Ona sarılmayı bu kadar sevmenin sırası değildi.
Yeşil gözlerimin en ufak parıltıyı belli ettiğini biliyordum, kirpik kenarlarında oluşmaya başlayan ıslaklık aklımı başıma getirdi. Tamamen gerileyip masanın arkasına kadar uzaklaştım ondan. "Başım ağrımaya başladı, saçlarımı kurulamalıyım artık."
Ellerini masaya koyup hafifçe eğildi öne doğru. "Tamam, peki yine gelir misin?"
"Odana mı?"
"Evet."
"Bu saatten sonra mı? Hayır, bir şeyler içip uyuyacağım."
Masadaki telefon ekranına dokunup saate baktı ve sonra bana başını sallayarak, "Artık uyuyabiliyor musun?" diye sordu.
"Hayır," dedim. "Ya sen?"
Başı iki yana hareket etti.
"Neden?"
"Bahsetmiştim."
Evet, uykusunda garip şeyler gördüğünü söylemişti. Rahatsızlık duyduğunu ama rüyalarının böyle bölünmesine alıştığını, hatta hep aynı şeyi gördüğü için gelmediğinde bile uykusunun kaçtığını...
"Garip inanışlarım yüzünden bana kızıyorsun ama senin uykularında gördüğün şey daha garip."
Bir şey demeden gözlerimin içine baktıktan sonra, "Bunun da bir anlamı vardır," dedi.
"Böyle olaylardan anlam çıkaracak birisine de benzemiyorsun," dedim açık açık. "Benim gördüğümü söylediğim şeylere neden inanmıyorsun o zaman?"
"Hayalet, karabasan, periler mi?"
Başımı salladım.
"Karabasana inanıyorum, hayalet gördüğüne değil."
Eh, karabasan dediğimiz şey zihinsel de bir oyun olduğu için inandığını zaten biliyordum. Çünkü bununla ilgili benim için endişe duyduğunu da biliyordum. "Ya peri? Nehrin kenarında gördüğümü söylediğim?"
"Bence o senin suya düşen yansımandı."
O periyi yeşil görmemin sebebi de gözlerimin rengi miydi yani? Bence o benden bile daha garip şeylere inanıyordu, suyun üzerinde bir periye dönüşeceğime. Zaten laf olsun diye söylemiştir, her şeyi niye bu kadar düşünüyorsam. Bu kadar düşünürken onunla konuşmayı bile bekletmiş oluyordum.
"Periyi nasıl tasvir ettiğimi de mi hatırlamıyorsun? Kocaman kulakları vardı." Saçlarımın arkasındaki kulaklarıma dokundum.
"Senin de kulakların kocaman."
"Yaptığın şakaya bak Affan ya, aşk olsun..."
Gülümserken masanın arkasından çıkmaya yeltendi ama son bir bakıştan sonra arkamı döndüm, gerçekçi olsun diye ıslak saçlarıma dokunarak hızla kapıdan çıktım. Merdiveni hızlı inip kendimi aşağıda bulunca başım döndü, kafamı kaldırınca beni son basamakta tutanın Yalın olduğunu gördüm. "Düşeceksin kız, dikkatli ol."
"Başım döndü." Dengemi koruyarak daha yavaş indim aşağı. "Sağ ol."
"İyi misin?" Yukarı doğru göz attı, Affan'ın yanından geldiğimi anlamıştı.
"Güzel haberi almadın mı?" dedim.
Bakışlarında bir şey değişmezken, "Ne haberi?" diye sordu.
Demek Affan henüz bahsetmemişti. "Evden gidiyorum. Kına yakarsın."
"Ne gitmesi, anlamadım."
"Haberleri açsana," dedim. "Öldüğümden bahsediyorlar."
"Şunu insan gibi anlatsana ya..."
Affan'ın ona söylememe sebebi var mıydı? Ama zaten öğrenecekti ama detayları Affan, kendisinin istediği gibi anlatırsa daha uygun olurdu. "Affan'la konuşursunuz," diyerek mutfağın yolunu tuttum. "Sinirlerim çok bozuldu, bir şeyler içerken ağlayacağım ben."
Affan'ın yanına gitmek yerine arkamdan geldi. "İçki mi içeceksin?"
"Sahi..." duraksadım. "Evde var değil mi?"
"Var, içelim mi?"
"Ne var?" diye sordum.
Dolabı açıp bir göz attı. "Beyaz şarap görüyorum, içer misin?"
"Tadına bakabilirim," dedim.
Yalın şarabı çıkarıp mantarını açmak için dolap çekmesini çekti, bir açacak yardımı ile açıp yukarıdan kadeh indirdi. "Gel, salona geçelim."
Önden yürüyünce arkasından ilerledim. Salona geçip oturunca koltuğun diğer tarafına yerleştim. Yarısına kadar doldurduğu kadehi bana uzatınca geriye yaslanıp ufak bir yudum aldım. Daha önce çok olmasa da alkol almıştım ama üzerinden epey zaman geçmişti. Ağzıma yayılan tadın ardından ikinci yudumu da alırken, Yalın'da kendine biraz koyup içmeye başladı.
"Dokunmuyor değil mi?" diye sordu.
"Ben o kadar hassas değilim."
"Öyle görünüyorsun," dedi.
"Biliyorum," dedim sessizce. İkinci yudumdan sonra kadehi kendimden biraz uzaklaştırmama tebessüm etti. "Aslında bu kadar hassas birisi değildim. Hatta çocukken heyecanlı, neşeli birisiydim ama sonra... bende bir şeyler değişti. Kendimi daha çok korumam gerekmeye başlayınca... hassas birisine dönüştüm."
"N'oldu ki?" dedi merakla.
Vücuduma bakmaya başladım. "Canım herkesten daha çok yanıyor."
"Nasıl yani?"
"İnsanlara bunu bile söyleyemiyorum. Öğrenirlerse kullanırlar diye."
Kadehinden yudum yudum içerken, "Hiçbir şey anlamıyorum," dedi. "Kim neyi sana karşı kullanacak? Sen de hiçbir şey anlatmıyorsun. Çok yalnız, garip bir hayatın var."
Üçüncü kez kadehi dudaklarıma götürürken sessiz kaldım. Gözlerim camdan dışarıya kaydı. Geldiğim ilk günden beri karlar tamamen erimemişti, bazen sulanmıştı ama yüksekte bir bölge olduğu için kış boyu böyle kalacağı belliydi. Acaba gittiğim yerde nasıl olacaktı? Bu kadar soğuk olmazsa daha iyi olurdu.
"Aslında içmesen daha mı iyi?" dedi Yalın, sesini bir tık endişeli buldum. "İyi görmedim seni."
"Daha içmeyeceğim zaten." Yarısını doldurduğu kadehi tamamlayıp ilerime, sehpaya bırakmak için öne eğildim. "Düşkün değilim hiç böyle zararlı şeylere, öyle bir... belki rahatlatır beni diye."
"Madem o kadar canın sıkkın, Affan'ın yanına geri dönsene," dedi.
Ona bir ufak bakış gönderdim, tabi farkında Affan'ın bana iyi geldiğini. Ya o zaman, onsuzluk bana nasıl gelecekti?
Hissetmiş gibi o sırada Affan'ı merdiven başında gördüm. Basamakları inerken korkuluğu tuttu ve ikimize sırasıyla bakınca Yalın'da omzu üstünden kendisine döndü. Affan'ın sessiz bakışları uzadıkça huzursuzluğunu fark ettim ve inmeden orada dururken, hafifçe yutkundum.
"Saçlarını kurutmayacak mıydın?"
Refleksle saçlarıma dokundum. "Evet." Aceleyle doğruldum. "Gidiyordum zaten."
"Git zaten."
Ben cevap vermeden gözlerini Yalın'a çevirince, arkadaşı da boğazını temizleyip tüm vücuduyla ona döndü. "Gelsene, sana da koyayım."
"Asıl sana koymak lazım..."
Affan'ın böyle konuştuğunu ilk kez duyuyordum, koridora girerken bu yüzden hafifçe kaş çattım. Yalın'ın gülüşü salonu doldurdu. "Dediğine bak ya, gel de koy, barışalım hem."
Odama süzülüp doğrudan banyoya geçtim. Saçlarım artık kurumuş sayılırdı ama biraz kurutma makinesi kullandım, tamamen kuruyunca dalgalarıma geri kavuştum. Dişlerimi fırçalayıp odaya dönünce üstümdeki sweati çıkarıp uyumak için daha ince bir askılı giyindim. Gözlerim o kadar sık dalıyordu ki, işim bitmesine rağmen bir dakika boyunca kıpırdamadan durdum.
İyi de ben Affan'ı her gün görmek istiyordum.
Gidince n'apacaktım?
"Anne!"
Haykırış sanki ayağımın altındaki yeri bile titretti, kalbim korkuyla yerinden çıkarken arkama döndüm ve Ayaz'ın yataktan soluk soluğa doğrulduğunu gördüm. Konuştuğuna inanamamak bir yana, öyle bir haykırmıştı ki aklım durmuştu adeta. Alnını parlatan teri görünce sersemledim ve sonra direkt yatağa koşup onu göğsüme çekerken, "Ayaz?" diye soludum. "Canım... canım iyi misin? Kâbus mu gördün, n'oldu?"
Onun cevaplarını duyamadan kapının açıldığını sezdim ve Affan'ı görünce, Ayaz'ın haykırışının salondan bile duyulduğunu anladım. Gözlerini üzerimde dolaştırıp, "O mu bağırdı?" diye sordu.
"Evet, uykudan sıçradı." Ayaz kollarımda kaskatı olmuştu. "Çıkar mısın? Şu an seni görmesini istemiyorum."
Söylediğimden etkilenmeden, "Konuştu," dedi.
"Uykudaydı, farkında değil."
Elim Ayaz'ın ensesindeki saçlarında kayarken, Affan yüzünü göremese de ona baktı ve kapıyı sessizce kapatıp çıktı. Ayaz'ın başını göğsümden kaldırıp küçük suratına baktım. Gözleri odaksızdı ve saçları alnına doğru yapışmışken, şakaklarından ter süzülüyordu. Çenesinden kaldırıp göz göze gelmemizi sağladım. "Ne gördün Ayaz?"
Elleriyle kollarımı tutup yüzüme baktı.
"Özür dilerim, bazen sana o kadar duygusuzmuşsun gibi davranıyorum ki..." gözlerim dolarken yüzünün etrafındaki teri sildim. "Kâbusunda beni mi görüyordun yoksa?"
Başını hemen hızlıca salladı.
"Anne diye bağırdın, sesini duyduğuma bile sevinemedim. Nasıl gördün, kötü mü gördün?"
Buna da baş sallayıp koluma doğru yaslandı. "Ne zaman eve gideceğiz?"
İkinci kez konuşması ilkinden daha şok etti beni. Ellerim ona tamamen kenetlendi, dudaklarım alnına değene kadar yaklaştı. Uyku sersemliği ile konuşuyor olmalıydı, gözleri tekrardan kapanmıştı bile. "Yakında yeni bir eve gideceğiz," dedim. "Benim önceliğim sensin, bunu unutmamalıyım. Onu düşünüp duruyorum ama ben... seni düşünmeliyim."
İkisi ile aynı anda bir arada olamazdım.
Onu sararak yatağın diğer tarafına geçtim. Yaşadığı anın etkisinden çıktığında kollarımı terk edeceğini biliyordum, o ana kadar örtüyü üstümüze çekip öylece tuttum. Affan'ı bu yüzden mi istiyordum? Kendi rızasıyla beni kollarında o kadar uzun ve sıkı tutan sadece kendisi olduğu için mi?
💨
Sabah ışığıyla verandaya çıktım. Üstelik yanıma kürkümü almadım. Beni sıcak tutacak bir şey giymedim. İlk dakikalarda üşüdüğümü hissettim, eve geri dönmek istedim ama bir müddet sonra alıştım; tir tir titreyene kadar verandada kaldım. Ayaz odadan çıkıp beni aradı, dışarıda bulunca hapşırmaya başlamıştım. Çıplak ayaklarıyla yaklaşıp ellerimden tutunca, beni eve çekmeye başladı.
Ben hissetmesem de o ellerimin üşüdüğünü anladı.
"Gece konuştuğunu hatırlıyor musun?" diye sordum.
Başını iki yanına salladı.
Beni daha kuvvetli şekilde içeriye çekince eşikten girdim, ayaklarım sıcak zemine temas edince ürperdim ve aynı anda Affan'ın indiğini gördüm. Telefonu elinde çalıyorken başını kaldırıp bize baktı. Gözleri Ayaz'dan çok bende oyalandı ve konuşmadan, telefonu ikinci kez çalınca, "Babam," dedi. "Öldüğünü öğrenmiş olmalı."
