0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

23: CANINDAN VAZGEÇİŞ.

Yazı Boyutu
100%

Merhabaa<33 Özlendik mi?

Uzuuuun bir bölüm oldu, yorumlarınız eşliğinde okursanız çook sevinirim.

23. "CANINDAN VAZGEÇİŞ."

Babalar çocuklarını her zaman annelerden önce terk ederdi.

Babaların sevgi dolu olduğuna hiç inanmıyordum. Tabi bir yaşa kadar, küçük bir yaşıma kadar sahici geldiği doğruydu ama büyüdükçe babamın beni koşullu sevdiğini anlamıştım. Ancak kendisine fayda sağlarsam, onun için bir deney olursam, hayalindeki idealine ulaşmasına yardımcı olursam takdirini alırdım. Babaların sevgisiz ve her an bir şey yapacakmış gibi bakmasına bu sebepten hiç yabancı değildim.

Bana bir şey yapacak.

Önce öldüğüme gerçekten ihtimal verdiğine inandım, sözleri bunu anlatıyordu. Fakat yaşadığımı öğrenmişti, eve bu umutla gelmişti ve susup kaldığım şu saniyeler, sanki ölmeden önce hayatımı gözlerimin önünde yaşadığım saniyelerdi. Başım dönüyordu, bir alt basamağa indiğim an merdivenlerden yuvarlanacağımı hissediyordum.

Beni öldürecekti. Hemen mi? Doğa burada mıydı? Kalbimi şimdi mi sökeceklerdi?

Güven Koral kanlı canlı bedenimi izlerken, Rauf'un bakışları da bana doğru kaydı. Affan zehirlenmemin hıncını demek böyle almıştı, yüzünde geçmek bilmeyen yaralar vardı. Fakat varlığım onu öylesine mutlu etti ki, "Artık sana ölü gelin mi desek?" diye alay etti benimle. "Seni esir diye aldık, gelinimiz olacaksın neredeyse."

"Ayarsız ayarsız konuşma," dedi, patronu ona.

Rauf sussa da gözlerindeki o mutluluk başımı zonklattı. Önceliğim kaçma dürtüsüydü ama sonra fark ettim ki, buraya geldikleri gibi gittiğim her yere de gelecekler ve benim üst kattan uzak durmam lazımdı.

Ayaz'ı biliyorlar mıydı?

Bade, "Bu evden gitmelisiniz," dediğinde, yalnız olmadığımı anımsadım. "Milena'ya yaklaşamazsınız."

"Bence sen henüz sağken bu evden ayrılmalısın," dedi Güven Koral, onunla konuşurken bile bana bakıyordu. "Ben Affan'ın babasıyım, bir sorun yok, Milena ile konuşacağız."

"Bilhassa sizin bu evde olmanıza göz yumamam," dedi Bade, başını sol omzuma eğip ona bakıyorken. "Milena'yı yalnız Affan Bey'in kendisi görebilir, onun dışında kimse yaklaşamaz."

Güven Koral'ın yeterince etkilendiği sözler değildi bunlar. Kolaylıkla savsaklayacağı bir sorunmuş gibi pür dikkat beni izliyordu. "Affan demek onun güvenliğini, sağlığını bu kadar düşünüyor?"

"Evet, çok düşkün. Evden ayrılmazsanız kendisini arayıp haber vermem gerekecek, zaten ayrıldığınız takdirde bile haber vereceğim."

Rauf araya girerek, "Çok uzatıyorsun tatlım," dedi, hâlâ silahlarını birbirlerine doğrultuyorlardı. "Affan koruma olarak seni tutup işimizi kolaylaştırmış ama sen kendini düşünüp evden uzaklaş. Milena ile uzun uzun konuşacaklarımız var."

Bade'nin yanına inmeli, o beni korurken ben de elimden geleni yapmalıydım ama akıllıca davranmak için önce düşünmeliydim. Henüz Ayaz'dan söz etmemişlerdi, evde üçüncü kişiyi de arıyor gibi değillerdi. Bade'nin Ayaz'dan bahsetmemesi gerekirdi.

Bade'nin Rauf'a karşı havada yankılanan alaycı gülüşünü duydum. "Sen beni hafife alıyorsun ama Milena'yı korumakta kararlı olduğum sürece ona yaklaşamazsın." Elini arka cebine götürdüğünü hepimiz aynı anda gördük, telefonunu çıkardı ama daha ekran aydınlanmadan Rauf uzanıp bileğinden sertçe kavrayınca telefon yere düştü. "Affan'a haber vermek yok."

O sırada ben de kendi telefonuma dokunuyordum ama o aramayı yapana kadar Rauf'un buraya yaklaşacağından emindim. Bade bileğini kurtarıp geriledi ve parmağını silahının tetiğine yaklaştırıp, "Evdeki iki orospu çocuğundan bahsedeceğim," dedi.

Güven Koral'ın gözleri de ona kayınca, Rauf'da hiddetle silahını onun alnına yasladı.

"Tamam!" derken nihayet ağzımı bıçak açtı. Bade'nin ne kadar korkusuz, gözü kara olduğunu gördüğüm için kendisine zarar gelmesini istemiyordum. "Konuşalım, silahını Bade'den çek."

Bade bana bakıp da kendini savunmasız bir anda bırakmadan, "Sen odaya çıkabilirsin," dedi. "Kendine ve..."

"Odada yalnız kalıp seni de asla burada yalnız bırakamam!" dedim panikle ve sözcüklerdeki niyetimi anlamasını diledim. "Bu adamları tanıyorum, onlarla konuşacağım. Lütfen sen kendine zarar verme."

Rauf hoşlanmaya başladı bu durumdan. "O artık bizim ölü gelinimiz, sen endişe etme."

Bade yineleyerek, "Canım sen odaya çık, ben bu durumu savuştururum," dedi.

Çok tatlı ama... onu yalnız bırakamazdım.

Korkuluğu bırakıp önümdeki basamakları indim. Oturma alanına, onlara yaklaşıp Bade'nin yanından geçerken Güven Koral'ın gözlerine baktım. "Rauf'a söyle, korumamdan uzak dursun. Yoksa size zorluk çıkarırım."

Güven'in koruma ya da Rauf umurunda değil gibiydi, benimle gerçekten konuşmak istiyordu. Başımın üstünden çalışanına göz atıp, "Rauf, hanımefendiden uzaklaş," dedi. "Sen biraz sakinleşip gel. Hanımefendi, siz de bizi yalnız bırakın."

Rauf engel olmazken Bade, "Onu sizinle yalnız bırakmam," dedi. "Ama bu haydut kendi sağlığı için çıksa iyi olur, yoksa alnına sıkacağım."

"Sen fazla olmaya başladın."

Güven Koral yüksek sesle, "Rauf!" dedi. "Uzaklaş, Milena ile yalnız konuşmak istiyorum."

Birkaç saniye hareketlilik olmadı, akabinde yürüyüş sesi sürdü. Konuşacağımızı söylememe rağmen gerileyerek uzaklaştım, ayakta ve dik durarak çenemi kaldırdım. Bade'nin hâlâ çıkmadığını farkındaydım, Güven Koral bunun üstünde durmadan beni inceledi. "Affan'ın birisi için bu kadar ileriye gideceğini düşünmemiştim."

"Ölmemek için ona çok yalvardım," dedim, gururumun boynunu kırıp. Çünkü sandım ki Affan'ın bana yakınlığını bilmezse oğluna öfke duymaz. "Oğlum bulunana kadar beni korumasını istedim. Çok dil döktüm, neredeyse dizlerine kapandım. Onu da bıktırdım, bir çıkış yolu olarak... bir süreliğine beni korumayı seçti."

"Sana acıdı mı yani?"

Dişlerimi sıktım. "Evet."

"Bıktırmış olabilirsin, buna inanırım ama bıktıysa seni bana getirirdi, söz ettiğin gibi seni korumazdı. O baskı altında olmadan, kendi iradesiyle seni korumayı seçti."

"Hayır, ben dizlerine kapandım dedim ya. O da... insan haliyle, bana üzüldü. Bir insanlık yaptı, hem benden kurtulunca kendi başı da rahatladı." Her sözümden sonra kafamı salladım.

Geniş omuzlu, yaşına göre dinç bir adamdı. Koltuk kolçağını kavrayıp sıkarken sesli soluklar alıp verdi. "Affan'ın acı çekmemesi için anlattıklarına inanmayı çok isterdim."

"Affan ne için acı çekecek ki?"

"Seni kaybettiğinde."

Bir dakika değil. İki dakika bile değil. Burada dakikalardır hiç mağrur olmadan, başımı indirmeden konuşuyordum ama bu adam... acımasızdı. Kalbim yokmuş gibi etkilenmeden nereye kadar...

"Belki de ben abartıyorum," dedi, çenesini sıvazlayarak. Kendi kafası da karışmış görünüyordu. "İki seferde de annesinin ölüm haberini sakinlikle karşıladı, Duru'nun... kaybını da. Zor durumların üstesinden kolay geliyor, sandığım gibi de olsa acı çekmez."

"Ki, sandığınız gibi bir şey yok," diye eklemek istedim ve onun sesli aktardığı her şeyi ben defalarca, eğer ölürsem Affan nasıl hisseder diye düşünürken aklımdan geçirmiştim.

Kendi düşünceleri içinde, "Fakat öyle olsa, seni korumak için bu kadar zaman da harcamazdı," dedi. "Ne hissettiğini o bile bilmiyor belki."

"His falan, siz çok yanlış anlıyorsunuz..."

"Oğlum bu durumları soğukkanlılıkla karşıladığı için seni gözlerden uzağa, onun yanına bıraktım," dedi, hâlâ bana cevap vermekten çok kendisiyle konuşuyordu. "Ne sana acıma duyardı ne de bir merak. Bu kez yanıldım demek.

Söylediğim zıt bir sözcüğün bile önemi olmadığını anladım, kendi hissettiklerine benim sözlerimden daha çok itibar ediyordu. "Hayır, çocuğumun ne doğruyu ne yalanı söylerken kılı bile kıpırdamıyor, insanı da muallakta bırakıyor. Besbelli ki yalanmış, aklıma geleceği son yer olacağı için seni kendi evimizde saklamış."

O beni sakladı ama aklına bile gelmeyeceğini söylerken beni nasıl buldu?

Sıra gözlerimin içine bakmaya gelince, "Oğlum bir düşman edinmiş," dedi. "Kendisine benden bile yakın bir düşman. Ve her şeyden de haberi olan bir düşman. Sayesinde seni buldum ama fark etmez, bu adam bulunmalı, Affan'a zarar verebilir."

Dizlerimin bağı çözüldü derler ya, bana da aynı öyle oldu. "Ne diyorsunuz siz?"

Sendelediğimi gördü ama bence gözlerimdekini bundan da önce gördü. Neden herkes görüyordu, hepsi anlıyordu Affan'a karşı koyamadığımı. "Endişelendin," dedi. "Beraberken Affan'la neler yaşandı aranızda, bana anlat."

O gizemli adamın ev ziyaretleri, düşürdüğünü söylediği uçak, geçtiğimiz günlerde yaşadığı kanama... Birisini üzdü değil mi? Birilerini üzdü ve bu yüzden tehlikedeydi.

"Sana dedim," diye ses yükseltti.

Bade benden önce, "Bu tavrınızdan hiç hoşlanmadım," dedi. "Siz ne için bu kadına bağırıyorsunuz? Bir daha evden çıkmanızı isteyeceğim."

"Bade lütfen," diyerek omzumun üstünden ona baktım. "Kendini hırpalama. Zarar görmeni istemiyorum."

"Benim işim seni korumak."

Güven Koral bizim konuşmamıza sabretmeden, "Karnındaki bebek oğlumdan mı?" diye sordu.

O kadar hayret ettim ki, haftalar öncesinde içine düştüğüm yalanı unuttuğumu fark ettim. Bu ihtimali düşünüyor olmasına inanamadım, kendisine dönerken en abartılı mimiklerimle yüz buruşturdum. "Size kim söyledi bunu?"

"Hamileymişsin," dedi. "Affan'la iki aydır aynı evde yaşıyorsunuz. Böyle bir ihtimal de var."

Dilim tutulunca kekelememek için bekledim.

"Ölmemek için böyle bir şey mi yaptın?"

"Benim çocuğum..." yutkunarak tiksintimi belli etmemeye çalıştım. "Kocamdan."

Hamile olmam... işlerini yavaşlatırdı değil mi? Bu yalanımı ben bile unutmuştum, şimdi kendimi böyle koruyabilir miydim?

"Affan bunu bildiği için mi seni korumak istedi? Dediğin gibi, acıdı mı sana?"

"Evet, acıdı dedim ya."

"Kendi kız kardeşine acımadı ama senin çocuğuna acıdı öyle mi?"

"O... iyi birisi. Öyle yalvarsam siz bile bana acırdınız belki." Bu kelimeleri söylemekten nefret etmiştim.

Gözleri vücudumda dolaşıp karın hizamda durunca gerçekten hamileymiş gibi koruma güdüsüyle bir adım geriledim. Boynunu kaşıyarak evinin dışına bir baktı ve sonra bana dönerken, "Birazdan doktor gelecek," dedi. "Kürtajı yapacak, eğer sorun çıkarmazsan acısız..."

"Ne?" diye çığlık attım.

Bade'de hızla harekete geçip, "Siz ne diyorsunuz?" diye bağırdı. Süratle yere eğildi, telefonuna uzandı. "Bunamışsınız siz, yaşlılıktan sanırım."

Bade telefonu aldı ama daha doğrulmadan yere devrildiğinde ne olduğunu anlamam zaman aldı. Bir çığlıkla geriye sendeleyip ellerimi ağzıma kapadım ve kan Bade'nin kolundan yayılırken gözbebeklerim kontrolsüzce genişledi. Vücudum düşer gibi ona eğilirken dudaklarımdan ikinci kez çığlık koptu ve ellerim ona dokunurken, "Bade!" diye bağırdım. "Bade bayılma lütfen, çok özür dilerim..."

Kolumdan kuvvetle çekilince zamansız acı ve endişe duygusuyla haykırdım. Rauf elinde silahı ile beni sarsa sarsa uzaklaştırırken, "Bize yeterince vakit kaybettirdin!" dedi. "Gerçekten ölene kadar mı kaçacağını sanıyorsun? Pes artık, başka çaren yok!"

Gözlerim onun korkunç bakışlarına rağmen Bade'nin üzerinde telaşla gezindi, inleyerek sırt üstü dönüp kolunu tutarken yüzü kıpkırmızı olmuştu. Kendimi Rauf'tan geriye çekmeye çalışırken, "Bırak!" diye çığlık attım. "Haydut pislik, nasıl vurursun onu! Katil misiniz siz, çıldırdınız mı!"

"Bugün o bebek, en kısa sürede de sen öleceksin."

Bade için duyduğum endişeden dolayı az kalsın unutuyordum onlarla nasıl başa çıkacağımı. O ve Doğa ile. Zihnimdeki parıltı bana umut oldu ve göğsüm panikle sıkıştı. "Ölmemi ne kadar çok istediğini unutmuşum," diye fısıldadım ona, hırsla. "Neden bu kadar çok istediğini de! Sahi, Doğa içindi değil mi? Aşıksınız..."

Bedenimde bir sıcaklık oluştu, yarısından kırılan bacaklarım ile kalçamın üstüne düştüğümde hissettiğim ağrı ile titredim. Zihnim bulanık bir suda aydınlanmaya çalışırken, Rauf sanki hayret duyacağı bir şey söylemişim gibi omzu üstünden Güven Koral'a döndü. "Ne dediğini duydun mu?"

Adam, onun neden ansızın beni ittiğini anlamamış gibi kaşları çatık bakıyordu.

