0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

24: ACIYLA YAŞAYIP ÇIĞLIKLARLA ÖLMEK.

Yazı Boyutu
100%

Merhaba. 🤍🤍

Yorumlarınız eşliğinde çoook keyifli okumalar diliyorum. 🙂‍↔️

24: "ACIYLA YAŞAYIP ÇIĞLIKLARLA ÖLMEK."

"Evet, intihar ettiğini gözlerimle gördüm... Kumral saçlı, yeşil gözlü genç bir kadın."

Hayır, gözlerimi açmamın hiçbir anlamı kalmadı; çünkü sesini duyduğum bu adam Affan değildi. Zaten öncesinde onunla mıydım, bunu da bilmiyordum. Kalbimdeki o yoksunluk duygusundan sezdiğim üzere onu bir süredir görmüyordum. O evde mi uyanıyordum? Bunlar bir televizyondan duyulan sesler miydi? Neden uyuyup kalmıştım?

Ya Ayaz'ı buldularsa?

Birisinin bana dokunduğunu hissettim ama korku duygusu uyandıran şey bu değil, son düşüncemdi. Ayaz'dan bile önce Affan'ı hatırlamanın sarsıntısı ve oğlumu kaybetme korkusu ile gözlerim açılınca ne göreceğimi sandım? Elbette hapsolduğum odanın tavanını görürüm sandım ama... gri bulutlarla çevrili soluk gökyüzünü gördüm.

O evde değildim.

"Uyandı, bir saniye..." yanağıma erkek eli değince bakışlarım aşağıya kaydı. "İyi misin?"

Bir şeyi anlamam gerektiğini fark ederken yanımda diz çökmüş adamlara baktım. Birisi kulağında telefonla konuşurken yüzüme dokunuyor, diğeri ise merakla bakıyordu. Benden biraz büyük görünen iki yabancı adama bakarken gözlerim kayarak örtüldü, rüyadan uyanmak için uykuya geri çekilmeyi bekledim.

Neden rüyamda bu adamları görüyordum?

Kendimi çok kötü hissettim. Affan'ı görmek varken neden, neden bu adamlar...

"İyi misin?" diye sorusunu bir daha duyunca, "Rüyamdan çık," dedim. "Affan'ı görmek istiyorum."

İyiliğine ya da kötülüğüne fark etmez, beni tutup seslenenin Affan olmasını istiyordum.

"Şoktasın sanırım." Bu adamın ne sandığı hakkında bir fikrim yoktu. Zihnim o kadar ağırlaşmıştı ki gözlerimi tekrar açabilmem saniyeler sürdü. "Çok su yutmamışsın neyse ki, kısa sürede kendine geldin. Doğrulmana yardımcı olayım mı?"

Adam konuşuyordu, yüzü ve saçları ıslaktı. Sanki... üşümemin sebebi bu muydu? Ben de vücudumun ıslak olduğunu hissediyordum. Söylediği her şey çok gerçekçiydi, bir sanrı veyahut rüyada değil miydim? O halde burada n'aptığımı anlayamadım. Gözlerim yavaş bir turla etrafımda dolaştı. Bir deniz kenarındaydık, dalgalar üstüme çıkıyordu ve adamlar endişe ile yüzümü izliyordu.

Affan yoktu.

Ayaz yoktu.

Ailesi yoktu.

Ama... benim güçlükle hatırladığım son şey, Rauf'un bana bebeği düşürmem için verdiği ilaçtı. Sonra ise... az önce ne dediler? Bir dakika, anlayamadım ki şimdi hiçbir şey, neyden söz ediyorlardı?

"Kendini suya bıraktığında başına darbe almış olabilirsin ama sorun yok, iyisin."

Karşımdaki adamın elleri omuzlarıma kaydı ve beni yavaşça doğrulttuğunda rüzgâr ıslak tenime değdi. Başımı etrafımda bir daha dolaştırdım ve bilinmezliğin korkusunu takip eden daha büyük korkum şu oldu: "Ayaz, Ayaz nerede?"

Yan tarafımdaki adam, "Sanırım yakının," dedi. "Suya bakarken adını sayıklıyordun."

Göz kapaklarım külçe ağırlığına ulaşarak kapandı ve bedenim yeniden arkaya düşerken, vücudum tutuldu. Karşımdaki adam, "Dün ve bugün sadece seni gördük," dedi. "Kendini suya attın, yardımcı olmak istedim. Şokun geçtiğinde belki ne olduğunu hatırlarsın tamam mı? Şimdi biraz kendine gelmeye çalış."

Dün ve bugün mü? Dün yazlıkta, Güven ve Rauf'la beraber değil miydim? Hatta belki o bugündü ama bu adamlar... Ya Ayaz, onu dolaba saklamıştım? Nasıl yanımda olmazdı? Hâlâ dolapta mıydı? "Hatırlamıyorum," diye fısıldarken titredim. "Suyu hatırlamıyorum, kendimi suya mı bıraktım? Niçin? Anlayamadım?"

Diğer adam, "Sanırım... kendine zarar vermeye çalışıyordun," dedi.

Bu yüzlere neden bakıyordum? Kendimi onların karşısında bulacak ne yapmıştım? Hayır, en son hatırladığım Rauf'un bana zarar verdiğiydi. Ben kendime bunu yapmayı düşünmemiştim. Sonra ise n'oldu da buraya varmıştım? Bana bir şey mi yaptılar? Ayaz'a n'oldu? Nasıl benimle olmaz ki?

Karşımdaki beni kaldıran adam, "Böyle söyleme," dedi arkadaşına. "Belki de başın dönüyordu, elbette kendine zarar vermek istediğinden emin değiliz."

Uyandığım esnada ne hissettiğimi biliyordum ama ne duyduğumu şimdi hatırladım. Bu adam bir yalancıydı, çünkü telefonda intihar ettiğimi söylemişti.

Öksürerek vücudumu öne eğerken, "Onu aldılar," diye çaresizce fısıldadım. "Ama ben... onu bırakıp mı kaçtım? Yapmam ki."

"Sanırım dışarıda kalıyordun, dün seni gördüğümde aynı giysilerin vardı? Bir problemin, başında bir derdin mi var?"

İnsan değil mi bu adamlar? Bu yüzden soruyorlar, halimi merak ettiler. Fakat umurumda değildi, kafamı çalıştırıp harekete geçmem gerekiyordu. İçimden bir titreme daha geçerken gözlerim vücuduma indi, üstümde hatırladığımdan başka giysiler vardı ve ıslaklığa, çamura batmıştı.

"Bugün günlerden ne?" dedim, akıl yürütmeye çalışarak.

Hâlâ beni tutan adam, "Pazar," dedi.

Bugün pazar ama ya o gün neydi? Affan beni hafta başında yazlığa götürmüştü, dört gün de onsuz kalmıştım. O halde son hatırladığım gün cuma mıydı? Rauf'un bana ilaç verdiği günden bu yana iki gün geçmişse... Ayaz'ın canı çoktan yanmış mıdır?

Ayaz için korkarken bile, "Affan," diye fısıldadım. O nerede? Çok özlemiş ve ihtiyaç dolu hissediyordum.

"İsmini sayıkladığın bu insanlara nasıl ulaşabiliriz?" diye sordu diğer adam. "Sana nasıl yardımcı olabiliriz, polise gidelim mi?"

Affan'a ulaşmam gerek. Heyecanla kafamı kaldırıp elimi üstümdeki eşofmanın cebine attım, telefonumu aradım ama ceplerim bomboştu. Kendime bakarken bir daha gözüme beni tutan eller çarptı, huzursuzca kalçamın üstünde geriledim ve sonra ayağa kalkmaya çalışırken başım döndü.

Bir saniye önce beni tutan adam, "Endişelendin ama kötü bir niyetimiz yok," dedi. "Dediğim gibi, kış olmasına rağmen dün seni deniz kenarında görünce dikkatimi çektin. Bugün de gördüm ve sonra uzun uzun uçurumdan aşağıya bakıp ardından... suya düşünce sana yardımcı olmak istedim. Korktum senin için. Arkadaşım da ben de zararsızız. Uzaklaşma lütfen, sana yardım edeyim."

O kadar üşüyor, o kadar kaybolmuş hissediyordum ki, öne mi yoksa arkaya mı adım atmam gerektiğini bile bilmiyordum. Adamlar ben kalktığım için sırasıyla doğruldu ve dişlerim birbirine çarparak titrerken, gözlerim yavaşça yukarıya tırmandı.

Bahsettiği uçurumu gördüm.

Kendimi oradan aşağıya, bu dalgalı suya mı bırakmıştım? Gerçekten böyle mi yaptım? Fakat neden ki? N'oldu da ben ölmeyi istedim?

Bir an sonra yer ayağımın altından kaydı. Yoksa... Ayaz'ı buldular ve onu öldürdüler mi?

Ve ölmeyi en çok o an istedim değil mi? Tıpkı bu düşüncede kıvranıp ölmek istediğim gibi.

Ardından o kadar çok acı çektiğim için mi hafızamdan silindi yaşadıklarım?

Sıcacık yaşlar buz gibi yanaklarımı sızlatarak çenemden düşmeye başladığında arkamı döndüm. Aklıma böylesi geldi ve eğer bunlar olduysa, Ayaz'ı kaybettiysem nereye gittiğimin de bir önemi yoktu. Bu yüzden sağa ve sola doğru, çıplak ayaklarımla yürüyerek gözlerimi açık tutmaya çalıştım.

O suya geri dönmem lazım. Böyle hissetmemek için o suya geri dönmem lazım.

Tabanlarım üzerinde döndüm ve buğulanmış gözlerimin arkasından suya baktım. Dalgalar çok katı, büyüktü. Sadece orada nefes alabilirmişim gibi birkaç adım gittim ama daha ayaklarım suya dokunmadan başım döndü, sanki birisi ayak bileklerimi tutup çevirdi. Bana dalgadan daha hızlı yaklaşan adamı gördükten bir saniye sonra gözlerim kapandı, dizlerim üstüne düşüp kafamı ıslak kuma gömerken bağrışı uzaktan duydum. Böyle iyiydi, karanlıkta hiçbir şey hissetmeyecektim.

Uykuda acısız ölenler ne şanslı, keşke onlardan birisi olsaydım.

***

"... üzerinde hiçbir şahsi eşyası yok. Hanımefendi yetişkine benziyor ama polise haber vermemiz uygun olur."

Bu kez olmaz sandım. Fakat yeniden kendime geldiğimde hatırladığım şey Affan ile Ayaz oldu. Yoğun bir hüsran duygusu göğsümden şelale gibi akarken gözlerim talihsiz dünyama açıldı. Aydınlık deniz kenarından uzakta, loş odadaydım. Tavanlar ve duvarlar arasında geçen mesafeyi ağırca dolaştı gözlerim ve sonra odanın kapısına çevrildi. Hastane odasında bir doktor ile o genç adam vardı.

Adam doktora, "Yanında kalabilirim," dedi, isteklice.

"Hastaneye siz ulaştırmışsınız, sıhhatini merak ettiniz ama üstüne gitmeyelim."

Kendimi buraya, yatağa, bu insanlara o kadar yabancı hissediyordum ki bir kelimelerini daha duymak istemedim.

"İyi misin?"

Biraz sonra o adam bana yaklaştığında doktorun da gittiğini anladım. Dalgalı koyu saçları, koyu da gözleri vardı. Ellerini ceketinin cebinde tutuyor, hiç tanımadığım bakışlarıyla yüzümü izliyordu. Göz kenarlarımdan süzülen ıslaklığın yastığa kavuşmasını bekleyip, "Oğlumu gerçekten görmediniz mi?" diye fısıldadım, çaresizce. "Hiç mi? Dün dediniz? Ondan bahsettim mi? Ne dedim?"

Kaşlarını kaldırdı. "Söz ettiğin oğlun muydu?" Gözleri karnımda, örtünün üstündeki ellerime kaydı. "Ayaz mı?"

"Ayaz," diye doğruladım. "O benim oğlum ve ben onu asla bırakmam. N'olduğunu hatırlamıyorum ama bir şeyden söz ettiysem..."

"Dediğim gibi, seni sadece gördüm, hiç konuşmadım. Sayıklıyordun, ona şahit olduk, yalnızca o kadar." Yatağa yaklaşırken ellerini ceplerinden çıkardı. "Oğlun ve sen tehlikede miydiniz? Ya eşin... bir eşin de olmalı? Ona ulaşmak mı istiyorsun?"

Sadece, "Affan," dedim ve bu kez elimi bilinçli kaldırdım, hissetmesem de kulağımdaki küpeye dokundum. Kulağımdaki teması hissedince ellerimin hâlâ soğuk olduğunu anladım.

