33: GÜNAH.
Merhabaaa<3Nasıl, iyi misiniz?
Umarım keyifle okursunuz, bol bol yorum bırakın<3


33. GÜNAH.
"Affan," diye fısıldadım kulağının altına. "Banyo yapmama yardım eder misin?"
Bunu söylediğimde, beni uyku tutmayan gecenin ilk yarısını tamamlamış halde, Affan'ın çalışma odasındaki yumuşak halının üstündeydik ve o bana, bir türlü tamamlayamadığım kitabımın devamını okuyordu uykum gelir diye. İmkânsız olmasına rağmen, sanki başkası birisi duyacakmış gibi kulağına fısıldadığım sorum; onun duraksayıp, yüzünü bana çevirirken de dudaklarının alnıma temas etmesini sağladı.
Ona yakın olmak o kadar güzeldi ki, alınlarımız birbirine değdiğinde ikimiz de ağır ve güç nefes aldık.
Aynı fısıltıya karşılık verip, "Banyo yapmak ya da sıcak suya girip rahatlamak istiyorsan tabii ki," dedi.
Çenem boynuma doğru gömülürken, aslında üstüme sinen kokusunu bırakma konusunda tereddüt yaşıyor ama temizlenip, o bana dokunduğunda elinin altındaki tenimin pürüzsüz olmasını da istiyordum. Bekleme kararını vermiş fakat görme engelimin ne zaman ortadan kalkacağını bilmediğim için nihayetinde, biraz da utansam da ona sormaya karar vermiştim.
"O kadar çok beraber uyuduk ki, artık senin gibi kokuyorum."
Hareketinde yabancı ya da mistik hiçbir şey yoktu ama avucuyla çenemden tutup yüzümü kaldırması beni heyecanlandırdı. "O zaman seni yıkayamam."
"Kaybeden de sen olursun," diye takıldım.
Çeneme parmağını bastırıp alt dudağıma kadar okşadı. "Utangaç birisi izlenimi veriyorsun ama nadiren kızarıyor, leb demeden leblebiyi de anlıyorsun."
"Utanacağım, yüzümün kızaracağı bir şey yapmıyorum ki ben." Ancak kendimi küçük düşürürsem utanırdım, mahcup olurdum. O bana dokunduğunda değil ve ben ona dokunmak istediğimde hiç değil. Belki tereddüt edebilirim ama utanmam.
"Dakikalardır ıslak ve çıplak olacağını düşünüyorum," diyerek ağzını kulak hizama getirdi. "Bu kadar açık olsam utanır mısın?"
Karnım ağrıdı ve neredeyse dudaklarımdan uygunsuz bir ses çıkacakken yutkunup sessiz kaldım. Kendimi yüzüne yaklaştırıp dudaklarımı, kulağıyla saçlarının kesiştiği yere bastırdım. Onu öpmemin iyiye işaret olduğunu anlayıp rahatladı.
"Gel," dediğinde, benden uzaklaşmaya başlamıştı. Kalçamın altına kıvırdığım bacaklarımı çözüp kalktığımda Affan beni kendisiyle oda içinde hareket ettirdi. Camdan uzakta oturduğumuz ve üşümeyeceğim için odasının camını açmış, hafif içeriye giren rüzgârda hava almıştık. Ondan bir mum yakmasını istemiştim, çünkü kapalı gözlerimin ardında oturduğumuz odanın atmosferini hayal etmiştim. Mumu söndürdüğünü de anladım ve doğrulduğunda, "Kıyafete ihtiyacım var," dedim. Banyodan çıktıktan sonrası için.
"Özellikle giymek istediğin bir şey var mı?"
"Pijama ama şortlu olsun, daha rahat."
"Bekle. Hemen döneceğim."
Odadan çıkmasını dinledim ve yalnız kalınca kararsızca ileri geri yürüdüm. Şu masasına yürüsem, bir yerimi çarpmadan biraz bakınsam, yani... kesin bir yerlerimi çarpardım, canımı acıtıp dağıtırdım.
"Neye bakacaksın Lal, çocuk aklıyla iş mi yapacaksın..."
Affan dönene kadar masaya biraz yaklaştım ama o geldiğinde odasına geçip banyoya beraber girdik. Karanlıkta içim çok sıkıldı ve Affan'ın geniş duşa kabinini açtığını duydum. Kafamda nasıl yapacağımı planlamıştım, ben duşa kabindeyken banyoda durması, düşecek olduğumda bana yardımcı olması yetecekti. Bir yerimi kırmaktan delice endişe duyardım, acısıyla başa çıkamayacağım Affan'ın da malumuydu.
"Beni, bir adım gerilesem kabine gireceğim şekilde koyar mısın?" dedim.
"Kabine tek mi gireceksin?" diye sordu.
"Evet," dedim.
Duraksadı. "Ben sana nasıl yardımcı olacağım o zaman?"
"Arkanı dönüp bekleyeceksin, bir sorun olursa hemen bana yardım edeceksin. İyi düşünmemiş miyim?"
"Öyle düşünmüştün demek, başından beri mi?"
"Sen nasıl düşünmüştün?" dedim.
"İkimizin de suyun altında olacağını düşünmüştüm," dedi.
"Bazen yanlış düşünürüz, sorun yok."
Nefesi yanağımda süzülürken alçak bir ses çıkardı ve ben de kulağımdaki küpeye uzandım. Suyun altına takılarım ile girmezdim. Onu çıkarıp kendisine uzatırken, "Üzerimde başka takı var mı?" diye sordum. "Kolyem, yüzüğüm falan?"
Saçlarımı omuzlarımın arkasına doğru atıp parmağını boyun çizgimde dolaştırdı ve ardından, "Hayır," dedi. "Başka takı yok."
"Hımm. Suyun altında renkleri solabilir, hep çıkarırım."
"Gerçek altına bir şey olmaz," dedi.
"Her şeyin bir dayanıklılığı vardır, altının bile. Tuttun mu küpemi, sakın kaybetme."
Bileklerimi bırakınca küpeyi aldığını anladım, beni yavaşça hareket ettirip istediğim yere koyduğunda, "Sol tarafta su, sağ tarafında şampuan, duş jeli var," dedi. "Yerler sabun olduğunda dikkat et, kayıp düşme sakın."
"Bir yerimi de kırarsam tam olur zaten, yataklara düşerim..." bu bir dua değil Allah'ım, lütfen...
"Hemen burada olacağım," diye güvence verdi ve kolu koluma sürtündü. Hareket halindeydi. "Sıcak suyu ayarladım." Kolumdan tuttu ve bileğimi kabinin kapısına sürttü, yakınlığımı anlamam için. "Arkamı dönüyorum."
Tişörtümü sıyırmaya başladım, serinliği hissederek taytımı da çıkardım. Ardından çamaşırlarımı da indirip kıyafetlerin üstüne bıraktım. Etrafımda dönerek kabine girdim ve tarif ettiği şekilde suya uzandım. Açılır açılmaz sıcak su başıma çarptı, dudaklarımdan bir inilti kaçtı.
"Senin bedeninin sıcaklığına göre ayarladım," dedi. "Su nasıl?"
Ilıklığı hoşuma gitmişti. "Böyle çok iyi."
"Dikkat et, bir şey olursa bana seslenmekten çekinme."
Şampuanı bulmam zaman aldı, tuttuğumdan emin olmam bile. Doğrudan başıma sıktım ve köpükleri hissedince rahatladım. Saçlarımı yıpratmadan yıkayıp duş jelini aramaya başladım, dirseklerimi, omuzlarımı fayanslara çarpınca kendime ne kadar sinir oldum, anlatamam.
"Lal?"
"İyiyim, iyi..."
Sonunda onu da buldum ve sıktığımda etrafıma yayılan kokuyu hemen tanıdım. Affan'ın kokusuna benziyordu, özellikle duş aldığı zamanlardan sonraki temiz hissinin kokusuna. Ellerimi bedenimde gezdirdiğimden emin olmamın yolu, bedenimin hissediyor olmasıydı. Kendimi iki kez yıkayıp duruladım ve üzerime sinen erkeksi kokuların suyla gitmesini beklesem de yalnız köpüklerden arınabildim. Suyu epey akıttım bedenimde jel kalmadığından emin olabilmek için ve suyu kapadığımda, saçlarımı gözümün önünden çektim.
Affan, tüm dikkatinin ben de olduğunu anlayacağım şekilde, "Sana temiz havlu çıkarayım mı?" diye sordu. Dakikalardır hareketsizdi, kendini hissettirip beni germemeye çalışmıştı ama ağır nefesleri ve derin yutkunuşları suyun sesine rağmen kulağıma çarpmıştı.
Bir hımm, sesi çıkardım.
Banyo dolapları açıldıktan kısa süre sonra, "Uzatıyorum," diye seslendi.
Kolumu kaldırdım, kumaşın tenime temas etmesi için ileriye çıktım ve onun arkası dönük uzattığı havluyu alıp göğüslerimin üzerinden doladım. Kollarımla yokladığımda kalçamın altına kadar indiği anlaşıldı, saçlarımı omuzlarımda bırakıp, "Dönebilirsin," dedim. Beni çıkarması için sessiz bir yardım istemiştim, düşmekten endişe ediyordum.
Affan bir dakika kadar hareketsiz kaldı ama sırtı dönük müydü, bana mı bakıyordu anlaması zordu. Hissime güvenecek olursam bana bakarken bekledi ve sonra kollarımın arkasından yumuşakça tuttu. Onun sıcak ellerindeki tenim karıncalanıp insan üstü bir duygu tarafından yakalanmışım gibi hissettirdi. Beni sarsmadan kabinden çıkarıp karşısına çekti ve bir başka havluyu omuzlarımda, kollarımda, boynumda dolaştırmaya başladı. Nefesi yüzümdeki damlaları çarptıkça titriyordum.
"Bir yerimde köpük kalmış mı?" diye sordum fısıltıyla.
"Bakmam lazım," derken parmaklarını, havluyu sıkıştırdığım göğsüme getirdi.
Heyecanla onu tuttuğumda, şaka yaptığı yumuşak iç geçirmesiyle ortaya çıktı ve yüzümdeki damlaları dudaklarıyla kurulamaya başladı. Alnımın kenarından yüzümün çizgilerini izleyerek burnuma, dolgun yanaklarıma ve çeneme inip adeta damlaları dudaklarının arasına çekercesine öptü. "Çok farklı hissettiriyorsun," diyerek yanağını alnıma yasladı ve bir müddet hareketsiz durunca gözlerini yumduğunu bile hissettim.
Kollarımı beline sımsıkı sarıp yüzümü, boynuna gömülene kadar aşağıya indirdim ve ona yaslanıp akciğerlerim kokusuyla dolana kadar bekledim.
Ardından uzaklaştığında kanın kalbimden vücuduma dağılıp beni harekete geçirmesi zaman aldı. İlerleyişine eşlik ettim ve mekân değiştiğimizi hissettim. Yatağının ucuna oturduğumda havlunun uçlarıyla bacaklarımı kurulamaya çalıştım, kumaşların sesini duyarken, "Kollarını kaldır," dedi Affan.
Dediğini yaptığımda bol bir tişörtün bedenime indiğini anladım ve Affan saçlarımı dışarıya çıkarıp alnımdan öperken, her nedense güldü. Ben de tabi hemen, "N'oldu?" diye sordum.
"Güldüğümden değil, sinirlerim bozuldu," dedi.
"Neden?"
"Sen ne kadar talihsizsen ben o kadar şanslıyım, sinirimi bozdu bu."
"Sen mi şanslısın, neler gelmiş başına?" Daha akşama kadar tat duyusu bile yerinde değildi, bu nasıl şanstı?
"Öyleyim," dedi açıklamasızca.
Koluma yumuşak bir kumaş temas ettiğinde ne olduğunu anlamaya çalıştım ve Affan bana eğilmiş şekilde, "İstediğin gibi şort," dedi. "Arkamı döneceğim, tamamen kurulanıp giyin."
Alt çamaşırım yoktu, böylesinin daha uygun olacağını kendisi de farkındaydı. Başımı salladığımda dönüşünü hissettim ve şortu bileklerimden geçirmeden önce havluyu çekip aldım, giyinip kendimi kontrol ettim. Saçlarımın ıslak damlaları göğsümü üşütürken, "Oh be," dedim. "Rahatladım." Kendimi arkaya bırakıp yatağa serbestçe düştüm.
Çıplak dizlerimdeki yumuşak eşofman kumaşını hissettiğimde Affan'ın dönüp yatağın ucunda, bana bakarak ayakta dikildiğini anladım. Odanın içine süzülen ağır his dudaklarımı ısırttı ve kalbimin göğsümdeki yankısını, sanki odanın duvarlarında duydum. Bir dizini yatağa koyduğunu anladım ve elini de başımın sağ yanına koyup üstüme eğildiğinde, kıyafetlerimiz birbirine sürtünüp karanlığımı zamansız isteklerle şekillendirdi.
"Hayatındaki herhangi bir erkeği, hiç bu mesafede tuttun mu?" diye sordu, özel hayatımı düşündüğünü de anlamış oldum.
Başım yatağın üzerinde iki tarafa sallandı. "Bu mesafede hiç olmadı," dedim. Bu pozisyonda da değil, bir yatakta hiç değil.
Derin yutkunuşunu duydum. Ardından o bana, "Sana çok yakın hissettiğim ve birbirimizi anlayabilmemiz için sordum," dedi.
"Biliyorum," dedim, özelimi paylaşmamı istemesine hiç kızmamıştım. "Bazı insanlar için heyecanlandım ama..."
Dingin iç geçiriş sesini takip ettim. "Ama?" dedi, biraz sabırsızca.
"Öyle işte," diyerek yatakta yan döndüm, başımın sağ tarafına koyduğu koluna sarılıp gözlerimi yumdum.
Duraksadı biraz. "Öyle işte, ne?"
"Öyle işte."
"Öyle işte dediğin ne? Anlamam mı gerekiyor, bu kez anlamadım çünkü."
Kıvrılan dudaklarımı geniş koluna yasladım, kısa sürede alıştığım uyku pozisyonuna geçmek adına yüzümü koluna gömdüm.
"Lal?"
"Çok ses çıkarıyorsun, uyuyacağım."
Sesli soluyarak kolunu çekmeye çalıştı. "Cevap yoksa kolum da yok."
İki kolumla birden kolunu sarmaladığım için öyle kolay bırakamadı. "Biraz daha çekersen üstüne düşeceğim, ağırım."
"Kendi rızanla kolunu benimle paylaş o zaman, istediğin olmadığı için beni hemen mahrum bırakmaya çalışıyorsun..."
"Çünkü şu an anlamadığım şekilde benimle inatlaşıyorsun," dedi, kolunu bir daha çekmeyi deneyince mutsuz bir ses çıkarıp, "Niye böyle yapıyorsun yahu," dedim. "Koluna yatıp öyle uyuyacağım ben."
"Konuşmayı yarıda kesip uyumak nereden çıktı?" dedi, hoşuna gitmemişti hiç.
"Uyuyacağım diye kızacak mısın yani?"
"Her şeyde kızmak değildir ki canım, soruyorum işte. Bir şeyden bahsedip öyle yarım bırakmak olmaz, dön de konuşalım..."