Ayaz zaten konuşmuyordu, ben de tamamen sessizleştim ve Affan salondaki koltuğa geçip otururken aramayı yanıtladı. Telefonu kulağına götürünce neredeyse bir dakika konuşmadı, babasının hattın diğer ucunda bir öfke nöbeti geçirdiğinden emin oldum ve nihayet Affan, "Yeni gördüm," dedi. "Erken uyudum, aramalarınızı duymadım. Doğa'da abartıyor... Eminim bir şeyi yoktur baba, şaşırdığı için kendinden geçmiştir."
Doğa'da mı haberimi almıştı? Tabi almıştır, televizyonda görmüştür. Bir şey mi olmuştu ki? Daha iyi duymak için yaklaşırken Affan kolunu koltuğun arkasına koyarak babasının cevabını dinledi. "Kendine gelir baba, bu kadar evhamlanma. İndiğinde yanına gidersin, önce bana gelmene gerek yok. Telefonda dediğimden başka da söyleyecek bir şeyim yok sana."
Babasının bağırdığını buradan bile duydum, Affan kulağından hafifçe uzaklaştırdı telefonu. Dinleyip karşılığında, "Onu eve zincirleyemezdim ya," dedi. "Kaçtıktan sonra günler geçti, bulsaydın. Ben mi? Benim bu işten yeterince sıdkım sıyrıldı, bıktım. Evet, çok da aramadım... Cesedi mi? Ne bileyim, ulaşıp görmek istediğini söyle, sana gösterirler..."
Babası yüksek sesiyle tekrar konuştu ve sanırım Affan'a karşılık hakkı vermeden de aramayı kapattı. Affan telefonu indirip koltuğa bırakırken göğsümde sıkışan nefesi serbest bırakıp üşüyen kollarımı sıvazladım. "İnandı mı?" diye sordum.
"Çıldırmış durumda, henüz düşünüp bunun tahlilini yapacak vaziyette değil."
Konuşmasında duyduğum bir şeyden söz ettim. "Doğa için kendinden geçmiş dedin. Bir şey mi olmuş?"
"Haberini görünce bayılmış."
Ağzımdan hiç anlayamadığım bir kıkırtı döküldü. Elimi ağzıma koyarak başımı iki yanıma sallarken, Affan'da yüzümü seyrederek sırtını koltuktan ayırdı. "Benim için ne kadar üzüldüyse," diye alay ettim. Gözümden bir damla yaş süzülünce de elimi çekip derin nefesler aldım.
Affan Ayaz'a baktı. "Annen ne zamandır dışarıda?"
Ayaz, bilmem, dercesine ellerini iki yana açtı.
Soruyu ona sormasına bir daha kıkırdadım, Ayaz'la göz göze gelip onun başını okşadıktan sonra da, "Baban buraya mı gelecek?" diye sordum. Sesimin pürüzü yüzünden öksürdüm.
Koltuktan tamamen kalkan Affan bize yaklaştı. "Evet ama akşamı bulur."
"O zamana kadar... gitmiş mi olacağız?"
"Vakit az, yetişmez." Kıyafetimi süzdü. "O geldiğinde saklanırsınız."
Başımı sallayıp, "Gitmeden önce Ayaz için ayakkabı almamız lazım," dedim, derin nefesler alarak konuşuyordum ki sesim titremesin. "Hiç kıyafeti de yok, bu durumda şehir değiştiremeyiz."
Bakışları yanımızda küçük kalan Ayaz'a çevrildi. Üzerinde bir tişörtüm vardı, bir de şortum. Şortun belini çok sıkmama rağmen düşüyordu, bir eliyle sürekli tutuyordu. Ayaz Affan'ın bakışlarını sakince karşılayınca Affan ona doğru eğilip, "Artık konuşuyor musun?" diye sordu.
Ayaz ona yaklaşıp üzerindeki tişörte dokundu, hafifçe çekiştirince Affan'ın vereceği ters bir tepkinin önüne geçip hemen elini çektim. O ise, "Tişörtümü mü beğendin?" diye sordu.
Ayaz başını salladı.
"Annenin tişörtü yerine bunu mu giyeceksin?"
Ayaz istekli göründü.
"Hayatta vermem," diyerek doğruldu Affan.
"Bir git ya," diyerek onu omzundan ittim ve kendisini hazırlıksız yakaladığım için hafifçe gerileyip gözlerini bana kaldırdı. "Senin eşyana kalmadık."
"Aslında sana verirdim."
"Aslında hiç istemezdim."
Ayaz'ı nazikçe tutarak yanından uzaklaştım. Mutfağa geçip onun karnını doyurdum, benim bir lokma yiyesim yoktu. Hapşırıklarım artınca hastalığa meylettiğimi hissettim, belki de dileğim gerçekleşirdi.
Mutfaktan çıkarken Affan Zeus ile verandadan içeriye giriyordu. Tuvalet ihtiyacı için çıktıklarını anladım. Zeus hemen Ayaz'a doğru koşup etrafında dönünce Ayaz'da kendi etrafında onunla döndü. "Başını bir okşa," dedim ona.
Ayaz elini savurup yapmayacağını belirtince Affan yaklaşıp yerdeki Zeus'u kucakladı, doğrulurken Ayaz'ın yüzüne baktı. "Hayvanları seviyor musun?"
Oğlum hareketli köpeği seyretti. Başını iki yana sallayıp sevmediğini belli etti.
Affan anlamak ister gibi, "Neden?" diye sordu.
Ayaz zaten konuşmuyordu, sadece bakarak da bunu açıklayamazdı. "Hareket eden, kontrol edemediği şeylerden hoşlanmıyor," dedim. "Öyle fazla hareket eden oyuncakları da hiç sevmedi. Kendisine temas edince rahatsız oluyor."
Affan onun çehresini inceledi. Tamam, ona öfke dolu olmalarını da anlıyordum ama başından, keşke en azından konuşarak bu ilişkiyi başlatsaydılar. Bu kadar zorlamanın, anlayışsızlığın hiçbir faydası olmuyordu.
"Sana dokunmakla alakalı sıkıntısı yok," dedi.
"O kadar da değil Affan," dedim, gözlerimi devirerek. Bir robot da değildi sonuçta bu çocuk. "Senelerdir beraberiz, bana çok alışkın."
"Tahmin edebiliyorum."
Bakışlarımı kaçırarak Ayaz'ı kolumun arkasından çıkardım, saçlarını düzelttiğim sırada, "Hazırlanırsanız dışarı çıkalım," dedi. "Dikkatli giyin, yüzünü, saçlarını kapat. Merkeze hiç inmedik, hastane görüntülerimizin de silinmesini sağladım, babamın işi belli olmaz diye. Bundan sonra da temkinli olalım."
Arkamdan daha özenli davrandığını düşünmemiştim, hastaneye kaldırıldığını öğrendiğinde babası bakar diye miydi? Demek kendisine güvenmediğini düşünüyordu. Ayaz ile yanından geçtim, odaya girdiğimizde hazırlanmaya başladım. Merkez daha sıcak olacağından ötürü içime vücudumu saran, beyaz bluz giyip altıma da kahverengi pantolonumu giyindim. Kürkümde bu renkte olduğu için yakıştırıyordum ikisini.
Birkaç dakika sonra baktım ki aynadan saçlarımı düzeltiyorum, kendime biraz kızdım. Yanaklarımı şişirip ofladım. Affan'ı göreceğim için daha güzel olmaya çalışıyordum, ben kendimi anlamıştım. "Aklıma o soktu bunu, bana bir kez güzel deyince... ben de hep güzel görünmek istiyorum."
Kuruduğu için kremle cildimi, dudaklarımı da renkli bir parlatıcı ile nemlendirdim. Kendi hazırlığım bitince Ayaz'ın yıkadığım kıyafetlerini alıp giydirmeye başladım. Kazak kaşındırmasın diye atlet niyetine kendi askılımı giyindim, pantolonunu da kendi giyindi. Küçüklüğünden beri yalnız giyinmesini, özel bölgelerini kimsenin görmemesi gerektiğini öğretmiştim ona.
Kendi kısa montumu da giydirip, kürküm ile beremi, atkımı alıp çıktım. Yüzünü gizlemek adına onun için de atkı almıştım. Affan'ı beklerken Yalın indi, bir arkadaşı ile görüntülü konuşarak mutfağa geçti. Harbiden bu adamın da başka işi yoktu, baba parası yiyip bu evde yaşıyordu. Tam bir sersemdi.
Affan'dan önce parfümünün kokusu burnuma geldi. O günden beri başka parfüm sıktığını duyumsamamıştım. Sarıldığımızda da böyle kokuyordu. Gerçi sarıldığımızdan da hiç söz etmiyordu, zaten beni bırakmaya niyetlenmişti, niye edecekti?
"Sen niye bu kadar hapşırmaya başladın?" dedi yaklaşırken.
O sırada orta sehpadaki peçetelikten birkaç tane alıyordum hapşırdığım için. "Hazırsan çıkalım."
"Soru sormuştum," dedi.
Aman, sanki her sorusuna da cevap verecektim. Kalkıp ayakkabılarımı aldım, hazırlanıp çıkarken Ayaz'ı kucakladım. Sanırım o kollarımda olduğu için Affan bekletmeden aracı açtı, kendimle beraber onu da arka koltuğa yerleştirip kemerimizi taktım. Bana yakın oturup telefonumda dolaşmaya başladı.
"Hani benim çok sevdiğim bir şarkı vardı," diye sordum ona. "Türkçe'ydi, adını hatırlayamadım için dinleyemedim, açsana ona."
Uygulamaya girip hemen parmaklarını harflerin üzerinde dolaştırırken esnedi, bölündüğü için belki uykusunu almamıştı. Affan arabayı hareket ettirirken, şarkıyı açıp telefonu bana uzattı. Sorar gibi bakınca sesini açıp biraz dinledim ve hevesle başımı salladım. "Evet ya, buydu solnişko. Teşekkür ederim." Yanağından hemen öptüm. güneşim
Aslında bu şarkıyı ablam çok seviyordu, babam Türk dizilerini, filmlerini, şarkılarını dinlememi istemezdi. Türkiye'den ne kadar uzak olursak o kadar iyi olurdu. Fakat ablam bu şarkıyı öğrenmiş, bana da dinletmişti.
Şarkının sözleri araba içine dağılınca, "Sen bu şarkıyı nereden biliyorsun?" diye sordu Affan.
"Niye bilmeyeyim ki?" dedim.
"Eski bir şarkı."
"Ablam gençken dinliyordu zaten, o öğretti bana."
Birkaç dakika sonra Affan şarkıyı radyodan açınca oynaması için telefonu tekrardan oğluma verdim. Cama yaslanıp dışarıyı seyrederken araç alıştığım rotadan uzaklaştı. Sıcaklayınca atkımı gevşettim, dikiz aynasından kaza ile göz göze geldiğim Affan'a bir saniye bakıp tekrar şarkıya kulak verdim. Gözlerinin arkasını, sözlerinin alt yazısını, kalp diline çevirdim çoktan...
Araç merkeze yaklaşınca yavaşladı, nezih, güzel bakılmış geniş bir caddede yavaşlayınca Ayaz için alışveriş yapacağımızın yerin burası olmadığını anladım. Affan el frenini çekip omuz üstünden bize baktı. "Birkaç dakikaya döneceğim."
"Nereye geldik? Kıyafet almaya gidecektik."
"Yalın ile yemek yediğimiz restoran," dediğinde aklıma sadece ve sadece sarılmamız geldi. Onun gözlerinin rengini daha da ısıtan aynı şey oldu, sanırım ki. "Bir konuşmam lazım, çok bekletmem."
"İyi." Cama döndüm.
Ona bakmadığımda yanağımı yasladığım camı uzaktan hafifçe indirdi ve irkildiğim için başımı çekip kendisine döndüğümde, gözlerime baktı. "Alıngan davranma."
Konuşmakta gerek görmeden bir daha cama dönünce Affan'da araçtan indi. Camları yüksek, geniş bir alana yayılmış, kaldırım kenarında yükselen restorana yaklaşıp kapıdaki adamın karşılamasıyla içeriye girdi. Kısa, kaşe kabanını giyinmişti ve altında ne bol duran, ne de iğrenç şekilde bacaklarına yapışan pantolon vardı. Güzel bir kottu.
Gözden kaybolunca camı indirdim, soğuk havayı içime çektim. Hep de kolay hasta olurdum, hâlâ ateşim yükselmiş değildi. İşe yaramamıştı sanırım.