"Doğa'ya iftira attı," dedi Rauf ve gözlerim bir daha onun çehresine kayarken yaşardı. "Ağzıma bile alamıyorum, yüreği varsa o bir daha söylesin!"

Neden bir kanıt edinmemiştim? Neden aptal gibi onları gördüğüm ilk an kaçmak yerine fotoğraflarını çekmemiştim, Doğa ile konuşurken ses kaydı almamıştım? Güven Koral'ın asabi bakışları yüzümde dolaştı ve sonra inleyerek doğrulmaya çalışan Bade'ye kaydı. "Onu odaya bırakıp gel, kıza bak."

Bana henüz dokunmuyorken doğruldum ama niyetim Bade'ye ulaşmakken, ne yazık ki Rauf'un işini kolaylaştırdım. Beni kolumdan tutup çekiştirmeye başlayınca başım arkamda, Bade'yi görmeye çalışıyordu. Yarı oturur pozisyon almış, üstündeki gömleği yırtıyordu. Güven Koral ona acımasız gözlerle bakarken, Rauf beni merdivene doğru çekiştirdi.

"Kurtulduğunu mu sandın?" dedim sıra tekrardan o iğrendiğim yüzüne bakmaya gelince. "Gerçeği söylediğimde iftira mı sanacak? Hiç mi şüphe duymayacak, hem de ben o öpüşmenizi fotoğraflamışken, elimde kanıtım varken?"

Nereden bilecek ki aslında olmadığını.

Üst kata çıkarken beni omuzlarının altında ezecekmiş gibi hiddetliydi. Kapısı açık ilk odaya, yani Ayaz'ı sakladığım odaya yönelince hiçbir şey belli etmemek için soğukkanlılığımı ele aldım. Odadan girdiğimiz an beni yatağa attı, beni bir yatağa fırlatmasındaki o mahremiyetsiz duygunun iğrençliği midemi bulandırdı. Bir de yetmezmiş gibi kendini de üzerime doğru atınca çığlık atarak onu kuvvetle itmeye çalıştım. Savaşırken bedenlerimizin değmesi bile beni ürpertiyordu. Elini cebime attığında kalçamdaki dokunuşundan tiksinip elimin tersini suratına vurdum ama uzaklaştığında telefonum artık elindeydi. Bir yandan sırıtıyor bir yandan öfke içinde bakıyordu.

"Artık kanıtın yok."

"Salak, sanki telefonumda saklıyorum. Onları çıkardım bile, boy boy fotoğrafınızı saklıyorum. Hadi gidip Affan'ın evinden, odadan al onları. N'oldu? Yemez mi ha? O kadarı yemez mi?" Nasıl konuşuyordum böyle? Çıldırmış gibi. N'apayım, şu çaresizliğime bakın. "N'apacaksın, benden nasıl kurtulacaksınız? Yine zehirleyerek mi?"

"Demek biliyorsun," dedi. "Bebeğine bir şey olmadı öyle mi? Zehirlenmene rağmen? Şimdi anladım, Affan'da beni bu yüzden dövdürdü?"

Bebek, doğru... Vaziyet bu olmuşken hâlâ hamile olduğumu söyleyemezdim, yoksa olmayan bebeği almaya çalışacaklardı. "Düşürdüm!" dedim sanki bunun için acı çekiyor, öfke besliyormuş gibi. "Bebeğimi sizin yüzünüzden düşürdüm, kaybettim onu... kabullenemediğim için şimdi..."

"Ben de buna inandım," dedi gülmeye başlayarak. Bir lacivert kumaş ceket ile siyah pantolon giyinmişti, silahı çenesinin etrafında dolaştırıyordu. Gülüşü gırtlaktan çıkıp beni ürpertti. "Bebeğini korumak için yalan söylüyorsun."

"Hayır, gerçekten hamile değilim Rauf, sakın yanlış bir şey yap..."

"Doktor gelip kürtaj işlemine başladığında anlarız canım, gerçi çoktan karnını da yarmış olur... Aptal, bir de beni kandırmaya çalışıyor..." arkasını dönüp süratle odadan çıkınca çarpılan kapıya bakakaldım. İnanmıyorsa gerçekten olmayan hamileliğimi sonlandırmaya mı çalışacaklar? Hem de evde, burada mı? Ama hayır, doktor getiriyorlarsa hamile olmadığım anlaşılırdı.

Ya inanmazlarsa?

"Hayır, anlaşılır, hamile bile değilken bana kürtaj yapamazlar..."

Korkuyla titredim ve bakışlarım karşıma, odadaki dolaba ulaştı. Yataktan doğrulup önce kapıya koştum ama pislik, anahtarı almıştı. Temkinle dolaba ilerleyip kapakları çok sessizce açtım ve gözlerim Ayaz'la karşılaşınca dizlerim üstüne düştüm. Ellerimi uzatıp yüzünü kavrarken, "Kötü bir durumla karşılaştık," dedim açıklayıcı şekilde. "Üstesinden gelmeye çalışacağım ama sen saklanmalısın. Ne olursa olsun buradan çıkma tamam mı? Aşağıdakiler Duru'nun ailesi, seni görürlerse... üzerler tamam mı?"

Duru'nun adı geçince gözleri kırpışmaya başladı. Oturup kalmıştı, nefesini bile sessizce alıyordu. "Ben bir şey yapmadım ki."

Duraksadım. "Ne?"

"Ben bir şey yapmadım."

"Ne için söylüyorsun bunu?" dedim, heyecanla nefesim kesildi. "Duru için mi?"

Başını salladı.

Kendi ağzıyla ilk kez söylüyordu, daha önceleri hep konuşturmaya zorlamıştım ama nihayet onu rahat bıraktığımda, o evden çıktığımızda konuşmuştu. İçimi inanılmaz bir sevinç kapladı, gülerken sessiz olmaya çalışıp, "Biliyordum!" dedim. "Sen yapmazsın, biliyordum."

"Duru'nun babasına söyle, ben bir şey yapmadım. Sadece silgisini aldım."

Fırsatım varken yaklaşıp alnından, kumral saçlarından doyumsuzca öptüm. "Onlar buna inanmayacaklar. Bana her şeyi anlatacaksın ama şimdi olmaz. Bekle bir, seni nasıl koruyacağımı düşüneceğim. Dur, şu camdan bakayım, aşağıya inebilir misin..." sevinç ve korkuyu aynı anda hissederek kalktım, cam balkonu açıp korkuluktan sarktım ama aşağısı salondan görünecek bir açıydı; Ayaz'ı indirsem bile görebilirlerdi. "Seni alıp insem mi? Her şeyi anlatsan mı? İnanmazlar tabi ama... başka n'apacağız? Ne zamana karar saklanacaksın? Off, neden daha akıllı değilim, neden aklıma bir şey gelmiyor?"

"Neden hep saklanıyoruz?"

Onun farkındalığı gözlerimizin çaresizce birleşmesini sağladı. Ona kalbimi istediklerinden söz etmiştim ama çoğunu anlamadığı için olayların tümünü de anlayamıyordu. Omuzlarımı düşürüp ellerimi saçlarımdan bir tur geçirdim. "Çünkü diğer seçeneceğimiz ölmek."

Şu an hiçbir çıkış yolu aklıma gelmiyordu. Kürtaj diyorlardı, hamile bile değildim. Ayaz'ın yanına heri dönüp çaresizce dolabın önüne oturdum. "Canım bak, burada kalmaya devam etmelisin. Ne ses duyarsan duy, neye ihtiyacın olursa olsun kapakları açma tamam mı? Ayaz, lütfen anladığını söyle, çok çaresizim, başına buyruk davranırsan yanarız."

Benim duygularım çağlarken o sakin şekilde kafasını salladı.

"Affan'la ne kadar benziyorsunuz," dedim, beynimde şimşek çakmış gibi hissederek.

"Affan gelecek mi?"

"Gelmesini mi isterdin?" Sen de mi?

"Evet. Bana değil ama o sana iyi davranıyor."

Neden böyle söylüyordu? Sesleri duyduğu için mi? Bana kötü davranıldığını anladığı için mi? Ona cevap veremeden başımı eğdim, aklımın büyük kısmı Bade'deydi. Kurtulmak için onu öldürürler miydi? Canı çok acımış olmalıydı. Düşüncelerin ağırlığında vücudum katlandı, ellerim soğuk parkeye değerken görüşüm karardı.

"Neyi göze aldı, hem de benim için. Keşke gitseydi, keşke daha cesur olup onu yollasaydım ama ben... yalnız olmamak için gitmesini istemedim. Çok bencillik ettim, düzeltmem lazım..."

Onu bir daha tembihleyip kalktım, oda kapısını açıp koştum ve koridor sonundan merdivene ulaştığımda yavaşladım. Kalp atışlarım hızlanırken merdiveni çıkmakta olan yabancı adamdan geriledim. Rauf yanındaydı ve Güven Koral bir adım önlerinde çıkıyordu. Beni gördüklerinde duraksadılar, sırasıyla yüzüme baktılar.

"Hanımefendi bu mu?" dedi doktor, Rauf'a bakarak. Orta yaşını geçmiş, tek tük beyaz saçı olan, resmi giyimli bir adamdı.

"Evet."

"Hayır!" diye çığlık atıp sırtım duvarla bir bütün olarak dek geriledim. "Hamile değilim, kürtaj fakan yapılmaz."

Güven Koral tereddütsüzce yürümeye devam edince adamlar da peşinden geldi. Korkuyla arkamı dönüp koştum, odaya girdiğim an kapıyı kapatmak istedim ama Rauf vücuduyla engel oldu. Ben geriye sıçradığımda da içeriye süzülüp kolumdan tuttuğu gibi beni yatağa fırlattı, kalkmamam için yatağın yanında ayakta durarak dizini koluma bastırdı. Acıdan midem bulandı ve çığlık atmamak için dudaklarımı ısırmaya başladım.

Ayaz buradaydı. Çıkmaması lazımdı.

"Yap şunu!" dedi Rauf, Güven Koral ve doktor içeriye girdiğinde.

Adamın elinde büyük, siyah bir çanta vardı. Yaklaşırken tereddütlü şekilde, "Böyle olmaz," dedi. "Önce muayene etmeliyim."

"İlaçlı kürtaj demedin mi? Neyini muayene edeceksin?"

Gözlerim, canım acıdığı ama çığlık atamadığım için dolmuştu. Bakışlarım ikisi arasında korkuyla tur atarken, "İlaç mı?" diye kekeledim. "Olmaz, hamile bile değilim! Bırak, muayene etsin, anlayacaktır!"

Güven Koral ceketini çoktan çıkarmıştı, elleri cebinde, yatağın ucuna yürüyordu. "İlaçla daha acısız olacak, hastane ortamında olmadığımız için en güvenlisi bu."

"Hamile değilim diyorum, anlamıyor musunuz!" Dişlerim arasından, çığlık atmamak için çabalayarak yakardım. "İlaçlardan nefret ederim, asla içmeyeceğim!"

"Bebeğini kaybetmek istemiyorsun," dedi Güven Koral, yatağın etrafında yavaşça yürüyerek. "Bebeğin sana bir faydası olmayacak. En acısız şekilde bitireceğim, zorluk çıkarma."

Laftan anlamıyorlardı, yalan söylediğimi düşünüyorlardı. Çantasını komodine koyup açan doktora doğru döndüm. "Siz doğum doktoru musunuz? Beni muayene edin, hamile olmadığımı anlarsınız. Lütfen bir bakın, bana inanmıyorlar."

Doktor her iki adama da bakarken kaşlarını çattı, yakından tanıdığı Rauf'muş gibi onunla irtibat kurdu. "Gebeliği kaç haftalık? Karnında şişlik yok."

"Ben ne bileyim kaç hafta! Hamile işte, ver ilaçları..."

Başımı yana çevirip beni tutan koluna doğru yaklaştırdım dişlerimi ve çıkarıp etinin üstüne geçirdiğimde, sertçe inleyip yüzümü itti.

"Sabitle, bir muayene edeyim o halde."

Birisinden birisi inansın, anlasın diye hepsinin gözlerine baktım. "Hamile değilim, kalbimi vermemek için, korktuğum için söyledim."

Güven Koral, "Aşağıda öyle demiyordun," dedi.

Kalkmaya çalışırken ter kan içinde kalıp, "Hâlâ korkuyordum," diye fısıldadım. "Lütfen muayene etsin, anlayacak zaten."

Doktora bir baş haraketi yaptı ve bunun üzerine adam kıyafetime uzandı. İlk anda çekilmek istedim ama muayenesine ihtiyacım vardı. Boğazlı, beyaz kazağım göğüs altıma kadar sıyrılınca Rauf gözlerini üzerimde gezdirdi. Bakışlarından tiksindim. Yemin ederim bana o duyguyu yaşatmak için böyle bakıyordu.

Doktor ellerini karnıma bastırınca inledim. Canımı acıtmıştı.

"Çok hassas," dedi yanlış anlayarak.

"Hamile değilim!" dedim öfke kusarak.

Adam ellerini bu kez alt karnıma indirdi. "Bariz bir hamilelik hissetmiyorum fakat ilk aylarda zaten bir şişkinlik olmaz. Dediği gibi hamile de olmayabilir, fakat yeniyse belli olmaması normal."

Rauf hemen, "Riske atmaya gerek yok," dedi. "Anlattın, ilacı iki sefer alırsa düşük yapar dedin. Eğer hamile değilse de..."

"Hamile değilse de çok ağrısı olur," dedi doktor, baştan anlatayım der gibi, bir tavır içindeydi. "Hastaneye gidebiliriz. Hamile olduğunu kesin olarak belirttiğin için yanıma sadece ilaçları aldım."

Güven Koral, "İlaçları ver," dedi.

Saç diplerimden soğuk soğuk ter döküldüğünü hissettim. "Hastaneye gidelim, hamile olmadığımı görün. Boş yere acı çekeceğim, bu kadar vicdansız olamazsınız." Olamaz mı? Adam gözü karartmış, kalbimi istiyordu.

"Eminim hastaneden kaçmanın bir yolunu ararsın," dedi Rauf, dizini hâlâ koluma bastırıyordu ve oradan yayılan acı omuzlarıma kadar çıkmıştı. "Hamile değilsen de biraz acı çekersin, geçer gider."

Geçer gider dediği şeyin ne kadar büyük olacağını düşününce midem bulandı. Gözlerim bayılacakmışım gibi kapandı.

"Bir hamilelik testi alıp gelin," dedim aklıma tutunarak. "Dışarıya çıkmamış olurum, evde test yaparım."

"Oldu, biz de inanırız değil mi? Testi yapmadan getirip vermeyeceğin ne malum?"

Güven Koral, "İlk ilacı ver," dedi. "İlaçtan sonra düşük yapıp yapmadığını anlarsın değil mi?"

Gözlerim tekrar açıldığında bacaklarımı doktora doğru vurup savuşturmaya çalıştım. "Rauf, eğer buna son vermezsen her şeyi anla..."

"Yine aynısını yapıyor!" dedi Rauf, telaşla bağırıp. "Doğa'ya iftira etmeye kalkışıyor. Söylesene, söyle de gününü gör!"

Doktor, "Bakın eğer hamile değilse ilk ilaçtan sonra anlayabilirim ama beklenmedik durumlarla karşılaşabiliriz," dedi. "Acil müdahaleye ihtiyacı olabilir, ya da enfeksiyon kapabilir. Hiçbir sorumluluk kabul etmiyorum."

Panikten gözbebeklerim büyüyüp sırasıyla onların yüzlerinde fıldır fıldır dolandı. "Lütfen durun, hamile değilim! Bakın sizin de kızınız var, hiç mi halimi görmüyorsunuz, yoktan yer acı çekeceğim diyorum, neden inanmıyorsunuz!"

"Zaten bir kızım olduğu için bunları göze alıyorum."