"Suda kaybetmiş olmalısın."

Zorluk içinde yutkunup, "Neyi?" dedim.

"Küpenin tekini."

Daha da fazla acı hissedecek değildim değil mi? Yani, şu olanlar yeterince hüsran dolu. Ama bir aynaya bakana kadar anlamayacağım şeyi bu adamdan duyunca daha yıkıldığımı hissettim. "Sağ mı sol küpe mi?" diye sordum.

Kendimin bunu fark ettiğini zannetmişti, sorum üzerine elini yatağın demirine koyup kaş çattı. "Sağ küpen. Düşürmüş olmalısın. Cana bir şey gelmesin, küpenin yeri dolar."

Elimi sağ kulağıma dokundurdum, küpenin yerine kulak mememde parmağımı hissedince hıçkırıklarım saçıldı. Yüzümü döndürüp yastığa bastırırken kulağımdaki acıdan anladım kendime ne kadar sert dokunduğumu. "Ayaz'ı kaybettim, küpemi kaybettim, neredeler bilmiyorum ki... Neredeler, n'oldu? Yoksa su da mı? İkisi de mi?"

"Sana nasıl yardımcı olabilirim?"

"... ya Affan, o nerede? Bıraktığından beri görmedim onu, beni nasıl merak etmiyor anlayamıyorum. Ne kadar önemli hissettiğim yanılsama mıydı? Kabul edemiyorum, o yanılsamayı yeniden yaşamak istiyorum, gerçek olmasa bile istiyorum..."

"İyi olacaksın." Ne sandı ki? İyi olmama yardım edeceğini mi? Bu yüzden mi omuz yüksekliğimden tutup sıktı? Dokunuşu o kadar ağır hissettirdi ki, uzaklaşmak ya da kaba olmayan bir şey söylemek istedim. "Konuşmak ister misin?"

"Gidin," dedim, madem bir şey bilmiyordu bu yabancı, güven duymadığım adamın yanımda olmasını istemiyordum. "Dinleneceğim, çıkın."

"Sanki yalnız kalmaman daha iyi olur." Demek kendime zarar verebileceğime inanıyordu.

Tekrar gitmesini söyleyecekken duraksadım, yüzümü yastıktan kaldırıp kendisine çevirdim. Omzumdaki elini çekip ıslak yüzüme bakarken kaşlarını çattı. "Aslında," diye söze başladım. "Kabalık ettim, bana yardımcı olmak istediniz. Yer yer patavatsız olabiliyorum, üstünüze alınmayın. Çok konuşuyorum, Affan'da biliyor, bunları da bilmesi lazım, beni üzen şeyi bilmek ister. Asıl yanılgım merak etmediğini düşünmem oldu. Telefonunuz vardır değil mi? Yanınızda mı?"

O kadar şey söylememi yersiz buldu bence, bakışları da garipleşti. Kafasını sallarken ceketinin cebinden telefon çıkarıp uzattı. Tabi, ben Affan'la konuşurken onun fotoğrafına bakmaktan numarasını aklıma yazamamıştım. Bu yüzden internet üzerinden adını soyadını arattım, babası tanınır bir kişilik olduğu için hakkında bildi bulurum düşündüm ama Affan'la ilgili bilgiler çıksa da numarası görünmedi. Korkarak aramaya Ayaz, yazdım. Kötü bir haber var mı diye bakarken kalp atışlarım hızlandı. Onu kaybettiğimle ilgili bir şey görmedim, eğer ölse... Aman Allah'ım, düşünemiyorum bile.

"Aramayacak mısın?"

Telefonu indirdim. "Arama yapmak için istemedim." Fazlasını bilmesine gerek yoktu, onu tanımıyordum ki.

Sanki burada kalmaya devam edecekmiş gibi ceketini çıkarırken, "Aç olmalısın," dedi. "Hemşireyi çağırayım, biraz toparlanmış da olursun."

"Beni düşünmenize gerek yok." Kimseye güvenmiyordum.

"Ben hemşireyi çağırayım. Onlar karar verir. Belki de yememen gerekir, serum verdiler çünkü."

Çıkardığı ceket ile bana yaklaştığında ona bakmam gerekti. Ceketi omuzlarıma doğru alçaltırken, "Kıyafetlerin kurumuş ama üşüyor olmalısın," dedi. "Biraz ısınmaya ihtiyacın var."

Son dakikalarda üşüdüğümü farkındaydım ama yok ya, hiç içimden gelmedi. "Hemşire geldiğinde yardımcı olur," dedim.

Israrcı olmadan ceketini geri aldı, yatağın kenarına bırakırken yüzümü inceledi. Odadan çıktığında arkasından bakmadım bile. Duvardaki gölgemden sonra üstüme baktım. Kazağımın kolları sıvanmıştı, ayaklarım çok soğuk ve kirliydi. Normalde ne kadar çok üşür, vücudumun hassaslığı, serum iğnesinin girdiği kolum için ne kadar acı çekerdim ama... dakikalardır birini bile fark edememiştim.

N'oluyor bana? Düşük yapmam için verdiği ilacın bir etkisi miydi bu açıklanamaz durum? Bir yan etkisi mi meydana gelmişti?

Neden o suya atmıştım kendimi? Neden o kadar uzun bakıp Ayaz'ı sayıklamıştım? Ne yani, aklıma geldiği gibi miydi? Ayaz... o suya mı düşmüştü?

"Neden denize bakıp adını sayıklıyordum? Ben ondan gidemem ki. Ondan, onu kaybettiğim yerden uzaklaşamam..." o yüzden mi kendimi suya bırakmıştım? Aklıma bunlardan başka şey gelmiyordu.

"Bu sırada Bade'ye n'oldu? Yoksa ona da mı zarar verdiler? Hatırlamam için n'apmam lazım? Affan beni bulabilir mi? Haberi olmuş mudur, arıyor mudur?"

Gözlerimi kapatıp kendimi, hatırladığım son ana götürdüm. Rauf ve doktor, ben mücadele ederken bana ilaç veriyorlardı. Doktorlara söylesem hatırlamama yardım ederler mi?

İki günümü hatırlamıyorken ne kadar çıldırdım. Affan bu kadar seneyi hatırlamadığı için aslında ne kadar karışık, huzursuzdur daha iyi anlıyordum.

O çırpınışlarımdan sonrasını hiç hatırlamıyordum, sanki bir anda film kapatılmış gibi hissediyordum. Bana yaklaşıldığını hissederek gözümü açtım, hemşire uyandığımı görüp nasıl olduğumu sordu ve serumumu kontrol etti. "Son günlerimi hatırlamıyorum," diye söz ettim. "Uçurumda n'aptığımı anlamıyorum, bu adamlar doğru mu söyledi onu da bilmiyorum."

Arkasındaki adam histerik bir ses çıkarıp kaşlarını kaldırdı. "Sana yalan söylediğimi mi düşünüyordun?"

Hiç üstüne alınmasına gerek yoktu, ben kimseye kolaylıkla inanmıyordum. Ancak Affan bir şey dediğinde hemen inanıyordum, o kadar yani. Hemşire beni inceleyip, "Biraz su yutmuştunuz, denize düştüğünüz doğru," dedi. "Sıhhatiniz iyi ama endişeleriniz varsa MR çekebiliriz."

Hemen de çıkmaz onun sonucu. "Ben hafızamı neden kaybettiğimi değil, ne zaman hatırlayabileceğimi öğrenmek istiyorum. Dediğim gibi, son iki gün falan."

"Belki suya düştüğünüzde, ya da başka bir şok etkisiyle geçici hafıza kaybı yaşıyor olabilirsiniz. Varsayım olarak söyledim, rapor okumadan bir şey demek mümkün değil."

"MR'a girsem ne zaman öğreniriz sonucunu?"

"Bir ile üç gün arasında çıkar, doktora aciliyetinizi de bildiririm." Kibarca gülümseme ekledi söylediklerine.

Of ya, ben günler boyunca n'apacak, nerede duracak, nasıl yaşayacaktım? Ayaz'ı hatırlamam, Affan'a ulaşmam gerekirdi. Ailesi hâlâ peşimde olmalıydı, kendimi nasıl koruyacaktım?

"Bu süreçte hastanede kalabilir miyim?" Kimliğim yoktu, bilgilerim kayıtlara geçmemişti, beni burada bulamazlardı.

"Maalesef, sizi taburcu etmemiz gerekir."

Adam, "Evini hatırlıyor olmalısın," dedi. Doğru, kimse iki günde evini unutmazdı.

Bursa... Oraya, Affan'ın yanına dönmeliydim ama Ayaz bu şehirdeyse, hâlâ hayattaysa?

"Bursa," dedim, dalgınca. "Bursa'ya dönmeliyim."

Ama nasıl gideceğim? Tam açık adresi bilmiyordum. Ceplerime bir daha baktım. Hiçbir şeyim yoktu.

Hemşire, "Doktor ile görüşeyim," diyerek ayrıldığında bu yabancı ile kaldık ve o bana yaklaştığında savunma mekanizmam araya girdi. Aramızdaki mesafeye baktım.

"Yoksa çocuğun ile evden mi kaçtın?" dedi bana. "Kalacak bir yerin yok mu?"

Polise ulaşsam işim kolaylaşır mıydı? Kaybolduğumu, hatta oğlumu kaybettiğimi de söylerdim. Ama... polise Ayaz'ı söyleyemem ki. Yoksa alıkoyarlar onu.

"Arkadaşınız gitmiş, siz de yorulmayın artık," dedim, kendimi yatağa geri bırakarak. "Ben evime dönerim." Tabi, evim de yok ama... Affan'ın yanına dönerim.

"Evine dönebilecek gibi değilsin." Bir yorumda bulunmasına gerek yoktu. Ben de farkındaydım. "Seni evine götürebilirim, eğer düşündüğüm gibi evine dönemeyeceksen de... senin için kalacak yer bulurum."

"Siz iyilik elçisi misiniz?" Gözlerimi kaydırarak kendisine baktım. Başını sol omzuna düşürmüş, yanağını kaşıyordu. "Böyle de çok kaba konuştum ama ne dediğimi anladınız değil mi? Gerçekten çok vakit harcadınız, gidin siz."

"Ben askeriyede çalışıyorum," dediğinde ne yalan söyleyeyim, şaşırdım. "Hafta sonu iznimdeydim, şehirde bir evim yok. Askeriyeye dönmek istemiyorum ama düşündüğüm o ki, gidebileceğin bir yer yoksa seni askeriyeye götürebilirim."

"Askerde mi, siz büyüksünüz ama."

"Er değilim, askerim."

Maaşlı gibi mi?

Türkiye'de nasıl oluyor, çok da bilmiyordum ama gülümsemeye başladım. Askerse güvenilir biridir değil mi? Bana zarar vermezdi. Hatta bana yardımcı olabilirdi. Ondan yardım isteyecektim, hatta Affan'ı, yerini bile bulabilirdi.

"Hayret, gülümsedin," dedi, o da gülümsedi.

"Madem öyle," dedim hemen, heyecanla. "Oğlumu bulabilir misiniz?"

Yattığım için bana eğilmeye başladı. "Adı soyadını öğrenirsem elimden geleni yaparım."

Hayret ettim. "Gerçekten mi? Söylerim, tabi."

"Ben de yardım ederim, tabi."

O yine gülümsedi de benim zihnimde Ayaz'ın yüzü belirmeye başlamıştı bile. Hem Ayaz'ın kim olduğunu, n'aptığını araştırmadan bulurdu. Gözlerim, ağır gelen bir sevinç duygusu ile kapandı, serumdaki ilacın bünyemi yeniden etkisi altına aldığını hissettim.

"Ayaz," diye fısıldadım. "Ayaz Akay."

Soyadını da söyledim değil mi? Gerçi önemi yok, o da sahteydi. Babamdan, babamı sevmeyen insanlardan kaçarken her şey sahteleşmişti. Fakat ismi gerçekti. Ablam ona bu ismi koymak istedi.

Öyle kötü bir uykuya daldım ki, birisinin zihnine hapsolduğum en kötü rüyayı gördüm ve uyanmak için adeta çabaladım. Gözlerim aralandığında rahatlamış nefesler verdim. Kalp atışlarım sakinleşirken gözlerimi etrafta dolaştırdım. Hâlâ odada olduğumu anladım ama değişen bir şeyler vardı.

Gün doğmak üzereydi.