Ne için, kiminle konuşacaktı acaba? O gün kendisine n'olduğuyla ilgili şüpheleri mi vardı? Yediğinden, içtiğinden bir şey mi olmuştu?
Geri dönüşü söylediği gibi birkaç dakika olmadı, daha uzun sürdü. Görününce de rahatladım, buraya yaklaşırken rüzgârın dokunduğu saçlarına baktım. Kaputun etrafından dolanmadan önce bana göz kırptı, gülümserken kızarıp yanağımı kaşıdım.
Salak ya.
Koltuğuna oturup aracı çalıştırdı ve dikiz aynasından Ayaz'ı kontrol etti. Oğlum notlara bir şey yazıyordu, ekranı bana çevirip ne yazdığını gösterdi. Okumam zaman aldı.
Babam ne zaman gelecek?
Ona bunu nasıl açıklayacağımı hiç bilmiyordum. En uygun bulduğum şey, "Yakında," demek oldu.
Önüme döndüm ama birazdan beni tekrar dürtünce ekrana baktım. Ekrana bir sürü lale emojisi koymuş, bana gösteriyordu.
"Ayaz," dedim gülümseyip onun yüzüne bir sürü öpücük koyarken. "Ya, çok tatlısın."
Belki bunu benim kadar romantik bile algılamıyordu, ismim Lale diye mantıklı bir şey yaptığını düşünüyordu ama umurumda değildi.
Parmakları tekrar klavyede dolaştı ve kahve renginde, bana kakayı anımsatan emoji koydu. Ben bunun ne anlama geldiğini söylemeden de Affan'ı işaret edince, kendimi tutamadan kahkaha atmaya başladım.
Ben gülünce araba bir anda yolda tökezledi, Affan aracın hakimiyetini geri kazanıp arabayı yavaşlatırken omzu üstünden yüzüme baktı. Göz göze gelince kahkahamı küçültüp kıkırdadım.
"Çok güzel gülüyorsun," dedi, açık açık.
Biraz şaşırdım haliyle, hiç alışkın değildim. Yol kontrolünü kaybetmemek için yola döndü ama birkaç saniye sonra tekrar bana bakınca, gülmeyi tamamen sonlandırdım. Ayaz'ın yanağını severek bakışlarımı kaçırmaya çalıştım ama Affan tekrar dönüp bakınca, "Ne?" dedim alçak bir sesle.
Ne olduğunu o da bilmiyormuş gibi yüzümü seyretti birkaç saniye.
"Yola bak."
"Arabayı kenara çekeyim, yanıma otur."
Afalladım açıkçası. "Nereden çıktı şimdi? Burada iyiyim."
Ayaz'a bir bakış gönderince aklım yine emojiye gitti, dudaklarım kıvrıldı. Bu sırada oğlum uygulamama girmiş, babasına mesaj gönderiyordu. Ona neredesin, yazdığını okuyabildim ama Kerim cevap verecek durumda değildi.
Araba bir alışveriş merkezi önünde yavaşlayınca kendimle beraber Ayaz'ı da hazırladım. Serin havayı kucaklarken o da kollarımdaydı ama Affan etrafımı dolanıp onu bir anda kapınca ağzım ayrık kaldı. Bir eliyle onu kendisine bastırıp diğer eliyle de benim belimi hafifçe vurdu. "Hapşırıyorsun sen, eczaneye uğrayalım."
"Yok ya, geçer," dedim hemen, şimdi ilaç alırsam hemen kesilirdi hapşırığım. Ayrıca ilaç içmekten nefret ettiğimi unutmasına da bozuluyordum birazcık.
Alışveriş içine girince atkı ile yüzümü biraz daha örttüm. Affan bizi ikinci kata çıkarınca bir çocuk giyim mağazasına girdik. O arkamdan gelip Ayaz'ı taşırken ben de ivedilikle yaşlarına göre kıyafetlere baktım. İç çamaşırı, atlet, pijama, eşofman ve kazak ile pantolon aldım.
Bir yığın kıyafetle kasaya ilerlerken onlara göz attım. Ayaz bir kıyafeti tutmuş, almak için çekiştirirken Affan ise uzaklaştırmak için onu çekiyordu.
"Bırak çocuk."
"Kasaya gidiyorum," diyerek seslendim onlara.
Affan daha sert uzaklaşınca Ayaz'da kıyafetten çekildi. Yanlarına gidip o kıyafeti ben raftan aldım ve Ayaz'ın gözleri bana bakarken memnun göründü, Affan ise hiç hoşnut olmadı. Kasaya ulaştım ve Affan bir eliyle arka cebinden cüzdanını çıkardı, diğer eli dolu olduğu için bana uzattı. "Çıkarsana."
Cüzdanı açıp kartlardan birisini çıkardım. "Bunun şifresini hatırlıyor musun?"
"Hepsinin şifresini yeniledim."
İyi madem, biliyordur. Ödeme sırasında biraz rahatsız oldum. Aslında kuyumcuda bozdurduğum parayı yanıma alacaktım, çünkü Ayaz'ın giysi parasını vermekten nefret edeceği açıktı ama... zor günlerim için saklamaya karar vermiştim.
Affan bir eliyle Ayaz'ı tutarken diğer eliyle çantaları kavradı. Çıkarken cüzdanını elimde tuttum. O kadar az insan görüyordum ki bu yüzden etrafıma, insanlara inceleyerek bakıyordum. Mağazalara, vitrinlere, ne giyilip ne içildiğine. Bir ayakkabı mağazasına daha girince numaralarına bakarak ayakkabı seçtim, kış olduğu için bir siyah bottu. Affan denemesi için indirince Ayaz ayakkabıyı giyindi, bir iki adım attı.
"Oldu mu canım?"
Bana yaklaşıp fısıltıyla, "Hıhı," diye bir ses çıkarınca sevinç yüzümü sardı ama Affan duymamışken onu zorlamadım, hiç konuşmamış gibi başımı sallayıp çenesini okşadım.
Ayakkabısını satın alınca giydirdim, onu bir daha kucağa almamıza gerek olmadı. Elinden tutarak mağazadan ayrıldık, başka bir işimiz kalmadığı için çıkışın yönüne döndüm ama Affan kolumun arkasından tutarak durdurdu. "Bir sıcak içecek iç."
"Eve gidince içerim," diyerek geciktirmeye çalıştırdım. Bırakmıyordu ki hasta olayım ya.
"Birkaç dakikalık işim var," dedi ve gözlerini üst kata kaydırdı. "Kafeye oturun, sıcak bir içecek alayım."
"Bir yere mi gideceksin?"
"Uzaklaşamayacağım, hemen döneceğim," derken gözlerimin içine, dinlememi ister gibi baktı. "Sakın aklından bir yere gitmeyi geçirme tamam mı? Hiç sırası değil."
"Şehir değiştirdim yine buldun, nereye kaçacağım ki sanki..."
"Ülke değiştirsen bile bulurum o yüzden..." Ayaz'ın, benimle konuştuğu için kendisine baktığını görünce gözlerini ona çevirdi. "Sen de annenin yanından ayrılmayı deneme."
Ayaz başını salladı.
Affan yürüyen merdivene, sonra da üst kattaki yemek alanında duran loş ışıklı bir kafeye kadar bizimle geldi. Geniş, krem koltuğa Ayaz ile oturdum ve Affan ayaktaki çalışanı çevirdi, birkaç şey söyleyip bize döndü. Oturmadan masaya eğilip sırasıyla bize baktı. "Bu bir şey içmesin, buna söylemedim."
Yanaklarımı şişirdim. "Duydum iki tane dediğini."
Yanaklarıma doğru birkaç saniye bakıp arkasını döndü, ilerleyişini izledim ve önüme dönerken onu izleyenin yalnız kendim olmadığını fark ettim. İlerideki masadaki bir genç kadın da gözlerini benimle aynı anda ondan ayırıp yanındaki arkadaşına kıkırdadı. Ofladım.
Kısa sürede içeceklerimiz geldi. Bir bitki çayı ile sıcak çikolata almıştı. Bitki çayını bana aldığı kesindi ama ben içeceklerimizi değiştim, Ayaz birkaç kez elimdeki sıcak çikolataya uzanınca da onunla paylaştım. Bitki çayını almasındaki amacını anlamıştım ama içmeyecektim.
Sıcak çikolatanın dibini Ayaz içerken Affan göründü, içeriye girerken saçlarını hafifçe düzeltiyordu. Az önceki masada oturan kadına göz atıp yerimizden kalkarken Ayaz'ın atkısını geri doladım. Affan kalktığımızı görünce durup yanına gelmemizi bekledi, acelemi izledi. "N'oldu?"
"Hiç."
Yanından geçerek çıktığımızda arkamızdan geldi, böylelikle kafeden ayrılmış olduk. "Birisi mi rahatsız etti?"
"Hayır dedim." Ofladım. "Sinirim bozuldu."
"Sen mi bir şey yaptın?" diye Ayaz'a sordu ama oğlum onu pek takmadı.
Kolaylıkla bize yetişti, alışveriş merkezi otoparkına inerken Ayaz'ın elini hiç bırakmıyordum. Onu kendimle arka koltuğa yerleştirdim, Affan aracını çalıştırırken çantalardan kıyafeti çıkarıp beğendiği giysiyi Ayaz'a giydirdim. Kollarını kaldırıp indirerek bana yardımcı oldu. "Çok zevklisin Ayaz, sana ne yakıştı bu kazak."
Kazağına dokunarak kendisine baktı ve sonra telefonumu alıp uğraşmaya devam etti. "Rap şarkı mı dinliyorsun? Üstelik yabancı? Nereden öğrendin?"
Cevap vermedi, beyefendinin umurunda değildim. Bıktıracak olsam da yüzünü tutup sağ yanağından kuvvetli şekilde öpünce beni itmeye çalıştı, başarıp koltuğun ucuna kadar uzaklaştı. Serinkanlı şekilde telefona döndü.
"Ona sadece sen bakıyor olsaydın kötü alışkanlıkları olmazdı," dedi Affan, dikkati araçtayken.
Ne yazık ki yalnız değildim. Onu karanlık ormana sürükleyen babasıydı. Tüfekle tanıştıran, hayvanları bile ona yanlış anlatan.
Ayaz o gün ormanda yalnız olduklarını onaylamıştı.
Ya kazayla, ya oyunla, ya bilerek.
Yarım saat içinde merkezden uzaklaşarak sapa yollardan ormana yaklaştık, yollar bazen daralıp bazen genişliyordu. Araç sayısı azalmış, soğukluksa artmıştı. Bu yüzden camı açtım, serin havayı içime çekecektim ki cam yükselip kapandı. Affan uyardı. "Ben kapattıkça sen açıyorsun camı Lale, yapma şunu."
Bir daha dikkat çekmemek için hareketimi tekrarlamadım. Evin yoluna girince dağın tepesindeki pür beyazlığı seyrederek indim, Ayaz'ı da beraberimde indirdim. Bizden bağımsız eve yürürken, ben de arkasından ilerledim. Affan kaputa yaslanıp sigara çıkarınca bir müddet sonra eve gireceğini anladım, üşümesin diye atkımı omzuna atıp içeri doğru kaçtım.
Ona bakmadan kapıyı kapadım. Hapşırarak mutfağa girdim, bir su içip çıkarken Affan eve giriyordu. Yanında kalmadan odama geçtim, dış giysilerimi çıkarıp banyoda biraz vakit geçirdikten sonra Ayaz'ın yanına döndüm. Kıyafetlerini çantalardan çıkarmış, zamanında yapmasını öğrettiğim şekilde katlıyordu. Ona edindiğim iyi alışkanlıkların hepsi, öğretildiği takdirde aslında onun da iyi bir çocuk olarak büyüyeceğini gösteriyordu.
Bir adım daha atınca Yalın'ın kapı ağzında onu izlediğini gördüm. İçeriye girmemişti, dikkati Ayaz'daydı. Kapıyı örtmek için yaklaşırken beni de fark edip bir adım geri çıktı. "Sana bakmaya gelmiştim."
"Ne için?" dedim Ayaz'ı kendimle kapatarak. "Beni mi özledin, canım benim ya..."
Gülmemek için bakışını kaçırsa da ben gözlerinin parladığını gördüm. Tekrar bana bakarken daha bıkkın davranıp, "Kendime pizza yapmıştım, biraz kaldı, yer misin?" dedi.
"Yok, yemem," dedim. "Affan'a söyle yesin, sabah kahvaltı yaptığını da görmedim."
"O yemez kalan yemeğimi, titizliği tutuyor." Bir omzunu duvara yaslayıp tişörtünü gösterdi. "Tişörtüm nasıl beğendin mi?"