Doktora küçük bir baş işareti verince adam çantasına uzandı. Zihnim bir sakinlikle kapanmak isterken bedenim yatakta çırpınarak hareket etmeye başladı. Kolumu, bacaklarımı savuştururken bir daha çığlık attım ama ikincisini atarken kendimi durdurdum.

Ayaz fazla gürültüye dayanamayıp dolaptan çıkarsa.

Çok tembihledim ama ya...

Dudaklarımda o kan tadını alana kadar ısırdım ve doktor bir tabletten ilaç çıkarırken, "Rauf sizi kandı..." diye söze başladım. Fakat Rauf'un eli ağzıma kapandı ve nefesimi keserken tereddüt etmedi. Dizimi karnına geçirerek elini ısırmaya çalışırken, "Bir sakinleştirici vur!" dedi doktora, hemen. "İlacı ondan sonra içiririz, böyle olmayacak." Güven Koral'a döndü. "Yanılıyor muyum?"

Güven Koral ise doktora döndü. "Uğraştırmayın beni, alt tarafı bir ilaç. Nasıl ağzını açmanızı da mı söyleyeyim?"

Rauf rahatsızca boynunu kütletip elini ağzımdan çekti. Doktor paketten bir tablet çıkarırken, "Doğa," diye hırsla söze başladım ama Rauf kulağıma doğru fısıldadı. "Bir kelime daha et, odaya tıktığım o kadını öldüreyim. Hadi, bir kelime daha söyle."

Ağzımı açık bırakan şey kimlerle nasıl bir savaş verdiğimin yeniden hatırlatılmasıydı. Fakat dudaklarımdan içeriye giren iri parmaklar ve dilimde hissettiğim tatla öğürüp telaşla tükürdüm ilacı. Salyam çeneme akarken, doktor düşen ilaca bakıp bir tabletten yenisini aldı.

"Bilerek yapıyorsunuz!" dedim, göz kenarımdan akan damla saçlarımda kayboldu. "Acı çekmem için, intikam istediğiniz için! Kızınızı kurtarmak istiyorsunuz ama bana yaptığınız her şey ondan çıka..."

Doktor bir daha ilacı ağzıma tıkınca dilimle onu tükürmek istedim ama Rauf saçlarımdan tutup kafamı arkaya çekince ilaç boğazıma takılarak tükürüğümle beraber mideme indi. Onu artık çıkaramayacağıma rağmen öğürüp vücudumu öne doğru eğdim ama çoktan bu savaşı kaybetmiştim.

Bir saniye geçmeden Rauf'un elini tekrar çenemde hissettim ve parmakları dudaklarımı ayırırken, dişlerimi eline geçirdim. Parmak uçlarında tuttuğu başka bir ilaç ağzıma düştü ve Rauf aynı şekilde kafamı arkaya attı, ilaç boğazıma takılarak geçti.

Benimle işi bittiği için Rauf ellerini üzerimden çekti.

"Birkaç saate belirtileri görürüz, ona göre ikinci ilacı veririz."

Bu ikinci ilaç değilse... Rauf bana ne ilacı verdi?

Yoksa... beyin ölümüm için mi?

Zihnim kapanmış gibi onlarla savaşmayı sonlandırıp kendimi yatağa bıraktım. Yanağım soğuk örtüde ürperirken bir göz yaşı burnumun üzerinden, gözlerimin önünde düştü. Örtüyü yumruklarım içine aldım ama sıkma hissini parmaklarımda hissetmediğim için öfkemi sızdıramadım.

"Rauf seni aşağıda ağırlasın," dedi Güven Koral.

Onların odadan çıkışını bulanık gözlerle seyrettim. Aniden bastıran yorgunlukla ceset gibi ağırlaşmıştım. İçimde bir küçük böcek vardı sanki, elimi midemden içeriye sokmak istiyordum. Onunla yalnız kaldığımızda bana yaklaşıp hafifçe eğildi. "En başından kabul ettin, bu yüzden zorluk çıkarma, canın yanmasın."

"Allah cezanı versin."

Bir nasihatini dinlememişim gibi onaylamaz tavırla odadan çıktığında gözlerim kapandı. Önce dizlerim üstüne yükseldim, sonra ebeveyn banyosuna koşup kendimi klozet önüne attım ve parmağımı boğazıma kadar batırdım. Kendimi öğürttürmek için çabaladım ama ağzımdan yalnız salya döküldü.

Geriye çekilip ellerimi saçlarımdan geçirdim.

Şimdi dakikalarca ağrı çekmek için mi bekleyeceğim?

Psikolojik olarak karnıma kramp girdiğini hissettim ve iki büklüm olarak inledim. Kalkmak için kendime birkaç saniye verdim, doğrulunca ellerimi yıkayıp sıcaklamış yüzüme su çarptım. Hayalet gibi kapıya çarpa çarpa içeriye geri döndüm ve dolabın önüne yürüyüp oturdum, kapakları açınca onun gözleriyle karşılaştım.

Her sesi duymuştu. Duymaması imkansızdı.

Bakışlarını yüzümde, dağılmış saçlarımda ve bozulmuş giysilerimde dolaştırdı. Ağzının kenarı seğirdi. "Çişin var mı, tuvalete gitmek ister misin?" diye hıçkırarak sordum.

Başını iki yana salladı.

"Tamam." Yutkundum. "Bir süre gelmezler galiba." Parmaklarımı göz pınarlarıma bastırdım. "Kalbim yerinden çıkacaktı sanki, çok korktum."

Ellerini ellerime uzattı.

"Sen korkma," dedim bu yakınlığa içim gidince. Ondan ve Affan'dan gelen her ufak yakınlık bile bana güç, hassaslık veriyordu. Çünkü ancak gerçekten istediklerinde bir kalbe dokunduklarını biliyordum. "Affan bana ulaşamadıkça Bade'yi arıyordu. Şimdi ona da ulaşamayacak. Merak eder, belki gelir. Bir gün sonra mı, iki gün sonra mı... Acaba ne kadar süre merak etmeye dayanır, bilmiyorum tabi. Ama dur bir, telefonlar Rauf'ta, ya mesajlara bizim yerimize cevap verirse. Ben yazamıyorum, oradan anlar gerçi..."

Kafam karışmıştı, Affan'a ulaşma imkânım yoktu. Benimle kalmasını istemiştim, lafımı dinleseydi şimdi yalnız ve bu kadar çaresiz kalmazdım. "Aptal," dedim. "Aptal, o kadar kırıldım ki sana..."

Doktor acil müdahaleye ihtiyaç duyabileceğimi söylemişti, o kadar ağrı çekersem n'apardım? Bedenimin içinde çektiğim ağrı veya acılar, dışarıdan bedenime aldığım acılar kadar şiddetli olmuyordu ama yine de çok endişe ediyordum.

"Ayaz, ben yatağa çıkıp dinleneceğim," dedim sessiz ve nefessiz. "Sen burada kalmaya devam et. Sıkılacaksın ama dışarıya çıkma. Bulunduğunu bilmiyorlar, öğrenirlerse tam bir cehenneme döner bu ev. Sakın ama sakın çıkma, tamam mı?"

Beni dinledikten sonra kafası karışmış şekilde, "Acıkırsam?" dedi.

"Ayaz, açlık öldürmez tamam mı? Sabredebilirsin." Yaklaştırıp ellerinin üstünden öptüm. "Lütfen ama lütfen çıkma. Ağrılarım başlarsa seni savunamam, koruyamam bile."

Bakışlarını üzerimde dolaştırıp sıkılmış, bu durumdan rahatsız olmuş halde yanaklarını şişirdi. "Tamam."

Şimdi burada değillerdi ama bir anda kapıyı açıp içeride belirebilirlerdi, Ayaz'ı riske atmak istemedim. Onu bir kez daha kendim için öpüp kalktım, kapakları sıkıca kapatıp yatağa çıktım. Kendime sarılarak çaresizce acı çekmeyi bekledim.

Her dakika o beklenti hissiyle gerildim. Soluklarım hızlandı.

"Ben hamile olursam zaten ölürüm, zaten ölürüm... Hamile kalmam ki ben, keşke söylemeydim bu yalanı, keşke ağzıma almasaydım Allah'ım... Bir daha da yalan söylemeyeceğim, n'olur canım acımasın..."

Dua etmeye böyle başladım ama uzun dakikalar sonra alt karnıma giren bir krampla ağlamak istedim. Ağrının yankısını tüm vücudumda hissederek kendime daha sıkı sarıldım ama hiçbir şey ilerleyen dakikalarda yaşadıklarımın önüne geçemedi. Kramp ile ilk dalgasını hissettiğim ağrı, zehirlendiğim o geceki gibi beni kan ter içinde bıraktı.

Fakat keşke o kadar olsaydı, zehirlendiğim gece kadar ağrı çekseydim. Bedenim o geceden daha şiddetli, yoğun bir ağrıyla kaskatı kesildi ve saç diplerimden, dirsek aralarıma dek terledim. Çığlık atıp Ayaz'ı çıkarmamak için kesik kesik inledim, ağzımı yastığa bastırdım.

Bacaklarım arasında bir sıcaklık hissettim.

Önce sızıntı gibiydi, birden çoğaldı.

Başımı kaldırırken devrildim, omuzlarımın altında kalarak kararan gözlerimi açmaya çalıştım. İkinci kez kalkmayı denerken ayağım örtüye takıldı, tökezleye tökezleye kendimi banyoya atıp pantolonumu indirdim. Daha çamaşırımı indirmeden de bacaklarım arasından kıvamlı bir kan süzüldü.

Düşük yapıyor olamam o halde... ne bu? Rahim kanaması mı?

Yeniden hissettiğim bir ağrı ile dizlerimin bağı çözüldü, kıyafeti düzeltirken bile çok fazla enerji harcadım. Banyoya bıraktığım bakım çantasını açıp içinden ped çıkarırken ellerim titriyordu. Pedi çamaşırıma yerleştirirken gözlerimden yaşlar düşüyor, hıçkırıyordum.

"Ya enfeksiyon kaparsam, hastalanırsam... Bakmam lazım, hamile değilken düşük ilacı almam nelere yol açar ama nasıl bakayım ki, telefonumu da aldı."

Ellerimle lavabo tezgâhına tutunup suyu açtım, ellerimi sabunlayıp yüzümü, ensemi ve boynumu yıkadım. Odaya geçerken gözüm hiçbir şeyi görmedi, yatağa düştüğüm an dişlerim titreye titreye kendimi ağrıya teslim ettim.

Gözlerim kıpkırmızı olana kadar ağladım.

Çaresizlik hissinin baskınlığıyla daha da kahroldum. Boğazım, burnum, gözlerim yaşlarla doluydu. Kafamı yastığa bastırırken düşünemiyordum, zihnim dahil yakın gelecek ve geçmiş bulanıklaştı. Acıdan baygınlık geçirdiğimi anladığım ilk an, gözlerimin arkaları ateş gibi yandı.

Dokunuşlarla, mide bulantısı ve yoğun bir sıcaklıkla gözlerimi açtım.

Tavan etrafımda dönüyordu. Ruaf ve doktor bana eğilmişti, bir şeyler konuşuyorlardı. Her şey uğulduyordu. Dayanıp direnemedim, zihnim kaldıramadı ve bilincim kapandı.

"... belki de ikinci ilacı vermemeliyiz, söylediği gibi hamile değilse ciddi bir kanama daha yaşar."

Ellerimi uzattım ama neye dokunduğumu anlamadım.

Ayaz saklanıyor muydu?

Görünmemişti değil mi? Onu koruyacak durumda değildim.

Sadece aklıma bir şey geldi. Tek bir şey.

"Kalbim," dedim ama duyup duymadıklarını anlamadım. "Kalbim ağrıyor, yapmayın." Kalbimi korumak zorundalar değil mi?

Ağrı yüzünden bacaklarımı birbirine bastırdım.

"Eğer hamile değilse ilaçlar kalbine dokunur mu, doğru mudur?"

"Çok paniklemiş, acı çekiyor, öyle kolay kalp krizi geçirecek değil ama..."

Birinin elini ensemde hissettim ama kendimi tutamadım, kafam arkaya düşerken bilincim yeniden kapandı. Kendi zihnimin bulanıklığında, suyun altında donduğumu hissettim. Göğüs kemiklerim kalbimi bıçak gibi kesiyordu. Baygınken bile acı çekiyordum.

Kendimi aşağılanmış hissettim.

Çok.

O hisle gözlerim açıldığında karanlıktaydım ve sanki da boşluktaydım. Vücudumdaki ıslaklığı algıladım, neredeyse avuçlarımdaki teri bile hissedecektim. Neredeyse. Dönen oda duvarı sabitlenene kadar kafamı kaldıramadım, sonra ise güçlükle vücudumu dağılmış örtüden kaldırdım.

Pantolonum kanla ıslanmıştı.

Ağrının durumunu anlamak için çok yavaşça ayaklarımı yere koydum, kalkarken karnımı tuttum. Korkuyla dolaba ilerledim ve kapakları açınca Ayaz'ı hareketsiz buldum, gözleri kapalıydı. Uyumuştu.

Kapakları kapatıp arkamı döndüm. Ayaklarımı sürüyerek kıyafet aldım ve banyoya geçerken vücudumun hassasiyetini fark ettim. Yoğun ağrıdan geriye titreyen dizlerim, kanla lekelenmiş gururum ve bulanık bir akıl kalmıştı.

Kıyafetlerimi çıkarıp yenilerini giymeden önce kabinin içine girdim. Suyu karnımdan aşağıya akıtarak kanı tenimden temizlerken sanki programlanmış gibi hareket ediyordum. Çıkarken kabinin kenarına tutundum, kendimi kurulamadan temiz çamaşır ile eşofmanı vücuduma çektim.

Odaya girdiğim an yere yattım, üşüyerek gözlerimi kapadım.

"Lütfen oradan çıkma Ayaz, lütfen..."

Uykuya dalmadan, bitap düşmüş halde kıpırtısızca durdum. Ta ki kapı açılana kadar. Gelen onlardan birisi olduğu için kafamı bile kaldırmadım. Rauf'un ayakkabıları bakış açıma girdi ve onu görene kadar bana eğildi. "Yatağını kırmızıya boyamışsın."

Kanla.

Hiç unutamayacağım bir aşağılanma duygusu yaşadım.

"Kalbim dedin, ikinci ilacı almaktan kurtuldun ama bir bebeğin olmadığından emin olacağım."

"Orospu çocuğu."

Gülüşü içime fırtına gibi yayıldı, siyah bir sis gibi ruhumu kararttı. Gülüp eğlenip çıktığında dudaklarım titredi, bu acıya katlansaydım ama bu aşağılanmaya değil.

💨

Kurtarılmayı beklemek de en az bu kadar aşağılanmış hissettiren bir duyguydu.

Kendime geldiğimde geceyi yerde geçirdiğimi anladım. Affan'ın dediği gibi yüz üstü yattığım için nefesim kesik kesik çıkıyordu ve adeta kalbim ezilmişti. Aklıma ilk gelen Ayaz olunca doğruldum, vücudumdaki yorgunlukla yürüyüp dolabı açınca gece bıraktığım gibi uyuduğunu gördüm. Boynu ve belinin ağrıdığına emindim.

Ses duyunca onunla konuşamadan dolabı kapattım, şüphe çekici bir mesafeden kaçındım.

Oda kapısı açılınca Rauf'un lanet yüzünü gördüm, ona bakmaya katlanmak bile midemi bulandırdı. Dünden beri bana yaşattıkları gözlerim önünden geçerken ellerim korumak için vücuduma sarıldı. Beni süzüp, "Gel," dedi. "İşimiz var."

"Daha n'apacaksınız?" dedim, saatler sonra konuştuğum için sesim çatlamıştı.

"Burada olma amacımız neyse, onu yapacağız."

"Bade..." göz kapaklarımın acıdığını hissediyordum, şiş ve kızarıktı. "Nasıl? N'aptınız?"