Neyse ki yalnızdım. Bu yalnızlık ilk an beni yatıştırdı, sonra ise korkuttu. Neredeydi, ona Ayaz'ın ismini verdiğimi hatırlıyordum. Belki de bulmak için gitmişti. Çok kötü hissederek doğruldum, serumu çıkarmışlardı. Bedenim ağrıyordu, ayaklarımı yere basınca bir çift hastane terliği gördüm, onları giyip doğruldum.

"Ayaz yok, ben rahat rahat uyuyor muyum bir de? İlaçlardan olmalı. Boşuna nefret etmiyorum işte..."

Oda kapımı açtım. Koridor aydınlıktı, odam gibi loş değildi. Sağıma soluma bakıp yürüdüm ve diğer koridora dönerken saçlarımı kulak arkama koydum. Çok ilerleyemeden başımı kaldırıp o adamı gördüm, hâlâ hastanedeydi ve karşısındaki doktorla konuşuyordu. Benim doktorum muydu? Halsizce omzumu duvara yaslarken söylenenler boğuk şekilde kulaklarıma çarptı.

"... düşündüğüm gibi hanımefendi bir buhranda ve ruhsal çöküntüdeyse, rahatsızsa endişelerinize hak verebilirim."

Vücudumu geriye, duvarın arkasına alarak halsizce kalbimi ovaladım.

"Kendisine açıkça söylemedim ama onun oğlunu denize ittiğinden endişe ettim, suya bakarken sadece o ismi fısıldadı. Belki de o şokla hafızasını kaybetti."

"Lütfen, böyle bir şeyi kendisine söylemeyin. Sakinleştiricinin etkisi geçsin, biraz kendisine gelsin, psikiyatrist ile görüştürelim."

Ben o kadar delireceğim ki oğlumu öldüreceğim öyle mi? Dünya üzerinde böyle bir güç yok. Hiçbir şey beni bu kadar delirtemez.

Gözlerimde çakan beyaz ışıkla inleyip düşmemek için duvarı tutmaya çalıştım. Beni hiç tanımayan bu insanların yanından uzaklaşmak istiyordum, mesela Affan Ayaz'a asla böyle bir şey yapmayacağımı bilirdi.

Neden suya bakarak onun adını sayıkladın?

Arkamı dönünce gözlerimi ovaladım, odaya geri dönmek yerine katın merdivenini indim. Tabanlarım çok acıyordu, ne zamandır ayakkabısız geziyordum? Yaralanmıştım. Bir kat daha inip hastane kapılarından çıktım, caddenin karşısına geçtim.

Denize bakmam lazım.

Onlar yanılsa bile Ayaz'ın orada olmadığını bilmem lazım.

Yoksa... Güven Koral ile Rauf mu, onlar mı Ayaz'ı denize itmişti? Ben de o yüzden mi oradaydım? Korkudan başım döndü, kaldırımda tökezleyip etrafıma baktım. Denize nereden gidecektim? O uçurumun aşağısındaki denizi nerede bulacaktım?

Birilerine sormak için yürüdüm ama henüz sabah bile olmamıştı, gün daha yeni aydınlanıyordu; etrafta insan yoktu. Biraz yürüdüm ve yokuşu indim, dümdüz yürüdüm. Sahil şehirlerinde her sokak bir şekilde sahile inerdi ama o uçurum kenarını nasıl bulacaktım.

Başka bir sokağa girdiğimde öksürmeye başladım. Tabanlarımdaki acının hafiflemesi için yavaşladım ve o sırada ağacın arkasındaki, yüksek tabelayı gördüm. Bunu bir uyarı tabelası olduğunu, hatta uçurumu işaret eden bir uyarı levhası olduğunu anladım. Dört yüz metre ilerisinde uçurum gösteriyordu.

Heyecanla koştum ve o saniyeden sonra ayaklarımın da acısına aldırmadım. Koşuşum hızlandıkça yol sapalaştı, bozuldu ve zemin taşlaştı. Rüzgârın sertliği yüzümü adeta yardı ve uçurum görünmeye başladı. İtiliyormuş gibi hissederek nefes nefese yaklaştım ve ucuna kadar sürükledim kendimi.

Ellerimi gözlerime kapattım.

"Aklımın sınırlarını mı aştım? Gerçekten mi deliriyorum? N'oluyor şimdi, suya bakmaya bile korkuyorum..."

Ellerim soğuk yanaklarıma sürtünerek yüzümden düştü ve göz kapaklarım da aralandı. Bir adımla daha yaklaşıp aşağıya baktığımda başım döndü. O kadar yüksek değildi ama şu insanlar, denizin kenarındaki bu insanlar... suyun içindeki insanlar, birbiriyle konuşan bu insanlar... N'apıyorlardı?

İnsanlar denizde bir şey arıyorlardı.

Birini.

"Nasıl yani, Ayaz'ı mı?"

Korkuyla donup kaldım ve gözlerim sırasıyla aşağıdaki insanların suratlarında dolaştı. Her şey gibi, o yüzlerde bulanıklaştı. O adam mı polislere haber vermişti? Ayaz'ı aramak için onları buraya mı çağırmıştı?

Allak bullak olarak şakağımı kaşıdım ve gözümün önüne uçuşan saçımı çekip bir adım daha attım. Dalgaların arasındaki adamlara bakıp başımı eğdim, ya atlayarak ya da yürüyerek ben de oraya gitmeli, Ayaz'ı aramalıydım.

Sanki düşmek daha kolay olacaktı, aşağıya inmek için başka yol bilmiyordum. Yoksa ilkinde de mi Ayaz'ı aramak için atlamıştım, başka yol bulamamıştım? Titreyerek bir adım daha gittim, uçurumun ucunda durup çenemi kaldırırken daha da eğdim başımı ve ayağımı boşlukta hissettiğim an bir güç beni kuvvetle kendisine çekti.

Beni böyle süratli ama acıtmadan tutan yalnız birisi vardı.

Sizi terk etmeyecek o hissi tanıyorsunuz, sizi hiç terk etmediği için yaklaştığında anlıyorsunuz. Aklımdan geçirdiklerim, onun Affan olduğunu nasıl anladığımı açıklamaya yetmiyordu ama bedenimi kavuştuğu güvene bırakınca ayaklarım yerden kesildi ve Affan beni kendisine çevirdiğinde, yüzünü bile görmeden ona tutundum.

Kıyafetleri ıslaktı.

"N'apıyordun sen? N'apıyordun?"

Vücudumu o kadar seri hareket ettirmişti ki, ayaklarım hâlâ yere değmemişti, onun dizlerine temas ediyordu. Yüzümden çekilen saçlarımın arkasından onun çehresine, gözlerine kavuştum. Zaaf edinmek ne kadar kolaymış, bir araya geldiğimizde yeniden anladım.

"Ayaz'a bakıyordum, denize..."

"Allah'ım! Sana bir şey oldu sandım, sudasın sandım." Görüşüm berraklaşınca Affan'ın ruh halini okuyabildim ve onu bu kadar... korkmuş gördüğüme hayret ettim. Omuzlarını sıkarak yüzüne doğru yaklaştırdım yüzümü. "Uçurumdan mı atlayacaktın? Az önce n'apıyordun?"

Tamam, gerçekten de konuşup bir cevap vereceğim ama... şuna bakın, benim için ne kadar endişelenmiş, gözbebekleri bile büyümüş. Hafızamı zorladım, gözbebeklerini, beni yanağımdan öptüğünde böyle değişik görmüştüm. Parmağımı yanak üstüne dokundurup, "Korktun mu?" dedim.

Gözleri hızlı hareket ediyordu, buna da daha önce şahit olmamıştım. Vay be, nasıl da bakıyordu öyle. Bakışlarına, gözlerinin böyle içten oluşuna o kadar kapılmıştım ki, başka şey düşünemiyordum. Affan'ın titreyen eli belime dolanıp sırtımın ortasına bir baskı uygularken, "Korkmuş muyum?" diye beni tekrarladı. "Soruya bak, soruya... Ne için soruyorsun? Duymak için mi? Suya bakıyordun demek. Ben de suya bakıyordum, saatlerdir..." gözleri yüzümün sağ tarafına alçaldı ve ayaklarımı yere bırakırken, saçlarımı omzumun arkasına iteledi. "Küpen yok, küpen neden denizde?"

Buz gibi olmuştu eli. Kulağımdaki ürpertiyle iç geçirdim ve Affan bu iç geçirmenin tüm beden soğukluğumdan kaynaklı olduğunu fark ederken, "Küpemin denizde olduğunu nereden biliyorsun?" diye sordum.

"Sen n'aptın? Sen küpeni denizde mi düşürdün? N'aptın Lal sen, bu uçurumun ucuna ikinci kez mi geldin sen?"

Beni kendisine çekti ama sonra kıyafetlerinin ıslak olduğunu fark edip uzaklaştırdı, dudaklarından hafif bir küfür sıçrarken gözlerini vücudum boyunca dolaştırdı. "Ben... n'aptığımı hatırlamıyorum," dedim. "Ayaz'ı mı arıyorlar? Bu adamları sen mi çağırdın? Ayaz'ı ben itmişim, sen biliyor musun? Ayaz'dan haberin var mı? Nerede, çok merak ediyorum..."

"Lanet olsun ona." Alçak bir sesle kalbimi kırdı. "Hepsi onun yüzünden değil mi? Tüm bu perişanlığın."

Omuzlarım düştü ve gözlerim hayal kırıklığıyla örtüldü. "İkinize birden sahip olamam değil mi?"

Ne saklıyorum ki? Çok anlaşılıyor onu ne kadar istediğim. Ayaz kadar istediğim.

"Buraya gel," diyerek dirseğimden tuttuğunda gözlerimi açtım. "Arabaya gidelim."

"Arabaya mı? Arabanı yaptırdın mı? Ne zamandır buradasın? Yoksa sandığımdan uzun zamanı mı hatırlamıyorum... Ağğğ."

Ayaklarım ilkinden daha hızlı şekilde yerden kesildi ve kendimi Affan'ın kollarında, yüksekte buldum. Başım omzuna düşerken ellerim telaşla kafasına tutundu. Hiç duraksamadan yürürken kucağında dengemi bulmaya çalıştım ve başımı omzuna koyup beni tutan kolunu iki elimle birden kavradım. "Beni üçüncü kez kucağına aldın."

"Başka işin yok bunu mu saydın? Zaten onu da yanlış saymışsın."

Allah Allah, nasıl olurdu? Emindim üçüncü kez olduğuna. Uçurumdan uzaklaşıp caddenin karşısına geçtiğimizde siyah bir araç kapısını açtı ve beni şoför koltuğunun yanına bırakırken sırtımı iki kez okşadı. Kalçamın üstünde kayıp başımı kaldırdığımda, Affan üzerimden ileriye uzandı. Arka koltuklara kolunu uzatırken omzu yüzüme sürtündü. Gözlerimi kapayarak alnımı boynuna doğru sürttüm ve ben geri çekilene kadar Affan duruşunu bozmadı. Geri çekilirken arkadan aldığı ceketi bana giydirmeye başladı. "Sana n'olmuş böyle Lal? Babam... sana n'aptı?"

Babası ve Rauf bana neler yapmıştı? Gözlerinin içine bakarken ceketine gömüldüm ve gitmesin diye bileğinden sertçe tuttum. "Hatırlamıyorum Affan, neler olduğunu hatırlamıyorum. Seni en son ne zaman gördüm?"

Bana bakakaldı. Gün doğumunda açık renkli görünen kaşlarına uzandım, kaşının kenarını düzeltirken gülümsedim. "Seni dünden önceki gün gördüm Lal. Sana geldim. Yazlığa gelip seni gördüm. Karnın ağrıyordu, ağlıyordun, ben de ağlarım dedim, hiç inanmadın... Gerçi belki de yalan söylüyordun."

Zihnimde hiçbir şey belirmedi ve kendimi, değerli bir şeyleri kaybetmiş hissettim. O ve benim aramda bir şeyler geçmişken hatırlamamak... "Affan, dur bi... Ben bunları hatırlamıyorum. En son... Rauf bana ilaç vermişti, ondan sonrası yok. Neler oldu, Ayaz nerede bilmiyorum."

Dakikalardır söylediğim saçmalıklar bir anlam bulunca Affan'ın yüzü soldu. Kaşını düzeltmeme rağmen elimi uzaklaştırmadım, insanların kendi tenleri diye dokunmayı bile sevmem, zaten hissetmem de ama... Affan özel, çok özel. "Lal, ilk önce söyle, bir yerinde ağrı, acı var mı? Seni doktora götüreyim mi?"

"Yok Affan, yok." Karnım ağrıyordu gerçi, rahmim de ama... şu an önemsemiyordum. "Hastaneden geliyorum ben, o adam beni hastaneye götürdü."