Gözlerim kırpışmaya başladı. "Ne alaka şimdi? Senin amacın ne ya?"
"Ne amacım olacak..." gözlerini kaçırdı. "Aramızı düzeltmeye çalışıyorum."
Yaşadığımız olayın ardından elbet konuşmuştuk ama aramız hâlâ iyi değildi, birbirimizi üzmeden uzun süre iletişimde olmuyorduk. Kararsızca alt dudağımı ısırıp, "Niye ki?" dedim. "Beni sevmiyorsun sonuçta."
"Nereden biliyorsun ki?"
Duraksarken kalbim heyecanla attı. Gülümsedim. "Seviyor musun ki?" O zaman ben de onu sevmeye başlardım.
O da bu soruma hazırlıklı değil gibiydi. Cevap veremeyince gülümsemem kayboldu. "Neyse, seviyorum desen de inanmam zaten! Ayrıca sevmesen daha iyi, malumun öleceğim ya ben..."
"Affan seni saklamaya devam ediyor, kolay kolay ölmene razı olmayacak belli ki."
"Neden sen de onun gibi düşünmüyorsun?" dedim açıkça ve içten bir üzüntüyle. "Tamam, onun hatırlamamasıyla bana gösterdiği taviz... bizi buraya kadar sürükledi ama sen Doğa'yı o kadar çok mu seviyorsun? Ölmesine çok mu üzülürsün? Biz de günlerdir beraberiz, hatta ay oldu, geçti. Ben ölsem hiç üzülmez misin?"
Ayaz'dan Duru'yu sevdiği için nefret ediyordu, benim ölmemi ise Doğa'nın yaşaması için istiyordu.
"Doğa'ya üzüleceğim gibi değil."
Yutkunamadım. Öyle olduğu açık olsa da yüzüme çarpılınca dayanamadım.
Kapıyı kapatırken, "Ne anlaşmamıza, ne de arkadaş olmamıza gerek yok," dedim. "Ben seni hiç sevmeyeceğim, sen de beni sevme."
Yatağımın ucuna otururken örtüyü avuçlarım arasında sıktım. Değersizlik hissi beni tüketiyordu, yaşamak için verdiğim çaba zaman kaybı gibi hissettiriyordu. Üstelik diğer bir nefret ettiğim de, etrafımdaki insanların ne kadar sevilmediğimi bilmesiydi.
Oğlum tarafından bile sevilmediğimi biliyorlardı.
Birisi beni sevmeye kalkışsa, kimse sevmediği için vazgeçerdi.
"Sana ne dedi?"
Ayaz konuştuğunda bu sesini dördüncü duyuşum olmasına rağmen yine de şaşırdım. Yalnızca yanımdayken konuşuyordu. "Sesini ne kadar özlemişim," dedim gülmekle ağlamak arasında bir fısıltıyla. "Üzerinde bir şey olmadığına inandın değil mi? O yüzden konuşuyorsun artık?"
Kolunu tutup daha bir şey demeden arkasını dönünce yakalayamadan uzaklaştı. Katladıklarını dolaba, benim kıyafetlerimin yanına koyacaktı ki, "Gerek yok," diye seslendim. "Orada kalsın, çantaya koyacağım onları."
Öksürerek göğsümü tuttum ve içtiğim soğuk suyun sonucu olarak düşündüm bunu. Ayaz öksürüğüm bitene kadar yüzünü buruşturdu ve yatağa geçip ayağını diğerinin üstüne attı, telefonumla uğraştı. Babasına attığı mesaja bakıyordu ama tabi babası geri dönüş yapmamıştı.
"Yataktan kalkma, döneceğim," diyerek odadan çıktım.
Salondaki Yalın'a hiç bakmadan üst kata çıktım. Affan'ın konuşması çalışma odasından gelince kapıyı açıp beklemeden içeriye adımladım. Camdan dışarıya bakıyordu; bir eli cebindeyken diğeri kulağındaydı. Dışarıdan geldiği için yeni giydiği tişörtü kemerinin üzerinde kalmıştı, pantolonunu henüz değişmemişti. Omzu üstünden bana bakınca telefondaki kişiye, "Artık müsait değilim," dedi. "Kalan şeyleri sonra konuşuruz."
Kısa bir geri dönüşten sonra telefonunu kapatıp masasına bırakmak için eğilince, "Kerim'e n'olacak?" diyerek doğrudan sorumu sordum.
Geri doğrulup sırtını cama verirken vücutlarımız hizalandı, aramızda bir adım vardı. "Neden merak ettin?"
"Ayaz onu soruyor, babasını merak ediyor. Belirsizlik, bu durum onu huzursuz ediyor."
"Başka derdimiz yok, Ayaz'ın huzurunu düşünelim, haklısın, tabi."
"Senin ne derdin var ki?" dedim, söylediğine biraz sinir olarak. "Baban Kerim'i daha ne tutacak? Üçümüz de esiri olalım istiyor herhalde? Hatta Emir'le birlikte dördümüz."
"Kerim'in ölmesini bile istiyordun, onun kalbini alın diyordun, neden bir anda tasalandın?"
"Onlar lafın gelişi şeyler," dedim, gözlerimi kısıp dikkatle bakarken. "Kerim'e bir şey olmaması lazım, Ayaz için her şey zorlaşır."
"Uzun süre sağ kalacağını zannetmiyorum."
Dediğim gibi, söz konusu Ayaz olduğu için endişe duydum. "Baban onu öldürür mü?"
Onaylamada veya reddetme de bulunmadan gözlerimin içine baktı. "Üzülecek misin?"
"Ciddi bir şey konuşuyoruz şurada," dedim, hiç aldırış etmeden konuşması daha da kızmama sebep olmuştu. "Kerim'in Ayaz için hayatta olması lazım. Hem ben, hem Kerim hem de Ayaz ölsün, siz bunu mu istiyorsunuz? Ailen insanlıktan hiç kısmet almamış."
"İlk defa bir şeyi karıştırdın, hayret. Ona nasibini almamış denir. Ayrıca Kerim'den kurtulmak istemiyor muydun Lale?"
"Artık istemiyorum." Ayaz'ın böyle bir kayıp karşısında psikolojisinin nasıl olacağını bilmiyordum.
"Ben istiyorum."
"Neyi?"
"Ölmesini."
"Neden? Öylesine birisinin ölmesini neden istersin?"
"Seni öptü," dedi bir anda.
Affan'ın o günden beri neden yüzümün, dudağımın o tarafına dokunduğunu şimdi daha iyi anladım. Sadece bunun için de ölmesini istiyor olamaz değil mi? Benim olmalısın da dedi ama... "Affan," diye fısıldadım.
"Ne? Öyle yapmadı mı?"
"Kerim bana ailen kadar zarar vermiyordu," dedim, şaşkınlığım hâlâ sürerken. "Öldürmek ne ayrıca? Baban eski bir asker diye kendisini katil mi sanıyor?"
"Sence kendi elini kirletir mi?"
Tabi ya, kendisi öldürmezdi ya. Rauf gibi kaç tane adamı vardı. Kerim'in gerçekten de ölmesini dilediğim olmuştu ama ben kendim için istemiştim, Ayaz'ın onun kaybıyla nasıl bir sürece sürükleneceğini düşünmemiştim. Üstesinden gelemediği bir şey onu daha sıra dışı bir çocuğa çevirebilirdi.
"Ayaz'ın ne kadar hassas bir psikolojisi olduğu gözler önünde Affan. Kerim'in kaybı şu an onu bir çıkmaza sürükleyebilir."
"Etkileneceğini zannetmiyorum," dedi.
"Affan," diye ikaz etmek istedim. "Ayaz'ın normal bir çocuk olması için uğraşıyorum, Kerim buna yeterince engel oldu. Sen yardımcı olsan n'olur?"
Birkaç saniye sessiz kalıp, "İyi işte, Kerim ölürse onu etkileyen bir şey de kalmaz," dedi.
Yanaklarımı o kadar şişirdim ki, konuşmayı sürekli başa sarmasından ne kadar sıkıldığımı anlamamasına imkân yoktu. Affan masanın arkasından çıkana dek ofladım ve karşıma gelip ellerini yanaklarıma götürünce odağım değişmeye başladı. Baş ve işaret parmaklarıyla yanaklarımı kıstırıp hafifçe sıkınca biraz afalladım, yanaklarım parmaklarını bastırmasıyla iyice dolgunlaştı ve dudaklarım büzülünce Affan yüzüme daha da yaklaşıp dudaklarıma doğru baktı. "Sen böyle sevilmelisin," dedi.
"Çocuk gibi mi?" Elini itmeye tuttum ama çenemden kavrayıp bu kez parmaklarıyla yanaklarımı sıktı.
"Adına ne dersen ne, böyle işte."
Çocukken sadece ablam böyle severdi, büyüyünce de kimse bu şekilde yaklaşmamıştı haliyle. Öyle çocuk gibi demiştim ama nedense yüzüme bu şekilde temas etmesinde sıcaklık ve yakınlık hissettim, çünkü bence kendisi kimseyi bu şekilde sevmemiştir. Böyle sevilmekten de hoşlanmazdı.
"Tamam ama," diyerek sızlandım.
Çenemi bırakıp elinin tersini dudaklarıma sürterek indirince bakışımı kaçırarak yutkundum. Garip, sıra dışı temasları oluyordu. Sanki o an aklından neresi geçiyorsa yüzümün orasına dokunuyordu.
Yanımdan hiç uzaklaşmadan, "Parmak izlerim çıktı," deyince homurdandım.
"Marifetmiş gibi söylüyorsun bir de."
"Hoşuma gitti."
İttiğimde sorunsuzca çekildi. Normal de itmezdim de dünden beri ona kırgındım.
"Kerim'in yaşamasını sağla," diye rica ettim ondan. "Ayaz'ın yerini o da bilmediği için baban ihtiyacı olmadığını biliyordur, ya öldürürse?"
"Henüz yaşıyor," dedi Affan, bu konuyu babasıyla görüşmüştü demek. "Babam güvenmediği için bırakmıyor, beraber gittiğimiz o evdeler."
"Ayaz'ı onunla konuşturabilir miyiz?"
"Ayaz konuşuyor mu ki?"
"Yok, yani... Kerim konuşur, Ayaz dinler."
"Bu kadar iyiliği ne oğluna ne de babasına yapmak içimden gelmiyor."
Doğru, neden istesin ki? Ayaz'ın neye ihtiyacı olduğu neden umurunda olsun? Başımı salladım ve Affan'ın nasıl durdurmaya meyilli olduğunu bildiğim için çok hızlı hareket ettim, arkamı döndüğüm gibi uzaklaştım. Doğrudan çıkıp odama gittim.
Odamda Ayaz ile oyalanırken yarım saat falan geçmişti ki, kapı açılınca irkildim. Yatakta dirseklerimin üstündeyken başımı çevirdim, Affan'la göz göze geldim. "Babam geliyor, üst kata çıkın."
Endişe kalp atışlarımı devreye soktu. Önceki sefer yalnız ben saklanmıştım, bu kez Ayaz'ı da saklamalıydım. Hızlı hareket edip onu kolundan kaptım, odadan çıkıp salondan geçerken herhangi bir eşya bıraktık mı diye bakıyordum. Yalın ise portmantodaki ayakkabılarımızı gizliyordu. Affan arkamızdan gelirken Ayaz hâlâ gamsızca elindeki telefonuma bakıyordu. Ayaz bizi yatak odasına çıkıp güneşliği indirdi, kapı anahtarını kavradı. "Bağırıp çağıracaktır, ne olursa olsun odadan çıkmayın."
Endişeyle, "Sana çok kızacak mı?" dedim.
"Dinlemiyorum bile."
Allah'ım ya, bu adam dünyanın neresi yanarsa umursardı acaba?
Kapıyı kilitleyip çıkınca örtüsü pürüzsüz duran yatağa oturdum, Ayaz'ı da hiç bırakmadım. Telefonu kapatıp sesini kıstım. Ona sessiz olmasını söyleyip beklerken gelen gidene, konuşmalara kulak verdim. Araba sesinden sonra ev kapısı açıldı ama bu kez, daha önceki gibi babasıyla ne konuştuklarını duyamadım; çünkü kapı kilitliydi.
Bağırdığını açıkça işittim.
Araya kaçan hakaretleri de.
Sözcükleri tam olarak duyamıyordum, konuşmalarını çıkaramıyordum. Yalın'ın araya girdiğini anladım, çünkü Affan ne söylüyorsa babasının sesi daha üst perdeye tırmanmıştı. Ayaz kalkmaya çalışınca tuttum, sertçe baktım. İkinci kez denemedi o da.