"Senin gibi, bir odada kilit altında." Tek kaşını kaldırdı. "Sen Doğa ve benimle ilgili ağzını açmazsan sağ kalmaya devam eder ama ola ki Doğa'dan söz edersin, ben de onu öldürürüm."

"Bugün olmasa da yakında öğrenecek," dedim, o kadar bitkin hissediyordum ki ona bağıramamıştım bile. "Sizi nasıl açığa çıkaracağımla ilgili harika planlar yapıyorum."

Yutkunurken gömleğinin kollarını ağır ağır katladı. "Bunun için zamanın olmayacak. Artık Affan seni bizden değil, biz seni Affan'dan kaçırıyoruz. Sen artık, sadece beyin ölümünü bekleyerek yaşayacaksın."

"Bence o kadar emin olma," dedim, hafifçe sırıtarak. "Kendimi öldürürsem kalbimi alamazsınız."

Ne kastettiğimi anlaması kısa sürdü ve üzerime doğru tehlikeli bir adım attı. "Sakın böyle bir deliliğe kalkışma."

"Bana bir daha ellerini sürersen..." ki, bana dokunmasına dayanabildiğim yalnız iki insan kalmıştı. "Kendimi öldürürüm, kalbimi asla alamazsınız."

Bana yanıt vermeden alt kattan, "Rauf!" diye seslendi Güven Koral.

Rauf koridora bir göz atıp, "Aşağıya ineceğiz," dedi, huzursuz olmuştu. "Seninle konuşmak istiyor."

Zaten Rauf'u bu odadan uzaklaştırmak istediğim için oyalanmadan kapıya yöneldim. Bacak aram ve dizlerim ağrıyordu. Kapıdan çıkıp inerken yüzüme düşen saçlarımı düzelttim, aşağıyı görene kadar yürüdüm. Güven Koral cam kenarında, ayakta dikiliyordu. Beni görünce, "Bir hamilelik testi yapacaksın," dedi. "Ama ondan önce konuşmalıyız."

Ben bu eziyeti çekmeden önce de hamilelik testini önermiştim zaten.

"Oğlun kayıp, artık kocan da onun yerini bilmiyor." Güven Koral'a benim nerede olduğumu söyleyen düşman her kimse, neden Ayaz'dan bahsetmemişti? "En başından beri söylüyorum, ameliyat için oğlunu görmeni beklemiyorum."

"Oğlum suçsuz olduğuna inanıyorum," dedim, onu bu evde daha ne kadar saklayacağımı düşünerek. "Bu yaptığınız haksızlık. Bana haksızlık. Öylece kalbimi vermemi, hayatımı eziyet çekerek sonlandırmamı istiyorsunuz. Siz... nasıl bir insan evladısınız?"

Bedeni tamamıyla bana çevrildi. "Senin istediğin nedir? Oğlunun bulunup çocuk diye birkaç yıl psikolojik destek görmesi ve ardından beraber kaldığınız yerden hayata devam etmek mi? Ben de küçük kızım gibi büyük kızımı da kaybedip işkenceden farksız bir hayat yaşayacağım? Neden buna izin vereyim?"

"Sizin de kaderiniz budur belki," dedim, yalvarmaktan ve merhamet istemekten bıkmış halde.

Bunu söylememden hiç hoşlanmadı. "Bu benim kaderim olmayacak. Sen öleceksin ve Doğa yaşayacak." Ben bir söz daha etmeden konuşmasına devam etti. "Ama öleceğin bu süreçte Affan'ın senden uzak durması lazım, seni bulamaması lazım. Şimdi ya da birkaç gün geçiştirilir ama güvende olmadığını anlayacaktır."

Hemen, "Beni bulmak isterse bulur," dedim. Öyle yapar çünkü değil mi? Beni önemser ve benim için korkar. Kalbi bile hızlı atar korktuğu için.

Bana başıyla orta sehpayı gösterdi. Benimle Bade'nin telefonu oradaydı. "Bir sebepten Affan ile hep ses kaydı atarak konuşmuşsunuz. Mesajlar tam anlamıyla özel, içten. Ona, şimdi iyi olduğunla ilgili bir ses kaydı daha gönder."

Affan'ın defalarca dinlediğim ses kayıtlarını dinlemiş olmasına duyduğum öfke ile, "Hayır," dedim hemen.

"Rauf," dedi benim arkama bakarak. "Korumanın yanına çık."

Sessiz tehditini algılayınca yenildim. Hareket edip sehpaya yürüdüm, eğilip telefonumu alırken belime kör edici bir ağrı saplandı. Doğrulurken sessizce inledim. Uygulamaya girdiğimde Affan'ın attığı birçok ses kaydı gördüm. Alt alta birikmiş ve hepsi dinlenmişti. Benim dinlemediğim mesajları bile dinlemiş olmaları gözlerimi yaşarttı, gerçekten çok sinirlendim. Affan bunları yalnız bana söylüyordu. Yalnız bana.

Son ses kaydını açıp telefonu kulağıma yasladım.

Bana daha fazla yüz çevirme Lal. Lütfen, hadi, iki saniyelik de olsa ses at.

Bu kez sesi ikinci kez dinleyemedim, zamanım yoktu. Göğüs kafesimdeki yaşam belirtisi onların bakışları arasında sadece birkaç saniye sürdü. Yutkunup sesimi toparladım ve ses kaydını başlattım.

Biraz dinlenmek istedim, seninle bile konuşmak istemiyorum. Belki, sonra.

Ses kaydını gönderdiğim an mesajım mavi tik oldu ve ansızın görüntülü arama isteği geldi. Açmak için can atarken telefon elimden kapıldı, Güven Koral ekrana bakarken içini çekti. "Hemen aradı, hemen, nereden çıktı bu düşkünlüğü..."

Acaba babası aramayı yüzüne kapatana kadar geçen kısacık sürede Affan beni göreceği için heyecanlanmış mıydı?

Telefonu koltuğa atarcasına bıraktı.

"Şu hamilelik testini yap."

O acıya yeniden katlanmamak için buna zaten razı olacaktım. Eczane poşetini alarak arkamı döndüm, üst kata geri çıktım ve Affan'ın sesini kalbimde taşıyarak banyoya süzüldüm. Hayatımda ilk kez hamilelik testi yapacağımdan ötürü içinden çıkan kâğıdı okumaya çalıştım, bu da vakit aldı. Nasıl olacağını anlayınca testi yaptım.

Testin üzerinde oluşan tek çizgi ile odadan çıktım, indiğimde Rauf salonu dört dönüyordu. Bana baktığı an testi kafasına fırlattım.

"Size demiştim."

Rauf önce bana kin dolu gözlerle, sonra yere düşen çubuğa bakıp tek çizgi olduğunu gördü. Patronuna dönüp başını aşağı yukarı salladı.

"Açlıktan öleceğim," dedim, aklım dolabın içindeydi. "Beni rahat bırakın, yemek yiyeceğim."

Mutfağa giderken önüme bir engel çıkarmamaları için hızlı davrandım. Girdiğim gibi yorgunluğuma rağmen acele ettim. Dolaptan çıkardığım yiyeceklerle pratik bir sandviç yapıp içecek koydum. Sanki kendime hazırlamış gibi ufak ufak yiyerek üst kata çıkarken Güven Koral'ın bir aramada olduğunu, Rauf'unsa bana baktığını gördüm. Onlar yakama yapışmadan odaya girdim.

Aynı anda dolap kapıları açılınca telaşlandım. Yaklaşıp eğilirken, "Çıkmayacaktın," diye ikaz ettim, uyandığını gördüğüm oğlumun. "Neden dolabı açıyorsun? Ya peşimden geliyor olsaydı?"

Ellerimdeki yiyeceğe uzanınca tereddütsüzce verdim. Kalçamı yere koyup taş gibi sert karnıma dokundum, o adeta nefes almadan yerken gözlerimi yumup Affan'ı düşündüm. Ben onu aklımın ucundan geçirmek istemiyorken birdenbire aklımın tümüne sahip oldu.

"Çok daraldım," dediğinde dikkatimi oğluma verdim. "Ne zaman çıkacağım?"

"Çıkamazsın," dedim sert bir sesle ki anlasın, beni yıldırmasın. "Ama belki de... banyoda kalabilirsin, olur mu? Oraya hiç girmediler."

Yanaklarını şişirdi. "Evden gidelim."

"Bırakmazlar, anlamıyor musun?" Kapıya kulak verip doğrulurken onu da kollarından tutup kaldırdım. Sandviçini çok hızlı yiyip içeceğini bitirmişti. "Banyoda kal, aşağıda biraz işim var."

"Çok bunaldım anne."

Ne kadar sıkıldığını bu serzenişinden bile anlayabilirdim, yoksa sabit yerde uzun uzun durmaya alışkın bir çocuktu. Tabi elbette bu hiç çocuklara özgü davranış değildi ama işte, o Ayaz'dı.

Onu banyoda bırakıp dolaptan iki parça kıyafet aldım. Hâlâ karnıma, belime ağrı sokuluyordu. Sıcak tutması için beyaz, oversize kazak ile sıkmayan bir eşofman altı giyindim. Aşağıya indiğimde beni tiksindiren o yüzlere katlanmak zorunda kaldım. Kafa kafaya vermiş konuşurken beni gören Güven Koral oldu, koltukta geriye yaslandı.

"Bade'yi görmek istiyorum," dedim derhal. "Yaraladınız onu, acı çekiyordur şimdi. Yarasına bakacağım."

"Neden, sen doktor musun?" dedi Rauf.

"Sen doktormuşsun da n'oluyor, insan yaralıyor, öldürüyorsun."

Güven Koral Rauf gibi değildi, ancak ne söyleyeceğinden emin olunca konuşuyor, onun gibi lakayıt davranmıyordu. "Rauf onun yarasına baktı, dinleniyor," dedi.

"Ben de bakacağım," dedim. "Engel olmayın, hangi odada kaldığını söyleyin?"

Rauf'a ufak bir işaret yaptı. "Götür, yanlarından ayrılma."

Memnuniyetsizce koltuktan kalkıp yanıma geldi ve önümden yürümeye başladı. Alt kattaki koridoru geçip geniş kapının kilidini açtı. İçeriye heves ve korkuyla girdim ama ilk bakışta Bade'yi fark edemedim. Rauf'da onu göremeyip hızla içeriye girdi ve bir anda Bade kapı arkasından çıkıp elindeki vazoyu kafasına sertçe vurdu. Rauf bana doğru sendeleyip dolaba çarparak yere düşünce de gözbebeklerim büyüdü.

"Merhaba!" dedi Bade, müjde verir gibi ve Rauf'un sırtına doğru oturup elinin birisini kafasının arkasına bastırdı. Ben bir adım ileri, iki adım geri gidip n'apacağımı bilemezken, Rauf'un belindeki silahı ivedilikle kaptı. "Sakın ters bir harekette bulunma, kafana sıkarım."

Rauf sersemlemiş şekilde gözlerini açıp kapadı ve Bade silahı onun saçlarının arasına kaydırdı.

"Sen iyi misin?" diyerek sorarak gözlerimi vücudunda kaydırdım, omzunda bir sargı vardı ve hareket ederken acı çektiği yüzünden okunuyordu. "Bade, çok üzgünüm, nasıl yardımcı olayım?"

"Kapıyı kapat," dedi ve ben derhal bunu yapmak için koştum. "Seni bu evden çıkarmamız lazım."

Rauf bizi göremezken Bade ile göz teması kurup işaret parmağımla üst katı gösterdim. Ayaz'dan bahsettiğimi anladı, daha önceki konuşmamızda da yalnız olduğumu vurgulamıştım. "Peki n'apalım?" dedi. "Seni çıkarmam lazım, Affan'a ulaşırsan her şeyi yoluna koyarsın."

Başımı iki yana salladım. Ayaz'ı bırakıp asla gitmezdim.

Bana kaş çatıp, "Bu evden çıkarsan peşinden gelirler," dedi akıl verir gibi. "Ben de o sırada..." benim gibi yukarıyı işaret etti.

Hızlı düşünmeye çalıştım. Dediği gibi olur muydu sahiden? Hayır, Bade böyle düşünüyor olsa bile işler ters giderdi, Ayaz'ı kaybedemezdim. Rauf kıpırdamaya başlayınca Bade silahın tersini onun kafasına vurdu ve odada bir küfür yankılandı, bunun üstüne hırsla tekmemi Rauf'un bacağına geçirdim.

"Bence sen gitmelisin," dedim Bade'ye. "Affan'a ulaşırsın, böylesi daha güvenli."

"Hiç emin değilim," dedi ve Rauf bu kez daha sert bir şekilde direnç gösterdi, kalkarken Bade ona bağırdı. "Tereddütsüzce silahı sıkarım, rahat dur."

Bade kendini onun sırtından kaldırırken silahı sağlamca tutup geriledi ve Rauf yerden doğrulurken başının arkasını tuttu, yüzü kızarmışken fevrice soludu. "Yaranı sardım, seni özgür bırakmayı bile düşünmüştüm ama bu vakitten sonra kurtuluşun yok."

"Çok üzüldüm, n'apsak ki?" dedi Bade ve silahı çenesine hafif hafif vurup ardından tekrar ona doğrulttu, Rauf'un üzerine gelen adımlarını görüp çenesini kaldırdı. "Kapıyı aç, önümden yürü."

Rauf onun önüne kadar, silahın da ucuna kadar yürüdü ama sanırım Bade'nin korkusuzluğundan şüphe duymamıştı. Yanından geçip kapıya uzanırken, ben de etrafıma baktım; kendimizi savunacak bir şey aradım. Komodindeki kalemi görünce ne olur ne olmaz diye aldım, Rauf'un çıktığı kapıdan Bade'de süzüldü ve silahı ona tutarak yürüdü. "Bu evden defolup gideceksiniz. Yoksa seni de o bunağı da sırasıyla vururum."

Rauf temkinle onun ellerini izleyip salona kadar geriledi ve gözlerim içeriye çevrildi. Bade silahın ucuyla ona kapıyı gösterirken, Güven Koral oturduğu koltuktan ağırca doğruldu. Bade o tarafa hiç bakmazken benim nefesim kesildi.

"Siz de," dedi Bade, bağırarak. "Dışarıya, hemen!"

Güven Koral Rauf'a azarlayıcı bir bakış attıktan sonra temkinli adımlarla yaklaştı. "Bu evden ayrılmayacağız. Milena'yı görüyorsun, gayet iyi, bu kadar tasalanıp kendini hırpalama."

"Ona zarar vereceksiniz," dedi Bade, bundan benim kadar emindi. "Dün onun çığlıklarını duydum, belki çoktan zarar verdiniz."

"Milena, kızımın katilinin annesi," dedi Güven Koral ve bunun ihtimali kalbimi parçalayınca Bade'ye baktım. "Kendisi suçsuz yere burada değil, onunla bir anlaşmamız var."

Bade düşündüğümün aksine duyduklarından etkilenmedi. "Ne olduğu beni ilgilendirmez. Bana söylendiği gibi kendisini koruyacağım, size anlayış gösteremem."

Güven Koral bir cevap verecekse de elinde tuttuğu telefon titreyince dikkati bölündü. Benim telefonumdu, belki de bu yüzden geciktirmeden baktı. Bir adım ileriye çıktım, Affan mıydı?

"Kahretsin!" dediğinde, Bade'yi elinde silahla gördüğünden daha fazla öfkelenmişti. "Affan geliyor."

Kalbim güven ve tutkuyla sarmalandı.

"Ne?" dedi Rauf. "Neden? Milena konuştu ya onunla."

"Belki de hiç konuşmamalıydı. Söyledikleri hoşuna gitmedi."

Ona ne söyledim ki? Konuşmak istemediğimi. Endişelendi mi?