Yüzü soldu. "Ne adamı? Kim?"

"Tanımıyorum, beni denizde bulmuşlar, hastaneye götürdüler. Doktor da iyi olduğumu söyledi ama ben duyduklarımdan sonra buraya geldim. Neden öyle bakıyorsun, gerçekten tanımıyorum."

"Tamam." Giydirdiği ceketin yakalarını önüme çekip kafama dokundu. "Seni yardıma muhtaç bıraktığım için kendime çok kızgınım. Telafi edeceğim."

Bu içten pişmanlık, onun beni bıraktığını unutturdu. Bence Affan sadece bana baksa bile bunu unutacaktım. "Sen... burada olduğumu nasıl anladın peki? Denize düştüm mü sandın? Ben de Ayaz'ı arıyorlar sanıyordum, uçurumdan aşağıya ona bakıyordum."

Sol kulağımdaki küpeye dokunup sağ kulağıma baktı. "Küpelerinden birisinde, taşının altında bir takip cihazı vardı. Kaybolduğunu anladığımda izini sürdüm ve saatlerdir... sen oradasın, suyun altındasın sanıyorum."

Islak kıyafetlerine üçüncü kez baktım. "Suya girip beni mi aradın sen de?"

"Ee, bir peri kolay yetişmiyor. Kaybetmem." Burnumun ucunu sıktı.

"Ne dedin ne dedin? Şimdi de dalga mı geçiyorsun? Suya düşen yansımamın peri olduğundan bahsetmiştin, şimdi de sırası mı alay etmenin?"

"O zaman da dalga geçmedim şimdi de."

Bir daha araba içine uzanıp elini ısıtıcıda gezdirdi. Saçlarımı önüme aldım ve diğer kolundan tutup sıktım. Affan göz ucuyla hareketimi inceleyip geri pozisyonuna döndü, gözlerini ayaklarımda dolaştırdı. Hafif eğilip parmaklarının tersini ayak bileğimden içeriye sürttü. "Buz gibi olmuş, ne zamandır ayakkabısızsın sen?"

"Onu da hatırlamıyorum. Yaralanmış ayaklarım, nasıl olduğunu da anlamadım..."

Affan hızlıca hastane terliğini ayağımdan çıkarınca ayaklarımı geri çektim ama bileğimden tutup hafifçe kaldırdı. Kesildiğini hissetmiştim. Baktıktan sonra ayağımı terliğin üstüne geri bıraktı ve bana bakamadan başını sol tarafa çevirdi, gözlerini kapatıp bir süre bekledi.

"Üzülüyor musun? Neden? Beni bırakmasaydın o zaman, bak neler oldu..."

Kumral saçlarını başının üstüne doğru düzeltti. "Beni mi suçluyorsun?"

"Anlamıyor musun bu sadece yaşamakla ilgili değildi. Bu sadece aileni kandırıp güvende olmakla değildi. Bu senden ayrı kalmakla da ilgiliydi. Belki ben... ölü sayılmak istemedim. Kendimi korumak ve saklanmak istemedim."

"Ne istedin Lale?"

"Biliyorsun," dedim.

Gözleri bana kilitlendi. "Söyle."

Bir şey söylemeden başımı dışarıya çevirdiğim an çenemin altından kavrayıp yüzümü kendisine geri çevirdi. "Söyle dedim."

Ben de, "Sen söyle," dedim.

"Söylemiştim."

"Ne söylemiştin?"

"Mesajda demiştim, ses kaydında."

Boğuk sesi binince kez kulaklarımda yankılandı. Gerçekten abartmıyordum. Bin kez o mesajı düşünmüştüm.

"Ama yüzüme karşı söylemedin," dedim, kararlıca.

Elleri bileklerimi okşayarak doğruldu ve başımın üstünde yükselirken göz temasını korudu. "Seni sıcak, güvenli bir yere götüreceğim. İki dakika bekle."

Giderken bir de saçımı düzeltti, tutamı parmağında hafifçe çevirdi. Arkasını döndüğünde vücuduna yapışan tişörtüne, kalın kollarına, uzamış saçlarına baktım. Yolun sonundaki yokuşu inip gözden kaybolunca kalbim hemen panikledi.

N'oluyor? Gerçekten n'oluyor? Kendimi bağımlı gibi hissediyorum.

Ceketin yakasını burnuma doğru çektim. Günlerdir beklemiş bir parfüm kokusu vardı. Sevdiğim parfümüydü. Ceketi koklamakla kalmayıp yüzüme sürttüm.

Görünmekten endişe edip birkaç dakika sonra ceketi indirdim ve kollarımı ovuşturup ısınırken dikiz aynalarındaki gölgeyi fark ettim. Başımı kapıdan çıkarıp arkaya bakınca o adamı gördüm, elinde ceketini tutarak buraya yürürken yavaşladı. Ayağa kalkıp araba dışına çıktım.

"Buraya geldiğini anlamıştım," dediğinde arkamdaki araca ve üstümdeki cekete bakıyordu. "İyi misin? Neden kaçtın?"

Konuşmalardan bahsetmek yerine, "Keşke gelmeseydiniz," dedim. "Benim..." o neyim ki? "Eşim geldi, eve döneceğim."

Arabanın ve üstümdeki ceketin neyi işaret ettiğini anlayıp bana doğru bir adım yaklaştı. "Bir sorun yok değil mi? Konuştuğumuz gibi, eğer zaten eşinden kaçıyorsan yardımcı olabilirim."

Buraya üçüncü birinin yürüdüğünü benimle aynı anda fark etti. Sol tarafa doğru baktığımda Affan'ın hızlı hızlı yürüdüğünü gördüm. Geri döndüğüne çok sevinip duygularımı belli etmeden bakarken, "O mu?" dedi, adam.

Affan tamamen yaklaşırken gözlerini tepesinden tırnağına kadar adamda dolaştırdı. Yanaklarının üstü üşümekten kızarmış, saçları dağılmıştı. Tamamen yaklaşıp adamın karşısına geçerken aşina olduğum bir yüz ifadesine sahipti. "Bir sorun mu var? Neden yolun ortasında durmuş, bakıyorsunuz?"

Adamda Affan'ı aynı şekilde inceleyip kibarlık veya sıcaklık göstermeden, "Hanımefendiyi tanıyorum, nasıl olduğunu merak ettim," dedi.

Affan kolunun birisini arkaya doğru gererek başını sol omzuna eğdi ve tek kaşını sakince kaldırdı. "Onu hastaneye götürsen siz misiniz?"

Adam sadece baş salladı.

"İyiliğinize bir karşılık mı bekliyorsunuz? Neden peşinden geliyorsunuz?"

Affan'a yaklaşmaya başladım, buradan hemen gitmekle ilgili bir şeyler söyleyecekken, "Yalnızdı," dedi adam. Gözlerini birbirlerinden ayırmadan konuşuyorlardı. "Endişeli ve korkuyordu. Birine ihtiyacı vardı."

Affan, sanki kasılmış gibi kolunu bir daha yanına doğru gergince silkeledi. "Beni çok özleyince biraz kafayı yiyor. Bu da halk arasında onu biraz tuhaf, hatta deli gösterebiliyor. Siz de onu yanlış anlamışsınız, yoksa gayet iyi."

Yüzümü ona döndürürken kaşlarım alnımla birleşmek üzereydi. Adam açıklamayı makul bulmadı ama Affan söylediklerini az bile bulup şunları da ekledi. "Doktora gösterdim. Yoksunluk krizi olduğunu söylüyorlar."

Delirmiş mi bu?

Adam, "Anlamadım, madde bağımlısı mı?" diye sordu, yaptıklarım ve davranışlarım ancak o zaman mantıklı olurdu galiba.

Affan olağan bir sesle, "Madde kullanıyor olsa bu kadar güzel kalabilir mi?" dedi.

Sadece dize değil, dile de getiriyor demek.

Herhalde tüm bunları akıl karıştırmak, bu adamı uzaklaştırmak için söylüyordu. İşe yaradı mı bilmiyorum, çünkü bir saniye sonra adam tekrar bana baktığında, "Sorunun ne?" diyerek ona yaklaştı Affan, benim de önümü kapadı. "Dedim ya; o iyi. Gerçi kötü de olsa seni ilgilendirmemeli."

Adam hâlâ şüpheli görününce, "Hey," dedi Affan, alçak bir sesle. Elinin tersiyle, omzundan darbeli şekilde itince adam kaşlarını çatarak kendisine baktı. "Git diyorum ya, duyamadın mı? Kilitlendin kaldın, hayırdır?"

Affan'ın üslubunun bozulmaya başladığını sezince araya girmek istedim. "Affan, o asker, öyle konuşma."

Adam da kendisiyle böyle konuşulmasından huzursuz olarak belli edince, Affan bana dönmek üzereyken duraksadı. "Çok istiyorsanız siz gidin," dedi adam. "Araç sizin belli ki, yol da burada."

Affan, "Yolumun üzerinden çekil," diyerek adamı yeniden itince endişelendim. Bir asker ya da polise böyle davranılmaması gerektiğine emindim.

Gerileyip bana döndü ve elinin tersini kotuna silerek araç kapısını daha da araladı. Dirseğimden kavrayıp koltuğa oturmaya teşvik edince adama son kez baktım. Hâlâ yardıma ihtiyacım olup olmadığı konusunda tereddütlü gibiydi. Aklından çıkmak adına hafifçe gülümsedim ve Affan bana bakarak şoför koltuğuna yürürken, kemeri takmakla meşgul oldum.

Kapıyı sakince kapatmadı ve yerine yerleştiği anda torpidoya uzandı. Bu araca nasıl sahip olduğunu bilmiyordum ama kendi arabası gibi güzeldi, koltukları beyaz deridendi. Torpidodan ıslak mendili alıp camdan dışarıdaki adama bakarken, "Kıyafetleri de kir içinde," dedi. "Elimi de pisletti."

Elinde hiçbir leke yoktu ama işte huylanıyordu, bir şey demedim. O adam beni kurtarmak isterken de ıslanıp kumların üzerinde kirlenmiş olmalıydı. Üzerimdeki eşofmana bakıp göstermeden lekelerini silmeye çalıştığımda Affan gözlerini bana kaldırdı. "Senden söz eden kim canım."

Elindeki paketi aldım. Islak mendil çıkarıp görünür lekeleri silmeye başladığımda Affan sessizliğimi izledi. O kadar dalgındım ki, ıslak mendilleri elimden geri alırken tepkisiz kaldım. "Temizdin zaten sen," dedi ama ıslak mendillerinin rengi bile değişmişti.

Gözlerim doldu. "Şu halime bak, düştüğüm duruma bak. Hepsi ailen yüzünden. O kardeşine... asla kalbimi vermeyeceğim." Asla hem de. Ölsün, umursamayacaktım.

"Kimseye vermeyecek misin kalbini?"

"Deli misin sen, başka kime vereyim? Bir de kimseye mi diye soruyorsun..."

Yolun karşı tarafına bir daha baktı ve gerginliğini hissettim. Anahtarı takıp direksiyonu çalıştırdı ve uçurumun kenarından uzaklaşırken aralıklarla yüzüme baktı. "Birkaç telefon görüşmesi yapacağım. Biraz uyu. Vardığımızda seni kaldırırım, tamam mı?"

"Ayaz için mi görüşme yapacaksın? Aileni arar mısın lütfen, yanlarında mı öğreneyim?"

"Ayaz Ayaz Ayaz... Biraz kendini düşün Lal, biraz olsun kendini düşün." Nasıl düşüneyim ki kendimi? Ayaz'ı ve bir de... onu çok düşünüyorum ben, kendimi onlardan sonra.

"O denizdeydi belki, keşke baksaydık Affan, orada kalsaydık. Ne dedin onlara, gidiyorlar mı yoksa?"

"Hayır," derken araç aynalarından arkaya doğru baktı. Bir anlığına hâlâ o adamın gidip gitmediğine baktığını düşündüm. "Ayaz'ın nerede olduğunu kimse bilmiyor. O yüzden suda aramaya devam edecekler."

"Ne demek kimse? Ailen? Onları gördün mü? Ne söylediler?" Korkunun verdiği sıcaklıkta ceketin yakasını genişlettim.

"Lal, bildiklerimi sana anlatacağım, sen de hatırladığın kadarını bana. Fakat önce bekle, biraz uyu, seni güvenli bir yere götüreceğim."

"Bursa'ya gitmeyecek miyiz?" diye sordum. Eve en yakın hissettiren yer orasıydı. Dağın tepesindeki, karların arasından ev.