Konuşma uzadıkça gerildim, babası anlayıp buraya çıkacak endişesi ile vücuduma ağrılar girdi. Teselli için Ayaz'a sarıldım ama o da çabuk sıkıldı. Yarım saati doldurunca babasının hakikaten çok sinirli olduğunu, bir türlü söyleyeceklerinin bitmediğini anladım.
Peki öldüğüme inanmış mıydı?
Bitmek bilmeyen öfkesi de buna mıydı?
Kapı çarpılınca sonunda gittiğini umdum. Kalkmadan bekledim ve buram buram Affan kokan odanın kapısı dakikaların sonrasında açılınca başımı kaldırdım. Affan'ı kızarmış bir yüzle görünce soluğum kesildi. Omuzları hızlı hızlı yükselip alçalıyordu. "Çıkın."
Ayaz'ı tuttuğum gibi kalktım ve odasından çıkarken yanından geçtim. Affan'ı arkamızda bırakıp aşağıya indiğimde Yalın yerden birkaç parça topladığını gördüm, oda kokusu kırılmıştı ve sehpanın üstündekiler yere dağılmıştı.
"N'oldu?"
"Güven amca kafayı yemiş. Duru'yu kaybettiğimizden beri onu hiç böyle görmemiştim."
Şimdi gözlerden uzak olmak en iyisiydi. Hiç orada durmadan odamıza girdim. Canım çok sıkkın olduğu için uzun süre çıkmadım. Affan'ın da ruh halini iyi görmediğim için karşılaşmak istemedim, bir ara tekrar verandaya çıkıp serin havada birkaç dakika kaldım.
Ertesi gün öksürüğüm sıklaşarak, boğazımda bir kaşıntı hissederek uyandım. Banyoda birkaç dakika bakımımı yapıp su içme ihtiyacıyla odadan çıktım, mutfakta oyalanıp gelmişken Ayaz için yiyecek hazırladım. Karnını doyurana kadar vakit geçmiş, evdeki seslerden anladığım kadarıyla da Affan ile Yalın'da güne başlamıştı. Birkaç saat daha hiçbirini görmedim, galiba bilerek evde onlardan kaçındım, Affan'la bir araya gelmek istemedim.
O gece yarın ya da ertesi gün demişti.
Yarın olup geçmişti. Bugün ertesi gündü.
Gidecek miydim?
Odamda volta atarken gergin, huzursuzdum. İç sesim Affan'ı ne kadar görmek istemediğimden bahsediyordu ama saatlerdir onu görmediğim için de eksik hissettiğimi anlayabiliyordum. Ayaz odadan çıkmak isteyince onunla kapıdan süzüldüm, salona geçtiğimizde televizyonu açtım, yaşına uygun bir şey aradım. Kumandayı geri bırakırken de Affan'ın indiğini gördüm.
Ellerimi birleştirip sırtım kaskatı kesilene kadar omuzlarımı kaldırdım.
Benim, Ayaz'ın vaziyetine bakıp yaklaştı. Belki sadece ilk gün, gerçi o gün de korkudan hızlanmıştı ama... onun dışında kalbimin Affan'a tepkisiz kaldığı tek gün olmamıştı. Yine kalbimi hızlandırarak yaklaştı. "Hazırlanmaya başladın mı?"
"Hemen gideyim istiyorsan!"
Terslenmemi sakince karşılayıp göğsünü kaşıdı. Altında lacivert eşofman vardı, üstünde de kurulanmadan giydiği belli olan nemli bir tişört. "İyiliğini düşünmek de suçsa, sana nasıl yardımcı olurum bilmiyorum."
"İyilik düşünmüyorsun. Sen başındaki bu kabalıktan, mahsur kaldığın bu evden, omuzlarındaki yükten kurtulmak istiyorsun." Başımı hızlı hızlı salladım, söylediklerimin her birisinde haklıydım bence.
"O yüzden seni, Ayaz'la birlikte babama teslim etmiyorum değil mi? Sorunu kökünden çözmek yerine herkesi ve hatta kendimi de uğraştırıyorum."
Ağzımı açıp kapattım, aslında bu da biraz doğruydu. Tabi, ben biraz duygusal düşünmüştüm ama böyle düşündüğümü itiraf etmeyecektim. Yeşil gözlerimi kaçırıp camdan dışarıya çevirdim ve saçımı kulağımın arkasına koyarken, "Aslında biraz rahatsızım," dedim. Boğazımdaki gıcıktan kurtulma niyetiyle öksürdüm. "Bence birkaç gün sonra gidelim."
Önüme kadar geldiğinde vücudumun aynı yakınlığı göstermek için bir adımla ileriye kaydığını fark ettim. Ona karşı kendimi durduramıyordum, hiçbir hareketimi akıl süzgecinden geçiremiyordum. Elinin tersini alnıma koyunca göz kapaklarım ağırlaştı. "Biraz ateşin var, doğru. Ben bugün akşama kadar bakarım sana, daha iyi olursun."
Gözlerimi açtım. "Yaa, birkaç gün bekleyemez miyiz?"
"Babam kazayı soruşturmaya başladı, acele etmemiz en iyisi."
Garip bir ağırlık hissettim, bazen sanki vücudunuzu taşıdığınızı fark edince çökersiniz, öyle bir histi. Konuşmadan göğüs hizasına bakıp geri çekildim ve parmaklarımı, sırf o dokundu diye alnımda dolaştırıp yutkundum. "Hazırlanmam gerek öyleyse."
Ayaz yanımızda belirince savunmasız bakışlarım kendisiyle karşılaştı. Affan'ın ateşime baktığını görmüş olmalı ki, kendisi de ellerini uzatmış, anlamaya çalışıyordu. Onun için eğildim ve elini alnıma temas ettirip başını sallayarak da ateşim olduğunu onayladı.
Affan, "Annene nazik davranıyorsun değil mi?" dedi ona.
Ayaz onu ukalaca süzüp bir şey demeden çekilince Affan soluğunu pek de sakin almadı.
"Ben ona hep öğrettim ateşi varken nasıl davranılır, nasıl bakılır o yüzden öğrendiğini uyguluyor."
Affan ilgisini tekrar bana kaydırıp, "Bizi de hiç insandan saymıyor," dedi.
"Sizin kendisine yaptığınız gibi işte."
"Benim yerimde başkası olsa onu öldürmüştü," dedi.
İrkilmemi görünce daha başka şey demedi.
Bu akşam gitmem için kararlıydı madem, burada onu caydırarak vakit kaybetmek istemiyordum. Ayaz'ı alarak arkamı döndüm, odamıza girince dolaptan çantayı çıkardım. Fakat önce odayı toparladım, bir daha buraya ne zaman döneceğimi bilmediğim için temiz bırakmak istedim.
Ardından kıyafetlerimi sığması için katlayıp özenli şekilde çantaya koydum, çünkü bu kez Ayaz'ın kıyafetleri için de alana ihtiyacım vardı. Affan'ın bana verdiği giysiyi de çantaya koydum, üst üste bastırıp son kıyafete uzandım.
"Onu bırak."
Affan'ın sesiyle ayaklarım yerden sıçradı. Dönünce elinde bir kupa ile kapı çerçeveme yaslı olduğunu gördüm. Dudağımın köşesini ısırıp elimdeki yeşil elbiseyi kaldırdım. "Sen aldın diye mi?"
"Hayır ondan değil."
Neyden, diye bir daha sormadım. Gözlerine bakarken anladığımı hissettim. Yatağın kenarına bırakırken Affan içeriye girip kupayı komodin üstüne koydu, doğrulurken yüzüme baktı. "Biraz ılısın, öyle iç."
"Hıhı."
"O ilacın burada ne işi var?"
Gözlerim eşyalarımı aldığım sırada açık bıraktığım komodine kaydı. İstanbul'dan, o evden getirdiğim ilaçtı. Ailesinin içmem için gün saydığı ilaç... "Neden şaşırdın, çantama sen koymuştun," dedim, o anki hayal kırıklığımı hatırladım. Niye üzmüştü ki beni?
"Ben mi koydum?" diye sordu.
Komodini, ilacı almadan kapattım. "Ben o evde bırakacaktım ama sen... gelirken çantama koydun. Hâlâ içmemi bekliyor musun?"
Affan odaya girdi. "Ben koymadım, nereden çıkardın ki?"
Duraksayıp göz ucuyla kendisine baktım. Beni mi kandırıyordu ya. "Ben eve dönerken çantamı hazırlıyordum, ilaç da konulmuştu çantama."
"Ee, çıkarsaydın ya Lale."
"Senin koyduğunu düşününce... çıkarmadım." Onun koyduğunu sanınca kırılmıştım, ilacı içmemi o kadar istemesine içerlemiştim. "Doğa koydu belki de."
"Niye onun yerine benim koyduğumu düşündün?" diye sordu.
Çantadaki eşyalarımı düzeltip biraz yer açtım. "Zehirlendiğim için Doğa benden uzak duruyordu, gözüme batmamaya çalışıyordu. Ben de... sen sandım."
İyice yaklaşıp eğilerek çekmeceyi açarken onu izliyordum. Gözlerime bakarken ilaç kutusunu aldı ve çekmeceyi kapatıp Ayaz'a bir göz attıktan sonra odadan ayrıldı. O ilacın kapladığı anlam büyüktü, yok olmasıyla beraber korkarak rahatladım. Gittiği yola baktım ama hemen dönmedi.
Arkamı dönüp banyoya girdim. Oradaki eşyalarımı, bakım çantasında toplayıp çıktığımda Affan'ın döndüğünü, Ayaz'ın tepesinde dikildiğini gördüm. İlaç yoktu, telefonunu elinde çevirirken onun elindeki kitaplara bakıp, "Ben onları annen için aldım," dedi.
Ayaz yerde otururken başını kaldırıp ona baktı ve sonra da çocuk kitaplarına. Benim çocuk kitabı okumamı komik bularak alaycı şekilde güldü.
Affan onun yüzünü, duygularını tartarken sabrını korudu.
"Komik mi?"
Ayaz buna da baş salladı.
"Yalın gideceğimi öğrendi mi?" diyerek dikkatini dağıtmak istedim.
"Evet."
Ayaz'ın yanından uzaklaştı ve ben çantaları kenara, yere bırakırken karşıma geçti. "Yolda Ayaz'a bakmaktan uyuyamayacaksın, biraz dinlen."
"Araba kullanacaksın, sen de uyu."
Gerçekten, yorulurdu; zaten gece de yine uykusunun bölündüğüne emindim. Bir dönüşle komodine ilerleyip bitki çayını alırken Affan kapı çerçevesine kadar yürüdü ama çıkmadan önce dönüp tekrar bana baktı, bitki çayına üflediğimi görüp gülümsedi.
Onu kaç gün görmeyecektim acaba?
O günlerden sonra beni ilk günkü gibi karşılarsa, aramıza bu kar kadar soğukluk girerse?
Neden her şeye kahroluyorum?
Dediğine kulak astım, birkaç saat uyudum. İyi tarafından bakmak istedim, ailesinden daha da uzaklaşacaktım, onlar öldüğümü düşünürken daha özgür olacaktım. Tabi, aslında ne kadar iyiydi. Biraz neşelenmeliydim. Hem Ayaz'da Affan ile Yalın'ın psikolojik şiddetinden uzakta kalacaktı, onun akıl sağlığını daha iyi idare edebilecektim.
Tüm bu iyi şeyler karşılığında da Affan'ı görmeyecektim.
Katlanılabilir.
Sadece o kadar zamandan sonra çok alıştığım için kaygılandım ama katlanılabilir. Tabi ya.
O halde neden gideceğim haberini aldığım ilk andan bu ana kadar hiçbir çıkarımı gözetmeden Affan'ı görmeyeceğimi düşünüp evhamlandım?
Yalnızlık insanı böyle duygulara mı sürüklüyordu?
Karanlık çökünce Ayaz'la kendimizi hazır ederek salona geçtik. Yalın zaten oradaydı. Televizyondan haber izlerken bize gözünün ucuyla baktı, ben onu görmek istemeyip Ayaz ile el kızartmaca oynamaya devam ettim. Ayaz'a, şiddet içerdiği için bu oyunu ben öğretmemiştim, okulda öğrenmiş ve benimle birkaç kez oynamıştı. Bu anda da geri çevirmeyip elinden kaçınmaya çalıştım.
"Annenin eline o kadar sert vurmaya utanmıyor musun?"
Yalın zaten Ayaz'ı azarlamaya yer arıyordu ama bilmediği bir şey vardı.