"Niye döneyim, görüyor muyum sanki?" Ayrıca koluna yaslanmayı çok seviyordum, n'olurdu şurada biraz huzurla kalsam.
"Öyle işte dediğin ne Lale? İçinde bir şey mi kaldı, o mu geldi aklına?"
O düşünsün, ben biraz uyuyacaktım. Yakın zamanda banyo yaptığı kolundaki erkeksi kokudan anlaşılıyordu. Affan'ı pes ettirdim ve arkama doğru uzanıp kolunu tamamıyla başımın altına koyunca yüzüm kolunun en geniş kısmına gömüldü, sert ama etli olduğu içi rahattı da. Gözlerimi yumduğumda, çenemi tutup kaldırmaya çalıştı ama dişlerimle tenini ısırarak ona tutundum.
"Bırak beni," dedim, kelimeler anlaşılmaz çıktı.
"Başka kimseyi istemediğini söyle," dedi.
Dudaklarımı ısırdığım yere sürttüğümde, kolunu ikiye katlayıp beni dirseğinin arasına sıkıştırdı ve kıkırtım teninde dalga dalga yayıldı. Bu konuyu uzatacağını düşündüğüm için değil, sadece devamında ona olan duygularımın benzersizliğini açıklayamayacağım için susmuştum ve yanlış anlaşılmamın onu bu kadar dertlendireceği aklımdan geçmemişti.
"Lal?"
Esneyerek, "Elçin'le gözümün önünde sıkı fıkı olduğun günlere say," deyiverdim. Bununla ilgili içimde bir kin biriktirdiğimi bile ilk kez itiraf ediyordum.
Hiç beklemediği bir noktaya değinmem onu bekletti. "Gözünün önünde mi? Hiç olmadı."
Olduğu zamanları tek tek sayıp hatırlamaya, onun da aklına Elçin'i getirmeye ihtiyacımız yoktu. Anlaması yeterdi, kendime yalan söyleyecek değildim ya; bir noktadan sonra onları yan yana görmek canımı yakmıştı. Azdı ama üzmüştü işte.
Sessizliğim üzerine, "Şimdi karşılığını mı alıyorsun?" dedi, oysa ben sadece susmuştum.
"Ben de haftalarca seni evli sandım," diye kulağıma doğru fısıldadı. "Sence hoşuma mı gidiyordu?"
Kendimi Kerim'le o kadar evli ve bir hissetmiyordum ki, insanların bizi evli sandığını unutuyordum. "Bizimkisi sahteydi."
"Beni kıvrandırana kadar bunu söylemedin."
"Doğru," dedim, kolunu bir daha ısırdım. "Bana şantaj yapmıştın."
Acıdan etkilenmeden, "Öyle iştenin devamını söyle," dedi.
Horlamaya benzer bir ses çıkarıp uyumuş gibi yapmaya başladım, artık susmamız gerektiğinin sinyalini verdim ama anlamayıp kulağıma doğru, "Lale," diye fısıldadı. Yanağımı, dudaklarımı tenine sürterek karanlığa rağmen kulağımdaki nefesine gülümsedim ve o da ben uykuya dalana kadar adımı defalarca zikretti. Bu yüzden rüyamda hep adımı duydum onun dudaklarından.
"Bari bana dön, tadına bir daha bakayım."
"Sonra," dedim gülümseyip.
Dün geceden daha iyi uyudum, belki Affan'ı tesellisi bu gece daha etkili olmuştu ve belki de bitap düşmüştüm. Uyanıp gözlerimi araladığımda bir şey farklıydı ama ilk an nedir farklı olan, kavrayamadım. Beynim yavaşça algıladı ve etrafımı karanlık değil, buğulu gördüğümü idrak ettim.
Gözbebeklerim büyürken rüyada olmadığımdan emin olmak için gözlerimi yumup tekrar açtım ve aydınlığı görüp, saniyeler içinde gözümün kenarından mutluluk yaşı sıyırdım.
Açık renkli örtünün altından kalktım ve dudaklarımdan hıçkırık dökerken, etrafıma baktım. Renkleri, eşyaları ayırt edebilsem de görüntü bulanıktı ama belli ki yakında tamamen görmemle neticelenekti bu durum.
"Allah'ım teşekkür ederim." Sessizce hıçkırıp ellerime kapandım. "Seni çok seviyorum."
Ellerimi yüzümden indirirken korkarak gözlerimi yeniden açtım ve bir kısmını kazandığım görüşümle yataktan indim. Affan yoktu, banyodan su sesi geliyordu. Düşüncem o ki beni yalnız bırakamadığı için ben uyanana kadar duşunu almak istemişti, birazdan çıkacağına emindim. Bir yere çarpmadan, etrafımı tam görmesem de anlayarak yürümenin coşkusuyla biraz kıkırdadım. "Çok mutlu oldum, çok... Ama şimdi bunun üzerine beni üzecek bir şey olmasın Allah'ım, lütfen ya lütfen..."
Kimseye ihtiyacım yoktu, yeniden. Ayaz'dan da tek şey istemeyecektim. Kendi kendine oflardı artık.
Suyun sesini dinlerken mutluluk gözyaşlarımı silip Affan'ın çıkmasını bekledim, o da ne mutlu olurdu ama değil mi? Hayatımda, benimle ilgili şeylerin kendisini de mutlu edeceğinden emin olduğum tek insandı Affan.
Geçtiğimiz gün acıttığım göz kapaklarıma dokundum. Tırnak izlerim hâlâ acıtıyordu.
Su sesi kesildiğinde ayaklarım sabırsızca kıpırdandı ve kapı aralandığında Affan'a kavuştum. Eli yüzünün önündeydi, bir havlu ile saçlarını kuruladığını anlayıp ona yaklaştığımda duraksadı ve mesafemiz kapanırken gövdesinin çıplak olduğunu, belinde koyu havlu sarıldığını seçebildim. Gözümü ovalarken karşımda durup elini indirdi ve beni sessizce izlerken, "Akşam, saçların ıslak yatırdım seni," dedi. "Başın ağrıyor mu?"
Görmediğimi sandığı anda bakışlarım çıplak göğsünde, ıslak omuzlarında, kalçalarının üstündeki havluda uzun uzun gezindi ve tabi, bu bakışlarım sorgulanmadı.
Elini uzatıp nemli saçlarımın arasına soktu parmaklarını. "İyisin ya?"
Tamamen soyunacak mıydı? Bekliyordum çünkü.
"Bir günah işlemek üzereyim." Düşünceli şekilde mırıldandım.
"Anlayamadım?" dedi, havluyu ensesine astığını kavradım sıralı hareketlerinden. "Duştan çıktım, üstümü giyineyim, doktora gidelim."
Bahsettiği şu doktor olmalıydı. Dün, bugün için söz etmişti. Başımı sallarken ileriye uzandım ve elimi ıslak göğsüne koyup yüzünün sol tarafını öperken teninin ıslaklığından etkilendim. Affan ansız öpücüğüme doğru başını itip, "Biraz aşağıdan öpmeliydin," dedi.
Kastının dudakları olduğunu anlayıp geri çekildim ve yanımdan geçtiğinde başımı omzumun üstünden hareket ettirdim. Dolabını açarken havluyu üst bedeninde dolaştırıp kıyafet aradı, seçtiklerini yatağına atıp sırasıyla tişörtü başından geçirdi. Rengi koyuydu ama lacivert mi siyah mıydı anlamadım. Geniş omuzlarını esnetip pantolonuna uzanmadan önce havluyu çıkardı ve ben de az önce bahsettiğim gibi bir günah işlemenin eşiğine geldim. Çıplak vücudunun hatlarını görüp bakışlarımı kaçırdım.
Ne yaptığına bak Lal. Utanmazsın hakikaten. Çıkarcısın da. Bırakmıyorsun, duyurmuyorsun ki sevinsin. Ne için? Bu terbiyesizlik için.
Kendime söylenip durdum ve tekrar baktığımda kemer tokasının sesini duydum, zaten elleri önünde meşguldü. Başını bana çevirdiğinde gözlerimi kırpıştırıp ifadesini görmeye çalıştım ve yüzünü bu kadar kısa sürede çok özlediğim için uzağında olmakla yetinemedim. Affan tekrar önüne dönerken arkasından hızla yaklaşıp kollarımı boynuna dolayarak parmak uçlarıma çıktım ve ensesinden öpüyorken, "Gözlerimdeki karanlık geçti," dedim.
Çok hızlı şekilde bana dönünce kollarım düştü, yüzlerimizi yaklaştırarak çenemden tuttu ve nefessizce, "Görüyor musun?" dedi.
"Bulanık, apaydınlık değil fakat... her şeyi seçebiliyorum."
Rahatlamış nefesi dudaklarıma temas ederken parmaklarıyla göz kapaklarımı genişletip daha da yaklaştı ve göz içlerime dikkat kesildi. "Bir daha kendine böyle eziyet edecek misin?"
"Bilerek olmamıştı ki." Hemen tekrarladım. "Gerçekten bilerek olmamıştı."
"Kendini savunacak durumda değilsin," derken parmaklarını göz kapaklarıma sürttü. "Yine de doktora gidelim biz."
Gözümü ovalayıp o pustan da kurtulmaya çabaladım. "Gidelim."
"Gözlerimi görebiliyor musun?" diye sordu.
"Bulanık."
Baş parmaklarını göz kenarlarıma kadar sürükledi. "İyi."
"İyi mi? Bulanık görmenin neresi iyi?"
"İyi değil, haklısın."
Allah'ım ya, şaşırtmış mıydım acaba onu, biraz etkilendiğini hissediyordum çünkü. Doktorun ümitli konuşması ikimizi de zaten göreceğimin beklentisine sokmuştu ama buna rağmen, yine de müjde almış gibi hissediyordu. Sanırım.
Kirpiklerimdeki ıslaklığı silip, "Buraya gel," dedi ve diğer eliyle boynumdan kavrayıp çekti. Dudaklarını sırasıyla sol ve sağ gözüme bastırdı. "Ruh halin iyi değil, benden habersiz bir şey yapma."
Dedim ki: “Daha iyiyim ben."
"Güven vermiyorsun."
"Doğru doğru, üste çıkamam şu an..." kendimi kör etmiştim, ne diyeyim ki şimdi?
"Ne zamandır görüyorsun?"
Onu çıplak izlediğimi itiraf etmeden yarım bıraktığı işi tamamlamak için kemerine uzandım. Gördüğüm kadarıyla kemeri taksam da, Affan'da yardımcı olup ellerini ellerimin üzerine koyduğunda ancak kemer sıkılaşıp amacına ulaştı.
"Anladım ben," dedi.
"Hıhı," dedim, dudaklarımı yalayarak. Anlamıştı tabi, söylenmesine gerek yoktu.
Aşağıya inerken sürekli gözlerimi ovup kırpıştırdım, niyetim pustan kurtulmaktı. Pijamalarımı değişmek için Affan'ı mutfakta bırakıp salonu geçtim ve o sırada verandadaki gölgeleri fark ettim. Yalın ile Ayaz verandanın iki ayrı ucuna geçmiş, birbirlerine top atıyorlardı.
"Üç kez bacak arandan geçirdim," dedi Ayaz ona.
"Sana bir geçireceğim, ormanın derinliğine doğru uçacaksın..."
Ayaz, "Bana vurma," dediğinde olaya dahil olmayı düşündüm.
"Hayır tabii ki, vurmayacağım. Şaka yapıyorum." Top verandanın diğer ucuna geçti. "Senin böceğe yaptığın gibi bir şaka."
"Ben şaka yapmıyordum Yalın."
Yalın'ın gülme sesi, odama geçerken beni takip etti. Tek başıma, kimseye ihtiyacım olmadan hareket etmeyi bir günde bile özlemiştim, vay be. Öncelikle banyoyu kullandım, ıslak saçla uyuduğum için boğazım gıcıklanmaya başlamıştı. Yüz ve ağız bakımımı yaparken aklıma gelen her kötü, aptalca düşünceyi o böcek gibi ezmeye çalıştım. Bakıldığında hiçbir sorun yoktu, ben kendimi karanlığa sürüklemedikçe.
Çıktığımda Affan'ın odasında bıraktığım kıyafetler aklıma geldi. Üstüme bir düşük bel pantolonla omzu düşük kazağımı giydikten sonra Affan'ın odasına geri döndüm, etrafa yakından bakınca duştan önce çıkardığım giysilerimi göremedim. Dudak ısırarak kirli sepetini açtım ve tahmin ettiğim gibi, Affan onları kendi kirli sepetine koymuştu bile. Geneli koyu olan renklerin içinde mavi şekilde parlayan çamaşır takımına iç çekip kirli sepetini kapadım.
Aşağıya inerken saçımın yanına taktığım ufak, parıltılı tokayı yerine ittirdim. Mutfaktan girdiğimde gün ışığında kirpiklerim kamaştı. Kahve makinesinin sesini takip ettiğimde, "Bu tabağı ye," dedi Affan. Adada işaret ettiği beyazlık gözüme çarptı. "Hiç oyalanmadan çıkalım."
Gözüm tezgâhlarda gezindi, yemek yendiğine dair işaret aradım. "Ayaz kalkalı epey olmuş gibi, yemek yemiş mi?"
"Tost makinesi sıcaktı, Yalın ona da tost yaptı muhtemelen."
"Ya sen?" diye sordum.
"Bir kahve içeceğim."
Onu günlerdir yemek yerken görmüyordum. Ruh halinin karanlık gidişatı yalnız benimle ilgili değildi, kız kardeşinin sağlığı ve ailesiyle olan bağı neredeyse kopmak üzereydi. Düşünceler içinde olduğunu seziyordum.
"Ama tadın da yerine geldi, yesene bir sürü şey."
"Sen ye, ben doyarım."
Tabak tam bir Türk kahvaltısı tabağı gibi, çok çeşitli olmuştu. Küçüklüğümden beri yeme alışkanlıklarım, özellikle günün ilk öğününde bir iki şeyden fazla olmazdı. Tabağı bitiremeyip kalanını Affan'a bıraktığımda, camın kenarında kahvesini yarılamış şekilde dışarıyı seyrediyordu.
"Kahve tadını özlemiş misin?" diye sordum tabi hemen.
"Yiyeceğim her şeye soracak mısın?"
"Merak edemez miyim?"
"Edersin, beni etmeyip kimi edeceksin?" Kupaya bir baktı. "Özlemişim hakikaten."
Onun tat duyusunu kazanmış olmasına ne seviniyordum. En yakın zamanda başka tatlılar yapacaktım.
"Bu akşam yemeğe çıkalım mı?" diye sorduğunda ben de tam, bu tabağı sen bitirir misin, demek üzereydim.
Yaklaşmak adına bir adım gittim kendisine. "Yemek mi?"
Yüzüme baktığını anlasam da gözlerindeki ifade nedir, göremiyordum. "Evet, akşam yemeği."
Evde değil, iki yakın hatta iki sevgili gibi, dışarıda bir yemekten söz ediyordu. Bunu idrak ettiğim bir dakika sessizleşip Ayaz'ın gece bana söylediği şey hakkında düşündüm. Dediğine göre, Affan parmağıma bir yüzük takmıştı, ben de onu çıkarmıştım. Elbette ben böyle şeye şahit olmamış, Ayaz'ın yanıldığını ya da Affan'ın bana düşürdüğüm bir yüzüğümü geri taktığını düşünmüştüm. Ve de masasında, elimle uğraştığı dakikaları yoklamıştım ama aklıma onun bana bir yüzük aldığı ihtimali gelmemişti. Öyleyse bile yüzük de bana aldığı küpe gibi, bir takı hediyesi olabilirdi.