"Gideceğiz ama öncesinde düşünmem lazım. Ailemin bilmediği bir yerde."

"Of ya, of..." nereye gideceğimi o biliyordu belki, ben şimdilik bilmiyordum. Sürekli oradan oraya, yerleşik bir hayatım olmadan mı yaşayacaktım? "Benim hiçbir yerim yok, hiçbir yerim. Sana bağlı kaldım, başka hiçbir yer yok."

Başı bana çevrildi. "Benim çok yerim var ama ben buradayım. O kadar yer var, buradayım tamam mı?"

Bir an için yanlış anlaşıldığımı düşündüm. O kolaylıkla üzülmez ama ben hemen düzeltmek istedim. "Öyle demek istemedim. Mecburen yanında olsam gitmemek için uğraşmazdım değil mi? Aklını kullan bak. Gitmemek için hasta olmaya bile çalıştım ama çok hastalanmadım, istemediğimde de hemen oluyorum..."

"Al işte, ben anlamıştım. Bir de bana aklını kullan diyorsun, sen mı akıllısın yani?"

Ağzımdan kaçırdıklarımdan sonra yüzüne hiç bakamadım. Dudak kenarımı ısırıp durdum. "Akıllı olmasam o planı yapar mıydım?"

"Hasta olmak mı planındı? O yüzden dışarılarda üstsüz geziyordun tabi. Öyle de öksürdün, uykusuz bıraktın beni. Bir de övünüyorsun aklınla." Elleri ne kadar sıkılaştıysa direksiyon kaydı, neredeyse şeritten biraz çıktı ve ellerini gevşetti. "İlla kafaya seni takacağım, böyle rahat ediyorsun."

"Uykusuz kaldığına mı üzüldün?" diyerek yumuşatmaya çalıştım. "Uyumuyorsun zaten, sorun etme."

Bir düşünceye kapıldığı için kuru esprim havada kaldı, cevap vermek dursun bana bakmadı bile. Omuzlarımı düşürüp dudağımı büktüm hevesim kaçmış şekilde.

Bir dakika sonrasında, "O adam," dediğinde ne düşündüğü anlaşıldı. "Niye öyle davrandı?"

"Nasıl?" dedim.

"Rahatsız etti beni."

"Neden ki?" Bir daha görmeyeceğimiz adamdı nihayetinde.

"Uzun uzun baktı."

"Sana mı?" dedim.

"Dalga mı geçiyorsun?" dedi.

"Evet."

Affan yüzünü bana döndürürken göğsünü ağır ağır kaşıdı. "Onu bir daha görmeyeceksin değil mi?"

Bu hiç de mantıklı bir soru gelmedi. "Nerede göreyim ki? Tanımıyorum bile."

Başını sallarken tekrar önüne döndü. "Evet, neredeyse imkânsız. Buradan uzağa gidiyoruz zaten biz."

Çehresini seyrederken, "Öyle," dedim.

Bir sürü gerginmiş gibi göğsünü kaşımayı sürdürdü. Bu çok sık yaptığı alışkanlığıydı. Dizlerini, kollarını ovmak ama en çok da göğsünü böyle ovar gibi kaşımak. Onu birkaç kez, kısacık zamanlarda çıplak görmemiş olsam göğsünde bir yarası olduğunu düşünebilirdim. Belki de gözden mi kaçırdım? Yarası var mıdır?

"Uyuma hemen, bir yerde durdurup karnını doyuracağım," dediğinde, açlığımı hatırladım.

"Kendim için mi kalbim için mi?" dedim, esnerken. "Kendin için dersen ye..."

"Benim için," dedi.

Ve gözlerim kapanırken bir de baktım ki elimi tutmuş. Ne zamandır, kaç dakikadır? Boşluğa dokunmaktan farksız olması içime oturuyordu.

Araba durduğunda gözlerim tekrar aralandı. Yorgunluktan başımı zor kaldırdım. Affan arabadan çıkarken bir şeyler söyledi ve çok kısa sürede geri döndü, belki de bana öyle geldi. Ayaz'ın adı dudaklarımdan çıkarken kendisine baktım. Bir poşetten karton kap çıkarıyordu, dumanı tüten bir çorba olduğunu gördüm ve tamamen doğruldum. Ben çorbayı uzatacağını sanırken bir kaşık alıp dudaklarıma kadar getirdi. "Biraz sıvı girsin midene."

"Bu çorbayı..." etrafımıza baktım. "Nereden buldun?"

"Şehirler arası otobüs geçiyor buradan. Tesis var."

Kemerimi çıkardım. Dökülmemesi için -içten içe rahatsız olabilirdi- iyice yaklaştım ve ilk kaşıkta dudaklarım hafifçe yandı. Şimdi toprak renginde gibi duran harelerle dudaklarımı izleyerek ikinci, üçüncü kaşığı da uzattı. Ben ona, o da bana bakarken kâseyi yarıladım. Affan ağzıma her uzandığında sanırım farkında olmadan kendisi de yaklaştı, en sonunda yüzlerimiz, ağızlarımız arasında yalnız bir kâse kalınca gözlerini kaldırıp gözlerime baktı. "Hoşuma gitti," dedi.

"Çorba mı? Tadına bakmış mıydın?" Aptal Lale, adamın tat duygusu yok ki. Gerçi o da hemen yalan söylerdi şimdi.

"Hayır. Seni beslemek, sana bakmak, karnını doyurmak."

Ardından bana iki kaşık daha uzattı ve üçüncüsünde dolan gözlerimden akan gözyaşı kaşığa damlayınca hemen geri çekildim. Ellerimi yüzümde dolaştırıp arkama yaslanırken hıçkırıklar saçtım. Affan'ı hareketsiz bırakan ansız eylemim, göğsümde bir sıcaklıkla başlamış olsa da onun elinin ateşiyle harlandı. Çene hattımı parmağının eklemiyle okşayınca dudaklarım titredi. "Senin bir yerin var Lal. Senin her zaman gideceğin bir yer var. Kapıları sana asla kapanmayacak bir ev var. Ellerim olmasa, ayaklarım da olmasa, sürünerek de açmam gerekse... sana kapısını her zaman açacağım bir ev var."

Elimi kendisine çektiğinde gözlerinin en içine bakıyordum. Dünyayı gözyaşlarım mı yoksa onun etkisi mi bulanık göstermişti, ayırt edemiyordum. Elimi ağız hizasına kaldırıp dudaklarını parmaklarıma düşen damlalara sürtüp, gözyaşlarını sıyırır gibi öptü. Islaklık dudak kenarlarına kadar bulaştı. "Ellerinle en son kimi hissettin? Onu çok kıskanıyorum."

Çenemi parmağına bastırdım. Ya ellerim dışında vücudumun çok fazla hissettiğini anlıyor muydu? Yüzüme, gözüme, bazen dudağımın kenarına dokunduğunda bir insana kıyasla çok daha fazla hissediyordum.

"Ellerimdeki his kademeli olarak kaybolmuştu, zamanla. Artık çok az hissetmeye başladığımda da... sürekli kontrol edip bir yerlere, birilerine dokunuyordum. Sabahına ellerimdeki hissi tamamen kaybettiğim bir gece... annem uyurken ona sarılmıştım. Ellerimle dokunabildiğim, hissedebildiğim son kişi annemdi."

Affan elimin baş parmak kısmındaki sıcak yaşı da öperek sildi. Anlamak için dikkatle izliyordum. Avucumu indirerek, "Annenden hiç bahsetmiyorsun," dedi. "Hatta ablan ve babandan da. Belki kardeşin vardır, onu da bilmiyorum."

"Yok," dedim, kolay bir soruydu. "Sadece ablam vardı."

Elimi dizine kadar koydu ve bir müddet durgunlaşan yüzüme bakıp sonra aramızdaki çöplere uzandı. Poşeti kenara bırakıp ıslak mendil ile elini, etrafı sildi. Bu sırada diğer elini dizimde sabit tutuyordu, hatta arabayı kullanmaya tekrar başladığında bile bu garip yakınlığa son vermedi.

Benimle daha konuşmadı. Bunu uyumam için yaptı. Yani bence. Öyle düşündüm. Aracı yavaş kullansa da uykuya dalmam zaman aldı. Huzursuzluk ve Ayaz'ın endişesi yakamı bırakmadı, küçücük koltukta cenin pozisyonu almaya çalışırken iki kereden fazla sıçradım.

"Ayaz'ı dolaba sakladım, ya hâlâ oradaysa... Ya susuz ve aç kaldıysa..."

"Ben seni ararken evin her yerine baktım, onu bulamadım ama yatağındaki kan lekeleri... Çok korktum Lal."

Karanlıkta bir dolap gördüm. Açtım baktım, ikinci dolap vardı. Onu da açtım ama bu kez üçüncüsü karşıma çıktı. Bir türlü o dolabın içini görüp Ayaz'a ulaşamadım. Uyku ile uyanıklık arasında gidip geldim.

"Bu beş oldu," derken yanağımda sulu öpücük sesi duydum ve yumuşak bir yere bırakıldım.

Kendimi hapsolmuş hissettim, aklım başıma gelene kadar eziyet dolu saatler geçirdim. Gözlerim açıldıktan sonra dakikalarca karşımdaki tavana bakıp nerede olduğumu kavramaya çalıştım. Karanlık bir ruh haliyle doğruldum.

Yine başka bir odada, başka bir evdeydim.

Hep böyle mi olacaktı? Kaldığım odaların tavanları hep değişecek miydi?

Hiç evim olmayacak mıydı?

Etraftaki loşluk bana saatin kaç olduğunu düşündürdü. Yerden tavana kadar uzanan, çıtalı geniş camlara bakınca gün batımı göze çarptı. Geniş, iki kişilik yataktan kalkıp sade odayı inceledim. Affan yoktu, evin herhangi bir yerinde olmalıydı.

Üstüme çekilen örtüyü indirdim.

"Affan?" diye seslendim.

Karşılık alamayınca doğruldum, ayaklarımda bir çift çorap görünce de şaşırdım. En son çıplak olduklarına emindim. Sabahın köründen bu vakte kadar uyumuş muydum? Olanların aklıma yatması için Affan'ı bir görmem lazımdı.

Odadan çıkınca geniş hol gördüm, merdivene kadar yürüyüp indim. Başımı sağımda solumda dolaştırıp Affan'ı aradım. Geniş, açık renkli duvar kâğıtlarıyla çevrelenmiş oturma alanına bakıp elimi dağılmış saçlarımdan geçirdim. Yolu bahçeye bakan güzelce bir evdi de... Burası da mı onlarındı? Her yerde evleri mi vardı?

"Affan?"

"Hey," diye alçak bir ses omzumun arkasından geldi.

Göğsümde sıcaklıkla kendi etrafımda döndüm ve Affan'la yüz yüze geldiğimde ayaklarım yerde kıpırdandı. Gözlerimi yüzünde tutmak istedim ama dönerken çıplak olduğunu fark edince bakışlarım omuzlarından aşağısında dolandı. Göğüs kaslarının aralarındaki kıvrım hafif nemliydi ve omuzları gergindi. Onu bu kadar yakından, ham bir vücutla görünce... kendi vücudum çok zayıf ve ince geldi gözüme.

"Terlemişsin," dedim, onu böyle uzun uzun izlememin sebebi buymuş gibi. Damağım kurudu, çaresini arar gibi etrafıma baktım.

"Evi ısıtıyordum," diye yanıtladı. "Bayağıdır soğuktu, biraz terledim."

Bir sesle bakışlarımı kaçırarak arkama baktım. Alçak şömine ateşi gözlerimi ısıttı ve sıcaklık yüzümü yalamış gibi mırıltı çıkardım. "Rusya'da bizim de böyle bir şöminemiz vardı. Sürekli önünde uyuyordum, Ayperi'de, yani ablamda beni odama taşıyordu..."

Affan'a dönerken gözlerim başının aşağısında dolaştırıp öyle baktım çehresine. Eli yanlarında, beni seyrediyordu. "Ablanın adı Ayperi mi?"

"Hiç söylememiştim değil mi? Evet, Ayperi."

"Hiç sevmem bu ismi," derken arkasını döndü.

Kaşlarımı çatıp ellerimi belime koydum ve onun yürüyüşünü takip ettim. "Affan, sevip sevmediğini sormadım ki sana. Ben de Doğa ismini hiç sevmem, benim de ismim doğadan ama bir çiçek ismi, Doğa ne ki? Manasız buluyorum ama şimdi sanma misilleme olsun diye dediğimi..."