Güven Koral'ın yüzüne bakarken yanağımdaki kasın kıpırtısından hissettim gülümsediğimi. Bir an sonra ise her şey yüzümde donup kaldı. Rauf gerçekten bir şeytandı. En beklemediğim, hatta kendisinin en şaşkın olduğu anda tekmesini kaldırıp Bade'nin ellerine savurdu. Silah kafamın üstünden uçup arkama düşerken, Bade yalnızca bir an bocaladı. O da tekmesini kaldırıp kendisine hışımla yaklaşan Rauf'un göğüs kafesine sertçe vurdu.

Nasıl vursam diye Rauf'a baktım. Yaklaşıp ayağımı hafifçe kaldırdım. Ben de mi tekme atsam?

Rauf'un nefesi kesilirken yavaşladı ve ben arkamı dönüp yerde silahı ararken, Bade bir daha ileriye atıldı. Bu kez tekmesini karnına savurdu ama Rauf onun ayak bileğini kavrayıp çekince Bade sertçe beliyle kalçasının üstüne düştü. Küfürle karışık bir çığlık atıp yüz üstü döndü, kendini kurtarmak için yerde sürünürken, Rauf onun üstüne yürümeye başladı.

Silahı alarak doğruldum. Parmağımı tetiğe koydum. Saçımı gözümün önünden üfleyip namluyu Bade'den uzaklaştırdım ve Rauf'un geniş gövdesine siper aldım. Üç veya dört santim kaysa bile yine göğsünden vurulurdu. Yaralasam yeterdi.

Hepsini, onlar birbirlerine kinle bakarken düşündüm.

Onu vuracağımı gören Güven Koral oldu.

"Rauf!"

Rauf başını kaldırırken parmağım titreyerek tetiğe baskı uyguladı ve kurşunun ne kadar hızlı sıçrayabildiğine hayran kaldım. Sanki tetiğe dokunduğum an Rauf vurulmuştu. Tıpkı Bade'ye yaptığı gibi omzundan yaralandı ve kan gömleğine sızarken elleri Bade'nin ayak bileğinde gevşedi, geriye sendelerken gözleri kapandı.

Beni merdivende düşürdü. Sürükledi. Sırtımı duvara çarpıp ezdi. Zehirledi. Aşağıladı.

Parmağımı tetiğe bir daha basıyordum ki, Güven Koral, "Yeter!" diye bağırarak buraya yürümeye başladı. "Bırak o silahı!"

Sıçradım ve tabanlarım üzerinde gerilerken silahı kuvvetle kavramayı sürdürdüm. Bade derhal doğrulup çarptığı omzuna tutunurken, Güven Koral süratle üzerime yürüdü ve iri vücudu bir gölge gibi başımda dikildi. Bir eliyle silahın namlusunu kavrayıp kendisine çekerken, "O kulaklarını iyi açıp, şimdi söyleyeceklerimi dinle," dedi.

Rauf'un acı dolu inlemesi, hissettiğim dehşeti hafifletti; küçücük bir an mutluluk sarhoşu oldum ama silah ellerimden çekilince savunmasız kaldım. "Affan buraya geldiğinde evde olacaksın," dedi beni afallatarak. "Her şey yolundaymış gibi davranacaksın."

"Yok ya!"

Fevriliğime hemen, "Rauf ve ben korumayı alıp buradan gideceğiz," diye karşılık verdi. "Eğer evden kaçar, Affan'a bir şey belli edersen Bade senin yüzünden ölür."

Yapamazsınız, diyecek kadar aptal değildim ama yapacağını görecek kadar akıllıydım.

Ama o an, "Siz canisiniz," diyecek kadar da korkusuzdum. "Asıl siz Bade'ye dokunursanız kalbimi size asla vermem. Rauf'a da söyledim, o kalbi vermemek için kendimi öldürmeyi göze alırım."

Bade arkamızdan, "Aptal olma," dedi bana. "Affan'a söyle, bir çaresini bulur."

Rauf acısıyla cebelleşirken, "Kes sesini!" dedi ona. Sesini acı dolu duymak hayallerimden birini yaşattı bana. Bana dokunan birisine ben de dokunmuştum. Acıtmak için.

"Bade sağ kalacak, sen sessiz kalırsan. Ben Affan'ın eve dönmesinin bir çaresine hemen bakacağım."

"Bade'nin nerede olduğunu soracak," dedim, gözbebeklerine bakarken içim bulanıyordu. "Ne diyeceğim?"

"Baş başa kalmak istediğin için onu gönderdiğini söylersin belki." Bunu derken bir adım geri çekilip silahı yanına indirdi. "Belli ki aranızda bunu söyleyeceğin samimiyet kurulmuş."

O ses kayıtlarını dinledikten sonra hiçbir şeyi inkâr etmedim.

Arkasını dönünce Rauf'un da oturma alanına doğru ilerlediğini gördüm. Gömleğini sıyırmış, omuz yarasına bakarken kanın kokusu eve yayılmaya başladı. "Ne durumda?" diyerek yaklaştı ona patronu. "Araçta ilk yardım çantası var, git al."

Rauf'ın göz kapakları ağırlaşmıştı. "Kurşunu çıkarmam lazım."

"Ne duruyorsun o zaman?" diye bağırdı Güven Koral, sabrının taştığı belliydi.

Rauf terli, kızarık yüzünü çevirip bize baktıktan sonra kalkıp ev çıkışına yöneldi. Geri dönene kadar oradan kıpırdayamadım, Bade'de kalkmış, pansuman yapılmış yarasına bakıyordu. Göz göze geldiğimizde fısıldadı. "Affan'a anlat."

"Ya sen?"

"Peki ya..." Gözlerini yukarıya kaydırdı, kimi saklamayı istediğimi hatırlattı.

Güven Koral koltuğa yerleşip buraya bakınca konuşmayı kestik. Bade yere çarptığı için acıyan omzuyla kaldığı odaya geri döndü, belki de yarasına bakacaktı. Rauf dönüp koltuğa oturdu, mavi, üzerinde ilk yardım yazan çantadan bir şeyler çıkardı. Doktor olduğu için ne yapacağını bilir halde yarasıyla uğraştı. Bağırıp sızlanmasa da canının ne kadar acıdığını, elleri hareket ettikçe daha çok anladım. Bu yüzden yanlarından ayrılamadım, acı çekerken akıttığı teri seyrettim.

"Gülme," derken bana doğru bakıp burnundan soludu.

Dudağım daha çok kıvrıldı ama yeniden ateş püskürmeden, "Bu İstanbul'da mıydı, yoksa Bursa'da mı?" dedi Güven Koral. "Eğer uçakla falan geliyorsa hızlı gelir, acele et."

Rauf yarasını kapatacak iğne ile ipliğe bakıyordu. "Nasıl yalnız bırakacağız onu? Ya kaçıp giderse?"

"Bade'nin ölmesini istemez," dedi patronu, silahı elinde sıkıp gevşeterek.

"Ya kendi canı daha tatlıysa?"

Güven Koral bana bakarak, "Öyle birisi değil," dedi.

Onu yanıltmak, öyle birisi olmak isterdim ama değildim.

Rauf tüm dikkatini kendisine verip temizlediği yarayı dikerken çıkan kurşuna bakıyordum. Kıpkırmızı ve ıslaktı. Dikişi atarken zorlandığı çok belliydi, her saniyesinde kendinden geçecekmiş gibi göründü. O sırada gülümsemeye devam ediyordum, ruhsal olarak ondan daha çok acı çekiyor olsam da.

"Araçtaki takip cihazını sök, üstünde taşısın," dedi Güven Koral.

Rauf dikiş işlemi bitince kendini koltuğa bırakıp birkaç saniye sustu. "Çıkarıp atar."

"Yapar, değil mi?" Güven Koral bana döndü. "O takip cihazını çıkarıp bir yerde bırakırsan sabit kaldığını, bir işler çevirdiğini anlarım. Üzerinde kalacak, Affan gidene kadar."

"Tabi Affan onu soymazsa," dedi Rauf, pis bir ses tınısıyla. "Buraya, onunla yatmaya geliyordur belki."

Güven Koral'la aynı anda ona döndük. Yerimden fırladım ve onun yanına kadar giderken hiçbir şeyi düşünmedim. Her ihtimali tartıyormuş gibi patronu koltuktan ağırca kalkarken, hâlâ acı çekip oldukça az hareket eden Rauf'a doğru eğildim. "Sen de ben de asıl kimin kiminle yattığını biliyoruz."

Gözünün teki seğirirken, "Daha da tadımı kaçırma Rauf," dedi Güven Koral. "Hadi, kadını al, evden çıkalım."

"Birkaç dakika dinlemem lazım," dedi Rauf, o konu hakkında tek kelime edemeyip.

Geri çekilirken burnumdan soludum. Öyle yaklaşmışken keşke bir de vursaydım. Yakıştırmasına kendinin de inandığına emindim, Doğa'da abisini baştan çıkarttığımı düşünüyordu; bunu Rauf'la paylaştığına emindim. Güven Koral'da bunu düşünüyordu ki, yalan hamileliğimin bile Affan'dan olduğuna...

Rauf evden çıkıp geri döndüğünde Güven Koral'a teslim etti takip cihazını. O da bana yaklaştı, elime verirken, "Kıyafetinin içine koy," dedi. "Şimdi, gözlerimin önünde."

Dikdörtgen şeklinde, lacivert ve iki parmağımın kalınlığında cihazdı. Alıp eşofmanımın cebine koyarken tereddüt etmedim. Evden bir an önce çıkmalarını istiyordum, belki yalnız kaldığımda başka çözüm bulabilirdim.

"Git aracı çalıştır," dedi Rauf'a. "Kadını alıp geliyorum."

Rauf gömleğini düzeltip doğrulurken dirayetli kalmaya çalıştı ama nasıl araç kullanacaktı bilmiyordum. Güven Koral Bade'nin çarptığı kapıya gitti ve açıp içeriye girdi, oraya doğru hızlandım. İçeriye girdiği gibi silahını doğrultarak Bade'yi kolundan kavradı. "Zorluk çıkarma."

Yaşı olduğu için Güven Koral baş etmesi kolay birisi gibi görünebilirdi ama dinç, kuvvetli bir adamdı. Bade karşısındaki silaha bakarak doğruldu ve adam onu sürüklerken, "Beni öldürecek misiniz?" diye sordu.

"Ben keyfe insan öldürmüyorum," dedi Güven Koral.

Kapıdan çıkıp ilerlediklerinde arkalarından yürüdüm. Kadını bırakıp ceketini koltuktan aldı ve giyinirken, "Konuştuklarımızı unutma," dedi bana. "Affan'ın kısa sürede eve dönmesini sağlayacağım, o zamana kadar idare et."

Bade'ye baktım. Onlar gittiği an Ayaz'ı alıp kaçabilirdim ama bu kadın ölürse... nasıl hiçbir şey olmamış gibi hissederdim?

Ona doğru yaklaştığım an Güven Koral kapıyı açtı ve silah hâlâ Bade'ye çevriliyken kolundan tutup çıkardı. Bade inatçı birisiydi, silaha rağmen uzaklaşmaya çalıştı ama Rauf aracı bahçe kapısında çalıştırınca Güven Koral onu arka koltuğa doğru itip kapıyı kapattı.

Bana döndü.

"Eğer kaçarsan ben seni tekrar bulurum ama Bade çoktan ölmüş olur."

Koltuğa yerleşti ve araba uzaklaşırken vücudum kapı çerçevesine yaslandı. Güya özgür kalmışlardı, gitmişlerdi ama... ya yaparsa? Fakat Affan'ı gördüğümde nasıl söylemeden duracaktım? Ayaz'ın ve kendimin incinmesine nasıl göz yumacaktım?

Kapıyı kapattığım an koştum. Üst kata soluk soluğa çıktım. Odamdan süzülüp banyodan geçince Ayaz'ı lavabo önünde gördüm, ellerini yıkıyordu. Yaklaştığımda bana döndü. "Gel solntse moye, çıkabilirsin." güneşim

Benimle çıkarken meraklandı. Dolabı açıp ona aldığımız kıyafetler içinden yeni bir eşofman takımı giydirdim, griydi ve üzerinde araba çizimleri vardı. Kıyafetleri saklayıp odadan onunla çıkarken, "Gittiler demek," dedi.

Anlamıştı tabi. "Canım evet ama dönecekler. Bu sırada biraz aşağıda kalabilirsin. Ben de..." karnımda hissettiğim ağrı ile konuşmam bekledi. "Çözüm düşüneceğim. Aklıma da hiçbir şey gelmiyor, Bade'yi tehlikeye atıp kaçamam ya, üstelik o benim için kalmışken..."

Ayaz'ı mutfağa götürdüm, dolaptan sevdiği meyveleri ve süt çıkardım. Salona geçip onları yemesini izlerken karnıma sarıldım. Midem ile diz kapaklarım arasındaki her bölge hassas, ağrı içindeydi. Ayaz sakince sütü içip meyveleri bitirdi, kalkıp onları mutfağa götürdü ve dönünce yanıma oturup beni izlemeye başladı.

"Affan gelecek," dedim ona ve bu durumda bile bunun için heyecan duydum. "Yanında hiç konuşma, adamlardan ve neler olduğundan söz etme."

Gözlerini karnıma çevirdi. "Hamile misin? Karnın mı şişecek?"

Kasılıp ellerimi karnımdan çözdüm. "Hayır Ayaz, onlar yanlış anladı. Böyle bir durum yok, Affan'ın yanında hiçbir şey anlatma."

Elini uzatıp karnıma dokundu, sanki emin olmak istedi. "Bebek mi?"

"Hayır dedim." Bunun hakkında onunla konuşmak istemiyordum. Ne anladığını ve nasıl yorumlayacağıyla ilgili kafasını karıştırmaya gerek yoktu. "Söz almak istiyorum. Affan'ın yanında hiçbir şey demeyeceksin."

Elini geri çekip önüne döndü. "Zaten kızıyor, konuşmam."

Vücudumun yorgunluğu yüzünden koltuğa uzandım, yine kendime sarıldım. Bir süre hareketsiz kalıp sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi televizyonu açtı, izleyeceği bir şey bulana kadar kanallar arasında dolaştı. O kadar tükenmiş hissediyordum ki, bizim için bir ışık görmeye çalışmak için gözlerimi bile açamıyordum.

Biraz dinlendikten sonra kalkacaktım, düşünecektim ama ruhum bedenime çökmüş, ağırlaşmış hissediyordum. Göz kapaklarımın şişliği gözlerimin kendisini acıtıyordu. Ayaz'ı tuttum, bir yere gitmesin, beni bırakmasın istedim. Ağrının yer değiştirmesine göre ben de pozisyonumu değiştirdim.

Bir süre sonra gözlerimi açınca Ayaz hâlâ yanımdaydı. Vücudumdaki sıcaklığı hissederek doğruldum ve onun da dikkatini çekerek etrafıma baktım. N'apacaktım? Ayaz'ı saklamak için evden çıkarmam lazımdı ama onu nereye götürecektim? Kendimin bile gidecek bir yeri yoktu.

"Kaçsam nereye gideceğim?" diye fısıldadım kendi kendime. "Evim yok ki."

Gözlerimi ona çevirdim, bakışlarım altında bana döndü. Saçımı kulağımın arkasına koyarken çocuksu yüzündeki donukluğu seyrettim. "Belki de gitmeliyiz," dedim. "Bade başının çaresine bakabilir. Belki o kadar kötü bile değillerdir, beni korkutmak için onu öldüreceğini söylemişlerdir... Evet evet gitmeliyiz, yoksa seni de daha uzun saklayamam. Beni saklayacaklarını söylediler, buradan da götürecekler belki beni... Seni de burada bırakamam ya..."

"Araba sesi."

Konuşarak beni durdurdu. "Ne?"