Tabii yemeğe çıkmamızı istemesinin bununla alakası olmazdı.
"Lal?"
Gözümü ovalarken heyecanlı soluğum yüzünden öksürdüm. "Baş başa mı?"
"Evet, bizim akşam yemeğimiz."
"Nereden çıktı?" dedim.
Kupasını yüz hizasından indirdi. "İstemiyor musun?"
"Hemen yanlış anladın bak. İstememek değil. Bana diyorsun ama son günlerde senin de ruh halin iyi değil, benimle böyle vakit geçirmek istemene şaşırdım..."
Affan derdimi anlayarak yaklaştı ve kalçam ada tezgâhına çarpana kadar üstüme eğildi. "Hem de çok isterim."
O vakit, neden reddedeyim ki? Ayaz öyle bahsedince kafam karışmıştı ama görünen o ki; niyeti yalnızca baş başa akşam yemeğiydi. Heyecanla nefes alıp, üstünü örttüğüm soruları görmezden geldim ve hevesle, "Gözlerim açıldı diye bir hediye mi bu?" dedim.
"Bir alemsin Lale..."
"Masamızda mumlar olacak mı?" Anlayabilmek için sordum. "Öyle bir yere mi yemeğe gideceğiz?"
"Mum ışığı seviyorsun demek. Tabi, nasıl seviyorsan."
Ben loş ortamlara bayılırdım. Gözlerimin kıymetini anladıktan sonra görmeyi sevdiğim her şeye daha dikkat ve özenle de bakacaktım. Mum ışıkları yanacaksa hoş bir yere gidecektik demek. "Yer ayırttın mı?" diye sordum. Yahu, hep bunu bekliyormuş gibi nasıl da heveslice sıralıyordum sorularımı.
"Hallettim."
"Tamam. Benim işim var o zaman, ben gideyim, hem düşünüp hem bir şeylere bakacağım..."
Mutfaktan koşarak çıkarken beni sırtına çekerek tutmaya çalıştı ama hızlı hareket ettim. Önce doktora gidecektik, bu sebepten hazırlandım. Bir süredir atkı ve bere takmayı bırakmıştım, artık ilkbahar yaklaşıyordu ama belli ki bu dağ başında dört mevsim yaşanmıyordu; yalnız kıştı.
Hazırlandığımda verandaya çıktım. Ayaz gitmekte olduğumuzu anlayınca hemen gelmek istedi, sebebini de çok sıkıldığını söyleyerek açıkladı. Eskiden neredeyse her gün okula gittiği, alışverişe çıktığı hayatı vardı. Çocuk her günü bu evde geçirmekten artık strese girecekti, bu yüzden kendisi de hazırladım.
"Tamamen mi görüyorsun?" diye sordu, ona verdiğim haberden sonra.
"Dedim ya, buğulu."
"Bana neden böyle davranıyorsun?" diye sordu, ayakkabılarını önüne bırakırken.
"Nasıl?"
"Kızmışsın gibi."
"Hayır oğlum, sana neden kızayım?"
Başını okşadım ve o Affan'ın yanına gittiğinde ben de yavaşça indim. Arabada neredeyse sahiplendiğimiz yerlere oturduk, Yalın'ın arabası da bizim arkamızdan çıkmıştı, arkadaşları ile görüşecekmiş.
Hastaneye giderken istemeden ama gerçekten istemeden Rauf hakkında düşünmeye başlamıştım. Affan'a ulaşmaya çalışmış ve henüz ulaşmamıştı ama bir şeyler yapmaya çalışacaktı. Bundan sonrasının bilinmezliğini kaderimin merhametine bırakmıştım, o da bugüne kadar bana en fazla bu kadar merhametli olmuştu işte.
Rauf'u öldürmeyi denemiştim.
Kendimi öldürmeyi denemiştim.
İkisi de olmadıysa artık bu durumla nasıl başa çıkacağımı bilmiyordum.
Hastaneye ulaştığımızda Ayaz bizden uzakta yürüyor, çevresine ilgi duyuyordu. Artık bizden de sıkılmıştı. Affan'ın yurt dışından çağırdığı doktor, elbette bu hastanede çalışmıyordu ama sanıyorum rica üzerine başka bir doktorun odasında beni muayene etti. Müjdeli haberi verdiğimizde bunun iyiye işaret olduğunu, zaten MR testimde de problem görmediğini söylemişti. Fakat Affan'ın içi kesinkes rahat olmadı, olur da kullanabileceğim başka bir ilacın bana aynı ya da benzeri etkiler yapıp yapmayacağını sordu. Çok nadir ilaçların buna sebebiyet vereceğini öğrendi.
Diğer doktora rastlamadan buradan ayrılacağımızı ümit ettim ama o doktor da odaya geldiğinde Affan ilaçların bulgularını sordu, Yalın onları teslim edeli neredeyse iki gün olmuştu. Doktor neyse ki henüz incelemenin bitmediğini söyledi, böylece beklenilen sonumu erteledi.
"Ayaz, bırak onu."
Affan'ın komutunu duyunca dalgınlığımdan kurtulmaya çalıştım ve onun önüme geçip, doktor odasına girerken koridora bıraktığımız Ayaz'a ilerlediğini gördüm. Oğlum koltukta oturuyordu ve yanında orta yaşını geçmiş, iyi giyimli bir adam vardı. Ayaz'ın elindeki elma şekerini görünce, Affan'ın çok çabuk şekilde onların yanına varmasını anlamlandırdım.
Ayaz başını ona kaldırdığında Affan elindeki kırmızı şekeri kapıp, yanında oturan adama doğru uzattı. Ben uzanıp Ayaz'ın elinden tutup onu yanıma çekerken de şu yabancı adam, "Kızım için fazladan almıştım," dedi, Affan'ın kendisine geri uzattığı şekeri aldı.
"Umurumda değil," dedi Affan ve Ayaz'a göz ucuyla baktı. "Başka bir şey aldın mı?"
Adam, "Sizi huzursuz etmek istemedim," derken oğlum da, "Hayır," dedi.
"Gel," diyerek Ayaz'ı bu adamdan uzaklaştırmak istedim ve elinden tutarak yürürken, "İyi misin?" diye sordum.
Omzu üstünden arkaya baktığında ben de koridorun diğer ucuna döndüm. Artık konuşmaları uzakta kalsa da Affan'ın ellerini beline koyma biçimi bana ne kadar gergin hissettiğini anlatıyordu. Adam doğrulup uzaklaşmak istediğinde, kolundan tutarak durdurdu ve daha yakından konuşmaya başladıktan bir dakika kadar sonra hemşire yaklaştı. Ayaz'ın başını karnıma yaslayıp omuzlarına sarıldım, güvenliğin dahil olmasıyla beraber yükselen sesleri dinledim ve sonra Ayaz'ı uzaklaştırmak için diğer koridora geçtim.
Koltuğa oturup onu dizlerim arasına çektim. Niyeti her neyse, birinin oğluma yaklaşmasından hep çok korkardım ve ayrıca bakıldığında Ayaz ile bize yaklaşmak isteyecek çok insan vardı.
"Affan bana mı kızdı?" diye sorduğunda dolgun, her zaman için bana şiş gibi hissettiren yanağından öpüyordum.
"Birazdan kızabilir," dedim. "Başkasından yiyecek içecek almama konuşmasını en az yüz kere yaptığımızı hatırlıyorum."
Çenesini kaldırınca bakışları önüne düştü ve ceketini çıkararak yanımıza yürüyen Affan'ı gördüm. Ayaz hem ona hem bana, "Salaktı o adam," dedi. "Sorular sorup durdu. Başımdan gitsin diye şekerini aldım."
"Madem rahatsız oldun neden yanımıza gelmiyorsun?" diye sordu Affan.
"Burada otur, ayrılma dediniz."
Doğru, tam olarak bunu söylemiştim. Affan ceketini yanında tutarak oğluma eğildi ve onu sol omzundan tutup kendisine çekti. Kabaca değil ama Ayaz'ın dikkate almasını sağlayacak ölçüdeydi. "Annen, seni istediği gibi yetiştirebilmek için komutlarını ciddiye almanı sağlamış," dedi. "Fakat bazen inisiyatif alman, kendi rızanla hareket etmen gerekir. Anneni çok yoruyorsun, hayatı boyunca senin beyninle düşünüp yaşayamaz."
Ayaz bana doğru bakmaya yeltenince, "Hayır," dedi Affan ve onu kendisine çevirdi. "Anlayabilmen, iyi ile kötüyü ayırt etmen lazım."
"Nasıl?" diye sordu Ayaz.
"Peki günahla sevabı ayırt edebiliyor musun?"
Ayaz başını iki yana sallayınca Affan elini onun ensesine kaydırarak hafifçe sıktı. "Seninle çok işimiz var."
"Ben hep onunla olacağım ki," dedim erkek arkadaşıma.
"Sen hep benimle olacaksın. Ayaz'ın okulda, babasıyla, senden uzakta olduğu zamanlar olabilir." Çok yanıldığını söylemek için araya girecektim ki tekrar Ayaz'a döndü. "Empatiyi hissetmiyorsan bir kural gibi öğrenirsin. Benim bir işi ciddiye almama bakar. Sana bunu öğreteceğiz."
Konuşmadım, çünkü bunu önemsemesini istedim. Ayaz'a göstereceği yakınlığa derinden ihtiyaç duyduğumu anlıyor ya da tahmin ediyor muydu? Madem hayatımı Affan'la yaşayacaktım, bu da Ayaz'sız olmayacaktı, ona en azından biraz değer biçmesini istiyordum. Konuşmanın en başına dönersek Ayaz'ın üstüme yüklenen sorumluluğundan şikâyetçiydi ama olsun, ona da alışırdı.
Zaten birbirlerine benziyorlardı.
Yüz ifadelerini daha net görmek için gözlerimi ovaladım ama pus geçmiyordu. Koltuktan kalkıp Ayaz'ın ceketini giydirdim ve dışarıya çıkıp araca yerleşince artık bir meseleyi aradan çıkarmaya karar verdim. Affan'dan, oğlumu bir kuaföre götürmeyi rica ettim. Saçlarını kesmemiz gerekiyordu, ensesine gelmişti.
Affan sessiz bir baş sallamayla onaylayıp şehir merkezine karıştıktan sonra geniş cadde üzerindeki kuaföre yaklaştı. Aracını müsait bir alana park ettiğinde, iki katlı, temiz görünen kuaför salonuna girdik. Burası erkek kuaförü olduğu için Affan oğlumun elini tutup sorumluluğu üstlendi, ben misafir koltuğuna oturup bekledim.
Çok hoşuma gidiyordu, ikisinin vakit geçirmesini izlemek tabi. Affan kuaförün verdiği dergiyi ilgisizce karıştırıp Ayaz'a hangisini beğendiğini sordu, oğlum da bir tanesini gösterip sonra dergi ile yanıma geldi. "Bunu yaptıracağım," diye saç modelini işaret etti.
Çoğunlukla da kullandığı saç kesimiydi. Ne çok kısa ne uzun, hafif kalkık ve temiz bir modeldi. Onayımı aldığında geriye döndü ve kuaför saçlarını kesmeye başladığında, bana da soda ile kahve ikram edildi. Sıcak kahveyi içerken Affan kollarını göğsünde bağlayıp Ayaz'ın koltuğunun yanında dikildi, sonra bir başka dergi ile o da yanıma geldi. Bu yetişkin erkek modellerinin olduğu dergiydi ve Affan bir tanesini bana gösteriyordu. "Nasıl?"
"Senin için mi?" dedim.
"Evet."
Açıkçası Affan'ın saçlarının rengi, yapısını her zaman bizimkisine benziyordu. Ne kısa ne çok uzun kullanmaktan hoşlanmıyordu. Gözüne kestirdiği model de iki tarafa doğru uzayan, çok hoş bir kesimdi. Hevesle başımı salladığımda daha uzun bekleyeceğim anlaşıldı, o da koltuğa oturup saçlarını kestirmeye başladı.
Telefonumu çıkarıp izinsizce birkaç fotoğraflarını çektim.
Kendimi son günlerin karın ağrıtan, gözyaşları döktüren gerginliğinden uzaklaşmış hissettim. Vakit aldı ama izlemesi ne kadar hoşuma gitti, anlatamazdım. Ayaz daha çok sıkılsa da Affan telefonuyla ilgilenerek vakit öldürdü, kesimleri bitene kadar da zaman zaman aynadan bana baktı.
Kuaförde işleri bittiğinde Ayaz sürekli telefon kamerasından kendisine, ben de onların her ikisine bakıyordum. Saçları çok güzel kokuyor, bakımlı ve yumuşak görünüyordu. Araçla yol alırken gözlerim bir türlü iflah olmadı, Affan'dan hiç kolay çekemedim onun da sevdiği gözlerimi.
"Bir şeye ihtiyacın var mı?" diye sordu bana.
Dikkatim biraz dağıldı. Bulanık gözlerimi bininci kez kırpıştırdım. "Ne için?"
"Kendin için."
Cevap vermeden önce düşündüm. Tabii orası aylardır yaşadığım ev olsa da kişisel çok az eşyam vardı, birçok da ihtiyacım olan şey ama öncelikli ve elzem bir şey gelmedi aklıma. "Hayır, sorduğun için teşekkür ederim."
"Olursa sormama gerek yok, söyleyebilirsin."
Bu daha nereye kadar böyle gidecekti? O evi benimsediğim çok şeffaf bir gerçekti ama her an kaçmaya, gitmeye zorlanacakmış gibi hissediyordum. Her şey olacağına varsa, ben de artık bir hayat yaşasam keşke; tabii ki Affan'la. Tabii ki onunla. Onsuz değil. Olmaz öyle.
Dağ evine dönerken gözlerim Affan'ın telefonundaydı, kendiminkisi kapalıydı. Neyse ki beni huzursuz edecek arama gerçekleşmedi. Eve ulaştığımızda, güne de geç başladığımız için akşama yaklaştı zaman.
İçimde, hayalet gibi görünmeden ama hissettirerek gezinen düşüncelere rağmen gideceğimiz yemek için hazırlanmaya başladım. Yalın'ın aldığı makyaj kutusu yalnız böyle günlerde ortaya çıkıyordu. Dün gece almış olmama rağmen yine duş almak istedim, görüşüme çok da güvenmediğim için kısa tutup havlu ile banyodan çıktım. Affan'da sağlığımı iyi görmediğinden sanırım, ben dolaptan giysi çıkarırken kapı tıklatıp sesimi duymak istedi. İyi olduğumun güvencesini verdim.
Çok elbisem yoktu. En son mağazadan, siyah elbise ile aldığım diğer elbise vardı. Onu indirip çamaşırlarımı giyindim ve elbiseyi bekletip şort ile tişört geçirdim üstüme. Tırnaklarım çok özensiz, ışıltısız geldi gözlerime ama oje sürebilecek kadar da iyi görmüyordum. Affan'dan bana bu yardımı etmesini nasıl isteyeceğimi karar kara düşündüm, sanki büyük bir dertmişçesine.