Bir koridora girdiğinde pantolon beline bakıyordum. Kemerini açmış ama çıkarmamıştı. Kapısını açarak bir yere girince kafamı uzatıp baktım. Çamaşır odasıydı, iki makine ve kirli sepetleri vardı. Affan eğilip makineden bir şey aldı, bana döndü. "Banyo havlusu, çok sıcak suda yıkadım. Tamamen temiz, kullanabilirsin."

Beyaz renkteki havluyu ellerinden alırken kıyafetlerime ağlayasım geldi. "Çok haklısın, benim banyo yapmam lazım. Havlu bu evde miydi? Ben... başkasının havlusunu kullanamam."

"Yok daha neler," derken bir daha arkasını döndü, bu kez üstteki makineden bir şeyler çıkardı. "Gelirken aldım. Yeni."

"O zaman niye yıkadın?"

"Nasıl niye? Mağazadan aldığım için tabii ki. Kaç kişi dokunmuştur, kaç kez yere düşmüştür bir tahmin etsene."

Doğru, Ayaz'a küçük yaşlardan, hatta bebekliğinden beri aldığım kıyafetleri giydirmeden önce ben de yıkardım. Bana bakarken bu kez elinde lacivert renginde, dertop kıyafetler gördüm. "Bunları da yıkadım. Hepsi yeni. Banyoyu kullanmaktan tiksinirsen..."

"Duşakabini de ben yıkarım," dedim, nedense bu temizlik hassasiyetine anlayışla yaklaşmak istedim. "Kendimi nasıl yıkacağımı da söyleyecek misin?" Göz kırptım.

Göğüs altını yavaşça kaşırken bakışlarını omzumun üstünden arkada oyaladı. Kulaklarının arkası kızarınca dudağımı ısırdım. Bu kızarıklığın utançtan kaynaklı olmadığını hissediyordum. Gözlerime bakarken gülümsedi ama uzaklaşması gerekiyormuş gibi bir adım geri çekildi. "Sıcak suda yıkan. Kemiklerin bile üşümüştü, ancak ısınırsın. Ama cildini de kızartma."

Kıkırdadım. "Bir de gerçekten söylüyorsun."

"Banyodan çıkınca duş jeli de kokarsın şimdi."

Ha, şu mesele var bir de... "Yani de, niye böyle dedin?" Bilmiyormuş gibi.

Başını arkaya atıp inleme sesi çıkardığında uzayan boynuna bakıp ayak parmaklarımda sabırsızca yükseldim ama bir şey yapamadan arkamı döndüm, koridora çıkıp geldiğim yönde ilerledim.

Kaldığım odaya girip banyosunu açtım. Bir an önce yanına geri dönmek, her şeyi konuşmak istiyordum. Ayaz'ın güvenliğinden, sağlığından çok şüpheliydim. Ellerim duş boyunca aceleci, tedirgin şekilde başımda, bedenimde gezindi ve dakikalar içinde bana verdiği banyo havlusuna sarınıp odaya geri döndüm.

"Bunları unuttum," diyerek aynı zamanda oda kapısından girdi Affan.

Hamlem geriye doğru sıçramak oldu. Yüzüme düşmüş birkaç tutam ıslak saçımın arkasından ona bakakalınca Affan'da zamansızlığını fark edip hareketsiz kaldı. Odama girip çıkarken her zaman dikkatli olurdu, bu dikkatli olmadığı ilk seferdi. Saç diplerimden ayak üstüme düşen damlaları hissederken onun tekrardan kızarmaya başlayan kulaklarına bakıp vücudumun önünü diğer tarafa çevirdim. "O ne?"

Kapı biraz daha gıcırdadı ve Affan tamamen içeriye girip yatağın ucuna eğildi, elindeki ince giysileri kıyafetlerimin üstüne bırakırken göz yakınlığı kurmadı. "Bunları da yıkamıştım. Sen tekrar aşağıya inmeyince getirdim. Hemen duşa gireceğini düşünmedim."

Gerildiğim için saçlarımla oyalanmaya başladım, ıslak tutamları omuzlarıma çekerken onun pantolon paçalarına bakıyordum. "İneceğim şimdi, hemen seninle konuşmak istiyorum."

Sessiz kalıp doğrulunca gözlerim bu kez çıplak karnında dolandı. Yürürken kemerinin tokası birbirine çarpıp hafif bir ses çıkarıyordu. Yatağa ulaşırken boynumu kaşıdım ve kapı hâlâ kapanmayınca kafamı kaldırmam gerekti. Su damlalarının serinliğinde titrerken, "Ne?" dedim. Kapı eşiğinin dışında, hareketsizce beni seyrediyordu.

Şakaklarına iki yandan bastırarak elini gözlerine kapadı ve sessizce, "Hiç," dedi. Oda kapısını kapatmayı unutarak arkasını döndü, ayrılırken bir kez daha omzu üstünden bakınca buradan adeta güçlükle uzaklaştığını anladım.

Tamamen gözden kaybolunca yatağın ucuna oturdum. Kelebeklerin vahşice döndüğü karnımı tutup bir müddet dizlerimi izledim. Vücudumda lekeler vardı, izler. Giyinmeye başlarken bel ve rahmimdeki ağrı yüzünden duraksadım, duşta da hissetmiştim.

Affan'ın sonradan getirdiği ince kıyafetler bir atlet ile... çamaşır gibi duran, kadın boxerıydı. Tüm bu kıyafetleri nereden almıştı? Nasıl bu kadar uzun süre uyumuştum? Onların üstüne aldığı Adidas eşofman takımını giyindim. Çok rahattı, üstü fermuarlıydı ve vücudumu güzelce sarmıştı.

"Utandım şimdi, kıyafet almakla kalmamış, bir de altlı üstlü çamaşırı düşünmüş..."

Saç diplerimi çok yakmadan başımı kuruttum ve odadan çıkarken acele ettim. Son basamaktayken oturma alanına baktım. Affan camın önünde dikiliyor, telefonuyla uğraşıyordu. Başını kaldırmasından anladım beni hissettiğini. Arkasından yaklaşıp mesafemizi kapadım ve yanına geçerken Affan'da bana döndü. Güneş yüzüne düşmüştü, saçları ve gözleri parlıyordu. Ev de gerçekten sıcaktı, şöminede odunlar çatırdayıp duruyordu.

"Bu ev kimin?"

"Emlakçıdan birkaç günlüğüne kiraladım," derken, başını tekrar telefonuna eğmişti. Buna da hemen bozuldum.

"Nereden emlakçı buldun hemen?"

"Bizim yazlıktan ötürü tanıyordum."

Camdan dışarısını taradım. Güneş ağaçların arkasından son dakikalarını yaşıyordu. Geniş bahçenin arkasından yol geçiyordu. "Muğla'dayız yani? Ailen nerede? Peşimde mi? Tabii ki öyle, bu lanet kalbimin peşindeler. Ya Ayaz? Ne biliyorsun? Oğlum nerede?"

"Nerede olduğunu bilmiyorum. Babam senin onu alıp evden kaçtığını söyledi."

Ona cevap verecekken hâlâ telefonuna bakıyor olmasına içerledim. Gereksiz tabi, başka dert de yokmuş gibi ama... "Önemli bir şeye mi bakıyorsun?" dedim.

Sadece, "Çok mesaj birikmiş, önemli bir şey var mı diye bakıyorum," dedi.

Belinin kenarında duran eli gözüme çarptı. Baş parmağı pantolonun kenarından içeriye girmişti. "Mutlaka önemli bir şey vardır, benden de önemli bir şey... Yok sitem etmedim, meşgulsün ya, onu demek istedim."

Nihayet çenesini kaldırınca küçük sırıtışını gördüm. "Şu an öyle bir şey yok."

"Nasıl bir şey?"

"Daha önemli bir şey."

Gözlerimiz kavuştuğunda rahatladım, ne dediği üzerinde pek duramadım. Şimdi konuşmaya devam edebilirdik. "Beni nasıl bulmuştun? Küpem mi demiştin?"

Telefonu koltuğa doğru atıp vücudunu da bana çevirince alanım daraldı. "Evet, onları hatırlıyorsun değil mi? Küpeyi sana verdiğimi?"

"Evet tabi." Parmağım sol kulağıma gitti. "Bu küpede de bir şey var mı?"

"Var."

"Yok artık, onda ne var?" Merakla küpeyi çıkarmaya çalıştım.

Affan etrafımdan geçerken arkamda duraksadı ve çenemden kavrayıp başımı arkaya yatırırken, kulağıma doğru eğildi. Şaşkın bir soluk dudaklarımdan çıkarken, "Orada öpücük var," deyip parmağımla birlikte kulağımdan seslice öptü. Ürperip kollarından kaçtım. "Karşı tarafa geç."

Sersemlemiş halde geriledim ve parmağım kulağımdaki ıslaklıkta kalırken, sağa sola bakıp yanaklarımı şişirdim. Çok etkileniyordum, böyle aniden öpeceğine haber verseydi keşke. Anlamadığım şekilde yerlerimizi değişirken bileğindeki o dijital saati tekrar öttü ve Affan yanında durduğumuz camın güneşliğini biraz daha açtı. Batan güneşin son demlerini yüzümde hissedince gözlerim kamaştı, turuncu ışık saçlarıma kadar karıştı.

"Niye o hareketi yapıyorsun?" dedim, dudaklarına bakarak.

Güneşliği biraz daha açıp bileğindeki saati çıkarmaya başladı. "Ne hareketi?"

Beni öpmeden önce hep dudaklarını yalayıp öptüğü tenimi ıslatıyordu.

Söyleyemedim de ama hep aynısını yapıyordu, fark etmiştim. Sessiz kaldığımda üstelemeden saatini cebine attı ve ben de ancak onu izlemeye son verirsem akıl sağlığımla konuşabileceğimi fark ettim. Cama döndüm. "Ayaz'ı alıp çıktığımı hatırlamıyorum. Belki yalan söylüyordur baban."

"Senin hafızanı kaybettiğini bilmiyor, muhtemelen doğruyu söylüyor."

"Beni değil, seni inandırmak için yalan söylüyordur," dedim, değil mi sonuçta öyle de olabilirdi? Affan'ı tarafına seçerdi ki bir de öyle üzüleyim.

"Faydasız olurdu, babam da farkında." Durduğu yerden hiç ayrılmadan güneş altındaki çehremi saçımdan çeneme kadar seyretti. "Lal, hatırladığın kadarıyla... Sana n'aptılar?"

Karnımı tutmaya başladım. "Baban hamile olduğum yalanını öğrenmiş. Rauf ya da Doğa'dan. İlk sorunca ben de doğruladım, bırakır sanacağımdan ama onlar doktor getirdi, düşük yapmam için ilaç verdiler..." zihnimin arkalarında hâlâ Rauf ve Doğa için eşsiz bir plan düşlüyordum.

"Sikeyim." Alçak sesle, yavaş bir adımla geldi, yüzümdeki güneş onun yaklaşmasıyla azaldı. "O yüzden karnın ağrıyordu değil mi? Bana yalan söyledin, oraya kadar gelmişken, sana yardım edebilecekken bana yalan mı söyledin?"

"Hiçbirini hatırlamıyorum," dedim, hâlâ da hatırlamadığıma inanamıyordum. "Sana neden yalan söyledim ki? Bıraktıktan sonra eve geldin demek, neden ki?"

"Neden mi?" Göğsünün hızlı ve tedirgin yükselişi gözüme çarptı. "Aramalarıma, mesajlarıma dönmüyordun, son mesajında da... konuşmak istemediğini söyleyince benden uzaklaşacağını sandım. Kararlılıkla, günlerce benimle konuşmadığın için yazlığa geldim. İyi değildin ama karnının ağrıdığını söyledin, Bade'yi evden gönderdiğini..."

Hepsi, hiç yaşanmamış gibiydi. "Bade, doğru Bade. O nerede? Nasıl?"

"İyiydi," dedi. "Senden önce evden çıkmış o."

"Yoksa o mu sana haber verdi?"

"O da verdi ama ben daha önce, sen ertesi gün hiçbir aramama çıkmayınca huzursuz oldum." Burnunun ucunu kaşıdı. "Tekrar uçak bileti aldım, eve gelince de babamla Rauf'u buldum."

Kafam karıştı. "Onlar evdeyken nasıl kaçabilmişim? Ayaz'ı sakladığımı hatırlıyorum, görmüşler demek, nasıl oldu acaba?"

Affan hatırlayamıyor olmama karşı tepkili değildi, zaten bir şey hakkında ne hissettiğini anlaması da güçtü ama sanki... artık endişe duymaya başlamıştı. "Babamı bıçaklamışsın. Dağ gibi adamı yıkmışsın. Ne kadar etkilendiğimi anlatamam."