"Seninle oynayalım mı?" diye kalktım.
"El kızartmaca mı? Bu yaşta mı?"
"Hıhı," diyerek yanına oturdum. "Hadi, getir ellerini."
"Çocuk muyuz Allah aşkına, saklambaç da oynayalım istersen."
"Onu en başından beri oynuyoruz..." elimi koltuğa, aramıza koydum. "İlk pes eden kaybeder."
"Lale," diyerek doğruldu. "Ben kadınlara sert davranmam. Olmaz. Canın yanar şimdi."
"Duyarlılığın çok tatlı ama bu sadece oyun."
Israrım üzerine oturuşunu bana çevirip ellerini aramıza uzattı. Ben de onun gibi avuçlarımı birleştirdim ve göz teması kurup birbirimize bakmaya başlayınca ilk hamleyi onun yapmayacağını anladım. Elime vuracağı için çekiniyordu. Beklemek sıkıcı olacağı için ilk hamleyi yaptım, sağ elimle hızla uzanıp birleşmiş eline vurdum. Dokunuşumu yumuşak hayal etmiş olmalıydı, tenin tene çarpma sesinden sonra inleyip ellerini geriye çekti. "Hiç de göründüğün gibi değilsin."
Ayaz ilgisizce bizi izlediğinde, ona göz kırpıp önüme döndüm ve Yalın'ın hamlesini görünce pek de acele etmeden elimi çektim. Yine de vuruşu beni yakaladı, elimin arkasına vurdu. O sırıttı ama ben hiç etkilenmeden hızla onun henüz birleşmiş ellerine tekrar vurunca irkildi. "Daha kendi elinin acısı geçmeden nasıl da vuruyorsun?"
O konuşurken uzanıp bir daha eline yapıştırdığımda hızla yukarıya kaldırdı ellerini ve hırslanmaya başladı. Tüm dikkatini vererek elime uzanıp vurduğunda açıkçası çekmeye bile uğraşmadım. O vurduğu için sırıtırken ben tekrar uzanıp beklemediği anda yapıştırdım, kızarmış elleriyle inleyip kaş çattı. "Ben de böyle mi vurayım Lale? Gavura vurur gibi vuruyorsun?"
Omzumu silktim. "Vurabilirsin."
Hızla uzanıp soldaki elime vurunca tendeki o tokat sesini duydum ama hiç etkilenmedim. Onun elleri kıpkırmızı olmuşken benimki daha yeni pembeleşmeye başlamıştı. Bu kez ellerini erken kaçırıp benden kurtuldu ve bir daha uzanıp elimi tokatladı, sevinç sırıtışı yüzüne yayıldı. Acımış gibi bile davranmıyordum. Yalın üçüncü kez de çabasızlığım sonucu elime yapıştırıp sevinçle güldü ama baktı ki ben hiç de sızlanmıyorum, keyfi söndü. Yüzümü inceledi. "Kendini tutmana gerek yok, ben acıdığında söyledim, oyunun maksadı bu."
Sonunda dayanamayıp kıkırdamaya başladım. "Acımıyor ki."
Salak yaa.
"Nasıl acımaz ya, çok mu hafif vuruyorum," diye söylenerek elime bir kez daha yapıştırdı, elinin hız şiddetine bakılırsa yerimden sıçramam gerekirdi ama ne yazık ki istediği olmayacaktı.
Artık ona vurmak değil, o bana vurduğunda hiç vurmamış gibi hissetmesi daha keyifliydi.
Bu yüzden hırsla yeniden ellerimi yakalayıp vurdu ve ben eğlenirken yeniden vurmak için uzandı.
"Yeter!"
Affan'ın yüksek sesi ikimizi de irkiltince ellerimiz göğüs hizasından düştü ve bakışlarımız merdivene kaydı. Ceketini giyerken buraya yaklaşıp bakışlarını Yalın'dan ayırmadan, "Geleyim, bir de beraber oynayalım," dedi.
Yalın hemen, "Yok kardeşim, kalsın," dedi.
"Hayır, ben geleyim, oynayacağız."
"Hayda," dedi Yalın. "Dertsiz başıma dert almada üstüme yok."
"Hadi, bir kez daha," dedim. Ay Yalın'ın o kafa karışıklığı çok keyifliydi.
Affan'ın başı benimle göz teması kurana kadar çevrilince dudaklarım sus pus oldu. Gözleri koltuğa temas eden ellerime kadar inip kızarıklığına bakarken kaş çattı.
Sanki acımadığını bilmiyor.
"Biraz abarttıysam helalleşelim," diyerek bana döndü Yalın ve kafa tokuşturmaya çalıştı.
Ona gülmemek için aceleyle kalktım, bir ara hırslanmıştı, gerçekten hissediyor olsaydım acırdı. Ayaz'ın elinden tutup portmantodan ayakkabılarımızı alırken Affan Yalın'la bir arada kalıp konuştu. Hazır şekilde verandaya çıktık ve o da bekletmeden arkamızdan geldi, Yalın'da.
Elini bu kez nazikçe uzattı. "Bu kaçıncı olacak bilmiyorum ama gitmeden önce vedalaşalım."
Havadaki büyük eline bakarken birkaç saniye kilitlendim. "Kalsın. Ölecek olsam, umurunda olmayacak birisiyle ne vedalaşmak... ne merhabalaşmak istemiyorum."
Merdiveni inip araca yürüdüm. Belki o da İstanbul'a döner, hayatına devam ederdi. Gerçi Affan'da burada kalmaya devam edecek miydi, bilmiyordum. Affan arabaya yerleştirip bana dönünce ve ellerime uzanınca duygulandım. Acımadığını gerçekten bilirken aptal gibi ellerimi kaldırıp inceledi. "Acımadığını biliyorsun, yaptığın çok gereksiz. Neden... acımadığında bile bakıyorsun ellerime?"
"Hissetmediğin halde neden elini tutuyorsam o sebepten."
"Sahi, onu neden yapıyorsun?"
"Ben hissediyorum. Acığını, üşüdüğünü, sıcakladığını... Senin ellerin ama benim hislerim, oldu mu?"
Ellerimize baktım. Sinirlerim hasarlı olduğu için elim normal insanlara göre daha az kızarıyordu. Onun bakımlı güzel ellerinde küçücük kalıyordum. Ellerimi yumruklarının içine koyup orada saklamak istedim ama sonra yavaşça çektim.
"Sanki biz bir şeymişiz gibi konuşuyorsun, benim hislerim diyorsun," diye fısıldadım uzaklaşarak. "Yok senin hissin, olsa da güven vermez, hissiz birisin sen."
Hiç konuşmadan yüzüme baktı. O kadar uzun sürdü ki dediklerimde bir yanlış aradım. Keşke bana böyle hissettirmeseydi ama... o güven vermiyordu, kimseyi içtenlikle sevemez gibiydi. Yalan mıydı?
"Senin de ellerin hissiz. Ansızın canın acısa n'aparsın? Kaç senedir böyle? Kaç sene sonra bir anda elin acısa... bir şey sana o kadar dokunsa? Ellerini acıtacak kadar? Ama ben senin hâlâ hissiz olduğunu zannetsem? Öyle işte. Beni de, seni de öyle düşün işte."
Gözlerimi hızlıca kaldırdım ama önüne dönüp kemerini taktığını görünce konuşamadım. Elim bir anda hissetse şok olurdum herhalde, kafam karışırdı, kime ne diyeceğimi de bilemezdim. Öyle mi? Sahi öyle mi?
Yutkundum ve araç hareket edip yola çıkarken Yalın verandadan izledi. Affan silecekleri çalıştırdı ve ev gerimizde kalırken, "Sen neden hiç anneni korumuyorsun?" dedi Ayaz'a, ansızın. "Madem sen ancak öğrenerek bir şeyleri uyguluyorsun, madem güdüsel davranmıyorsun, o zaman şimdi söyleyeceklerime kulak as."
Dikiz aynasından kontrol ettim. Ayaz onu dinlerken kumral saçlarını düzeltiyordu.
"Annene tanıdık ya da yabancı bir erkek yaklaşıp dokunduğunda üstüne düşen bazı şeyler var. O adamı uzaklaştırıp anneni korumalısın. Annen seni korumak için her şeyi göze alıyor, aynısını senin de yapman gerekiyor. Anladıysan başını salla."
Ayaz tepkisiz kalınca Affan kornaya bastı ve bununla beraber Ayaz koltuğunda gerileyip başını salladı.
"Annen her şeyden önemli, öyle davran. Bir daha başını salla."
Ayaz bu kez geciktirmeden deneni yaptı.
Dudağımı ısırarak tavan lambasıyla aydınlanan yüzüne baktım. Kendi adına konuşmuyordu ama yine de, kastettiği kadar önemli olup olmadığımı merak ettim. Yanağımı döşemeye koyup hafif kirli sakalına baktım. Sarıldığımızda yüzü, çenesi boynuma değip acıtmıştı ama o an kollarında olduğum için hiç fark etmemiştim, sonradan anlamıştım. Canım acırken yıldızlara yükseleceğim bir anın olacağını hiç düşünmemiştim.
"Nereye gidiyoruz?"
"Göcek'e."
Haliyle şaşırdım. "Yazlığınıza mı, doğru mu anladım?"
"Evet."
"Nasıl ya?" Yan dönmek isteyince kemer beni sıktı. "Affan... böyle ailene daha yakın olmayacak mıyım? Kendi evlerine bakmak hiç akıllarına gelmeyeceği için mi böyle düşündün?"
"Babam bana inanmış göründü fakat öyle görünmek istediği için de olabilir. Ararsa kendi evine bakmak aklına gelmez."
"Yazlıkta, tek başımıza n'apacağız?" Yazlıksa merkezde değildir, belki sahile yakın, belki ıssız bir bölgededir.
"Yalnız olmayacaksınız, koruma olacak."
Koruma demek. Evet, koruma aradığını biliyordum ama... yoksa en başından beri benim için mi arıyordu korumayı? "Sen... bu planı ne zaman yaptın? Gitmemi ne zamandır istiyordun?"
"Aklın yine hızlı çalışmaya başladı."
"Evet evet, cevap verirsen bir sonuca da varacağım. Ayrıca gitmemi istiyorsun dedim, itirazda bulunmadın."
"Seni iyi görmüyorum," dedi ansızın. "Biraz rahatla, tamam mı?"
"Ben de seni iyi görmüyorum," dedim ama aslında çok yakışıklıydı.
"Dünden beri hınçla cevap veriyorsun bana, ne zaman geçecek bu duygun?"
"Ne önemi var, görüşmeyeceğiz zaten. Hem... ben neden senin yanına oturdum ki? Yolumuz ne kadar sürecek?"
"Beş saatten fazla."
Öksürüğüm başlayıp birkaç dakika devam edince Affan merkezde yavaşladı, bir benzinlik önünde dururken, "İstediğin bir şey var mı?" diye sordu.
Kaşlarımı kaldırarak cevabımı verdim ve Affan araç dışına çıkıp depoyu doldurturken, içeriye kadar girdi. Birkaç dakika sonra poşetle çıktı, araba deposu da dolmuştu. Yerleşirken soğuk hava içeriye sızdı, parfümü de burnuma geldi. Aracı tekrar çalıştırmadan önce aramıza koyduğu şeffaf poşetten mavi ambalajlı çikolata çıkardı. "Zararlı falan ama bu kez ye."
Alıp arkamı döndüm, Ayaz'a uzattım. Havada kapıp cama döndü, açmaya başladı. Affan yalnız bir tane çikolata almıştı, Ayaz'a almamıştı.
"Zaten zararlıydı, o yesin."
O aracı çalıştırırken eğilip ayakkabılarımı çıkardım, sonra da koltuğu biraz arkaya yatırdım. Affan atıştırmalık ile sıcak içecek de almıştı, içeceği içerken bacaklarımı kalçamın altına kıvırdım. Bir tayt giyinmiştim, bilhassa rahat olmak istemiştim.
Ayaz benden önce uyuyunca arkamı dönerek onun pozisyonunu düzeltmeye çalıştım. Bildiğim bir uyku pozisyonu almıştı. Önüme tekrar döndüm, elimi saçlarımda dolaştırırken, "Oje rengini değişmişsin," dediğini duydum.
Elimi kucağıma koyarken sadece baş salladım. Gün içinde, Yalın'ın aldığı kutudan çıkardığım bordo ojeyi sürmüştüm. Üstelik Ayaz'dan da yardım almıştım.
Sıcak içeceğim bitince döktüğüm yeri temizledim, çöpleri kenara bırakıp ellerimi de sildim.
Dayanamayıp, "Bursa'da yaşamaya devam mı edeceksiniz?" diye sordum.