Koyu kırmızı ojeyle odadan çıktığımda Affan'ı veranda da sigara içerken buldum. Varlığımı sezip yüzünü döndü ve zaten gözlerini iyi göremesem de başımı eğerek ojemi gösterdim. "Sürmeme yardım eder misin? Yalnız yaparsam hep taşıracağım."
Oje saniyeler içinde elimden kayıp gitti, beni oturma odasındaki koltuğa oturtup yanıma yerleşti. Göğsünü kaşıyarak nasıl yapacağını düşündü, bir sonuca varıp elimi koltuk yastığına koydu. Akıllıca buldum, karışmayıp sessizlikle izledim. Koku almadığı için rahatsız da olmayacaktı, açtığını gördüm ve fırçayı sıyırıp tırnaklarıma sürmeye başladı. Onun da pürüzsüzce yapacağını sanmıyordum, ilk kez böyle bir şey yapıyordu ama geri çevirmemesiyle mutluydum.
Yalın, "Gözlerin iyiymiş," dediğinde, sesinde bir kahkaha tutuyordu ve bu doğrudan gördükleriyle alakalıydı.
Ona somurtup, "Evet iyi," dedim. "Şimdi git, Affan'ı rahatsız etme, dalga geçme."
Salaktı bu ya, çok komikmiş gibi kahkahasını atıp öyle uzaklaştı. Ama Affan işte, hiç sallamadı bile. Adamın ciddiye aldığı şeylerin sayısı bir elin parmağını geçiyorsa n'olayım yani...
Bir selpakla tırnaklarımın kenarlarını sildiğinde mesela, o anı ciddiye aldığını anladım.
Bittiğinde yanında oturup tırnaklarıma üfledim, o da ellerini yıkamak için uzaklaştı. Titizliğini hoş karşıladım ve odama dönünce makyaj malzemelerin renklerini ayırt etmeye çalıştım. İçten içe çok huzursuz olsam da Affan'la vakit geçireceğim için heyecanlanıyordum, böylesine özen gösteriyordum.
Bu puslu görüşümle göz makyajı yapamazdım, sadece göz altlarıma kahve olduğunu düşündüğüm kalem sürüp gözaltlarımı, yüz kızarıklıklarımı biraz kapadım. Uykusuz gecelerden sonra göz çevremin rengi koyulaşmıştı. Yanak üstlerime allık sürüp rujların renklerini anlamaya çalıştım.
"Neyse, en son süreyim."
Gökyüzünde alçalan karanlığa bakıp elbisemi yataktan aldım, çamaşırlarım üzerine geçirip aynanın karşısına geçtim. Tabii ki görüp farkında olmak dünden sonra müjde gibiydi fakat pus da sinir bozuyordu. Saçlarımın dalgasını ensemde toplayıp farklı bir şeyler yapmaya çalıştım, az olan tokalarımdan yararlanıp alçak, dağınık topuz yapıp yüzümün iki yanındaki kısa dalgaları serbest bıraktım.
"Yakıştı mı acaba, pek göremiyorum."
Elbisemin askılarını düzeltip banyodan çıktım, siyah elbisemin etek kısmı kalçamı sarmıştı; eğer ince siyah çorabım olsa giyerdim ama yoktu. Dışarıda çok vakit geçirmemeyi, üşümemeyi umacaktım. O gün, davet için aldığım ayakkabıları yanımda götürdüğümde Ayaz beni dış kapı önünde gördü.
"Bu sen misin anne?"
"Benimle dalga geçme."
Elindeki keki oburca yerken, "Mankenlere benziyorsun," dedi.
"Saçlarım güzel mi?" diyerek başımı çevirip topuzumu gösterdim. "Dağınık görünüyor mu?"
Ayaz biraz inceledi. "Bizi kıskanıp saçını mı kestin?"
Ruh halim, Ayaz'ın karşılığına gülmeme mâni oldu. İç çekip dışarının karanlığını seyrettim ve Zeus'un havlamasını duyunca Affan'ın indiğini anladım. Bir gün bile sürse onu görmenin kıymetini çok iyi anlamıştım, şimdi bana bakarken ne hissettiğini apaçık okuyamıyor olsam da ben onun koyu renkli, bedenine oturmuş kıyafetlerini beğenmiştim.
Beni gördüğünde ilk, "Saçlarına n'aptın?" diye sordu.
"Annem saçlarını kesmiş, bizi kıskanmış," diye yanıldığı ne varsa söyledi Ayaz.
Affan buraya yürürken bir noktada eğilip Zeus'u bıraktı, göğsünü eliyle süpürdü. "Bu nereden çıktı?"
"Öyle bir şey yok," diye açıkladım ve Affan yaklaştığında öyle harika parfüm kokusu soludum ki neredeyse suratımı göğsüne gömecektim. O arkama geçip saçlarımı yakından incelerken ben omzuna doğru yaklaşıp havayı kokladım. Parmaklarını yavaşça dalgaların arasından geçirip, "Saçlarını sürekli açmak isteyeceğim," dedi.
"Yok, sakın yapma, zaten toka güç tutuyor..."
Saçlarımı bozmadan elini indirdi. "Yapmam."
Elbisemin ince askısını hafifçe okşayıp beni ayaklarıma kadar inceleyince, bakışlarımı Ayaz'dan kaçırarak kabanımı giymeye başladım. Yalın bu akşam da ona bakacaktı. Affan giyinmeden, yalnız elinde tutarak ceketiyle çıktı ve verandayı geçerken elimi tuttu karanlık olduğu için. Yolun yarısında onun önüne geçip durdurduğumdaysa anahtarını yanına indirerek bana baktı.
"Bir dakika bekle," diyerek yüzümü göğsüne koydum ve kollarımı boynuna sarıp kendimi orada beklettim. Sıcaklığının yanında temiz, aromatik parfüm kokusunu soluyup hiçbir şey açıklamadan, zaten açıklama yapmam gerektiğini de hissetmeden bir bedenmişiz gibi kaldım.
Kulağıma, "Beni kıskandırıyorsun," dediğinde, hafifleyerek çekildim.
"Ne için? Seni koklayabildiğim için mi?"
"Evet, evet canım o yüzden."
Onu rahat bırakıp doğruldum, bir daha bu kadar göze sokmamayı aklıma yazarak araca yöneldim. Bana baktığını ama nasıl baktığını göremeden koltuğuma yerleştim ve yolculuğa çıkarken dudaklarımı bereleyip durdum. Rauf tekrar arıyor muydu? Bu kalp meselesi sürdükçe huzurum olmayacaktı.
"Neden sessizsin, iyi misin?"
Affan, araç şehre yaklaştığında bana bunu sordu. Ben de ona çok şey söyleyip rahatlamak isterken, "Ne konuşayım ki?" diyebildim yalnızca.
"İyi misin, önce onu söyle."
"Nerede," dedim iç çekerek.
Işıkta durunca bana döndüğünü anlayıp ben de göğsüme doğru inen çenemi kaldırıp baktım ona. "O ne demek?" dedi. "Gözün geçiyor, hiç sevinmiyor musun?"
"Sevinmez miyim? Görmek çok güzel bir şey, çok!" Coşkum başladığı gibi aniden sonlandı. "Ama... biraz huzursuzum."
Derin nefeslerle omuzlarını kaldırıp indirdi. "Ailem yüzünden mi? Yoksa benim yüzümden mi? Hakkımda öğrendiklerin fazla mı geliyor?"
"Kesin bir günah işledim. Son günlerde bunu düşünüyorum ama günahımı hatırlayamıyorum. O büyük günahımı hatırlarsam biraz affedilmek için dua edeceğim ama nasıl hatırlayacağım bilmiyorum."
Affan, "Öyle bir günahın yok," dedi. "Neye tasalanıyorsun?"
"Dediğine bak, dediğine. Sen nereden bileceksin Allah aşkına? Var, kesin bir büyük günahım ama nasıl hatırlayacağım, nasıl..."
"Lal, bir günah işlememek için sabreden benim. Senin bir günahın yok tamam mı?"
İnanmıyordum, birisinin kalbini feci kırmış ya da hayatında telafisi olmayacak bir şey yapmıştım. Çünkü belki yaşadığım ilahi bir karşılıktı, eğer af dilersem kalbim sonsuza kadar kırılacakmış gibi hissetmem de son bulurdu.
"Birinci yaşımı hatırlayamıyorum, ikinci, üçüncüyü de. Yedinci yaşımdan sonrası geliyor aklıma, arkadaşlarıma mı bir şey yaptım acaba..."
"Hâlâ günah diyor, bu kız kendini hiç tanımıyor."
Affan ciddiye almamaya devam edebilirdi ama ben günahımı hatırlayıp af dilersem ve hayatımızda yoluna girerse, bunu bana borçlu olurdu söyleyeyim yani. Öyle, akla yatıp yatmadığını kestiremediğim düşüncelerle yol aldık ve araç sakin caddenin kenarındaki, parıltıları gözlerimi kamaştıran mekân önünde durdu.
"Deniz var," dedim. "Gördüm, restoranın arkasında. Ege denizi mi?"
"Yapma Lal."
"Takıldım sana. Marmara denizi tabii ki." Ne sanıyordu bu beni?
"Belki de takılmadın, bilemem ki sevgilim. İstanbul ile Bursa arasındaki mesafeyi de bilmiyordun."
Ne konuştuğumuz da çıktı aklımdan, yalnız içimi okşayan tek bir sözcükle koltuğumda ağırlaştım. Çıkıp aracın diğer kapısına yöneldi, beni indirirken kabanımın yakalarını iyice örttü. Hava serindi, yüzüme değen rüzgârdan hemen anlamıştım. Kapıları kilitleyip anahtarı cebine attıktan sonra elimi kavradı. Yalnız bir gün onun elimi tutuşunu görememiştim ama hemen de özlemiştim ya. Bu açgözlülük nereden çıktıysa başıma. Hiç doyumsuz insan değildim ben, gerçekten. N'olduysa Affan'dan sonra oldu. Ne uyumaya, ne sarılmaya, ne öpülmeye doyamaz oldum. Sanki annemin karnından çıktığım ilk günkü kadar aç ve doyumsuzdum.
"Bugün çok güzel oldun bu arada," dediğinde üst katın merdivenini çıkıp restorandın içine geçtiğimiz ve karşılama görevlisi de bize yaklaştığı için ne yazık ki ona cevap veremedim.
Yüksek tavana doğru bakarken arkaya yatırdığım boynumda Affan'ın dudaklarını hissettim ve başımı önüme indirdiğimde, masamıza yaklaştığımızı gördüm. Kabanımı girerken bıraktığım için hafiflemiş şekilde koltuğuma yerleştiğimde, Affan'da karşıdaki sandalyesini yanıma çekti. Bitişimde değil ama mesafemde oturarak ceketini çıkarmaya başladığında, "Yanımdan o kadar mı ayrılamıyorsun," diye zararsız bir şaka yaptım.
Gözlerimi kısarak yaklaşınca dudaklarının kıvrıldığını gördüm.
"Şurada teras mı var?" diye sordum, emin olmak adına. Taş duvarlarla çevrelenen mekânın bir tarafı boydan yere camdı, denize karşı teras vardı ve denizin diğer tarafındaki ışıklandırmalar loş mekâna düşüyordu.
"Orada oturmak ister miydi? Fakat soğuk olur, içeride yer ayırttım."
"Çok haklısın, üşürüm."
"Yemekten sonra birkaç dakika çıkarız."
"Yoksa seni görebileyim diye mi yanıma oturdun?" Mekânın aydınlatmaları da çok parlak değildi, kaşını gözünün yerini ayırıyor ama net göremiyordum. Tavan döşemeleri çok hoştu, masadaki şamdanlara doğru bakarken, Affan'da bordo kapaklı menülere uzandı.
"Biraz kırmızı et ya da balık ye," dediğinde ona dönmüş, gömleğini, saçlarını yakından izliyordum. "Hiç tüketmiyorsun."
"Bursa'nın iskender yemeği varmış, hiç yemedim, doğru mu?"
Ensesini kaşırken, menünün üstünden bana göz attı. "Doğru, yemek ister misin?"
"Burada var mıdır?" İskender yöresel bir yemekti, burası Affan'ın alışkanlıklarıyla tercih ettiği o seçkin mekânlardandı.
"Bursa'da her yerde vardır. Yalnızca burada daha süslenmiştir."
Böylelikle ne yiyeceğimize karar vermiştik. Masaya yaklaşan hanımefendiye siparişimizi listeledi, birden fazla içecek söyledi ve ben sebebine merak duyunca, iskenderin yanına neyi yakıştırırsam onu içebileceğimi söyledi. Yalnızca et olacağı için tadına karşı önyargım vardı ve geniş, pürüzsüz tabaklar önümüze yerleştiğinde Affan gibi bıçağımı, çatalımı sildim. Neresi olursa olsun dışarıda yemek yiyorsa bunu yapıyordu. Eti biraz kesip ufak lokma şeklinde tadına baktım, sonra da heyecanla Affan'a döndüm. "Ayy, sen de uzun zaman sonra ilk kez yiyor olacaksın. Hadi, tadına bak."
Bana, "Sen beğendin mi?" diye sordu.
İkinci lokmamı almadan önce, "Sen ye," dedim. "Et seviyorsun, bunu da özlemişsindir."
Israrımı izleyip bıçak ile çatalını aldı, yemeye başladığında gereksiz heyecanla izledim ve Affan başını sallayarak, "Güzelmiş," dedi. "Yedim. Sen de ye, beğendin mi?"
"Beğendim. Biraz da yoğurt ile yiyeceğim."
Bakışlarını üstümde taşıyarak yoğurt ve ıslak ekmeği ile yedim, et tadına çok düşkün olmasam da sos ile hoşuma gitmişti. Affan bir kadeh kırmızı sıvı içiyordu, alkoldü. Benim için söylediği üzüm şırası, şalgam ve alkolü sırasıyla denedim. O arkasına yaslanıp yemeğini aralıkla tadarken, ben ilk kez içtiğim şalgamı garipseyerek, "Çok garip," dedim.
"Ben severim, sen sevmedin mi?"
O zaman biraz daha içip öyle karar verecektim. İkinci, üçüncü yudumu alınca serinliği hoş geldi, tadına da alıştım. Gözümdeki pusu oflayarak ovaladım. "Beğendim aslında."
Yemekte pek gözü yoktu, yarılamamıştı bile. Başı bana hizalıydı, dizi dizime sürtünüyordu. Topuzumdan ayrı olarak yanağıma bıraktığım tutamı heyecanla kulak arkama koyup, ayakkabımın topuğunu yerde kaydırdım.
"Bana bir şey mi söyleyeceksin?"
"Evet," dedi.
Yavaşça yutkundum. "Nedir?"
"Sana güvende hissettirmeyen, üstelik de seni mutsuz eden şeyler var. Benimle konuş."
Ona bakarken çarpan kalbim hüsrana boğuldu. Heyecanlandığım bu değildi, gerçi ne olduğunu da çok bilmiyordum. Vakit geçirmekten, yemeğe çıkmaktan kastı bu muydu yoksa? Baş başa kalıp benimle, zorlanarak yaptığım şeyler için konuşmak.