Ağzım o kadar açıldı ki, gülüşüm doğrudan güzel yüzünde yankılandı. "Bana takılıyor musun Affan, yapma..."

"Gece boyunca beni bıçakladığın rüyalar gördüm. Ne kadar etkilendiğimi sen düşün."

Anladım, biraz akıl bulandırmaya, hatırlamıyorken hiç de çaktırmadan benimle alay etmeye çalışıyordu. "Sana ne desem bilemedim, yaptığına bak, Ayaz yapmış desen inanırım da..." ne söyletiyordu bana.

"Babam yaralanınca Rauf onun endişesine kapılmış, bu fırsatla kaçabilmişsin."

Hakkımda duyduğum en şaşırtıcı sözcüklerden sonra başımı dalgınca salladım. Ne kadar ileriye gidecekleri belliydi, belli ki bir şey sonucunda ben de ona saldırmıştım. "Durumu kötü müymüş?" Aslında pek umurumda değildi ama ölürse katil olurdum.

"Senin karın ağrın devam ediyor mu? Doktora görünmen gerek, düşük ilacıysa tehlikelidir o."

Günden güne zayıfladığım için içe göçmüş görünen karnıma baktım. "Ayaz'ı n'aptım ben? N'aptım, nerede?"

Gözleri karın hizamda dolaştı. "Karnın diyorum, bir hastaneye gidelim."

"O adam yanılmıyor muydu? Ayaz'ı kurtarmak için mi atladım? Onu düşürdüm mü, ittim mi?"

"Uçurumdan gerçekten atladın mı sen?" diye bağırdı Affan. Bana ilk kez bağırdı. Ses yükseltmek değildi bu. Bağırmaktı. Bağrışı tereddütsüzdü.

Açıkça irkilip çenemi kaldırdım. Küçük yaşlarımdan sonra ilk kez, birisi bana bağırdı diye gözlerim ıslandı. Bir adım geri çıkıp arkamı döndüm, ayaklarımı öfkeyle vurarak yürüdüm ve şömine önüne oturup başımı eğdim. Kendimi sıkıp hıçkırıklarımı içime hapsettim, yere çok sert oturduğum için dizlerim hemen acıdı.

Bıktım.

Herkesin bana dokunmasından ve her şeyin beni acıtmasından.

Omuzlarımdan tutulup çevrildiğimde, az önce güneş ışığı dolaşan yüzümde ateşin gölgesini hissettim. Güneşin ardından karanlık çökmüştü, ev şömine alevleriyle aydınlanıyordu. "Madem ölmek istiyordun, niye savaş veriyoruz biz? Kalbimi almalarına izin vermem, kendimi öldürürüm cümleleri gerçek miydi?  Boğularak ölmek değil mi? En az canını yakan ölüm olurdu. Çünkü ellerin hissetmiyor ama vücudun hep çok acıyor. İkinci kez o uçurumun ucuna geldiğinde bunu mu düşünüyordun? Canını acıtmadan ölmeyi mi? Her şey onun için mi olacak? Sen ondan çok benimsin, görmüyor musun? O çocuk seni sevmiyor bile Lale, o seni sevmiyor..."

Dudaklarımdan fısıltı gibi bir nefes süzüldü.

Konuşmak istedim ama o da aynı anda cümlesine devam etmek istedi.

Sonra ikimiz de konuşmadık.

"Babana da böyle bağırdın mı?" diye sordum.

"Hem de nasıl."

Parmakları omuzlarımı sıkarken, burnundan aldığı her nefesi duydum ve yakınlığımız başımı döndürürken, "Beni neden istiyorsun ki?" dedim, açık açık söylemesiyle heyecanlanmıştım.

"Bu birini istemek gibi değil. Sana ait olanı almak. Bana böyle hissettiriyorsun."

Yapamayacağım, o gözlere bakarken aklımı koruyamayacağım. Başımı bir daha önüme indirip kendimi geriye çektiğimde Affan'ın elleri uzaklaştı. Sesli nefeslerini dinledim ve tamamen doğrulup arkasını döndüğünde şömine ateşine baktım.

Tereddütsüzce odadan çıktı.

Bir damla yaşı yanağımda yakalayıp sildim ve uğursuz ateşe bakarken, yüzüm yanmaya başladı. Yanağımı düşen saçımı zahmetsizce çekerken koltukta çalan telefona kulak verdim. Affan'ın telefonu ilk aramada susmayınca uzanıp aldım.

Elçin Sarraf.

Kendimi daha mutsuz hissettim.

Bir güdüyle aramayı yanıtladım ve telefonu kulağıma götürünce, "Affan," dedi Elçin. "Kaç kez aradım, açmadın, meşgulsün sanı..."

Kabalık edip, "Evet," diyerek araya girdim. Elçin sessizleştiği an ise bu telefona yanıt verdiğime pişman oldum. "Meşgul, açmadı, sen ısrarla arayınca ben açmak istedim."

Bir müddet konuşmadı. "Bence sen bana yerimi bildirmek için bu telefonu açtın. Sen oradasın, o seninle meşgul, ben buradayım. Yanılıyor muyum?"

Küpeme dokunurken sessizliğim cevap oldu.

"Sana gideceğini biliyordum," dedi aynı sakinlikle. "Şaşırmadım. Bir hoşsuzluk için aramadım, Doğa Güven Amca'dan bahsedince Affan'ı merak ettim. Kendisinin kafası karışık olsa da ben hâlâ onunla ilgileniyorum, eminim sen de buna şaşırmıyorsundur. Ee, biz beraberken sen de ona çok ilgiliydin."

Çenem göğsüme kadar düştü. Yanaklarım kızardı. "Seni üzdüysem özür dilerim," dedim.

"Samimi olduğuna eminim ama hiç faydası yok. Hayatına hiç girmemiş olmanı dilerdim. Neyse... ben zamanımı bekliyorum, şimdiki arama niyetim endişemdi. Affan'a geçmiş olsun dileğimi ilet."

Ne zamanından bahsediyor?

Ricada bulunmak yerine emredince, "Aklımdan çıkmazsa," diyerek cevap verdim ve kapadım telefonu.

Neden açmıştım ki? Hem kabalık yapmış, üzülmüş, hem de sinir olmuştum. "Doğru dedi, o niyetle açtım telefonu, o Affan'layken de sürekli Affan'a bakıyordum, bu da doğru. Bir şey diyemem ama... ayrıldılar, artık sürekli arayamaz ki."

Eşofman üstümün fermuarını açıp kapadım ve dönüp durup yine Ayaz'ı düşündüm.

Onu nereye bıraktım?

"Affan, kızma gel, sana bir şey söylemem gerekiyor..." heyecan ve endişeyle yerimden doğruldum. "Kızmadın değil mi? Kızsan da konuşalım."

Az önce gittiği yolu takip edip koridora girince onu aradım ve mutfaktan girdiğimde kendisini buldum. Evin kalanı gibi geniş bir mutfaktı, adadaki ocak aspiratörün ışığı içeriyi aydınlatmıştı. Affan fırından kap çıkarırken, "Kızmıyorum," dedi. "Burası soğuk, geri dön."

"Soğuksa neden çıplak dolanıyorsun?"

"Tişörtüm yıkamada."

"Böyle çıplak mı duracaksın?" Ayağımla yerde bir daire çizip kıpırdandım.

"Seni huzursuz mu ettim?" diye sordu.

"Yok ama böyle durursa bakarım, haberin olsun." Çünkü... bakmak istiyorum ve sürekli kaçamak gözlerle bakacağıma söylemek iyiydi.

Bir şey demeden tezgâh önünde uğraştı ve sonra yanıma gelirken elinde bir tabak olduğunu gördüm. Karşımda durunca sırtım kapı çerçevesine yaslandı, aramızdaki keke bakarken dudaklarım ıslanmaya başladı. Kalıptan çıkmış yuvarlak, çikolatalı keki kaldırıp ağız hizama kadar getirince gözlerinin içine yutkunarak baktım. "Hiç yiyesim yok ama sen aldıysan yerim. Sen mi aldın?" Belki evde vardı.

"Ben aldım."

Dudaklarımı ayırınca kek ağzımda bölündü ve bir kısmını çiğnerken, uzanıp elinden aldım. Kendimin yiyeceğini sansa da ben kalan keki onun ağzına kadar götürüp zorlukla dudaklarından içeriye ittim. Hiç tepkisizce yiyince de elimi indirip üzgünce içimi çektim.

Keşke bana söylese. Tat alamadığını. Elimden geleni yaparım. Bir şey gelmez tabi ama yine de yapardım.

"Heyecanla koşup geldin, ne diyecektin?" diye sordu, dudağındaki kırıntıları diliyle temizlerken uzanıp tabağı adaya bıraktı.

"Evet evet," dedim. Yine onu görür görmez bambaşka duygulara kapılıp önem verdiğim o durumu aklımdan çıkarmıştım. "Baban beni bir adamın sayesinde bulmuş. Senin tehlikede olduğundan bahsediyordu. Her kimse seni ve bizi takipte olmalı, neden hâlâ bir koruma tutmadın?"

Affan, "Ben o adamı buldum," dedi.

"Gerçekten mi?" Hala nemli olan kafamı kaşıdım. "Ne zaman? O adamdan haberin var mıydı? Artık tehlikede değil misin?"

"Bir sorun yok," dedi, baş parmağını dudak altıma bastırıp siler gibi hareket ettirince çenem hızlanan göğsüme kadar eğildi. "Ufak pürüzleri ciddiye alma. Ben bizi korurum."

Kalbimdeki o tutkulu güven hissine rağmen, "Ama öyle olmadı," dedim. "Baban beni buldu Affan. Şimdi daha da öfke doludur. Bana düşmanı gibi bakıyor, davranıyor. Babam gibi, o da beni hiç sevmiyor."

"Baban mı? O seni neden sevmesin?"

Çok kırgın hissederek kapı ile arasından süzüldüm ve arkamı döndüğüm gibi ilerledim. Hızlıca orayı terk ediyordum çünkü hızlı davranmasam beni hemen tutup çeker; ben konuşamayana kadar gözlerimin içine bakardı.

Şömine önüne tekrar oturup bacaklarımı kalçamın altına kıvırdım.

Omzumda elini hissedene kadar ateşe tutuldum. Onun dokunuşunun ne kadar farklı olduğunu da o saniye hissettim. Hastanede yabancı adam omzuma dokunduğunda sanki ağır gelmişti vücuduma, hassasiyetten yoksundu. Fakat Affan'ın eli sanki ağırlığını bile koymadan dokunuyordu.

"Hastanelerle, emniyetle irtibata geçtim. Ayaz'dan, ona benzeyen bir çocuktan haber gelirse bana ulaşacaklar."

Burnumun içi sızladı. "Biz de bir şey yapamaz mıyız? Evin güvenlik kamerası yok mudur? Evden nasıl, ne zaman çıkmış, ne yöne gitmişim?"

"Baktırdım, onunla çıktığın doğru. Arabayla uzaklaşmışsınız."

Duraksadım. "Araba ile mi? Ee, nerede araba şimdi?"

"Sorgulattım, uçurumun yakınında çıktı."

Peki o arada Ayaz'a n'oldu?

"Araç içi kamerası yok mu?"

"Rauf'un aracıydı, yapmaz öyle şeyler."

İyice allak bullak olmuş, karışmıştım.

"İlk gittiğinde Kerim ile beraberdi, en azından güvende olduğunu düşünüyordum. Fakat şimdi..."

"O düşük ilacı nasıl böyle bir unutkanlık etkisi bıraktı sen de?"

Omzumun üstünden eğilince bakış açıma bir kupa girdi, üstünde buhar tütüyordu. Avuçlarından aldım ve Affan şömineye en yakın koltuğa, bir metre ilerime oturunca kupayı yanıma koydum. Dirseklerini dizleri üstüne yaslayıp gözlerini yüz hizamda dolaştırınca başımı iki yana salladım. "O ilacı verdiğini bile güçlükle hatırlıyorum. Karıştırdım mı acaba, başka bir ilaç mıydı? Lanet ilaçlar, boşa nefret etmiyorum işte..."

"Neden bu kadar nefret ediyorsun ilaçlardan? Ellerinin hasta olmasında bir sebebi var mı ilaç kullanmanın?"

Dudaklarım titreyerek birbirine çarptı. Nasıl anlamıştı? Gözlerimi çok hızlı ona kaldırınca şüphe uyandırdım. Affan, sanki dudaklarıma kadar gelmiş şeyi söylemem için kafasını salladı. Neden koltuğa oturmuştu, keşke yanıma otursaydı.