Bir saniye kulak verdim ve gerçekten de bir araba sesi duyunca korkuyla doğruldum. Onu da kaldırıp, "Yukarıya çıkıp banyoya gir," dedim hemen. "Ben yanına gelene kadar inme."

"Yine mi?" dedi rahatsız olarak.

"Belki geri döndüler, bilemedim şu an..."

Vücudundan ittirdiğimde merdivene yöneldi. Sanırım Ayaz'a dair en sevdiğim şeylerden birisi zorluk çıkarmamasıydı, yaşıtları gibi karşı çıkmamasıydı. Doğduğundan beri söyleneni yapmaya programlıydı. Gözden kaybolunca önüme dönüp kapıya yaklaştım, attığım her adımda bin ton ağırlık taşıdığımı hissettim.

Araba sesini daha iyi duydum ve bir dakika içinde kapı zili çalınca kalbimi hızlandıran diğer sebebi düşündüm; belki de Affan'dı. Fakat bu kadar kısa sürede... Böyle düşünmek yerine parmak uçlarıma yükselip kapı deliğinden baktım.

Gözyaşlarına boğulasım geldi.

Affan'ı görüyordum.

Tabanlarıma basarken zile ikinci kez dokundu ama daha saniyeler geçmişti. Üstümü düzeltip göz kenarlarımı bir daha sildim ve uzanıp kapıyı açarken geriledim. Ayaklarımı adeta sürüyerek başımı kaldırınca, Affan'ın üçüncü kez zile basmakta olduğunu gördüm. Elini geri çekti ve benimle göz göze gelince bakışları titredi.

Konuşsam hıçkıracağım için lal olup kaldım.

İnsanların benden çıkardığı hınçtan, onun kollarında kurtulmak istedim.

İçeriye girip kapıyı çarptığında hemen anladım benimle konuşmasının kızgın geçeceğini. Bileklerim arkamdaki duvara değene kadar geriledim, Affan öncelikle yüzüme, sonra ise neredeyse tümüyle ağrıyan bedenime bakarak bende bir şeyler aradı. Bariz bir sağlık sorunum olmadığını görünce tekrar gözlerime bakarak üzerime doğru yürüdü.

"Sen bana n'apıyorsun?" dedi, kapıyı kapattığından daha sessiz şekilde.

N'aptığımı bile soramadım. Amber gözlerine ve güzel yüzüne bakıyordum. Keşke bir yolunu bulsam ve hayatımın her gününde ona bakabilsem.

Ben bir yere gitmezken o üstüme doğru gelmeye devam ederek, "Sen bana n'aptığını sanıyorsun?" dedi bu kez de. "Beni iki saatte ayağına getirecek n'apıyorsun bana?"

Ona hiç konuşmadan söylettiğim, yaptırdığım her şeye sitem ediyordu. Güzelliğime isyan ettiğini söylerken de garip bir ruh halindeydi, şimdi de. Hâlâ konuşamıyordum ama sesini duydukça gözlerimin bulanıklığı artıyordu. Mesafemiz sıfırlanana kadar yaklaştı, göz hizamız kısaldı.

"Şimdi de mi konuşmayacaksın? O kadar yolu yüzünün hatırına mı geldim?"

O kadar uzun yolu bu kadar kısa sürede nasıl gelmişti? Uçakla mı? Sahi, sadece beni görmeye gelmez miydi? Bence sadece yüzümü görmek için de gelirdi. Çünkü bakışlarını benden ayıramıyordu. Bu yüzden de alt dudağımın titrediğini gözden kaçırmadı, bir söz daha edecekken duraksadı, benim kalbimi güvenle saran o gözlerindeki set ortadan kalktı.

Onunla konuşmadığımı, ona cevap vermediğimi anında unutmuş gibi yüzüme dokunmaya başladı. Çenemi avucunun içiyle tutup baş parmağını titreyen dudağıma bastırdı. "Sesimi yükselttiğim için mi?" diye sordu.

O yüzden değildi. Bana ilk kez sesini böyle yükselttiği için değildi. Aslında kızgın olmaya da hakkı yoktu. Beni bırakan, benimle gelmesini istememe rağmen gelmeyen kendisiydi. Başka zaman olsa bunları yüzüne de söylerdim ama o ruh halinde değildim. Dokunuşuyla beraber zaten iyice zayıflamıştım, tek istediğim...

Ellerimi kaldırıp göğsüne koyunca herhalde onu iteceğimi sandı, bu yüzden paniklediğini gördüm ama hayret etmeye zamanım olmadı. Başımı, ellerimin üstüne, göğsüne koydum ve kalın kumaşı sıkarken omuzlarımı da omuzlarına yaslayıp hıçkırıklara boğuldum. Aldığım titrek nefese kokusu karışınca bu yakınlık yetmedi, elimin birisini indirip yüzümü doğrudan göğsüne koydum ve titreyerek kendimi ona bıraktım.

Bir daha en hassas olduğum anda ona sarıldığımdaki gibi evde hissetmeyecektim.

Zaten sıcak olan yüzüm ve gözyaşlarım onun bir o kadar sıcak olan göğsüne saçılırken gözlerim tamamen kapandı. İlk sarılmamızda da ellerim böyle göğsünde kalmıştı, bu yüzden bir kolumu belinin etrafında kaydırıp sırtına doladım. Kolum kalın gövdesini sıkıca sardı ama vücudu iriydi, istediğim şekilde sahip olamıyordum.

"Lal," dedi, elini kolumdan yukarıya sürükleyerek. "Bağırdım diye mi? Neden ağlıyorsun, n'aptım?"

Kafamı göğsünde iki yana salladım. O bağırdı diye değil ki.

"Bir şey mi oldu? Ayaz nerede, Bade nerede?"

Alnımı göğüs kafesine bastırıp seslice hıçkırınca Affan'ın endişesi somut bir hal aldı. Yüzümü görmek için kollarımı tutup çekilmeye çalıştı ama onu bırakmadım. Sanki benden ayrılsa kendimi yere düşürecektim, ondan destek almak istiyordum. Beni uzaklaştıramayacağını anladığında kolunu belime sararak ayaklarımı yerden kesti. Zaten vücudumu ona yıktığım için kolaylıkla beni kaldırdı.

"Bir şey mi oldu?" diye bir daha sordu.

Sözcükleri güçlükle sarf edip, "Ayaz yukarıda," dedim, sesim ne kadar da titremişti.  "Bade'de hava almaya çıktı."

"Nasıl? Evden ayrılamaz. Kesinkes söyledim bunu."

"Yalnız kalmamızı istedim. Git dedim ona."

Bunu söylediğimde kızgın bir kelime daha söylemedi. Oturma alanına ilerleyip beni koltuğa, kendini de yanıma bıraktı. Yüzümü göğsünde sürterek boynuna kadar çıkarttım, ellerimi hiç hissetmeyecek olsam da ensesindeki saçlara sürterek tutamların arasına karıştırdım. Affan yakınlığıma karşı sessizce inleyip ellerini bel boşluğuma sabitledi, yanlarımı yumuşakça okşarken kirli sakallı yüzünü yanağıma doğru sürttü.

"Neden ağlıyorsun sen?"

"Benim... karnım ağrıyor, sinirlerimi bozdu. Hiç deme ona mı ağlıyorsun diye."

Eli belimden ön tarafıma, karnıma doğru hareket edince ürperdim. "Demem," diye fısıldadığında dudakları kulağıma değdi. Nefesim kesildi. "Ona ben de ağlayabilirim."

"Karın ağrına mı?"

"Karın ağrına."

Sıcak bir damla yaş Affan'ın boynuna düşünce vücudu kasıldı, eli yavaşça karnımı ovuşturdu. "Atıyorsun," dedim. "Sen mi... bunun için ağlayacaksın?"

"Neden, benim canım yanamaz mı?"

"Yanabilir ama işte kendi canının acısına ağlamış olursun, benim acımla bir olur mu?"

"Ne olur mu?"

"Kendi canının acısıyla bir olur mu diyorum? Gerçi benim canımın acısı kimseyle bir olmaz, kimse benim acımı anlayamaz."

"O ne demek şimdi?" derken hemen bir cevap beklediğini sesinden anladım.

Talihsiz bedenime göz ucuyla baktım. "Boşver boşver, öyle konuşuyorum bazen, bilmiyor musun sanki? Biliyorsun değil mi, kaptırınca amma konuşuyorum. İçimden yapmayacağım diyorum, susmaya çalışıyorum ama bir bakmışım..."

"Sorun değil," dedi. "Aslında hiçbir zaman sorun olmadı." Karnıma dokundu. "Çok mu ağrıyor?" diye sordu.

"İnanmadım hiç buna. Çok konuştuğumu kaç kez söyledin." Eminim, iki kereden fazla.

"Sırasız cümleler kuruyorsun, kendimi kafa karışıklığına hazırlamak zaman aldı."

Cevap vermedim ve yüzümü tenine sürtünce sırtı daha da kasıldı, omuzları sertçe yükseldi. O kadar sıcaktı ki, başta yüzümü göstermemek, ondan destek almak için sarılmışken şimdi bu sıcaklığı bırakamıyordum. Burnumu boynuna sürterek kokusunu içime çektiğimde, "Lale," dedi alçak ve gergin bir ses tınısıyla.

"Neden beni bırakıyorsun, neden?" dedim, kızgın sesle ama hâlâ ona sokuluyordum.

"O yüzden mi bana cevap vermiyorsun? Hâlâ mı kızgınsın?"

Başlarda o yüzden ama son iki gündür... Her şeyi söylemek dudaklarıma kadar gelse de yapamadım, Bade'yi düşünürken kalbim sızladı. Affan'ın onu benim kadar düşünmeyeceğinden emindim ama o benim için kurşun bile yemişti.

"Yüzünü hiç göstermiyorsun," dedi ve soluğum tenine karşı titreyince belimdeki eli sıkılaştı, âdem elması belirginleşti. "Yüzünün hatırına da gelirdim. Hiç konuşmayacak olsan da."

Gözlerimi yumunca ıslak kirpiklerim boynuna sürtündü. "Biliyordum," dedim.

Saçlarımın hafifçe çekiştirildiğini, okşandığını hissettim ve alnım omzuna yaslanırken gözlerimi yukarıya kaydırdım. O da bakışlarımı takip etti ve dakikalar sonra gözlerimiz hizalandı, kalp atışlarım çoğaldı. Göğsüm bir bıçak gibi kalbime battı. Yeşil gözlerimin ıslaklığını izleyip dudaklarını bana yaklaştırdı. Öncesinde, tıpkı yanağımı öperken yaptığı gibi dudaklarını yaladı ve sonra ıslak burnumdan öpünce gözyaşları yanaklarımda dondu.

"Madem biliyorsun, neyden şüphe edip bana kızıyorsun?" dedi, dudaklarını geriye çekerken başını yanına yatırdı.

Giderken yanağımdan öpmüştü, günlerce etkisinden çıkmamış, elimi yanağımdan indirmemiştim. Şimdi ise aklım burnumdaki öpücükte donmuştu. Gözlerine hayranlıkla bakarak, "Ama yoksun," dedim. "Her gün vardın, şimdi yoksun."

Gerçi buna çok üzülmüştüm ama şimdi ağladığım bu değil; çaresizliğimdi.

Yanağıma yapışıp gözyaşımla ıslanmış saçımı alıp kulağımın arkasına koydu. Her temasında kalbim titreşiyordu. "Karnın ağrıyor diye mi, bana kızgın diye mi ağlıyorsun?"

Bir cevap vermeden omuzlarındaki ellerime baktım. Parmaklarımı kollarında kaydırarak karnına indirdim, kıyafeti üstünden ona dokunurken çene çizgimde gezen parmağına içim gitti. "Hiçbir şeye," dedim sadece kendisine odaklanarak. "Kaç gün oldu görüşmeyeli?"

Burnumun ucunu hafifçe okşadı. "Dörtten fazla."

Yüzümü eğip sessizce hıçkırdım ve gözlerimi sımsıkı yumup son gözyaşlarını da akıttım. Hepsinden bir seferde kurtulmak istedim. Fakat o yüzümü hemen yeniden görmek istiyormuş gibi çenemden tutup kaldırdı. "Aslında çok uzun değil ama..."

"Seni görmek için uzun," dedim, korkunun verdiği cesaretle. Belki bir daha onu görememekten korktuğumdan. Geldiğinde babası beni kaçıracak mıydı?

"Ne zaman geleceğimi biliyor muydun ki Bade'yi gönderdin?" diye sorunca bununla ilgili hâlâ kafasının karışık olduğunu anladım. "Ayrıca dünden beri aramalarıma cevap vermedi, yalnız mesajlarıma döndü. Nasıl davranıyor sana, bir sorun mu var?"

Evet demek isterken, "Hayır," diye fısıldadım. Yüzüm buruştu, karnım ağrıyordu. "Ben cevap vermeyince hep onu arıyorsun. Nasılım, n'apıyorum hep o anlatıyordu sana. Artık... aramalarına cevap vermemesini ben istedim."

"Ne saçma? Neden?"

"Her aradığında en az üç dakika konuştunuz. Ben saydım."

Yalan söylüyordum ama sahiden elimde olsa konuşmalarını istemezdim, o yüzden bir yandan da gerçekti. Affan benden bir kafa daha uzundu, gözlerim yüzümden düştüğü an tekrar bakabilmek için çenemin ucundan kaldırdı yüzümü. "Hem sen konuşmayacaksın hem de onu mi konuşturmayacaksın?"

"Güzel, senin de aklına yattı değil mi?" Boynuna baktım, hafifçe nemliydi; gözyaşlarım sebebiyle. Lekesiz, çok güzeldi cildi.

"Yatmadı," dedi ve bakışları karnıma yöneldi. "Karnın rutin bir sebepten ötürü mü ağrıyor yoksa başka bir şey mi var? Anlarsın nasıl bir ağrı olduğunu?"

Yaşadığım aşağılanmayı düşününce beynime kan sıçradı. Gözlerimi bir daha açamayacakmış gibi kapatıp yutkundum. "Evet, rutin sebepten."

"Hep ağrılı mı geçer?"

"Zaman zaman."

Hâlâ buram buram hissediyordum sıcaklığını, göz kapaklarım kalktı ve bedenim tekrar koltukta ona yaklaşınca Affan bunu hissetti. Boynuna ve göğsüne baktım, ona nasıl yaslansam diye düşünürken o Affan saçlarımı omzumun arkasına atarak kulağıma baktı. Gözbebeklerindeki siyahlık genişledi. "Altın sana yakışıyor."

Ne desem bilemedim. Hiç görmemiş gibi hemen takıp takıştırdığım için biraz utandım. "Benim de vardı altın küpem," dedim. "Ama... kuyumcuda sattım işte onları."

"Bizim yüzümüzden satmıştın, yeri doldu işte."

Ailesi için biz demesini istemiyordum. O ailesinden ayrıydı ama demek kendisini ailesinin bir parçası olarak görüyordu. Ailesinin bir parçası tabi ama ben ne istiyorum, benim bir parçam olmasını. Ben iyice kafayı yiyordum galiba.

Yüzümü biraz geriye çektim ve koltukta kayarken, "Ayaz için sebze yemeği yapmıştım," dedim. "Aç mısın? Biraz ısıtabilirim?"

"Aç mıyım? Neden düşünüyorsun? Açsam yerim zaten."

Tabi yerdi ama... "Haklısın ama sadece tokum da diyebilirdin. Doğru, ben bir tek Ayaz'a sormalıyım aç olup olmadığını." Sanki ne sormuştum ki? Bunca derdimin arasında karın tokluğunu düşünen bendeydi kabahat.

"Hayır aslında, sen haklısın. Ben de senin karın tokluğunu merak ettim şu an. Aç mısın, tok musun?"