"Ama sevgili yemeğindeyiz, bunu mu konuşacağız?" dedim açık açık.
"Burası sessiz, sakin bir yer. Uzun uzun anlatabilirsin bana."
Demek gerçekten yanılmıyordum, beni akşam yemeğine çıkarma amacı buydu. Onun bildiği gibi, iki gece ortadan kaybolmuştum, yalan söylediğimi iddia ettiğinde sessiz kalmıştım, mutsuzluğum ise yüzümden okunuyordu. Bunların sebebini öğrenmekteki ısrarına nasıl direnecektim, düşünmemiştim.
"Beni bu yüzden mi yemeğe çıkardın Affan? Gönlümü hoş tutup ağzımı mı arıyorsun?"
"Ağzını arayacağım ne var Lal? N'oluyor?"
Dudaklarımı sıkıp elimdeki cam bardağı bıraktım, sandalyeme gömdüm. "Bir şey yok ki, nereden ne çıkarıyorsun anlamıyorum."
Bir dirseğini masaya koyup diğer elini sandalyemin arkasına uzattı, bana eğilerek konuşmaya başladı. Geniş omuzları bakış açımın tamamını kapamıştı. "Babam mı seni rahatsız ediyor? O adam mı, ya da Rauf mu?"
Anladı tabi, üçünden birisi olduğunu anlamıştı. Her şeyi söylesem çok rahatlayacaktım ama sonrasıyla ilgili hiçbir şeyi öngöremediğim için geriliyordum. "Sonra konuşsak olmaz mı?"
"Olmaz."
"Neden ama ya, neden?"
"Önceliğim bu konu."
Elbisemi çekiştirerek ona gösterdim. "Ya ben o kadar hazırlandım, bu konuşma için mi Affan?"
Parmaklarını masaya vurarak ritim tutarken bakışları yüzümde sürekli yer değişti, puslu gözlerle onun gözlerini yakalamak zordu. "Çok güzel oldun ama konu bu kez bu değil, evet. Bir şey konuşuyorum, soruyorum; sürekli karşılıksız bırakıyorsun. Tadım kaçmaya başladı."
"Huzurunu bozdum demek."
"Konuyu dağıtma," dedi, benden daha alçak sesle konuşuyordu. "Gerçekten kızmaya başladım Lal. Sadece benden gizlediklerin değil, benim senden gizlediğimi ima ettiğin şey neydi? Yoksa geceleri gördüğün karabasanlar, kâbuslar ağırlaştı mı? O yüzden mi en tekinsiz saatlerde ortadan kayboluyorsun?"
Daralıp dışarıya, karanlık gökyüzüne baktım ama çabuk şekilde çenemden tutup yüzümü çevirdi. "Konuşuyoruz, bana bak."
Çenemi elinden çekince, bile bırakmadı. "Huzurlu değilim işte, değilim! O kadar!"
"O kadar değil. Bak, lale tarlasına gittiğimiz o gece... çığlık atarak evin içinde koşuyordun, kendini kaybetmiştin." Sesinin tonundan, beni tutup sıkacakmış gibi şefkat akıyordu. "Eğer bu sıklaştıysa, bana söylemeye de çekiniyorsan..."
"Hayır," dedim.
"O zaman nedir?" dedi, bastırarak. "O hayır bu hayır, sorun ne Lal?"
"Ben buradayım, yanındayım," dedim oflayarak. "N'olacak ki? Bir sağlık sorunum da yok, o kadar test yaptırdık..."
"Uykunda sürekli irkiliyorsun, bir şeyin olmasından korkar gibi tetikte bekliyorsun."
"Sen uyumayıp sürekli beni mi izliyorsun?" Konuşmayı dağıtacak ne varsa soruyor ama bir yandan da bunun cevabını gerçekten merak ediyordum.
"Hayır."
"Yapıyorsun, artık eminim."
Masaya servislerimizi yapan o hanımefendi yaklaşıp bir eksiğimiz olup olmadığını sorarken, ben de onun ısrarıyla başa çıkabilmek adına düşünmeye başladım. Ama hiç zamanım olmadı ki! Affan kadını çok çabuk uzaklaştırıp bana dönerken, "Yemeğine devam et," dedi, ben de bir kurtarıcı gibi ağzımı lokmalarla doldurdum.
İzleyip muhtemelen konuşmasına katılmamı bekledi ama durmadan yemeye devam edeceğim anlaşılınca ağzıma götürdüğüm son lokmada çatalı tutup, "Lal," dedi, vurgulu şekilde.
Havadaki çatala ve sonra ona baktım. "Yemek de mi yemeyeyim, sen dedin ya az önce!"
Çatalı, sıkıca kavradığım elimden alırken dirseği kadehine çarptı ve ben görmeyen gözlerle tutmaya çalışırken kendi bardağımı da devirince hızla ellerimi kendime çektim. Avucumu dudaklarıma kapatıp çıkardığım kısa süreli gürültüden mahcup olurken, Affan kollarını geriye çekip bana döndü. Bir kez daha, "Lal," derken gülüyordu.
"Hâlâ tam göremiyorum, n'apayım?”
Masadaki servis mendilini benden önce elbisemin eteğini, bacaklarımı hafifçe sildi. "Ya sıcak olsaydı, düşünemiyorum bile."
Omzumla omzuna vurdum. "Gülüyorsun ama."
"Sıcak olmadığı için gülüyorum, yansaydın Allah korusun..."
Gülümsemesini görebilmek için çenesinden tutup bu sefer ben yüzünü kaldırdım. Yaklaşıp dudaklarına baktım ve yanağının üstünü, hissetmesem de okşayıp, "Ben iyiyim," dedim.
"Değilsin."
"Mutlu akşamlar."
Masamıza bir misafirin yaklaştığını böyle anladık ve Affan başını çevirdiğinde, görüşüm açıldı. Bakışlarımda pus olmasına rağmen bu simayı hemen tanıyıp ellerimi üstüme düşürdüm ve Affan'da sandalyesinde geriye çekilerek, kendisini bir süredir uzaktan takip edip ilk kez karşısına açıkça çıkan yabancı adama baktı. Karısını öldürdüğü adama. Yakın zamanda kendisini Affan'ın beni de götürdüğü davette görmüştüm, buradaki varlığı da tesadüf olamayacağı gibi, Affan'la bitmek bilmeyen bir derdinin olduğunu da işaret ediyordu.
Affan, adamı tanımadığını iddia etmeden ve hakkında hiçbir şey anlatmamışım gibi davranmadan, "Burada ne işin var?" diye sordu.
"Telefon görüşmemizde çok gergindin, az önce güldüğünü gördüm."
Adama mı ulaşmıştı? Sanıyorum bizden uzak durmasını söylemek için. Affan düşüncemi sezmiş gibi onaylayarak, "Sana, bir daha sevgilimin karşısına çıkmamanı söylemiştim," dedi. "Görüşmek istediğinde baş başa konuşabileceğimizi de."
Onu daha önce gördüğüm gibi, üstünde bir takım taşıyarak masanın diğer tarafındaki sandalyeyi çekip yerleşmeye başlarken omzu üstünden arkaya baktı. Affan ile ben de onun bakışlarını takip ettiğimizde, bir küçük çocuğun yemek masasında oturduğunu gördüm. Bu çocuk, kaybettiği karısından olan çocuğuydu; davet akşamında açıkça bahsetmişti.
"Oğlun mu?" dedi Affan, hoşuna gitmiş gibi.
Adamın başı sertçe buraya çevrilince, sırtım sandalyeme çarptı ve Affan anlık bakışından sonra adama dönüp, "Buradan git," dedi. "Sana, iddia ettiğin şeyleri hatırlamadığımı söyledim. Eğer bu olur olmadık karşılaşmalar devam edecekse senden kurtulmanın başka yollarına bakacağım."
"Seninle ilk defa bir aradayız." Adamın yüzü pus içinde olduğundan ötürü ne hissettiğini okuyamıyor, ses tonuna dikkat ediyordum. "Sevgilinle üçüncü kez."
Affan masaya doğru yüklenip göğsünü ahşaba sertçe yasladı ve adama eğilirken, "Benden uzak dur," dedi. "Gidip karının leşini ara."
Korku ve mide bulantısı boğazıma yükselip nefesimi kestiğinde, adamın sessiz karşılığı masaya dalga dalga yayıldı. Alaycı, bir yandan da acılı olduğu sezilen bir gülüşle, "O gün geldiğinde sana aynısını söyleyeceğim," dedi. "Sevgilinin leşini arayacaksın."
Vücudum refleksle öne, doğrusu Affan'a eğildi ve ellerimi bir anda onun üstünde buldum. Kolundan tutup çekmek istediğimde, "Ne sanıyorsun?" dedi Affan. "Ne kadar değer addettiğimi? Yanılıyorsun, kız arkadaşım karına bir karşılık değil."
"Neden, ben ve aile yakınınız Rauf, senin çok âşık olduğunu düşünüyoruz."
O an, bu gecenin nasıl sonlanacağını tahmin edemediğim gibi, günlerdir sakladığım şeylerle birebir kaldığımı da anlayıp derin bir belirsizliğe sürüklendim. Affan'ın sert solukları kulağıma çarptı ve sessiz kaldığı yarım dakikada, eminim ki Rauf ile bu adamın bağlantısını kurmaya çalıştı. "Rauf, bana ve aileme yaklaşmak için ulaştığın ilk insan mıydı?"
"Yanılmaya başladın," dedi adam, nedense onun yüzünde hep bir gülümseme hayal ediyordum ve masanın karşısında olmasına rağmen bu gülümsemenin siluetini seçebiliyordum. "Onunla yollarımız yeni kesişti. Kendisi çok üzgün ve hırslı bir adam, kız kardeşiniz için elinden geleni yapıyor. Onu çok anlıyorum, sevdiği kadını kaybetmekten ne kadar korkuyor..."
Affan keserek, "Kardeşimden söz etme," dedi.
"Hayır, Rauf'a asla bunu yapmam," dedi adam, Affan'ın onu kız kardeşi için de bir tehdit olarak gördüğünü anlayarak. "Kız kardeşin çok sağlıklı olacak." Adamın suratı bana çevrildiğinde, masanın üstündeki ağırlık bir tokat gibi suratıma çarptı. "Sevgilin, bunca fedakarlığı kız kardeşin için yapıyor nihayetinde."
Dilim çöl kadar kuruyup harflerin ağırlığı altında ezildi, ağzımda dönüp tek bir sözcük çıkaramadı. Affan'ın hisleri, onu bana baktırdı ve yüzümde dolaşan altın gözleri adama geri çevrilirken, "Sen ve Rauf, ne karıştırıyorsunuz?" dedi.
"Kız arkadaşın çok sağlıklı görünüyor. Oysa onun bize gelmesini, beyninin ölmesini, sonra bedeninin ellerimde bir leşe çevrilmesini..."
Rauf beni bu adamın ellerine mi bırakacaktı?
Affan'ın gürültüyle kalkıp cam şişeyi masada kırması, keskin parçayı adamın boğazına yaslaması o kadar kısa sürmüştü ki; dağılan camların üzerime gelmemesi için önüme geçtiği ayrıntısı ancak sonradan kafama kazındı.
"Onu huzursuz eden sizdiniz," dediğinde, restoranı aniden kaplayan sessizlikte yankılandı söyledikleri. "Onu ne ile korkuttun? Ona nasıl ulaştın?"
Bulanık olsa da bıçağın boyundaki baskısını görüp titreyen dizlerimi kaldırdım, sandalyemi itip doğrulduğumda, mekândaki şaşkın sessizlik dağıldı ve birkaç kişi buraya ilerlemeye başladı. "Rauf çok akıllı birisi," diye övdü adam onu. "Sevgilinin beyin ölümü için ilaçlar içmesini sağlamış, bunu bana da anlatmıştı. Ne demişti hatırlayayım... korkutmuş zavallıcığı. Belli zaten, ne kadar narin birisi..."
Bir adam, "Beyefendi, sorun nedir?" diyerek Affan'ı tuttuğunda, "Bırak!" diye bağırarak boynunda bıçak tuttuğu bu adama eğildi. "Dilinin altındaki o zehri çıkar!"
Boynundaki baskı yüzünden kafasını daha da arkaya atarken biraz güldü. "Rauf diyordum, ne kadar akıllı bir adam, sana hafızanı kaybettirmiş. Bakıldığında, karıma yaptıklarını hatırlamadığın için onu suçlamak lazım ama hatırlaman umurumda değil, gerçek olan karımı öldürdüğün."
İlk duyduğumda onun için korktuğum, üzüldüğüm gerçek nasıl ondan korktuğum bir gerçeğe dönüşmüştü? Sakladığımı anladığı veya anlamak üzere olduğu için mi? Neden yaptığımı sorduğunda ama duyacağı hiçbir şeyin onu tatmin etmeyeceğini bildiğim için mi?
"Rauf." Affan, yanında çoğalan adamları görmeden gülmeye başladı. "O bana bunu yapamaz. O benim iznim olmadan yanıma bile yaklaşamaz."
Önce adam bana baktı, bu yönelim Affan'ın başını bana çevirmesi için bir dürtü oldu. "Sevgiline sor, biliyor."
Tükürmek istediğim bir duygu, ağzım, midem, sonra da vücudumda çalkalanıp içimi bulanıklaştırdı. Akıldan ziyan olup beter bir hale düştüğüm için Affan'a ancak bakakaldım. Onun gözlerini okuyamasam da o gerçeği anlayıp muhatabına geri döndü. "O artık benim sevgilim değil. Rauf'da ölü bir adam. Sen ise..." bakışları ileriye, adamın oğluna çevrildi. "Bana bir daha bulaşırsan, karısının yanında oğlunu da kaybetmiş bir adam olacaksın."
"Yaşamaya devam ediyorsam, yalnız oğlum için. Senin ona ulaşıp dokunmanın hiçbir yolu yok."
"Karın gibi mi yani?"
Onun Affan'ı itişini yakaladım ama bıçakla beraber kendisi de üstüne eğilince, adam sandalyesinden kalkamadı. Etrafında çoğalan endişeli insanlar Affan'a bir daha müdahale edip omuzlarından çekmeye çalışırken, "Bakın güvenlik geliyor," dedi. "Zorluk çıkarmayın, sorun neyse hallederiz."
"Karımı öldürdüğüne çok pişman olacaksın," fısıltısı havada ağırlaşıp göğsüme süzüldüğünde, damarlarımdaki kan katılaştı.
"Siktir git, mafya bozuntusu."
Affan, onu çeken birden fazla eli görüp etrafına bir baktı ve bazı insanların çoktan telefonu kulağına götürdüğünü, güvenliğin de buraya yürüdüğünü gördü. Omzundaki ellere bakıp süratle geriye çekildi ve bıçağı masaya fırlattığında tabak üstünde çınladı.
"Bir şey yok," diyerek gelen güvenliğe döndü. "Mekâna silahlı adamları alırsanız, kendimi korumam gerekir."
Bıçak, boynundan çekildiğinde adam sandalyeden kalktı ve kendisine dönen güvenliğe, "Korumamı dışarıda bırakınca silahımı yanıma almam gerekti," dedi. "Müdürünüzle tanışırsam beni anlayışla karşılar, harici bir sorun yok."