"Nasıl anladın?" diye sordum.

"Bir hastalığa kapıldığını söyledin. İlaç kullanmışsındır. Bir yan etkisi mi oluştu?"

Affan'a neden söylemiyordum ki? Ya da söyleyip söylememek hakkında düşünüyordum? Onun hayatına dokunacak şeyler değildi ama ne kadar çok şey kaybettiğimi anlatmayı sevmiyordum.

Ne kadar kaybettiğimi söylemek ne kadar kötü savaştığımı söylemekti.

Affan için ben arkadaşsız, ailesiz, evsiz, parasız, savunmasız birisiydim. Bunların üstüne bir şeyler daha eklemek gururumu kıracaktı.

Ve Affan'ı ya da Ayaz'ı da kaybedersem.

Onları kaybettiğimi kime anlatırdım?

"Perilere inanmanın ablanın ismiyle alakası var mı?"

"Hayır yok," dedim. Belki bir gün Affan'da hayaletlere inanırdı. Ya da ben hayaletlerin gerçek olmadığına. "Ayperi ismini neden sevmiyorsun?"

"Tanıdık ama huzursuz eden bir isim."

Duraksadım. "Aynı isimli tanıdığın mı vardı?"

"Hatırlamıyorum. Sadece huzursuzluk çağrıştırıyor."

Acaba neden?

"Ablanı nasıl kaybettin?"

Eğilip aramızdaki kupayı aldı, soğuması için bekletiyordum ama Affan hafif hafif üfleyerek soğutmaya başlayınca dudaklarım titredi. Uzamış saçlarına bakıp gülümserken, "Doğumda kaybettim," dedim.

Başını kupadan kaldırdı. "Ayaz'ın doğumunda mı?"

"Evet, onu doğururken öldü."

Düşündüğüm gibi çok da etkilenmeden, "Bir hastalığı mı vardı? Doğum sırasında problem mi çıktı?" diye sordu.

"Hayır, hamile kaldığından beri doğumda öleceğini biliyordu." İşte hikâyem ona dokunmaya bu saniyelerde başladı. "Vücudu doğumu kaldıramazdı, imkânsızdı, ölmek istedi."

Ve söylemeye devam edeceklerimin hiç hoşuna gitmeyeceğini anladı. Çenesi birkaç santim yukarıya kalktı. "Bir hastalığı da yoksa nereden biliyordu öleceğini?"

"Ablamın vücudundaki sinirler hasar almıştı. Elleri, kolları, ayakları zamanla hissizleşti ama buna kıyasla bedeninin kalanı çok hassasiyet kazandı, çok acımaya, ufak bir darbede bile tenini acıtmaya başladı. Bu hiç değişmedi ya da iyileşmedi. Hamile kaldığında... normal doğumdan başka şansı olmadığını biliyordu, çünkü narkoz ona etki etmiyordu."

O doğum anını elbette hiç aklımdan çıkaramadım. Öyle çok çığlık atmıştı ki, dünyaya geldiğinde Ayaz'ın ağlama sesini duyamamıştım.

"Doğum başlayınca kendini de kaybetmeye başladı. Birkaç kez bayılıp tekrardan ayıldı, Ayaz doğarken... birkaç kez ölme riski taşıdı, karnında ters döndü ama ablamın canı... Ayaz'ı doğuramadıkça daha çok acıyordu. Bitmesi için yalvarıyor, doktorları da çaresiz bırakıyordu. Bu yüzden Ayaz dünyaya geldiği an ondan nefret ettim, çünkü onun ağladığı ilk an ablam son çığlığını atmıştı. Orada bitti, acıdan öldü."

Bir dakika geçmeden, "Sen de öylesin," dedi, zor duyulan bir şekilde.

"Evet, benim bedenim de anormal, hasta, ucube gibi. İlk zamanlar benim bile kafamı karışıyordu, nerem hiç acımayacak, ya da nerem çok acıyacak..."

"Canın çok acıyor. Ne kadar çok?"

"Dizlerimi yere koyarken bile iki kez düşünüyorum, kolumu kapıya çarptığımda iki gün morarmış geziyorum, vücudumun pürüzsüz, lekesiz olduğu son anı hatırlamıyorum..."

"Lal," derken sesi yakınımda yükseldi. Yere indiğini böylelikle anlamış oldum. "Ne kadar çok acıyor dedim?"

Çenemden tutup yüzümü kendisine çevirince yüzüm boynuyla hizalandı. "Normal birisine göre üç ya da dört kat fazla acıyor." Babam böyle olduğunu doğrulamıştı. Nerede hata yaptığını çok düşünmüştü.

Bizim canımızın ne kadar yandığını değil, ilaçta nasıl bir hata yaptığını düşünmüştü.

O an anlamıştım, babam beni başka bir dünyada seviyordu; benim hayal dünyamda.

"Hayır..."

"Acı çekmekten o kadar yoruldum ki, bazen ölmek istediğim oldu. Fakat bu kez istemedim, o uçurumdan bilerek atlamadım."

Bu kez yüzümü avuçlarının arasına aldı ve gözlerimizi birleştirene kadar başımı arkaya yatırdı. Dizlerinin üstünde, benden yukarıdaydı. "Sana bunu kim yaptı?"

"Zarar verebileceğin birinin olmasını isterdin değil mi? Karşısına geçebileceğin birinin. Ama o babam."

Gözbebeklerinin en büyük halini gördüm. "Ne?"

"Babam." İnsanların babalarını sevmesine hayret etmemin sebebi de buydu. Oysa onların babaları böyle değildi ki. "Babam beyin cerrahıydı. Hayalindeki ilacın formülünü bulana kadar tüm ilaçları ablamla benim, hatta... annemin üzerinde denedi. Küçük yaşlarımdan başlayarak, şeker şeker diye diye bana bir sürü ilaç verdi. Bana ve ablama aynı ilaçları vermişti ama annem, ona o kadar üzülüyorum ki Affan... ona bizden de önce farklı ilaçlar vermiş. Annem sanrılar, hayaletler, olmayan şeyler görüyordu... ölümüne de bunlar sebep oldu."

Affan dizlerin üstünde duramamış gibi yere otururken gözlerimden, çehremden, bedenimden almadı bakışlarını. Bir anda o kadar filtresiz, kalbimden geldiği gibi anlatmaya başlamıştım ki onun konuşmasına zaman tanımıyordum.

"Hayaletler mi?"

"Evet, hayaletler," dedim, gözlerimi kısarak. "Evin her yerinde görüyordu, bir süre sonra kendini de onlardan birisi sanmaya başladı. Ama bir şeyler eksikti, ölmesi gerekiyordu, onların arasına karışması gerekiyordu..."

"Lal canın çok mu acıyor? Şu anda bile mi, dizlerin yere değerken bile mi?" Ellerini yüzümden indirip yere değen dizlerimin altına yerleştirdi, artık diz kapaklarımda onun avuçları vardı.

Artık acımayacak mı?

Başımı göğsüme kadar eğip beni tutan parmaklarına baktım. "Şimdiye kadar kimseye söylemedim. Öğrenip canımı acıtırlar, beni kolaylıkla alt ederler diye. İnsanlara karşı gelmedim, öfkelensem de susup her şeyi yuttum canımı acıtmasınlar diye."

"Bir doktora gitmedin mi Lal? Bir tedavisi, çaresini sormadın mı?"

"Gitmedim, babamın esaretinden kurtulmak senelerimi aldı. Sonra ise... çok zaman geçmişti, artık bir çaresi olduğunu sanmıyorum."

Omuzları geriye doğru düşerken bedeni kaskatı, hareketsiz kaldı. Dudaklarındaki somurtkan ifadeye karşı gülümseyip elimi dudağının kenarına götürdüm. Başım ihtiyaçla ona eğilene kadar yaklaştım. "Üzülme ama ben alıştım."

"Benden nefret mi ettin?"

Duraksadım böyle bir soru karşısında. "Ne? Ne zaman?"

"Beyin ilaçlarını gördüğünde. Şimdi onların seni ne kadar darmadağın ettiğini daha iyi anladım."

Dudağım hoşnutsuzca büküldü. "Anladın değil mi? Biraz geç oldu ama anladın. Nefret etmedim ama çok darıldım. Ben sevdiğim insanlara önce darılırım, sevmediğim insanlara kızarım..." duraksadım. "Yani... o yüzden sana da kızdım. Evet evet, çok kızdım."

Toparlayabildim mi acaba? Umarım. Çünkü... yanlışlıkla söyledim. Gerçekten.

Yüzümü seyrederek dudağını baş parmağıma doğru bastırınca, gözlerimi kapatarak yutkundum. "Bedenim hassas olduğundan öpücüklerini de o kadar fazla hissediyorum," dedim.

Göz kapakları düşecekken yavaşça açıldı. "Senden iki kez kan aldırdım. Neden daha önce söylemedin?"

"O zaman sana çok kızdım ama neden söyleyecektim? Siz zaten ölmemi isterken ben ne kadar acı çektiğimi neden söyleyecektim? Ailen daha mutlu olurdu, Rauf öğrense... ne acımasızlıkla düşünürdü kim bilir..." pislik, nasıl kötü kötü gülerdi yüzüme.

"O bu saatten sonra nasıl hayatta kalacağını düşünsün."

Gözleri kol içlerimde dolaştıktan sonra yavaşça karın hizama indi.

"Rusya'dan, babandan kaçmak için mi geldiniz?"

"Babamın öldüğünü sanıyordum ama Kerim yaşadığını söylediğinden beri bundan da emin değilim."

"Kerim biliyor mu? Senin ve ablanın durumunu?"

"Evet, ablam hamile kaldıktan sonra öğrendi. Buna rağmen çocuğu aldırması için onu hiç ikna etmedi, kılını kıpırdatmadı."

Ablama dokunduğu ilk günden beri ondan nefret ediyordum. Ablam bana ilk kez bir erkekle, yani Kerim'le birlikte olduğunu söylediğinde hayrete düşmüştüm. Bir erkekle beraber olurken canının ne kadar yandığını düşünmüş, korkmuştum. O da bana bir daha asla kimseyle birlikte olmayacağından söz etmişti, çünkü sonradan anladım ki canı gerçekten çok yanmıştı. İlk kez birlikte olmak çoğu kadın için yakıcıyken ablam ve benim için çok daha acılıydı.

"Neden narkoz alamıyordu ablan, neden normal doğum yapmak zorunda kaldı?"

Bir şeyi arıyormuş gibi gözlerimi kırpmadan burnunu, yanaklarını, alnındaki saçlarını izledim. "Sinirlerimiz hasarlı olduğu için narkoz ona ve bana etki etmiyor. Sadece doğumda değil, normal bir ameliyata da giremezdi, yaralanamaz, kaza yapamazdı. Hepsi öleceği anlamına gelirdi." Ve sonra bile isteye ölmeyi seçti, hamileliği kaza olsa da doğumu kendi rızasıydı. "Ablam için söylediğim her şey kendim için de geçerli."

Bakışları karın hizamdan yüzüme doğru geri döndü. "Yani sen de hiç..."

"Evet, asla çocuk sahibi olamam."

Derhal, "Önemi yok," dedi.

Gülümserken gözlerim yaşardı. "Ne için önemi yok?" diye sordum.

"Önemi yok. Sadece sen," dedi.

"Ne için sadece ben?"

"Benim olması gereken tek şey."

Ben de onu istiyorum. Çok istiyorum. Fiziksel olarak canım daha çok yanamaz ama onun yanında olmamak, yüzünü görememek hepsinden çok canımı acıtıyordu. Bunu kendime itiraf edebilmek beni o kadar özgür bıraktı ki, elim ensesine dolandığı an vücudumu ona çarpıp sarılarak Affan'ı adeta yere düşürdüm. Kalbini göğsümde hissederken boynuna gömülüp sıcak teninde hıçkırıklara boğuldum. "Ablam Ayaz'a hamileyken babamın verdiği ilaçlar... Ayaz'ın beyninin duygusal olarak gelişememe sebebi oldu. O savunmasız, masum, doğuştan böyle. Sana yalvarıyorum, hiç sevmeyecek bile olsan onun ölmesine izin verme. Ayaz benim sahip olabileceğim tek çocuk."

DEVAM EDECEK.

Yok ya devam etmeyelim, Affan ve Lal'i hep bu evde bırakayım, her şeyden koruyayım, kitabı da böyle bitmiş sayalım, olur mu??

Olur diyenler olur yazsın.

Olmaz diyenler de yeni bölüm ne zaman gelsin, onu yazsın :')=)