Bunun kendisini ne kadar merak edeceğimle alakalı bir soru olduğunu anladıysa bile yapabileceğim bir şey yoktu. "İşlerim var, İstanbul'da olacağım."
"Ne işi diye sorsam?"
"Söylerim," dedi ve konuşurken yüzüme baktı. Gözlerimiz karanlık bir yoldan geçerken birleşti. "Uçak tesisine gideceğim, benim tasarladığım birkaç askeri uçağa bakacağım. Onları tasarladığımı hatırlamıyorum ama görmek istiyorum."
"Yaa." Keşke ben de bakabilseydim. "Onları tasarladığını sana kim söyledi?"
"Çalıştığım insanlar, İstanbul'a gittiğimde görüşmüştüm."
"Acaba nasıl tasarladın, nasıl bir uçaktır."
"Sana fotoğraf atarım." Çok isterdim ama ne kadar çok istediğimi söylemeden başımı salladım. "Belki bir gün seni de tesise götürürüm. Uçaklara yakından bakarsın."
Hadi yaa. "Gerçekten mi?"
"Yersiz konuştuğumu gördün mü hiç?"
Yanaklarım, gülümsememle doldu ama yola bakıp gidişimizi izlerken hevesim kursağımda kaldı. Sessizlik ve onu izlemek uykumu getirdi, yolun yarısında uyudum, gözlerimi açtığım her defasında karanlıktı. En son uyandığımda Affan'ın elini kolumda hissettim, dirseğime doğru okşarken gözleri yoldaydı.
Gözlerimi tekrar açtığımda gökyüzündeki hafif turunculuk vardı. Ayılırken esnedim, kendime sardığım ellerimi indirip etrafa bakınca geniş bir caddede olduğumu gördüm. Yanımızda, siyah, geniş demir kapıları olan bahçe vardı ve büyük bir ev bahçenin ortasındaydı. Evin etrafında iki metrelik yüksek duvarlar vardı, kapı olmasa evi göremezdim.
Aracın durmuş olduğunu da o saniye fark edip yanıma döndüm. Affan kollarını ovuşturuyor, bana doğru bakıyordu. Esnerken elimin tersini ağzıma kapattım ve daha da arkaya bakıp Ayaz'ı kontrol ettim. Hâlâ uykudaydı. Ayaklarımı aşağıya indirirken, "Demek geldik," dedim.
"Evet."
"Bizi eve yerleştirecek misin, anahtarı verip gidecek misin?"
"Hemen değil."
Sevincimi sakladım ama hemen değilse de bir saat sonraydı işte, ne olacaktı sanki? Atkıma dolandım ve kapıyı açtığımda Affan'da çıktı, bana bir anahtar verip arka kapıya uzandı. Ayaz'ı pek de nazik olmayan şekilde çekip kucağına aldı, tek koluyla gövdesine bastırırken kapıları kapatıp yanıma yürüdü. Elimdeki anahtarla demir kapıyı açtım ve bahçeye girince yazlığın ne kadar büyük olduğunu gördüm.
Etraf mavi ve yeşildi. Sağdan doğru eve çıkan merdiven vardı, önde bir güzel oturma bahçesi. Geniş bir alana yayılmış, üç katlı bir yazlıktı. Evin altında garaj vardı ama kapıyı açamadığı için Affan oraya kadar girmemişti. Lüks bir evdi, eski değildi, yerden zemine kadar camlar uzanıyordu. Bahçede çok uzun, kalın gövdeli ağaçlar vardı ve bazılarının meyve ağacı olduğunu anladım, fakat kış olduğu için meyve yoktu.
Affan hemen yanımdayken kapıya kadar yürüdüm. Geniş, krem renkli bir kapıydı. Açıp girdiğimde beni takip etti. Dar holü geçince ikiye bölünen bir büyük oturma alanı gördüm, yüksek basamaktaki yerde yemek masası varken alt yerde şık bir koltuk takımı vardı. Evin arkasında büyük havuz ve şezlonglar olduğu gözüme çarptı. Ev konum olarak yüksekte olduğu için manzaranın arkasındaki, epey ilerideki geniş ege denizi masmavi görünüyordu.
"İstanbul, Bursa, Göcek... Her yerde eviniz var, nerede isterseniz orada yaşıyorsunuz, ne kadar güzel ve özgür bir hayat."
Özgürlüğü de hayatı da unutmaya başladım.
Bakınca Affan'ın Ayaz'ı koltuğa bıraktığını, bana yaklaştığını gördüm. Evin yüksek bir tavanı vardı, ne kadar güzel güneş alırdı burası. "Sana evi gezdireyim."
Ev gözüme çok güzel gelmesine rağmen bana çok soğuk, yalnız hissettirdi. Affan'la beraber bu katı, mutfağı banyoyu öğrenirken ve üst kata çıkarken neredeyse ağlayacaktım. Burada n'apacaktım ki? Kalacağım odaya girince tertemiz olduğunu gördüm, ev de havalandırılmış gibiydi zaten. Camdan dışarıyı seyredip bir şey demeden çıktım ve aşağıya inip salonun ortasında durdum.
"Gösterdiğim diğer oda benim odamdı, orada da kalabilirsin."
"Etrafta tanıdığınız yok mu? Ya evde birilerinin olduğunu görürlerse?"
"Civardaki tüm yazlıklar boş."
Ensemi kaşıklar gibi sertçe kaşıyarak cama ilerledim, gözlerimi etrafa alıştırdım. Durmadan gideceği dış giysisini çıkarmamasından belliydi. Titrek bir soluk alırken araba freni sesiyle irkildim ve Affan arkasını döndüğü gibi ilerleyince ben de yavaşça arkasından gittim. Bahçe önüne bir aracın park edildiğini gördüm ve genç bir kadın kapıdan geçtiğinde, Affan'a baktım.
"Bu kim?"
Kolunu başımın üzerinden kapı çerçevesine yasladı. "Koruman."
Şaşkınlık belirtisi olarak aralanan dudaklarıma baktı ve kadın bize ulaştığında onu süzme fırsatım oldu. Benden yaşta büyük olduğunu anladım. Uzun boyu, sporcu fiziği vardı. Elinde bir çanta taşıyorken yanımıza ilerledi ve karşımızda durunca ilk Affan'la göz teması kurdu, sonra bana dönerken, "Merhaba," dedi.
Korumamın bir erkek olduğunu düşünmüştüm, daha önce kadın bir koruma da görmemiştim ve aslında o kadar rahatlamıştım ki... Gülümseyip, "Merhaba," dedim. "Lale ben, memnun oldum."
"Bayıldım ismine. Müsaadenizle." Aramızdan geçerken çantasının ağırlığından kurtulmak istediğini anladım.
"O senin adını Milena olarak öğrendi. Benim, senin hakkında söylediklerimden başka bir şey bilmesine gerek yok."
Baş başa kaldığımızda Affan'a döndüm. Yaslandığı yerden bana bakıyordu. Aramızdaki yarım metrenin iki tarafında kıpırtısızca birbirimizi izlerken, "Kadın mıydı?" diye bir de sordum, sanki görmemiş gibi.
"Başka ne olacaktı?"
Konuşmadan, sorum olmadan yüzünü seyrettim. Göğsüm boşalmaya başlamıştı, içime bir soğukluk akıyordu. Gideceğini biliyordum, eve geri dönmek için adım atmıyordu. Ne acelesi vardı sanki? Bir gün kalsa olmaz mıydı, bir gece kalsa olmaz mıydı?
Affan bana yaklaşırken gözlerimi kaçırdım ama karşımda yer alıp deri ceketinin cebinden bir kutu çıkarırken dikkatim ona kaydı. Parmaklarının kutuyu kolaylıkla açıp bana çevirmesini izledim ve bir çift küpe görünce afalladım. Affan diğer elimle de elimi tuttu, kutuyu avucuma bırakırken, "Bunlar sana," dedi.
Kutu avucumda yükselirken nefesimi tuttum. Altın renginde, küçük, yeşil taşlı küpelerdi. Parlaktı ve zarif görünüyorlardı. Affan bana doğru eğilince gözlerimi kaldırıp kendisine bir daha baktım. "Bunlar... altın."
"Sevmez misin?"
"Neden aldın ki?" dedim ve o bir şey demeden gözlerime bakınca bunun hakkındaki konuşmalarımızı hatırladım. Karanlık odasında geçmişti o konuşmamız. Hiçbir sonuca, bu hediyeye bağlanmaması gerekirdi. "Bu altınsa çok pahalıdır. Neden... neden böyle bir şey aldın? Nasıl kabul edeceğim? Sırf bunun hakkında konuştuk diye mi? Ben bunun için demedim ki sana onları..."
Ellerini iki omuzlarıma götürüp saçlarımı arkaya doğru attı. Tutamlar parmak arkalarında süzülerek sırtıma döküldü. Sırasıyla sol ve sağ kulak hizama bakarak, "Belki sözlerimi dinlersin, kulağına küpe olur dediklerim," dedi.
Kutu kapanırken Affan'da ellerini omuzlarıma, ardından kollarıma kadar sürükledi. Hediyesini bir daha reddetmedim, heyecanlandığım için konuşamadım da. Bunu da verdiyse artık gerçekten gidecekti. Gözlerimizi birleştirince etrafı bulanık görmeye başladığımı fark ettim, yutkunarak çehresinin her çizgisine baktım.
"Ne zaman geleceksin?" diye sordum.
"Şimdi bilmiyorum."
Parmaklarını göz kenarlarıma bastırarak ıslaklığı sildi ve geri çekilmeden parmaklarının tersini yüzümde gezdirdi. Aynı şekilde bakışlarıyla da yüzümü kuşatınca duygularımın üstesinden gelmeye çalıştım ki anlamasın. Fakat kelimeler göğsümde o kadar büyük alan kaplamaya başladı ki bir an önce sarf edip onlardan kurtulmam gerekti. "Bir gece kalıp öyle gitsen? Ya da akşama kadar?"
Beni hiç duymamış gibi bakıyordu. Sırtım kapı çerçevesine gerilemiş, başımın arkası da yaslanmıştı. Bir dilediğimi bile kabul etmediği için gücenmiştim ama her gücendiğimde yaptığım gibi ellerimi göğsüne koyup itmiyordum bile. Kirpiklerimin altından yukarıya, onun sıcak gözlerine bakıyordum. Eli çeneme kadar kaydı ve çene ucumdan tutup yüzümü yukarıya kaldırınca dudaklarım aralandı.
Gözlerimin içine bakarken kalbimi yerinden çıkarttı. Yaklaştığında daha ne kadar yaklaşacak diye merak ettim, nabzımın uğultusu kulaklarımda kan gibi zonklayınca başım döndü. Gözlerini kapatarak dudaklarını yanağıma bastırınca saçları da alnıma sürtündü ve öpücüğü o kadar sert oldu ki, acıyla mı yoksa şaşkınlıkla mı inlediğimi ben de anlamadım. Beni öpmeden önce diliyle dudaklarını yaladığı için yanağım hafifçe nemlenmişti ama bu kadar rahatsız etmeyen bir duygu daha olamazdı. Hatta dudaklarını daha da bastırınca bunu bilerek yaptığını bile düşündüm. Dudaklarını kaldırırken de tenime sürte sürte uzaklaştırdı ve gözlerime tekrar bakarken, bir an yüzümün diğer tarafına da uzanacağını hissettim. Dudaklarını bir de beni öptükten sonra yaladı.
Parmağını nemlenmiş yanağıma götürüp öpücüğün izini okşadı.
"Ben isyan ettirir dedim ama senin güzelliğin beni dize getirir."
💨
Bence beni bir daha düşünmedi.
Gittiğinin akşamı beni aradı ama yine de ondan sonra beni düşünmemiştir. Gerçi ondan sonraki sabah da bana mesaj attı ama eminim ondan sonra da düşünmemişti. Aynı günün öğleninde de aradı ama bence o zamana dek hiçbir çağrısına cevap vermediğim için aramaya, mesaj atmaya devam etti; beni düşündüğünden değil.
Benden yanıt alamadığı her arama ve mesajdan sonra o koruma kadın yanımda belirdi, benden geri dönüş alamadığı için ona ulaştığını anladım. Sağlığım ve güvenliğimin yerinde olduğundan bu şekilde emin oluyordu. Giderken beni öpmesine, yüzüme dokunmasına ne kadar rıza verdiğimi kendi gözleriyle görmüştü, bu yüzden belki yanıt alamamayı manasız buluyordu ama elimde değildi, sitem etmek istiyordum.