"Beyler," diyen olgun sesin sahibi etrafta oluşan kalabalık arasından süzüldü. "Arkadaşlar haber verdi, polisi çağırmam gerek..."
"Lütfen," diyerek müdüre yaklaştı adam, onun omzuna hafifçe vurup karşısında konuştu. "Yemeklerinizi çok beğendik, aşçınızı malikaneme alabilir miyim?"
Affan, yanındaki adamları iterek savuşturdu ve bana döndüğü an aramızdaki mesafe kalbimi ilk kez korkuyla çarptı. Gözümün pusu yetmezmiş gibi bir de gözyaşlarım... Karşımda bir hayale dönüşerek ceketini koltuktan aldı, diğer yaklaşan güvenlik görevlisini püskürtüp çıkmam için sandalyeyi sertçe çekti.
Bir ezilmişlik duygusuyla arkasından yürürken çantamı karnıma yaslayarak tuttum ve asansörü bile çağırmadan merdiveni kullandığında, düşmemek için ayaklarıma baktım. Onun gölgesini takip etmek beni serin havaya çıkardı, etrafında iki tur atıp valeyi bulmasını, arabasını istemesini izleyip bir de üstüne o arabanın gelmesini beklerken hiçbir konuşma başlatamadım.
Anahtarını kapıp kapılarını açtığı gibi direksiyona geçtiğinde, diğer koltuğa oturacak vaktimin olmamasından, öylece çekip gitmesinden korktum ama araba emniyet kemerim takıldığında hareketlendi. Kabanımı almayı unuttuğumu bir dakikadan sonra fark edip avuçlarıma baktım.
Sonunda böyle olacağını bilseydim yemeğin başında kendim anlatırdım ama artık bir önemi kalmamıştı.
Yüzümü olabildiğince diğer tarafa çevirdiğimde Affan omuzlarımın arkasında kaldı ve araç hızlandı. Bir yerden söze girsem nasıl karşılık alacağımı bilmediğim için sustum. Bu anın gelmesine duyduğum korkuyla beraber hasretini çektiğim rahatlamaya kavuşmanın yüzünden hıçkırarak ağlayacaktım.
Bana çok kızgın mıydı? Neden konuşmuyor, duydukları üstüne mi düşünüyordu?
Birkaç kez dönüp kendimi açıklayacak olsam da gerçekten nasıl toparlayacağımı bilmiyordum ki. Bu arabaya ilk bindiğimde dahi böyle stres altında hissetmemiştim ve eve vardığımızda, yine ilk kez bu arabada hiç konuşmadığımızı fark ettim.
Elbisemi öfkeyle çekiştirip onun arkasından çıktım ve karanlıkta yürürken, ev ışıklarının kapalı olduğunu gördüm. Evde bıraktıklarımız belki uyumuşlardı. Affan kapıyı açtığında, aslında oturma alanın televizyon ışığıyla aydınlandığını gördüm. Yalın ile Ayaz koltukta uyuyorlardı, televizyon açık kalmıştı.
Affan onları görmezden gelip üst kata ilerlerken, ben birkaç saniye hareketsiz kalıp odama geçtim. Koltuktaki berjerden battaniye alıp çıktım ve Ayaz dizlerinde uyuya kaldığı için ikisine birden nasıl örteceğimi bilemedim, Yalın'ın omuzlarına sarıp Ayaz'ın gövdesine doğru geçirdim kalın kumaşı.
Koltuğun diğer tarafında birkaç dakika bekledim.
Ama sonra alt kata süzülen sesin yankılarını duyunca yerimden kalkıp ağır ağır çıktım. Gece bana kitabı okuduğu odaya yaklaşıp kendimi kapının arkasına yasladım ama boşluktaki ayaklarım görünüyordu.
"... diyorum ya; takip edilmediğime eminim. Hemen, gün ışır ışımaz gönder, evime gelip arasınlar. Ya telefonum dinleniyor, ya da evim. Herhalde zaten! Telefonumu da yarın değişeceğim..."
Adamın gittiğimiz yerlerde belirmesini açıklayan başka bir şey de olamazdı. Ya çok gizliden takip ediliyor, ya da dinleniyordu. Adamın bu tür yasa dışı şeyleri ne kadar denediği belliydi, hayatını yaşama biçimi zaten buydu.
"Polise şikâyet ettim zaten, aptala mı benziyorum oradan? Emniyetin, polisin yardımı dokunmaz bana, zaten bir ayağı hep yurt dışında..."
Her kimse, güvenliğiyle alakalı yardımı dokunacağına inandığı bir konuşma gerçekleştirdi ve telefon kapandığında ağzının içinde söylenmeye devam etti. Affan'ın en az karşılaştığım ruh hali, bir şeyleri kafaya takıp öfke duyduğu haldi, bu yüzden bana ne diyeceğini hiç kestiremiyordum.
Kapıyı omzumla itip duvara kadar tamamen açtım ve içeriye girdiğimde, masasında eğilmiş karartının bizzat kendisi olduğunu anladım. Beklemeden başını kaldırdığında, onu görebilmek için odanın ortasına kadar yaklaştım.
Başını kaldırıp bana bakınca zulmeden bir sessizliğe sıkıştım.
"O artık benim sevgilim değil, ne demek?" diye sordum.
Odayı dolduran nefesler aldı. "Yalnızca seni hedeften uzaklaştırmak için bir denemeydi."
Derin bir nefes verdim. Tamam. Sorun değil. Tamam.
"Sen hangi deliliğin etkisinde, nasıl bir korkunun esaretinde o ilaçları alırsın?"
Elbisemin eteklerini parmaklarımla büzüp tırnaklarımla eşeledim. Öyle, bir şey demeden bakınca masaya doğru eğilip, "Sen nasıl aylardır ailemin sana vermediği zararı kendine verebilirsin?" dedi.
Sinir bozukluğuyla yutkunup başımı iki yana salladım. "Keyfimden midir sence, keyfimden midir?"
"Seni ne çıldırttı böyle?" diye bağırdığında, sesi tenimde titreşmiş gibi ellerimi çıplak kollarıma doladım. "Seni ne çıldırttı da Rauf'a boyun eğdin? Onunla bir araya gelip nasıl benden gizlersin, gözlerime baka baka nasıl yalan söylersin? Rauf'un ne yaptığını bilip de beni nasıl habersiz bırakırsın, beni nasıl... böyle küçük düşürmelerine göz yumarsın?"
Haklıydı ama önce ben haklıydım. "Doğa için uyum testi yaptırdın mı?"
"Ne dedin?"
Yaklaşmayı sürdürürken başım döndü. "Kardeşine kalbini vermeyi mi düşündün?"
"Sen nasıl..." öne kadar eğildiği masadan doğrulduğunda, dudaklarından histerik bir soluk döküldü. "Senin aklından neler geçiyor böyle?"
"Rauf söyledi ve bu doğru değil mi?" Ellerimi yüzüne doğru kaldırırken korkuyla nefes aldım. "Bu doğru ya! Sen gerçekten bunu yaptın! Sen... Doğa'ya kalbini mi verecektin?"
"Yaptım, çünkü o benim kız kardeşim, bu mümkün müdür merak ettim." Elini saçlarından geçirirken önce alçak sesle, "Hassiktir," dedi ve sonra tekrardan masaya eğildi, başı önüne düşene kadar alçaldı. "Seni böyle korkuttu."
"Kalbinizin uyumlu olacağını söyledi, seni kaybedeceğimi..."
"Lal, bana nasıl söylemezsin?"
Nefes bile almadan, "Ona kalbini mi vereceksin?" diye sordum.
"Allah aşkına!" Bağırarak masada, elinin altında ne varsa savurup karanlıkta açılmış altın gözlerini yalnızca gözlerime değil, ruhuma da çevirdi. "Kalp kalp kalp! Sikeceğim, yeter! O pisliğe teslim olmak bu kadar mı kolay? Sen bana nasıl, neden güvenmezsin!"
Hiç farkında değildi bundan ne kadar korktuğumun. Kendisini kaybetmekten korktuğumun. Ama neden, beni kaybetmekten hiç bu kadar korkmadı mı?
"Kalbini kardeşine verecek misin?"
"Bunu bir daha sorarsan..." elini kaldırıp bana odanın kapısını gösterirken öfkeyle masaya yaslandı.
Kapıya bakmadan, "Neden cevap vermiyorsun!" diye bağırdım.
"Bu sadece bir düşünceydi! Bir düşünce! Ama sen... olmayan şeylere inandığın gibi, buna da kolayca inandın değil mi?"
Sabrım taştı. "İçinden ne kadar aptal olduğumu mu geçiriyorsun? Bu yeni haber değil, bunu geç fark ettiğine göre aptal olan sensin!"
"Günlerdir beni aptal yerine koydun! O adamın bana yaptığını bile bile... senelerimden, kardeşimi hatırlamıyor olmamdan sorumlu olduğunu bile bile sustun." Nefes alırken gömleğinin bir düğmesini koparır gibi açtı. "Kendini kör ettin, bir aptal gibi! Beni... ablamın ilaçları diye kandırdın, bir değil, bin tane yalan savurup durdun! Kendine benden daha mı çok güvendin sen? Kendine daha mı çok güvendin?”
Sonra bunları nasıl unutacağımı bilmiyordum. Ben de ona bağırmak istiyordum ama bu kavganın sonu gelmezse ve beni evde görmek bile istemezse... nereye gidecektim?
Gidecek hiçbir yerim olmamasına rağmen, "Ya senin gizlediklerin?" dedim.
Birden fazlaydı değil mi? Hangisi olduğunu bilemediği için sustu.
"Kalbimin ne kadar ayrıcalıklı, özel olduğunu söylemedin? Neden? Güya beni mi korudun? Ben de seni korudum işte Affan. Ben yapamaz mıyım? Doğru... ben nasıl yapayım ki? Ben neyime güvenip seni koruyacağım..."
Parmaklarını göğsüne götürüp hareket ettiremeden geri indirdi.
"Bu ilgini çekmedi mi? Diğer meseleye gelelim, sen babamı öldürdüğünü ne zaman söyleyecektin?"
Bizden sonra bir dakika geçti, iki dakika da. Yanaklarımı sertçe silip akan makyajımı parmaklarımı bulaştırdım ve Affan hareketsizce odada gümleyen kalp atışlarımı dinledi, bu gece kalbim için yapabileceği hiç iyi şey olmayacaktı.
"Yalın mı söyledi?"
"Hayır, sizi konuşurken duydum."
Gözlerini kapatıp bekledi. "Yani günlerdir biliyorsun."
"Senden babamı nasıl öldürdüğünü bile dinledim."
Eliyle yüzünün bir yarısını kapatıp diğer elini masaya yasladı, bana tekrar baktığında kendimi sinirli hissediyordum. "Babanın ölmesinin bu konuştuklarımız kadar önemi yok."
Babamı sevdiğim son an o kadar uzaktaydı ki, hatırlamıyordum bile. Beni sevmekle kandırıp içten içe eziyet ettiği, beni acı dolu hayata mahkûm ettiği için ölmesini defalarca dilemiştim. Ve konuşmalarını duyduğum gece içimi kaplayan şey yalnız rahatlama olmuştu, ondan kurtulduğum kesinleşmişti çünkü. Fakat Affan için böyle olmamalıydı, o bunu, bana açıklama yapmayacağı kadar önemsiz göremezdi.
"Sana önemi yok mu var mı diye sormadım, senin için önemli olan şeyler bir elin parmağını geçmez zaten! Sana anlatmak istediğim o ki, bazı şeylerin öyle kolay söylenemeyeceği, sonrasından korktuğun, önünü alamadığın şeyler olabi..."
"Lal, baban seni acı dolu bir bedene hapsetti." Sanıyor muydu ki bunu bilmiyorum? Bunu gerçekten sanıyor mu? Ona her şeyi zaten ben anlattım. "Sırf şimdi bir karşılık verebilmek adına neden ondan söz ediyorsun. Umarım aralarında en çok acıyı çeken o olmuştur! Bedeni parçalara ayrılıp gebermiştir!”
"Sen..." ne diyeceğim ben bu adama? Mesele babamın ilerisindeydi. Anlıyor ama anlamıyormuş gibi mi yapıyordu. "Madem maksat eziyetten kurtulmamsa, eziyetten kurtulduğum için babamı öldürmenin önemi yoksa, umarım Doğa'da ölür; ben de şimdiki eziyetimden kurtulmuş olurum."
Ben mi yazmıştım onun kaderini, ben mi o talihini çizmişim? Ben aylardır neyin bedelini ödüyordum ya.
"Kardeşim için böyle söyleme Lale."
"Neden?" dedim, neredeyse elbisemi tutup parçalamaya başlayacaktım. "O beni her gördüğünde ölmemi istedi."
"Ama hayattasın ve... yaklaşan ölüm onunkisi."
"Ben de öleceğim!" Bacaklarım yere düşecekmiş gibi hissettiriyor, titriyordu. "Ben hayatım boyunca ağır yaralanmaktan korkarak yaşadım, düşmemek adına koşmayı bile kestim! Bu dünyadaki tek kadersiz insanı kendisi mi sanıyor da benim hayatımı çalmaya çalışıyor!"
"Onlara, almak istedikleri hayatın benim hayatım olduğunu anlattım ya Lal! Benim hayatım olduğunu!" Sanki anlaşılmayan kendisiymiş gibi bağırıyordu. "Ben kardeşimi zaten kaybettim, farkında mısın?"
"Çok umurunda ya..."
O zaman neden korktum kalbini verecek olmasından? Neden?
Göremediğim için, yaydığı ürkütücü hissi algıladım ve karanlık bir gölge gibi karşımda dururken yutkundum. "Sen bu gece laftan anlamayacaksın," dedi. Kolunu kapıya doğru kaldırdı. "Çıksan iyi olur."
Dudaklarımı bir araya getirip konuşmak zaman aldı. "Sevmiyorsun sen beni, zaten o gece de söylememiştin..."
Onu masasının başında hareketsiz bırakıp döndüm ve çıkarken kapının kulpunu iki elimle birden tuttum. Dışarıya çıkıp sertçe kapattığımda ayağımın altındaki yer titredi, evin içinde yankı başladı ve beni merdivene kadar takip etti. Gözlerimi defalarca silip takılmamak için korkuluğa tutundum ve son basamakta çöküp avuçlarımı yüzüme kapadım.
Kimse kendisine bağırılmasını sevmez ama ben Affan'ın bana bağırmasını hiç sevmiyordum.
Dünyanın en haksız insanı da olsam bana bağırmasını istemiyordum.
O sesle konuşunca... bana yalnız ve uzakta, benim değilmiş gibi hissettiriyordu. Bu ev yabancı, o başka birisi, ben hiçbir yerdeymiş gibi...
"Anne?"
Oğlumun sesi beni yutan karanlıkta karşıma çıkınca onu görene kadar indirdim ellerimi. Bana doğru yürüyen ufak bedeni, ancak yanımdaki basamağa oturduğunda netleşti. Dirseklerim dizlerimde titrerken, çenem ellerime gömüldü. "Ne zaman uyandın?" diye sordum ona.
"Az önce."
"Uykuna odada devam et, ben de yanına geleceğim."