Ona bir daha sarılmak istedim. Neden ama neden? Çok mu hassastım, yerinde kim olsa ona da sarılır mıydım? Beni hep merak etsin, açlığımı da, nasıl olduğumu da, mutluluğumu da, acımın sebebini de sorsun istiyordum.

Duygusal bir sesle, "Aç değilim," dedim. "Olsam da kendim yaparım, senin dediğin gibi."

"Ben sana zahmet vermek istemem ama sana yaparım."

Bir şey demedim. Affan ceketini üzerinden çıkardı ve o da boynundaki ıslaklığı hissediyor olmalı ki dirseklerini dizleri üzerine koyarken parmaklarını boynuna değdirip aşağıdan bana baktı. "O n'apıyor? Sana zorluk çıkarıyor mu? Konuşuyor mu?"

"Bir iki kez daha konuştu," diye itiraf ettim. Her şeyi anlatsam mı ya? Affan Bade'yi de kurtarmanın bir yolunu bulur muydu?

"Anlattı mı?"

"Anlatacak," dedim, bunun hakkındaki son konuşmamızı düşünerek. "Kendi rızasıyla konuşacak, bana... bir şey yapmadığını söyledi."

Duraksadı. "Ne dedi?"

"Bir şey yapmadığını söyledi. Daha fazla da konuşacaktım ama..." olanları hatırlayıp korkuyla etrafıma bakındım.

"Ama?" diye sordu, bu olaydan bahsederken bile ses tonu hiç değişmiyordu. Bu yüzden anlaması zor oluyordu neye ne kadar önem verdiğini. "Şimdi konuşabiliriz değil mi?"

"Sırası değil," dedim, babasından kurtulmanın yolunu arıyordum, Ayaz ile bu konuşmayı yapmanın vakti değildi. "Sen... uçakla mı geldin?"

Gözleri üst kattaydı, yine kendi düşünceleri içinde olduğunu anladım. Kendi açısından huzursuz olduğu neyse, bir sonuca varmak istiyordu. Ayaz'la görüşmese de iyi olurdu, oğlumun ağzı sıkıydı ama olanlar hakkında ağzını açarsa...

Düşüncelerim esnasında Affan'ın yaklaştığını sezdim ve nefesi boynuma doğru alçalınca ona baktım. Parmağıyla küpeme dokunup ardından dudaklarını yaklaştırdı ve kulağımın arkasından, hatta neredeyse kulak mememden öperek beni afallattı. Beni öptüğü için utanmadım, sıcaklayarak kızardım. Başımı irkilerek geri çektim, beni üçüncü öpüşünde de ikisinde olduğu gibi yoğun hissederek bocaladım. Elim kulağıma doğru giderken Affan gözlerini kaldırarak bana baktı.

"Sadece tatlı yaptığını zannediyordum," dedi.

Öpücükle alakalı bir şey söylememesine sevinerek gözlerindeki bakıştan kurtulmaya çalıştım. "Pek yemek yapamam ama Ayaz için birkaç çeşit öğrendim."

Affan nadiren gerilim veya stres belirtisi gösterirdi. Ellerini ovalamaya başlamasını da o gerilimine yordum. "Ayaz'ı nasıl cezalandırmayı düşünüyorsun?" diye sordu. "Sen onun için nasıl bir ceza istiyorsun?"

"Ama Affan az önce dedim ya, yapmadığını söyledi."

"Ormanda da yalnız ikisinin bulunduğunu söyledi."

"Kaza," dedim.

"Öğrenmeden bilemem, ona da engel oluyorsun," dedi.

Affan'ın bana gösterdiği sabrı Ayaz'a da göstereceğini sanıyordum ama gerçekten... Ayaz gözlerinin önünde olsa kılı kıpırdamaz gibiydi.

"Çünkü anlamıyorsun," dedim, o kadar karışık bir durumdaydım ki, gerçekleri bile ötelemiştim. "Öyle değilse bile ona nasıl ceza vereyim? N'apayım Affan? Suçu günahı varsa... ona n'apacağım, ben de bilmiyorum."

Bunun hakkında düşünmüş gibi, "Cezasız kalamaz," dedi. "Babamın ellerinde öleceğine kendi hak ettiği cezayı çeksin."

"Nasıl yani?"

"Her şeyi anlatsın, onu polise teslim edeceğim."

Bunun kararını şimdi vermediği, düşündüğü açıktı. "Neden? Baban eninde sonunda beni bulup kalbimi almayacak mı? Neden Ayaz bir daha acı çekecek?"

Sesimin yükselmesine karşı hiçbir tepki vermeden, "Ne istiyorsun?" dedi. "Kız kardeşim öldüğüyle kalsın, oğlunsa bir karşılık bulmasın? Onun sana bile zararı dokunacak, görmüyor musun? Ayrıca babam seni bulmasın diye yaptıklarıma bak, eğer Ayaz sen dahil her şeyi mahvedecekse hak ettiği cezayı çekmeli."

Hak edip etmediğini bilmiyordum ama artık bunun bir şeyi değiştirmeyeceğini biliyordum. Babası beni bırakmayacaktı, o kalbimin bile artık kızına ait olduğunu düşünüyordu. İkimizi birden kurtaramayacaktım madem, o halde Ayaz'ı kurtarmam lazımdı.

Yorgun bedenimle kalktım ve bakışları takip ederken arkamı dönüp mutfağa ilerledim. Bacaklarım arasında hâlâ o ağrıyı hissediyordum, ciddi bir şey olmasından endişe duyuyordum. Bir bardak su alıp titreyen ellerimi izleyerek içtim ve kendimi yabancı hissettiğim her yerde olduğu gibi, burada da bardağın yerini bile hatırlamadım.

Döndüğümde Affan mutfak kapısındaydı.

Siyah, güzel tişörtü vücudunu sarıyordu, boynunda ilk kez gördüğüm bir zincir vardı. Kolları göğsünde bağlıyken doğrudan çehreme bakıyordu. Ve bu sırada dedi: "Ayaz'a olan düşkünlüğün beni rahatsız ediyor, tedirgin ediyor."

"Bir gün ondan vazgeçmem gerekeceği için mi?"

Başını salladı.

O zaman kim kalacak? Hayatımda kim kalacak? Beni sevsin diye yıllarca verdiğim savaşı, onun hissizliğinde mi kaybedecektim?

"Belki kendimden vazgeçerim," dedim, ben de.

Gözlerimin içine bakarak, "Ben de buna izin vermem," dedi.

Kafa karıştıran o karanlık duygu yine içime akın etti, sanki ruhumu ağlamak için sıkışmış bulutlar kapladı. Güdüsel birisi olmamasına rağmen söz konusu ben olduğumda tereddütsüz davranması mı bende böyle yankı uyandırıyordu? Kendisine, hislerine güven olmayacağını söylemiştim. O zaman adını duyunca kalbimi saran güven ve tutku neyin nesiydi? Keşke sonunda bana ne olacağını bilseydim, bana bir şeyler olurken o da canımı yakar mıydı bilseydim.

Ben öylece gözlerine bakıp sonumu düşünürken, "Çok huzursuzsun," dedi. "Uyuyabiliyor musun?"

Yalan söyledim. "Uyuyorum."

"Huzurlu mu? Yoksa kâbus mu görüyorsun, ya da şu garip şeyleri?"

"Huzurlu," diye bir daha yalan söyledim.

Göz kırptı. "Sorun ben miydim yani? Benim yanımda mı görüyordun öyle şeyleri?"

Daha önemsediğim bir şeyi sordum. "Sen uyuyor musun?"

Uykularından her söz ettiğimde bana olan bakışlarında bir uysallık, garip bir sersemlik oluşuyordu. "Seni gördüğümden beri doğru dürüst uyuyamıyorum ben."

Afalladım. Hayatına giriş şeklim çok sıra dışıydı, yaşananlar onun hayatını etkilediği için hiç hoşlanmıyordu ama... "Ama komadan sonra uykusuz kaldığını söylemiştin sen, ben n'apıyorum ki?"

"Bir çeşit hayalet de sensindir belki." Yüzüme daha fazla bakmak istememiş gibi çekti bakışlarını.

Ne diyeceğimi de düşüneceğimi de bilemedim. Böyle garip bir şeye inandığım için alay ettiğini düşünsem o da değildi. "Evde kaldığım, kaçmamdan endişe ettiğin için mi? Seni huzursuz ettiğim için mi?"

"Anlatması zor, ben de pek anlamıyorum."

"Beni mi?"

Telefon sesi yankılanınca Affan başını hafifçe arkaya atıp gözlerini yumdu. Aramayı açmaya pek niyetli görünmedi ama arama devam edince elini kotunun cebine atıp çıkardı ve yanıtlarken tamamen kapı çerçevesine yaslandı. "Önemli mi Yalın?"

Beni süzüyordu.

Bir korku seli içimi bulandırdı. Babasının sözlerini hatırladım. Affan'ı hızlıca buradan uzaklaştırmak istemişti, bunun için bir şeyler yapıyor muydu?

"Yok artık," dediğini duyunca ona yaklaştım. "İyi misin? Ambulansı aradın mı?"

Soluğu yanında aldım ve Affan Yalın'ı dinledikten sonra, "Tamam," dedi, konuşmayı kendisi yapmasına rağmen benden sakin görünüyordu. "Evden bir şeyler aldılar mı?"

Neyden bahsettiğiyle ilgili tahmin yürütmeye çalışırken, "Anladım," dedi Affan. "Geleceğim, tamam."

Bilinçsiz bir harekette bulundum. Gitmesi gerekmesine rağmen gitmemesi için tişörtünün kenarından tuttum. Telefonu kapatıp bana döndüğünde ne kadar meraklandığımı görüp, "Eve hırsız girmiş," dedi.

"Ne?"

"Yalın'ı da yaralamışlar, maskeli iki adam."

Ağzımı açılıp kapandı. "Gündüz vakti öyle mi?"

Bu bir yalan mıydı? Bence öyleydi. Üstelik Yalın'da mı Affan'ı kandırıyordu? Ya da babası böyle bir kötülüğü gerçekten yapmış mıydı? Sırf onu uzaklaştırmak için mi?

"Yalın nasılmış?" diye sordum ama Yalın bu işin bir parçası mıydı, merak ediyordum.

"Ambulansı aradığına göre yarası ciddi olmalı."

Hareket edip ellerim arasından uzaklaşınca telaşlandım. "Gidecek misin?"

"Polis de çağırmış," dedi. "Evde de hasar varmış."

"Yaa..."

Yutkundum ve o salona geçerken arkasından hızlı hızlı yürüdüm. "Bir şey çalınmış mı bari?"

"Ya senin odana da girdilerse..."

"Benim odamda değerli bir şey yok ki," dedim.

"Ama senin odan. Girilmesini sevmiyorum."

Affan'ı burada uzun süre tutmamın bir faydası olmayacaktı ama yanımda uzun kalırsa çözüm bulurdum belki. "Gidecek misin? Gerçi araba kazasında da onu yalnız bırakmıştın, hâlâ kırgın mı sana..."

"O gece düşünemeden hareket ettiğimi biliyor."

Koltuktaki ceketini alıp doğrulurken çok huzursuz görünmüyordu. Pek kaygı duyan birisi olmadığı için şaşırmıyordum ama belli ki Yalın için endişelenmişti. Ceketini giyerken gözlerim etrafta dolaştı ve Ayaz'ı basamakta görünce afalladım. Korkuluğu tutmuş, bize bakıyordu. Affan'da benim bakışlarımı fark edip yukarıya kadar çıkardı gözlerini. Birbirlerine bakarlarken ikisi de ne kadar aldırışsız ve duygusuzdu.

Nasıl da benziyorlar birbirlerine...

"Bade gelmeden gitmesem iyi olur," dedi.

Hayır, o zaman gidebileceğini zannetmiyordum. "Günlerdir evden ayrılmıyordu, hemen dönmez bence."

Benimle konuşurken hâlâ Ayaz'a bakıyordu. "Ondan istemeni geçtim bunu kabul edip çıkması çok saçma. Senin güvenliğin için buradaydı, nasıl hissettiği ve ne kadar sıkıldığı umurumda değil."

Ben karşılık vermeden telefonu yeniden çaldı. Çıkarıp bakınca Yalın olduğunu okudum ve o açıp kulağına yaslarken, peşinde koridora kadar sürüklendim. Giysisine, yüzüne, saçlarına bakıyorken ellerimin aramıza uzandığını gördüm ama onu tutmadan aşağıya düştüler.

Bence her şeyi söylesem de Bade'yi kurtarabilirdik değil mi?

Yalın doğru söylüyorsa, Yalın'a bile bunu yapabilen Bade'ye ne yapmaz ki?

"Tamam," dedi Affan, telefona. "Kapısı açık kalsın Yalın, ambulansla git sen. Bir daha dönmezler, kasayı da açamazlar."

Kapıyı açmadan önünde durdu ve Yalın'ın cevabından sonra telefonu indirdi. Yalın bu kadar üsteleyip arıyorsa, evin güvenliğinden endişe ediyorsa demek doğruydu; gerçekten ona bile zarar vermişlerdi.

Bana n'apacaklar?

Şimdi Ayaz'a n'apacaklar?

Affan bana döndüğünde tam karşısında ona baktım. Duygularımın okunabilir olduğunu anlamıştım, belki o da şimdi ne kadar hüzünlü ve çaresiz olduğumu görüyordu. "Bade'yi arayacağım, derhal eve gelsin. Sakın ona yeniden evden gitmesini söyleme, benim aramalarımı da aç."

Onu bir daha göremeyeceğim birkaç farklı zaman dilimi olmuştu. Rusya'ya giderken, evden kaçtığımda, kalbimin Doğa ile uyumlu olduğunu öğrendiğimde... Hepsinden sonra Affan'ı bir daha göremem sanmıştım. Şimdi de o his içindeydim. "Tamam," dedim içi rahat gitsin diye. "Uçakla mı döneceksin?"

"Bilet bulabilirsem."

Burnum o kadar sızlıyordu ki gözlerimi de yakmaya başlamıştı. Başımı salladım ve yüzümü seyrettikten sonra parmağının tersini yanağıma koyup, "Sana sıcak bir içecek hazırlayıp öyle gideyim," dedi.

Çok istesem de, "Yok," dedim. Kalması hiçbir şeyi değiştirmiyordu. "Ben hazırlayacağım, karnımın ağrısı da geçti zaten."

Dudağını ısırarak kulaklarıma bir daha baktı ve arkasını dönmeden, elini uzatarak kapıyı açtı. Onunla ilerledim, o eşikten çıkarken de serin havayı yüzümde hissedip bir daha ona uzandım. Rüzgâr onun arkasından sızıp saçlarımı hafifçe uçuştururken, "Bu basit bir hırsızlık olmayabilir," dedi. "Şu eve gidip gelen adam, belki altından o çıkar. Ne olduğunu anlamam lazım, yoksa sen de güvende olmazsın."

Ah, ne düşünmüştü.

"Tamam. Kendine de çok dikkat et. Tamam mı?"

Yalın'ı incitmişti öyle mi? İstediği olmadığında Affan'ı bile incitir miydi? Üstelik beni koruduğu için ona öfkeliyken...

Affan farkında olmadan ona dokunan ellerime baktı. Beynimden aldığım komut ile dokunuyordum onu ve görmeden fark etmiyordum. Kendisi de bana yaklaştı ve yüzüme eğilmeye başlayınca beni tekrar öpecek mi, düşüncesiyle dudaklarımı yaladım. Bakışları son anda arkama düştü ve Ayaz'la kurduğu göz teması sonrasında, "Geri geleceğim," dedi. "Duyuyor musun? Ben gelene kadar annenin sözünden dışarıya çıkma."

Ayaz'ın sessizliği ikimizin de beklediği şeydi. Affan geri çekildiğinde ellerim üstünden düştü. Cildimi kesen soğuk havada derin nefesler aldım ve Affan bir daha bana baktığında, şimdiden onu bir daha ne zaman göreceğimi düşündüm. "Hissetmeyeceksin değil mi?"