Bu ev Bursa gibi değildi. Aslında orası gibi lüks, güzel, manzaralıydı. Camdan bakıldığında şehir görünüyordu, mavi ve yeşilin buluşmasını yakından izliyordum. Buna rağmen sıcak hissettirmiyordu, uzun ev duvarlarına bakarken buz gibi oluyordum. Üç gündür alışmaya çalışıyordum ama ne gece uyuyabiliyordum ne gündüz. Ev düzenli, temizdi ve mutfak her türlü yiyecekle doluydu; gelin görün ki ben hiçbir şeyin tadını alamıyordum. Affan gibi hastalanmış bile olabilirdim.
Koruma sessiz ve çok dikkatli birisiydi, pek de arkadaş canlısı olmadığını geldiğimiz akşam anlamıştım. Resmi, soğuk birisiydi ama tabi ne denirdi ki, o da kendisinin karakteriydi. Alt kattaki odada kalıyor, pek dolaşmıyordu; aynı evi kullanmamıza rağmen gün içinde yalnız birkaç kez görüyordum.
Fakat onu çok havalı buluyordum. Genellikle siyah giyiniyordu, uzun çizmelerinin alçak topuğu her yürüdüğünde evde yankılanıyordu. İpek, sade gömlekler ile vücudunu saran skiny pantolonlar giyiyordu. Gür, koyu saçlarını sıkıca bağlamayı seviyordu. Silahı her karşılaştığımızda gözüne çarpıyordu, evin etrafından bir kedi geçse hemen dışarıya bakıp kontrol ediyordu.
Adı Bade'ydi.
O benden de az uyuyordu, telefonuyla çok meşguldü. Bana karşı hiç kabalık etmiyordu ama belli ki arkadaşlık da kurmayacaktı. Normalde daha fazla çabalardım, zaten Nazende'yle de daha görüşemiyorduk; onunla arkadaş olamayacağım için başka arkadaşım olsun isterdim ama bu kadın tam bir iş insanıydı.
Dördüncü güne hiç alışamadığım odada, banyoda başladım. Ayaz'ı yanımda tutuyordum, beraber yatıyorduk. Üstüne gidip sıkıştırmıyor, biraz olsun kendi haline bırakıyordum. Ruh sağlığı için böylesini daha uygun görüyordum. Bu evde sıkılıyordu, sürekli oflayıp pufluyordu; Bade'den de hiç çekinmiyordu, hatta bir ara onun silahına baktığını görüp endişelenmiştim.
Bu yüzden evde yanından ayrılmıyordum.
"Neden telefonuna hiç bakmıyorsun?"
Bade'nin oturma alanına girdiğini duyunca başımı çevirdim. O sırada geniş koltukta uzanmış, dalgalı saçımla oynuyordum. Gözlerimiz buluşunca bir kupadan içecek içerken bana baktığını gördüm. "Neden, anlayamadım?"
"Senden haber alınmayınca ben aranıyorum, günde beş altı kez falan."
Önce mahcup oldum, onun açısından rahatsız olabileceğini düşünmemiştim. Sonra ise içimi düşünmediğim bir huzursuzluk sardı. O kadar çok mu arıyordu Affan kendisini? Haber almak için demek ki. Doğru, beni de bir o kadar arıyordu ama... acaba başka bir şey de konuşmuşlar mıydı? Bu kadını ne zamandır tanıyordu?
"Çok haklısın," diyerek doğruldum, saçlarımı düzeltirken başımı salladım. "Ben açayım telefonlarını."
"Lütfen tatlım."
Arkasını dönüp çıkınca Ayaz kadının arkasından uzun uzun baktı. Bunu görünce koltuk minderini sırtına doğru attım, bana dönerken tek kaşı kalkmıştı. "Yabancılara o kadar uzun bakılmaz."
"Çok güzel," dedi.
"Bana hiç öyle demedin, aşk olsun."
"Seni hep görüyorum."
"Güzelliğime alıştın yani, öyle mi diyorsun?" Ona espri yapmaya çalışıyordum.
Önüne dönerken tepkisiz kaldı. Çok nadiren, kısa sözcükler kullanıyordu. Karşıma alıp, o geceyi baştan sona konuşmanın vakti gelmişti ama bir iki gün daha bekleyip iyice rahatlamasını istiyordum. Affan ile Yalın'ın baskısında gerilmiş, ürkmüştü.
Gerçi ben... o kadar sorumsuz birisine dönüştüm ki, sadece Affan'ı düşünüyorum.
Bu o kadar sinir bozucu, hatta gurur kırıcı bir hisse dönüşmüştü ki, bana berbat hissettiriyordu. Evde özgür sayılırdım, akıllıca planlar kurup Ayaz ile kendim için daha güvenli günleri hayal edebilirdim ama n'apıyordum; bir takıntılı gibi davranıyordum.
Sanki beyin ölümü istenilen, kalbi istenilen, oğlunun geleceği belirsiz olan ben değilmişim gibi elimi yanağımı koyup saatlerce neler düşünüyorum.
Bana kendini o kadar düşündürüyor ki, sonumu düşünemiyorum.
Her şey, yıldızları gördüm diye mi... Niye ama, ben o güne kadar kör değildim ki. Ben ayaklarım yerden kesildi diye yıldızları gördüğümü sandım ama bence her şey yere çakılmam için; sudaki yansımamda ölmem için.
Hava kararırken kaldığım odaya çıktım. Aynadan küpelerime baktım. Arkalarına dokunurken garip bir dolmuşluk hissiyle ağırlaştım. Bugün saçlarımla dakikalarca gereksiz yere uğraşmıştım, can sıkıntısından. Dalgalar o kadar büyümüştü ki, saçlarımın ne kadar uzadığını fark etmiştim.
"Anne?"
Ayaz'ın arkamdan geldiğini duyunca irkilip ebeveyn banyosundan çıktım. Odaya geçerken bana uzattığı telefonuma baktım. Ekranı parlak görünce bir mesaj geldiğini anladım. Dokunup Affan'ın ismini okuyunca dudağımı ısırdım ve mesajını açtım. Ses kaydıydı.
Bana neden bunu yapıyorsun?
Üçüncü ve dördüncü dinlemeden sonra telefonu bıraktım. Yatağa oturup bağdaş kurdum. Ayaz'da karşıma oturup yüzümü inceledi. İnsanlardaki değişen ruh halini sezebiliyordu ama çoğu zaman merak sarmıyordu; tabi ben ve babası değilsek. Birkaç dakika yüzümü izleyince kafamı kaldırıp gördüm onu. "Bir de bana diyor ki suyun üzerindeki senin yansımamdır, peri olan sensindir. Benden peri mi olur, bir baksana."
Yok artık, der gibi baktı.
"Bence de yok artık." Burnumu çekerek ses kaydını bir daha açtım, ikimize de dinlettim. "Çok aptalım ben."
Camdan dışarıya baktım ve o artık bana ilgisini kaybedip odadan çıktığında çenem titredi. Bazen, ona öyle kızgın hissediyordum ki; utanmaya başlıyordum. Ablamın yerine o yaşamıştı, o halde beni sevmesi lazımdı.
"Çok bencilim, düşündüğüme bak..."
Boğazıma oturan yumrudan kurtulmak için boğazımı kavradım. Öksürene kadar boğazımı öyle tuttum. Affan ruh halimi iyi görmediğini söylemişti. Her şey, ondan ayrıldığım içindi; bunu biliyordu değil mi?
"Ben kesin hasta oluyorum, takıntı hastası oluyorum..."
Telefonumu alıp takıntıyı araştırdım, birkaç belirti bulunca da telefonu ateşe değiyormuş gibi bırakıp yatağa uzandım. Karanlıkta ruhumu kaybetmiş gibi oturdum, ışığı bile yakmadım. Güya alt katı, Ayaz'ı dinleyecektim ama o ışıksız odada bir anda belirip kulağıma fısıldadığında ruhumun bile duymadığını fark ettim. Nefesi kulağımı okşayınca ürperdim. "Bir araba geliyor."
Sıçradım ve elimi kulağımdaki küpeden çekerken başımı döndürüp baktım, karanlıkta yüzünü zor seçtim. "Ne arabası canım, ne diyorsun?"
İşaret parmağıyla dışarıyı gösterince arabanın bizim eve yaklaştığı hissine kapıldım. Yanlış mı görmüştü yoksa... Affan olabilir miydi? Heyecanlanarak başımı kaldırdım, cama koşup baktım ama buradan yol görünmüyordu ki.
"Sen yanlış mı gördün?"
Bir daha dışarıyı gösterdi.
Burası uzak bir bölge olduğu için pek araba geçmiyordu, nadiren ses duyuyorduk. İlk güdüm derhal aşağı inmek oldu ama Affan'ın geldiğini nereden çıkarmıştım ki, gelecek olsa söylemez miydi? Belki çok daldığım için duymamıştır. Heyecan içinde yatağımdaki telefonuma koşup ekranıma baktım, gerçekten de ses kaydı atmıştı. Hemen açıp dinledim.
Hiçbir şeye odaklanamıyorum. Mesajlarıma dön, aramamı aç.
Bu beni yutkundurmayan bir mesaj olsa da sandığım gibi gelmekten bahsettiği bir mesaj değildi. Her ses kaydını en az üç kez dinliyordum, bunu da dördüncü kez açarken aniden alt kattan yükseldiği belli olan bir gürültü duyup başımı çevirdim. Gözlerim karanlık koridora bakarken kalp atışlarım hızlandı.
Erkek bağırtısı,
Sonra ise kadın çığlığı.
Bade?
Herhalde güdüsel bir duyguydu, ilk düşündüğüm Ayaz oldu. Onun hareketsiz bedenine koştuğum gibi kavradım ve gözlerim etrafımızda dolaştı. Ufak bedenini saklayacak yer aradım ve kıyafetlerimi dizdiğim dolaba koştum. Kapısını açarken Ayaz bana bakıyor, onu iten ellerimin arasında kaş çatıyordu. "Bir sorun var sanırım," diye fısıldayarak dolabın alt kısmına sakladım vücudunu. "Ben yanına gelene kadar buradan ayrılma Ayaz, yoksa incinebiliriz."
Geri çekilecektim ki elimi yakalayıp parmaklarımdan tuttu.
Sen, demek istedi.
Heyecan ve sevgiden gözlerim doldu.
"Bir bakıp geleceğim canım."
Dolabı kapatıp bir adım geri çekildim, görünmediğinden emin olup telefonumu arka cebime sakladım. Kendimi saklamak aslında düşündüğüm ikinci şeydi fakat Bade çığlık attıysa yardıma ihtiyacı olduğundandır. Odadan parmak uçlarımla çıkarken tedbirliydim ama öfkeli kadın çığlığını yeniden duyunca merdivene kadar koştum.
"Bade?"
Duvarın arkasından çıktım ve merdivene adımımı atmadan aşağıyı gördüm. O çığlığı duyduğum an kendim için endişelenmeye başlamam gerektiğini biliyordum. İşte yanılmamıştım. Evin salonunda ölmüş olduğuma inanması gereken iki kişi vardı. Güven Koral ile Rauf. Birisi koltukta oturmuş, bana bakıyorken, Rauf kendisine silah doğrultan Bade'nin karşısında, ona doğru kaldırdığı silahla karşılık veriyordu.
"Silahı indir," diyordu Bade kendisine.
"Seni öldürdükten sonra."
"Demek doğruymuş." Güven Koral gözlerimin içine bakarak, sanki hiç gitmeyecekmiş gibi oturduğu koltukta yayıldı ve çenesini kaldırarak beni tepeden tırnağa süzdü. "Zaten Affan'ın hiç üzülmemesinden anlamalıydım değil ölmek, senin kılına bile zarar gelmediğini." Böylelikle beni bu evde cehennem gibi saatlerin beklediğini düşündüm ama onlar saatler değil, günlermiş. "Ama seni bulduğunda belki de ölmüş olmanı dileyecek."
DEVAM EDECEK.
Bölüm çok uzundu. Ayrılmadan önce bu bölümün hakkını verip lütfen oylarınızı bırakın.🤍
Aşklarım, şöyle bir durum var. Önümüzdeki günlerde tatile çıkacağım, haliyle bu süreçte de bölüm yazamayacağım ama döndüğümde kaldığımız yerden, harika bölümlerle devam edeceğiz. Her zaman kısa sürede bölüm yayımladığım için açıklamayı da şimdiden yapayım istedim. Sabırla bekleyeceğinizi umuyorum.
Sonraki bölüm tarihimiz: 20 MAYIS.
Fakat seyahat sürecinde de vaktim olursa yazıp, daha da erken atmaya çalışırım.
💚🤎
Yorumlar yükleniyor...