Başını sol omzuma alçaltıp dikkatle yüzüme baktı. "Benimle mi uyuyacaksın? Neden ağlıyorsun? Affan sana vurdu mu?"
Dikkatimi ona vermeye çalışırken, "Affan kimseye vurmuyor," dedim. "Onun için böyle bir şey söyleme."
"Niye ağlıyorsun ki o zaman?"
Ağlamamı ruhsal bir zorlanmaya bağlamıyordu, çünkü Ayaz'ın kalbi benim gibi hiç kırılmıyordu. Aslında kulağa ne kadar hoş geliyordu ama onu hayata bağlayan bir duygudan bile yoksundu. "Yalan söyledim, o da bana kızdı. Ama durur muyum, ben de ona kızdım. Çünkü gerçekten... bıktım ve yoruldum."
"Ama tamam da niye ağlıyorsun, bir yerin acımıyormuş."
Saçımı dakikalardır güçlükle tutan toka kayınca, dalgalar sırtıma döküldü. Tutamları sol omzumda toplayıp, "İnsanın kalbinin acıması, yorgun düşmesi sana anlatabileceğim bir şey değil," dedim. "Şimdi olmaz." Yanıma otururken dizlerinde sabit tuttuğu eşyaya baktım ve eğilince aydınlandım. "O yapbozu n'apıyorsun?"
Tamamladığı yapbozu bana doğru kaldırdı. "Affan'a göstereceğim."
"Şimdi mi?" diye sordum, uykusundan uyanıp bunu nereden çıkarmıştı?
"Bakacağım dedi, hâlâ bakmadı."
"Bakacaktır."
"Ne zaman? İki kere söyledim, bakmıyor."
Affan'ın onu görmezden gelmesinin kırıcılığı beni biraz daha sinirlendirdi. "Neden bakmasını istiyorsun?"
"Çünkü tamamladığında bakacağım dedi." Yapbozunda elini gezdirdi. "Götürüp gösterebilir miyim şimdi?"
"Bu gece olmaz Ayaz, kimseyi görmek istemiyor. Yarın sabah gösterirsin, olmaz mı?"
"Yarın sabah da bakmayacak." Yazbozu basamağa bırakıp sonra ayağının ucuyla ittiğinde parçalar yerinden çıkıp etrafa dağıldı ve ben buna üzülürken, o düşünceli gözlerini bana dikti. "O benim dediklerimi yapmıyor, ben de onun dediklerini yapmayacağım."
"Bakmaması seni üzdü mü?" diye sordum bir umutla. O kadar yıllık ilişkimizden sonra bu sorunun saçma olduğunu biliyordum ama...
"Üzülmek mi?"
"Evet, üzüldün mü? Ağlamak istiyor musun?"
"Ağlamak mı istiyorum?"
"İstiyor musun?"
Uzanıp yanağımdaki, gözümdeki ıslaklığı silip, "Niye ağlayayım?" dedi. "Hâlâ az mı görüyorsun?"
"Bulanık." Tarif ettim ona. "Affan yarın bakacak, ben söyleyeceğim ona." Etkilenmiyordu ama Affan'la arasında en azından bir alışkanlık ilişkisi kurulmasını istiyordum.
"Baksın ama ben bir daha onun dediklerini yapmayacağım."
Kolumu omzuna atıp başına eğildim, saçlarını koklayarak öptüm. "Sana ne dedi ki?"
"Anneni koru dedi, onu yapacağım. Çünkü yapmazsam bana kızıyor."
Buna defalarca şahit olduğum için korktuğunu biliyordum. "Peki sana başka ne dedi?"
Gece, Yalın ile eve döndüğümüzde Affan ile tartışmıştık ve o da bir noktada Ayaz'ı, bana bir şeyi söylemekle suçlamıştı. Onun ne olduğunu hâlâ bilmiyordum.
"Bade'nin öldüğünü annenden sakla dedi."
Dalgınlıkla, "Bade mi?" diye tekrarladım.
"Evet, sen hatırlamıyormuşsun. Bade, güzel kız."
Hafızamın derinliğinde bir çatlak belirdi, onun kim olduğunu ve yazlıkta kaldığımız birkaç günde bana ne kadar yardımı dokunduğunu hemen anımsadım. Güven Koral'ın Rauf ile eve gelişi, benim gibi Bade'yi de alıkoymaları, ardından onun yaralanması...
Ama Affan bana dedi ki; Bade yaşıyor, evine döndü.
"Bade?"
"Evet anne. Yerler de hep kan olmuştu ama neden hiç silah sesi çıkmadı? Silahlar ses çıkarmıyor mu?"
Perperişan oldum. "Sen gördün mü Ayaz?"
"Yere düşmüştü," dedi oğlum.
O Bade'nin öldüğünü gördü ve Affan'da bunu saklamasını istedi.
"Rauf muydu?" Fısıldadım. "Yoksa Güven Koral mı?"
"Ben ölmeyeceğim, böcekler iğrenç!" Kolumdan tutarak kulağıma yaklaştı. "Ama ölürsem burnumu ve kulaklarımı kapat, böcekler oradan girer."
Oğlum böceklere duyduğu tiksintiyi anlatacak başka başka kelimeler ararken, ben üzerime çöken sakinlikle dakikalar geçirdim. Güven Koral onu öldürebilecek silahı elinde tutsa, ben onu sırtından bıçaklamadan önce beni incitmez miydi? Bade'yi Rauf mu öldürmüştü? O evden gidebilirdi ama beni korumayı çok ciddiye almıştı.
"Bu evde sadece sen ağlıyorsun," dedi Ayaz, o sakinliğin ardından gelen hıçkırıklara yenildiğimde. Elimin tersini dudaklarıma bastırıp başımı iki yana sallarken, "Yoktan yere," dedim. "Yoktan yere, hiç için, anlamsızca öldü. Benim yüzümden öldü, bense onu hatırlamıyordum bile..."
"Yazık," dedi oğlum.
"Affan bana hiçbir şey söylemiyor." Fısıldarken gözlerimi üst kata çevirip karanlığın ucuna daldım. "Bunu da söylemedi, yalanın alasını söyledi üstelik! Asıl yazık bana, bir kere arayıp beni koruduğu için teşekkür etmek istemedim. N'oldu bedenine, kim gömdü onu, nereye..."
"Böcekler yemiştir onu..."
"Sus artık!" Kendimi oğluma bağırırken buldum, omuzlarından tutup sarsarken yüzüne eğildim. "İnsanlar için böyle söyleyip durma! Bir daha sakın böcek demeyeceksin. Annenden, Duru'dan bu acımasızlıkla bahsetmeyeceksin!"
Bir savruk hamleyle kalkmaya çalıştı. "Sana demedim ki anne."
"Böcekmiş, taktın mı takıyorsun. Sana ölmelerinden söz ediyorum, yalnızca böcek diyorsun, tiksinmek diyorsun..." bu kadar ruhsuzluğuna bazen dayanamıyordum.
"Ayaz, Lal?"
Ayaz'ı tutup kendimle beraber basamaktan kaldırdım, sarsılmış şekilde odamın yolunu tutarken uyanmış, bize bakan Yalın'a sadece bir anlığına baktım. Ayaz kolunu çekmeye çalışıp, "Ben Yalın'ın yanında kalacağım," dedi.
"İyi misin?" diye sordu Yalın.
Koridora girip hızlandım, odaya geçtiğim an kapıyı çarptım ve onu yatağa götürüp, "Uyu," dedim sadece.
Kızgınlıkla beni itip yatak ucuna oturduğunda, arkamı dönüp birkaç adım ilerledim ve sonra yatağın diğer tarafına oturup örtüyü öfkeyle sıktım.
"Lal?" Yalın kapıyı tıklattı. "İyi misiniz? Affan'ı çağırayım mı?"
"Hayır," diye net bir karşılık verdim.
Ağrıyan göğsümü ovup uzaklaşmasını dinledim, Ayaz'la beraber kaldığımızda Bade'yle ilgili gecikmiş yasım beni uyuşturmaya başladı. Yalnızca ben bu kadar yalan söylediğimi sanıyordum, Affan'ın bazı şeyleri söylemeye hazır olmadığını. Ama gerçekten yalan söylemişti.
Bade'yi n'aptılar?
Onu gömdüler mi?
Büyük günahım bu muydu?
"Sen n'aptın ki Lal? O Rauf'un günahı, bu gidişle sen de bir günahı olup çıkacaksın işte. Affan'ın merhametine kaldın, seni koruyan başka hiçbir şey yok... Şu acımasızlığa bak, kafayı yemişler..."
Sinirle kalkıp odayı terk ettim. Üst kata çıkarken hızlandım ve sinirle, çarparak kapattığım kapıyı açtım. Affan masayı eliyle tutmuş, diğer elindeki telefona, "Silahın ruhsatı var mı bilmiyorum," dedi. Başını kaldırıp beni görünce konuşması durdu, yarım dakika kadar bana baktı. "Tamam bak, bu silah ruhsatı yoksa bana yeni bir silah için ruhsat işlemleri başlat."
Karşılığı alıp telefonu indirdiğinde, "Ne silahı be?" dedim.
Gözleri odanın ortasındaki titreyen bedenimi ve yüzümü izledi. "Kasamda bir silah var."
"Silah..." yaptıkları düşünüldüğünde kendine önlem alması normaldi. "Baban eski general, silahının ruhsatını almışsındır tabi," diye azarladım onu.
Affan ses tonumdan hâlâ sakinleşmediğimi anladı. "Emin olmalıyım."
"O silahı kullanacak mısın?"
"Yanımda bulunduracağım."
"Ayaz görmemeli," dedikten sonra asıl duruma döndü konuşmam. "Gerçi onun gördüğü bundan daha feciymiş. Bade'nin ölümü... bunu bana nasıl söylemezsin?"
Dişleri arasından sertçe soluyup ellerini yüzünden geçirdi. "Çok kötü durumdaydın Lal. Uçurumdan atlamıştın, hiçbir şey hatırlamıyordun, böyle bir haberi kaldıramayacaktın."
"Rauf değil mi?" Sesim alçaldı. "O öldürdü?"
"Üzerinden çok zaman geçti, şimdi bunun için üzülme..."
"Bazen Ayaz'a o kadar benziyorsun ki," dedim içerleyerek. "Ruhsuz, kalpsiz gibi konuşuyorsun."
Tekrar ses yükselip, "N'apmamı bekliyorsun?" dedi. Masadan doğrulup arkasından çıktı. "Bunca derdim arasında şu an Bade'yi mi düşüneyim!"
"Bana yalan söyledin!"
"İyi değildin! Bir ölüm haberinin zamanı değildi!"
"Ben bu savunmayı yaparken haklı olmuyorum da sen neden haklı oluyorsun!" Ben de onu korumak istemiştim, ölmesinden korkmuştum.
"Çünkü işin sonunda sana zarar gelmemişti," diye bağırdı karşımda. Bir adımlık mesafenin diğer tarafındaydı. "Senin yaptığın doğrudan ölmekti!"
"Yine de yalancısın işte!"
"Sen gerçekten laftan anlamıyorsun değil mi?"
Gözlerimi sertçe ovaladım, çünkü artık yüzünü net görmek istiyordum. Ses tonu yalnız öfkesini haber veriyordu, ben başka neler hissettiğini de bilmek istiyordum. "Sabaha kadar da bunu sürdürsek, sana yaptıkların için kızacağım ama seni başka bir şeyle suçlamayacağım Lal. Benim en içimde, en insani tarafımda bile seninle ilgili kötü bir duygu yok. Ama eğer ben şenin derinlerinde düşündüğün gibi kalpsiz, ruhsuzsam... neden bu kadar korkuyorsun kardeşimi kurtarmamdan?"
Ona söylediklerim keşke sinirle söylenmiş olsaydı ama n'apayım, bazen gerçekten öyle hissediyordum. Kendime karşı değil, diğer insanlara karşı. "Beni aptallıkla suçladın," diye hatırlattım onu.
"Çünkü kalben safsın demiştim, belli ki bir noktada aklını da yitirmeni sağlıyor bu durum. Yoksa kendini kör etmezdin." Gözlerini yeniden üstümde, birbirine doğru sardığım kollarımda dolaştırıp arkasını döndü, masaya koyduğu telefonunu alıp elinde çevirdi. "Düşündükçe çıldırıyor insan, elimde değil. Nereye varacağını sanıyordun bu işin, ilaçları kullanıp gözlerimin önünde kendini kaybetmen nereye varacaktı? Bana perişanlığını mı izletecektin, akıl tutulması bu..."
"Hâlâ söylemiyorsun kalbini vermeyeceğini." O bir sürü şey söylüyordu ama ben, onun öğrendiği bu gerçekle n'apacağını merak ediyordum.
"Allah aşkına Lal!" Telefonu elinden sertçe bırakıp omzunun üstünden tekrar bana döndü. "Bir doktor görüşü bile almadım, bu yalnızca bir meraktı! Sana ne söylememi bekliyorsun!"
"Ölse bile kalbini kardeşine vermeyeceğini söylemeni."
Ellerini iki yana açınca göğsü de gerildi. "Dediğim gibi, o kadar kalpsizsem korkman gereken bir şey yok."
Daha önce de bu aldırışsızlığına dem vurmuştum, bu gece ikinci ve üçüncü kez bunu yapmam kendisine kötü hissettirdiği için mi böyle diyordu yoksa gerçekten o da yeni sahip olduğu bilgiyle n'apacağını bilmiyor muydu?
İşte günlerdir bundan korkmuştum ya.
İstediğim cevabı alamayacağımı fark etmek beni o karanlığa daha güçlü çekti. Arkamı dönüp kendisi ikinci kez gitmemi söylemeden odadan çıktım, başımı ellerimin arasına alarak odama geçtim. Cam kenarındaki berjere çöküp içimden dua ettim. Böyle bir delilik yapmasını istemiyordum. Evet, söylediğim gibi davransın; kalpsizlik yapsın.
Telefonumun sesiyle irkilince başım hızla çevrildi. O sesten korktum ve arama ikinci bitip üçüncü kez başlayınca hınçla kalkıp komodinden aldım, açtığım gibi kulağıma yaslayıp, "Ne var?" diye bağırdım. "Ne var Rauf? Ne var Allah'ın cezası!"
"Benim."
Doğa'ydı.
Onun bana telefon açmasını hiç beklemediğim için şaşırmıştım, o da kendisini Rauf sanıp böyle öfkeyle konuşmamdan dolayı kısa bir sustu. Doğa'nın sesine dahi katlanamayacağımı hissedip, "Ne yani?" dedim. "Sensen n'apayım? Neden beni arıyorsun geri zekâlı?"
Hemen cevaplamadı. "Biraz konuşmak istiyordum."
"Bu saatte mi?" dedim, sinirimi kendisinden çıkarmamak için ses tonumu düşürdüm. Normalde ona bu kadar öfkeli değildim ama bu gece... "Gerçekten suçlamalarını, hakaretlerini dinlemeyeceğim Doğa. Sevgilin ve senden..."
"Bursa'ya geliyorum," diyerek araya girdi. "Seninle konuşmak istiyorum."
"Bu da sen ve sevgilinin yeni tuzağı mı?"