"Neyi?" dedim.

Giysisine dokunan elimi tuttuğunu sonradan fark ettim. Elimi yüz hizasına kaldırdı ve benden uzaklaşmadan avuç içine aldığı elimin üstünden öptü. Nasıl öptüğünü anlamaya çalıştım. Dudaklarını bastırıp hafifçe sürtmüştü, acaba yanağımdaki gibi bir his miydi? Hiç anlamadığım bir dokunuş için kalbim çığlık atıyordu.

Elimi indirirken gözlerimin içine baktı ve sonra kontrol ediyormuş gibi evin içine. "Görüntülü aramalarımı aç," diyerek arkasını dönerken telefonunu yeniden çıkardı, bir aracı olmadığı için taksi aradığını duydum. Bahçe kapısından çıkarken bir daha bana bakıp, "Hadi, gir," dedi.

Başımı salladım ve kapı kapanıp Affan'ı göremediğimde telaşa kapıldım. Bilinçsizce bahçe boyu yürüyüp sonra kendimi durdurdum, başımı önüme eğip bekledim. Bade hayatımı kolaylaştırmak için vardı ama eğer yalnız olsaydım şimdi Affan'a her şeyi anlatmış olurdum, onun sağlığına endişe duymazdım.

Fakat, hadi bu kez de Affan'a anlatmıştım. Bu kez de bana yardım etmişti. Sonra n'olacaktı, nereye kadar?

Sonunda titrediğimi hissedip arkamı döndüm, eve girerken kalbim çok acıyordu. Kaç kez daha Affan'ı yeniden göremeyeceğimi hissedecektim? Keşke bin kez daha böyle hissetseydim, onu her gördüğümde böyle hissetseydim ama onu görmeye devam etseydim.

Eve girince etrafta Ayaz'ı aradım ve dalgınca arkamı dönünce irkilip sıçradım. Onu salona kapısında, elinde bıçakla görünce neye uğradığımı şaşırdım. "Ayaz, bırak bıçağı, n'apıyorsun?"

"Bak," dedi ve saniyeler içinde bıçağı koluna sertçe bastırınca şokla çığlık atıp ona doğru koştum ama bıçağı geri çekip bana hevesle gösterince duraksadım. Bunun, batırıldığında içe geçen bir şaka bıçağı olduğunu gördüm ve korkum yatışsa bile dizlerim titremeye devam etti. "Bu bıçağın adı ne? Kesmeyen bıçak mı?"

Öfkeli bir solukla yanına ulaşıp elinden bıçağı sertçe aldım ve omzunun üstünden arkaya, koridora fırlatıp yüzüne doğru eğildim. "Ben sana bıçaklara dokunmayı yasaklamamış mıydım? Söyle, yasakladım mı?"

Gözlerini ağır ağır kırptı. "Yasakladın."

"O zaman neden dokunuyorsun? Ne niyetle, ne amaçla?"

Ellerimin altında sıkılan omuzlarına doğru bakıp sonra da yavan şekilde, "Başka çocuklar da dokunuyor," dedi. "Meyve kesiyorlar, bana neden yasak?"

"Çünkü onlar zararsız," diye patladım.

Bunu söylediğim an hissettiğim pişmanlık, Affan'ın dediği gibi ona ne kadar düşkün olduğumun bir göstergesiydi. Bakınca... o bile söylediğimden etkilenmemişti, yaşı çok küçüktü ve söylenenlere duygusal açıdan yaklaşmıyordu. Yine de onu böyle etiketlemek bana çok kötü bir anne olduğumu hissettirdi.

Ellerimi geriye çekip titreyerek doğruldum. "Yukarıya, odaya çık."

"Sıkılıyorum," dedi.

"Affan'ın gittiğinden haberleri varsa... birazdan gelirler, lütfen yukarıya çık."

Ellerime bakınca vücudum gibi titrediklerini gördüm. Ruh halimin ne kadar berbat olduğunu görüp bana zorluk çıkarmadan yanımdan geçti, tıpkı benim gibi ayaklarını yere vura vura üst kata yöneldi.

"Ne dedim öyle, nasıl söylerim böyle bir şeyi... Ne kadar kötü davranıyorum ona..."

Koltuğa kadar gerileyip oturdum. Dirseklerimi dizlerime koyup Affan'ın dakikalar önce terk ettiği koltuğa baktım. Bade için bekliyordum ama kendimi nasıl bu çaresizliğe teslim ederdim? Nasıl yapardım? Ayaz'ı nasıl kurtaracaktım?

"Yapamadım, Bade'yi görmezden gelemedim. Bir şey olsa, nasıl affederim kendimi..."

Gözlerimi koridora kaydırdım, bıçağa bakarken doğruldum. Yerden onu alıp mutfağa geçtim ve açık çekmecedeki bıçaklara baktım. Ufak bir bıçağı kavrayıp kesiciliğini anlamak için elimde denedim ve parmağım kolayca kanayınca iyi kestiğini düşündüm.

Bıçakla dönüp koltuğa oturdum ve elimdeki tek çarenin bu olduğunu düşünürken araba sesini duydum. Koltukta sıçrarken bakışlarım dışarıya yöneldi. Yüksek duvarlar yüzünden göremiyordum ama bahçe kapısı açılınca onların geldiğinden emin oldum. Bıçağı koluma, kazak içime saklarken kapı açıldı ve ben de doğruldum. İlk giren Güven Koral oldu, Rauf Bade'yi onun arkasından sürükledi.

Bade sersem ve yarı baygın görünüyordu.

"N'oldu?" dedim, kapı kapandığı an.

Her iki adam da başını bana kaldırdı. Gerilim ruhumda gıcırdadı. Bakışları altında gerilerken, Güven Koral içeriye kadar yürüdü ve ceketini çıkarıp koltuğa otururken, baştan aşağıya beni süzdü. "Sen ne kadar yufka yürekli bir kadınsın."

Telaşla Bade'ye baktım. Rauf onu koltuğa bıraktığında gözleri ağırca aralandı, etrafına baktı. Rauf'sa omzundaki yaraya tutunup sertçe soludu. "Affan nereden çıktı? Yine gelir mi?"

"Belli ki dönecek," dedi Güven Koral, ona cevap verip. "Ben onu böyle yönlendiremiyorum." Yüzüme ilgili şekilde baktı. "Sen nasıl yapıyorsun?"

Titreyen çenemi ovup sabırsız soluklar aldım. "O iyi birisi, sanki ailenizden değil gibi."

"O mu iyi?" Rauf ceketini ağır ağır çıkardı. "Senden başka ondan iyilik gören bir insan var mıdır acaba? Dünyanın en kaygısız, umursamaz herifi..."

Güven Koral başını ağır ağır ona çevirince Rauf cümlesini tamamlamadan sustu, onun Güven Koral'dan çekindiğini daha önce de görmüştüm. Alnının terini silip, "Banyoda şu yarama bakayım," dedi.

"İyi olur," dedi patronu.

Rauf gözden kaybolunca Bade'ye yaklaştım. Yüzüne alçalıp, "Bade?" diye seslendim. "İyi misin?"

"İyi," dedi Güven Koral. "Sakinleştirici etkisinde."

Bade, dokunuşumla beraber ürperip gözlerini tamamen açtı. "İyi misin?"

İlk sorduğunun bu olmasına gülümsedim ve Güven Koral'ın bakışları ikimiz arasında dolaşırken, "Sen yufka yüreklisin fakat hanımefendi hiç anlayışlı değil," dedi. "İlk yalnız kaldığı anda Affan'ı arayıp her şeyi anlatacaktır."

"Ne önemi var söylemesinin? Ortadan kaybolduğumda Affan zaten anlayacak."

"Sen ona bir veda mektubu yazarsan, hiçbir şeyden emin olamaz. Ne kaybolduğundan, ne kaçırıldığından, ne öldüğünden. Biz seninle, ameliyatı gerçekleştirene kadar hiçbir şeyden haberi olamaz."

Hayatı dinliyordum ama ona kendi hayatım diyemiyordum. Bana, sanki bu hayat benim değilmiş gibi anlatıyordu ne yaşayacağımı.

"Ben yazı yazmayı bilmiyorum ki," dedim, bir çarem olsun diye.

"İvedilikle bu durumu çözmek lazım," dedi bana hiç inanmadan. "Affan bir daha gelmed..."

Bir gürültülü ses odanın içine bomba gibi yayıldı, çığlık yankısı kulaklarıma ulaşınca vücudum kasıldı. Güven Koral koltuktan hızla doğrulduğunda benim de gözlerim camlardan dışarıya çevrildi. Ayaz'ı bahçede, yerden kalkmaya çalışırken görünce neredeyse düşecektim. Her şeyin bittiğini hissettiğim o an, tüm hayatımın karanlığında boğulmaya başladım.

Güven Koral elini kaldırdı.

Cama doğrulttu.

"Oğlun," dedi, hayretle.

Bir güdü beni harekete geçirdi. Ayaz'ın ele geçirilme korkusuyla yerimden atıldım. Koluma sürtünen bıçağı elime alıp Güven Koral'a arkasından yaklaştım ve onun dehşeti sırasında, kolumu indirip bıçağı sırtına sapladım. Göğsünün, kalbinin arkasına.

Gırtlaktan gelen bir inleme sesiyle sendeleyip önündeki koltuğa düşünce elim havada kaldı, giysiden sızan kan gözlerimi kararttı. Ayakları yerde kaydı ve vücudunun yarısı koltuktan düşerken başını arkaya çevirmeye çalıştı.

Aynı anda, "Çabuk!" diye seslenerek çekti beni Bade. "Çabuk gidelim, çabuk!"

Adamın göğsünden bir hırıltı yükselirken bıçak sırtında adeta çakılı kaldı.

Yeniden çekilince aklımı başıma toparlamak için arkamı döndüm. Bade eğilmiş, koltuktaki ceketten araba anahtarı çıkarmıştı. Onu bana uzattığı esnada Rauf'un da salona girdiğini gördüm ve Rauf'un elindeki silahın ona doğrulduğunu. "Bade!" diye çığlık atarak yerimden koptum ama Bade başını kaldırdığında Rauf'un silahı onun yüzüne hizalandı.

Onu alnından vurdu.

Namludan çıkan is ve ateş, beynimi kavurdu. Bade'nin bedeni yere düşerken kulaklarımdan hiç çıkmayacak bir ses bıraktı. Dünyanın etrafımdaki dönüşü o kadar hızlandı ki, sanki bir anda yaşlandım; ölecek kadar yaşlandım.

"Allah'ın cezası!" diye bağırarak arkamdaki patronuna doğru koştu Rauf, endişe içinde.

Başım o kadar döndü ki, göz kapaklarım düştü ve geç kalmış bir çığlık dudaklarımdan kaçarken ellerim korkuyla yüzüme yapıştı. O histen kurtulamadığım için ikinci kez çığlık attım ve Rauf'un bana bağrışını duyduğumda, hıçkırıklara boğuldum. Geri dönülemez şekilde, acı bile çekmeden öldü. Bade öldü. Yoktan yere. Benim ölmem gereken yerde.

Artık bir kalbi yoktu. Ne için? Benim kalbim için mi?

"Anne?"

Dünya karanlığındaki tek sese kaldırdım başımı. Ayaz kapının önündeydi.

"Ne?" diye arkamdan seslenerek başını çevirdi Rauf.

Ayaz... O hâlâ hayatta. Başımı bir saniye için arkama çevirdim ve Rauf'un dehşetle bakakaldığını gördüm. Elindeki silah bile düşmüştü. Gördüğüne inanamıyordu. Beni vuramazdı ama Ayaz'ı vurabilirdi, tıpkı Bade'yi...

"Ayaz koş!" diye haykırarak yerimden fırladım ve o kadar hızlı koştum ki, Ayaz'ı kapıdan alıp çıkarken dünyanın altıyla üstü birleşmiş gibi hissettim. Bahçe kapısından kaçarken, Rauf'un Güven Koral'ı bırakamadığı için hızla arkamdan gelemediğini fark ettim. Düğmeye basıp kapıları açtım ve şoför kapısından geçtiğim anda Ayaz'ı çekip içeriye aldım.

"Milena!"

Haykırışı yaklaşınca direksiyon ellerim altında hareket etti ve araç gri yolda kayarken, etrafı göremez oldum. Bedenim hıçkırıklarla sarsılırken inkâr edercesine başımı iki yana salladım. Evin sokağından çıkıp gördüğüm ilk yola saptım ve Ayaz'ın şaşkın bakışları altında adeta nefesimde boğulmaya başladım.

"Benim yüzümden, benim yüzümden..."

"Anne?"

"Seni de öldürecekler, seni de alacaklar..." yaşlar çenemden süzülürken Bade'nin yüzü kafamın içinde belirdi ve göğsüm o kadar ağrıdı ki, arabayı kenara çekip durmak zorunda kaldım. Kendimi direksiyona bırakıp sarsılırken ellerimi kafama sertçe vurdum. "Nefes alamıyorum, nefes alamıyorum, ben n'aptım, o öylece, bir anda nasıl?"

"Anne?"

Başımı kaldırdım ama gözlerim o kadar doluydu ki her şeyi bulanık gördüm. Titremekten konuşamadım, vücudumda ne kadar ağrı varsa unuttum. Ayaz dizime dokunurken kıyafetimle yüzümü, gözlerimi silmeye çalıştım. "Seni de kaybedeceğim, seni de alacaklar. Gördüler, asla bırakmazlar..."

"Ben seni bırakmayacağım."

Nefesimde boğularak ona baktım. Bade ölmüştü, Rauf gözünü bile kırpmamıştı. Nereye kaçarsam kaçayım beni bulacaklardı, Ayaz'ı alacaklardı.

Başımı önüme çevirip yola araç navigasyonuna baktım ve duran aklımı çalıştırıp uzandım, açıp adres aratırken parmaklarım harflerin üzerinde defalarca karıştı. En nihayetinde çıkan adresi açtım ve navigasyon sesli olarak çalıştığında arabayı tekrar hareket ettirdim.

Onu saklayacak hiçbir yerim yoktu.

Evim yoktu.

Başka çarem yoktu.

Kendimden geçercesine ağlarken araba sürmek o kadar zormuş ki, navigasyonun tarif ettiği yolu birkaç kez kaçırdım ama dakikalar sonra istediğim yere ulaşınca bunu yapabildiğime inanamadım. Arabayı park edip düşen akşam karanlığında ellerimi yüzüme kapattım, Ayaz bana dokunana kadar kaybolmuş hissettim.

"Polis mi burası?"

Ellerim çaresizce yüzümden düştü ve bakışlarım onunla buluşurken omuzlarım alçaldı. Güzel çehresine, dolgun yanaklarına bakıp bir daha düşünmemek için hemen araba kapısını açtım. Dışarıya çıktığım gibi kaput etrafında dolanıp onu da indirdim, elinden tutup karşıdaki binaya yürümeye başladım.

"Anne?"

Kapıdan geçerken dizlerim titredi ama durmadım, önüme bir polis memuru çıkana kadar onun isteksiz vücudunu da çektim. Görenlerin kıpkırmızı gözlerime dönüp ikinci kez baktığını fark ettim ve üstüne yürüdüğüm polis memuru da duraksayıp geri çekilirken, "İtirafta bulunacağım," diyerek titreyen nefesimin altından konuştum. Sonsuza kadar kaybetmemek için ondan vazgeçmeyi göze aldım. "Oğlum... bir cinayet işledi, onu teslim ediyorum."

DEVAM EDECEK.

Bayrama az kaldığını fark ettim. Yeni bölümü bayramda atıp sizi de meşgul etmeyeceğim. Bayramdan önce mi görüşelim, sonra mı?