"Tuzak mı? Hayır, Rauf yanımda değil." Gerçekten de araba kullandığını işaret eden sesleri duyuyordum. "Babam uzun yola çıkmamı yasakladı, bu yüzden evden gece çıktım, bir saate orada olaca..."
"Defol git, bu tuzağa düşer miyim? Bıktım ikinizden de, bıktım!"
Sesini duymaya tahammülüm kalmamıştı, en olmayacak gecede bile bana ulaşıyordu. Duymamak için telefonu kapatıp yatağa fırlattım ve yere düşmesini izlerken ellerimi sinirle suratıma çarptım.
Nereden girdiler hayatıma, nereden...
O aptal zihinlerince hâlâ Ayaz'ı suçlu görüyor, beni de karşılık olarak bekliyorlardı. Vazgeçecekleri yoktu, artık n'olacak anlamıyordum. Belki de onlara Affan'ın babamı öldüğünü söylemeliydim, merhamet edip bu kadar yüzsüz davranabilirler miydi hâlâ?
"Benimle ne konuşacak ki? İkna etmek için tabi yine. Ya Affan'la da konuşursa şimdi..." elimi dudaklarıma kapadım. "Ya öğrendirse abisinin kalbini, bir de onun kalbini isterse?"
Hayır canım, kim abisinin kalbini isterdi?
Bu insanlar artık delirtmeye başlamıştı beni.
Sakinleşebilmek adına banyoya geçip yüzüme serin su çarptım. Kollarım, bileklerime kadar uyuşmuştu ve yakın zamanda geçeceği yoktu. Çıkarken aklım sürekli Doğa'nın aniden ortaya belirmesinin arkasındaki ihtimaller üzerine düşünüyordu.
Adamın bu gece karşımıza çıkması planlıydı.
Bu plandan Rauf'un da haberi vardı.
Doğa'ya haber verip başka bir plan mı yaptılar?
Oda kapısı aniden açıldığında neredeyse çığlık atacaktım, o denli diken üstündeydim. Yatağın kenarında, ayakta dikildiğimi bile yeni fark edip başımı kaldırınca Affan'ı gördüm ve o da birkaç saniye bana bakıp ardından gözlerini içeride dolaştırdı. Ancak sonra yerdeki telefonu görüp eğildi, aldığı gibi odadan çıktı.
Rauf'un bana ulaşmasını engellemeye çalışıyordu.
Dudaklarımı kemirdim. Ya Doğa'nın aramasını görürse, arayıp ona ne diyecekti? Konuşmalarını, bir arada olmalarını istemiyordum. N'apacağımı bilemeyip odada dolaştım ama Affan yakın zamanda geri dönmeyince Ayaz'ın telefonundan saate baktım; vakit geçmişti.
Bir an önce uyumak için yatağa girdim ama gözlerim kapanmadı bile.
Kalkıp salona geçtim, kapıya en yakın koltuğa otururken bir müddet evi dinledim. Affan'dan ses çıkmıyordu ama uyumadığına emindim. Doğa bu gece abisinin bir şeyler öğrendiğini bildiği için mi geliyordu? O da biliyor muydu Rauf'un abisine yaptıklarını?
Kalkıp portmantoyu sessizce açtım, içinden en kalın giysiyi aldım, sonra verandaya çıktım. Karanlıkta etrafı seçmesi zor olsa da bu yoldan defalarca geçmiştim, Affan'ın arabasının yanından yürüyüp anayola kadar çıktım. Affan'ın aklını karıştırmasına müsaade etmeyecektim. Artık ona, gidip ölmesini, abisini ve beni rahat bırakmasını söyleyecektim.
Geleceği yolu biliyordum, o yönde ilerlerken ormanın seslerinden ürküp yavaşladım ve kenarda durup ulaşmasını bekledim. Umarım beni gözden kaçırmazdı, bir saat dolmak üzereydi. Soğukta titreyen çenemi ovup bir vahşi hayvanın yaklaşmasından ürkerek etrafıma bakındım ve dakikaların ardından yola düşen cılız ışığı gördüm.
Elimi gözümün üstüne siper yapıp bulanık gözlerimin arkasından arabayı takip ettim. Yaklaştıkça aracın rengi, şekli belirdi ve yavaşlayıp yanımda durdu. Bir tuzak kurulmasına karşın evden çok uzaklaşmamıştım fakat araba camı indiğinde yalnız Doğa'nın olduğunu gördüm.
Sanki başka açıklaması olabilirmiş gibi, "Beni mi bekliyorsun?" diye sordu.
Gözlerimi ovaladım ve görüşümdeki buğunun biraz daha ortadan kalktığını fark ettim. Bunun sevincini yaşayamadan onun yüzüne bakarken, "Ne istiyorsun?" diye doğrudan sordum.
Tavan lambası açıktı. Üzerinde bol sweat vardı, ev halinde görünüyordu ve saçları özensiz, günlerdir tarak girmemiş gibiydi. Gözlerimi daha da kırpıştırırken, "Abim evde mi?" diye sordu. "Dışarıya çıkmana izin veriyor mu?"
"Terbiyesizlik etmeye gelmişsin yine belli, zaten neden çıkıp buraya geldiysem. Affan haklı, ben bir aptalım..." arkamı dönmeye meylettim.
Kornaya basıp beni irkiltti ve sertçe, "Dur!" dedi. "Yaptığın doğru mu?"
İlerlediğim için omzumun üstünden dönmem gerekti ona. "Ne doğru mu? Babanın haberi yok değil mi geldiğinden? Asıl senin evden çıkmana izin verilmiyor, yazık..."
"Sana yazık," diye soludu, araba kapısını açtı ama inmedi. "Rauf'u öldürtmeyi denediğin doğru mu diyorum?"
Rüzgârda uçuşan saçlarımı çekip üzerimdeki parfüm kokusuna sarındım. "Demek Rauf'la konuşmaya devam ediyorsunuz, ne güzel. Durmadan benim hakkımdaki düşmanlığınızı mı anlatıyorsunuz? Özür dilerim bir kiralık katil tutup onu öldürmeyi denediğim için, benim kendimi savunmaya ne hakkım var ki? Tabi ölecektim, sen de hâlâ bunun için buradasın, benim hayatımın kim için önemi var? Abin için değil mi? O olmasa çoktan ölmüştüm, işte senin de talihsizliğin bu, n'apalım... Seçilmeyen kişi olmak."
Arabanın aralığından bana bakıyorken koltuğunda arkaya doğru yaslanıp karanlığa doğru sesli nefesler verdi. "Babam abime yeterince karşı çıkmıyor, abim de hayatının yanlışını yapıyor, bir kardeşini daha kaybetmeyi göze alıyor ama Rauf... beni önemseyen tek insan. Sen bizi ifşa da etsen... babam onu tekrar aileye alacak, güvenini kazanacak."
"Şu mesele," dedim, hafifçe gülümseyip. "Güzel geceydi."
Kalp krizi yaşadığı için ailesi Doğa'ya olan öfkesini yumuşatmış, babası Rauf'u öldürmekten bile vazgeçmişti ama belli ki Doğa o gecede dediği gibi bana olan öfkesinden bir şey azaltmamıştı. Başını tehditkâr şekilde sallayıp, "Güzel geceydi," diye tekrarladı. "Oğlun ve sen, hayatınız hayatımıza girdiğiniz günden beri her şeyi mahvettiniz..." ben her zamanki saçmalıkları dinlemekten sıkılarak oflarken, o devam etti. "... bu arada oğlun derken yalanına katılmak için, yoksa onun annesi olmadığını biliyorum."
O an anladım aslında gecenin ilk yarısında buraya kadar zahmet etme niyetini, amacını ve onu bu gecenin sonunda mutlu edecek şeyin ne olduğunu.
Öğrenmişti. Biliyordu.
"Yani, mahvetme sırası ben de."
Nefesim kesilerek aracına yürüdüm ve ellerimi açık kapıdan içeriye uzatırken, beni itmeyi denedi. Ellerimi iki yana sallamaya başlayıp, "Sakın!" dedim. "Bu bir yalan, Rauf bunu bana da söyledi, öyle olduğuna inanmış ama..."
Doğa gülmeye başladı. "Sabahtan beri bu yalvarışın hayalini kuruyorum."
Demek öyleydi, demek ki öyle... O zaman ona bu kadar yaklaşan ellerimin gerilemesine gerek yoktu ya, ben de sonuçta bir insandım. Nedense gözlerim, onunla bir araya geldiğimizden beri daha iyi görüyordu; bu gülüşe tanık olmak için mi? Yok, hayır. Buna tanık olmak için.
Elimi havaya kaldırdığım gibi acımasızca suratına indirdim.
Tokattan sonra ise boğazından kavrayıp, o daha kendine gelmeden sıkmaya başladım. "Git söyle pislik! O annesini de sevmiyor, teyzesini de sevmeyecek... Oğlumu kaybedeceğimi sanıyorsun ama bana o kadar yazık ki... zaten hiç kazanamadım."
Kafasını arkaya gömerek boğazını bıraktım ve öksürüklerle koltuğa yığılırken arkamı döndüm.
Usanmış halde, adeta koşar adımlarla yürümeye başladım. Eve geleceğine, bu yaptığımın karşılığını vermek için Ayaz'ın karşısına çıkacağına emindim. Beni bırakmıyorlardı, sanki ansızın birisi onlara tüm suçlunun ben olduğumu fısıldamıştı. Onların laneti olduğum fısıldanmış ve onlar da sanki benden kurtulmak istiyorlardı.
"Bu ölüm korkusu mu, yoksa hayatı boyunca her şeye sahip olmuş birisinin yoksunluğu mu?"
Kalbime de sahip olmayıver. Kalbime de sahip olmayıver.
Oraya abin sahip, abinin ne hissettiği hiç mi umurunda değil?
Adeta şırıl şırıl, çoğu da yorgunluktan akan yaşları silerken aracın yaklaştığını hissettim. Keşke eve gelmese, bu geceyi daha da perişan etmese diye düşünürken yerdeki teker sesini çok yakından hissetmeye başladım. Omzumun üstünden bakınca da arabanın o kadar hızlı geldiğini gördüm ki, zihnim ayaklarıma güdüsel bir komut verdi.
Kalbimi böyle alabileceğini fark etti.
Arkamı döndüğüm gibi koştum, gözlerimi temizleyip karanlıktaki görüşümü açarken rüzgâr bıçak gibi tenime indi ve araba adeta enseme kadar yaklaştığında dudaklarımdan bir çığlık fırladı. Dudaklarımdan delice soluk alıp verirken, yer, korkuyla çırpınan ayaklarımdan tutup çekmeye başladı.
Bezi ezerse hayatta kalamam.
Bedenim bu acıya dayanamaz.
Kafamı kaldırıp ileriye baktığımda, eve varmak için daha yolun kaldığını gördüm ve hızlanırken göğsüm yanmaya başladı. Dönüp mesafemize bakmaya korkarak yolun sağ ve sol tarafına göz attım, karanlık ormana dalmak için hiç beklemedim. Yoldan kurtulup nefes nefese bir ağaca çarptım, hıçkırarak kalbimi tuttuğumda bile o kalpsizden kurtulduğuma emin olamadım.
Fevri bir baş dönmesiyle arkama baktığımda, arabanın yolda kaydığını gördüm; tekerler yerde adeta yanıyordu.
Bir saniye sonra araç kadrajımdan çıktı. Işıkları yolu aydınlatmaya devam etti.
Gözlerimi yumarak rahatlamış bir nefes verdim ve gözlerimi açarken, kulaklarıma ulaşan gürültüyle irkildim.
Her insan gibi ben de bu sesi defalarca duydum; kaza yapan bir arabanın sesini.
Gözbebeklerimdeki yoğunluğu hissedip titreyen bacaklarımı taşıdım ve az önce koştuğum yola ilerledim. Yaklaştıkça gürültü azaldı ve başım yolun sol tarafına çevrildiğinde, ayaklarım saniyelerce yere çakıldı kaldı.
Arabanın tekerlekleri havada, gövdesi yerdeydi; ters çevrilmişti ve etrafından dumanlar sızıyordu.
Gözlerimden yaşlar boşalırken ağzımı açıp açıp kapadım, çığlığım boğazımda yarım kalırken ayaklarım adeta yerde sürüklendi. Nefesimi tutup, sızan dumanı koklayarak yaklaştım ve dizlerimi yere koyarak şoför koltuğunun hizasında eğildim.
Burası eve uzak değildi ama yakında değildi, Affan kazanın sesini duymuş muydu?
"Doğa?" diye seslendim şaşkınlıkla. "Doğa?"
Başı ters duran direksiyona düşmüştü, elleri ise kucağına. Gözleri örtülüydü ama bilincinin tamamen kapanmadığını, sesime tepki vermek için aralanan gözlerinden anladım. Karanlıkta gözlerimiz birleştiğinde ona yaklaşmak adına dizlerim üzerinde, canım acısa da süründüm.
"Doğa?"
Can acısıyla inleyip gözleri kapanmadan önce, "Abimi çağır," diye kekeledi. "Bana... n'aptığını görsün..."
Dizlerim yerdeyken duraksadı, gözümün kenarından akan yaş dudaklarımı titretti. Ona uzattığım elimi öfkeyle geri çekip acıyla kırışan yüzüne baktım ve sonra çenemi sıkarak kalktım, sersemlemiş vaziyette gerileyip ezilmek üzere olan bedenini izledim. O yapmamış gibi, eğer ormana sapmasam beni arabanın altına almayacakmış gibi, ben ölmeden rahat etmeyeceklermiş gibi...
Bıktım artık onlardan. Usandım. Hayatımdan çıkmalarını istiyordum. Yalnız onun da değil, babasının ve Rauf'un, ölmemi isteyen herkesin hayatımdan gitmesini istiyordum. Fakat yapamıyordum, onlardan kurtulamıyordum. Ona bu geceye kadar dokunmamıştım bile ama o hâlâ bana n'aptığını görsün diyordu.
"Bırak artık yakamı, bırakın..." hıçkırarak avuçlarıma gömüldüm. "Affan o kalbi sana veremez, ben de veremem, yapamam..." Affan'ın kalbini sana vermesine izin veremem, her gün ölmeyi bekleyerek yaşayamam.
Bu da benim günahım olsun.
Bu da benim günahım olsun.
Kıpırdayan tek şey gözyaşlarıma dokunan ellerim oldu ve ruhumun bir parçasını, kimseye haber vermeden onun ölmesini izleyerek karanlığın içinde bıraktım.
Acı inlemelerini dinleyerek ölmesini bekledim.
DEVAM EDECEK.
Lal'i yazmaya başladığım günden beri beni en çok etkileyen duygusu yalnızlığı olmuştu. Sanırım bu yüzden ona çok derinden bağlandım. Son sahnede onun ne kadar korkmuş, yorulmuş olduğunu biliyordum ve umarım hissettiklerini kalemimle size de aktarabilmişimdir. Bir insanın çok korktuğunda sağ duyusunu nasıl kaybettiğini bizzat biliyorum, bu yüzden kurtulmayı istemenin ne olduğunu da...
Doğa ölüyor ben Lal'in derdindeyim böyle de ayrımcı anneyim...
Lal'i ne kadar sevdiğim aşikâr, sizin kitapta en sevdiğiniz karakter kim?
Yorumlar yükleniyor...