0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

34: SON KEZ.

Yazı Boyutu
100%

Merhaba canımın içlerii.

Geçen bölümde bir aksaklık yaşandı, bu yüzden yorum da pek yapmamışsınız. Umarım bu bölüm severek okur, yorumlarınızı bırakırsınız. 🖤

34. SON KEZ.

Bu günahımı unut Allah'ım. Ben de nasıl sevilmediğimi unutayım.

Babamın beni sevmediğini unutacağım. Annemin beni sevmediğini unutacağım. Ablamın beni terk ettiğini de unutacağım. Hatta çok sevilmiş birisi kadar da minnettar olacağım. Ama... sevildiğimi unutmaktan söz edemem, sevilmediğimi unutabilirim ama sevildiğimi değil. O sadece bir kez oldu. Onu da unutamam. Yakarışım bunun için değil, tüm günahları bana yazsan da sevildiğimi unutmayı isteyemem.

Onun kalbindeki sevgiyi almayacaksın değil mi?

Yüzüme yaklaşan ısıyı hissederken, o evden ikinci bir ölünün çıkacağını fark ettim. En olmayacak, en çaresiz şekilde içimden yalvarırken, bu günahımın unutulmasını isterken, hâlâ yapabilecekken ama orada sadece dururken... bitti, diye sevinmeyi istedim.

Seni öldürmek isteyen birisinin yaşamasına gayret edilir mi?

Ben bu dünyaya bir melek olarak gelmedim ama ya... öyle sandıysa, ya öyle sandıysa?

Affan öyle sandıysa?

Yüreğimin altı kadar yakın bir yerden, daha yüksek ses çıktığında, hıçkırığım irkilme sesine karıştı. Yüzümde duran ellerim, yanaklarımı silerek inerken bakışlarım araçta yer değişti ve alev parıltılarının geceyi aydınlattığını gördüm.

Araba yanmaya başlamıştı.

Doğa'nın sesini artık duymuyordum.

Araçla aramdaki üç adımlık mesafeye bakıp o yere dağılmış araç parçalarını gördüğümde başım şiddetle döndü. Sesini duymadığım artık istediğim sona kavuştuğunu mu gösteriyordu?

Öldü mü?

Dokunsam da hissedemezdim kalbini.

Bakışlarım tekrar artık dumanların arasında, zor görünen Doğa'nın yüzüne çıktığında dizlerim kırılmış gibi güçsüzleşti. Arabanın ön kaputundan da alevler süzülmeye başlamıştı. Yoksa... bu alevler çoğalır da araba patlarsa, ya sanki olmamış gibi ona daha da çok şey olursa?

Yine de gitmedi ayaklarım. Ne eve, ne ona gitmedi.

Saçlarım rüzgâr ve dumanla uçuşurken yüzüme sinen sıcaklık yakmaya başladı. Avuçlarımdan yardım istedim ama baktım ki ellerim de ısınmış.

"Lale Hanım."

Kuvvetli çekiş yere düşürdüğümü anladığım dış giysiye takılarak sendelememi sağladı ve etrafımda dönüp, bir başın üstündeki yüzü gördüğümde ağzımdan şaşkın ses çıktı. Bir an çok yabancı geldi bu adam, sonra ise onu karanlıkta gördüğüm anlardaki simasını hatırladım. Affan'ın korumasıydı.

"Ben yapmadım," dedim hemen. Hem de hemen.

Yüzüme bakıp beni araçtan uzaklaştırdı ve sonra yolun sağındaki araca göz attı. "Sizi gördüm."

Gözlerim yavaşça açılıp kapandı. "Neyi?"

Bu adamın nereden çıktığını anlamak için aklımı çalıştırdım ve ne zamandır peşimde olduğunu anlamaya çalıştım. Yoksa... evden çıktığımdan beri mi takip ediyordu beni? Onu görmemiştim.

"Eve dönüyordum," diyerek araca yaklaştı. "Siz olduğunuzdan emin olmaya çalıştım."

Az ilerideki aracının yanmış farlarını görünce yavaşça yutkundum. Bir yerden dönüyordu demek, takip etmemişti. Onun siyah kıyafetli sırtına bakarak, "Bırak onu," diye fısıldadım.

Omzu üstünden bana döndü. "Siz iyi misiniz?"

Bir daha, "Bırak onu," diye fısıldadım ve yanına doğru koştum. O eğilip araç içine bakmak üzereyken kolundan tutup çektim. "Bırak diyorum, git buradan! Bıktım, bıktım artık..."

Geniş gövdesini, bu titreyen ellerle hareket ettiremedim tabi. Yüzüme yukarıdan, endişeyle bakıyorken, "Bir şeye mi ihtiyacınız var?" diye sordu. "Araç size mi çarptı?"

"Ben iyiyim, sakın Affan'a söyleme, eve gideceğim..."

Dumanın kokusu ve arabada patlayan sesler dikkatini hızlıca dağıttı. Kolunu çektiği gibi uzaklaşıp arabanın yanında alçaldı ve içeriyi görmeye çalışırken elini yüzüne siper etti. Eğilip onu yeniden uzaklaştırmaya çalışırken bağırdım. "Ne diyorum sana? Ne diyorum!"

"Affan Bey'in kız kardeşi," diyerek bana çevirdi başını.

Bir yanlış yaptığımı fark ettiğindeki yüz ifadesi kalbimi sıkıştırdı.

Korkuyla nefes aldığımda hızlıca doğrulup beni arabadan uzaklaştırdı. Gözlerim, çıkarken yanıma aldığım Affan'ın kıyafetine takıldı ve dizlerim yere değene kadar eğildim. Ceketi kucağıma çektiğimde koruma yeniden eğilip şoför koltuğunun aralık camından içeriye kollarını uzattı. "Sakın yaklaşmayın buraya," dedi bana ve Doğa'yı koltuk altlarından tuttu. Dumanlar gözümü kapayınca çabasını göremedim.

"Öldü bile," dedim, fısıldayarak.

Ölmezse nasıl, ne zaman bitecekti?

"Bırak onu, yoksa ben öleceğim."

Alevlerin sesiyle gözlerim yer değişti, arabanın arkasında çoğalan gürültü beni ürpertti. Bakışlarımı yolun diğer tarafına çevirip evimizin olduğu yere baktım, alevler gökyüzüne kadar çıkmıştı; Affan'ın odasının camından görünüyor olmalıydı.

"Siktir..."

Korumanın sesine dönüp dizlerim üstünden kalktım, arabanın ön tarafından yaklaştığımda Doğa'nın gövdesinin camdan çıktığını gördüm. "Ayakları sıkışmış," dedi ve bana yerdeki ceketini işaret etti. "Telefon cebimde, çıkarın."

"Ne?"

"Acil arama, hastane?"

Yerdeki cekete bakarak birkaç saniyeyi geçirdim ve bana, "Hey!" diye bağırdığında ayaklarım yerde sekti. "Araba patlamak üzere, çıkarılması lazım."

"Ben... burayı tarif edemem."

"Bana uzatın."

Yerden aldım ceketi ve karışık cebinden çıkardığım telefonu uzattım. Yüzü benim gibi sıcaktan terlemiş, nefesleri serileşmişti. Doğa'nın başı dizindeydi, hiç kıpırdamıyordu.

"Kalbi atıyor mu?" diye sordum ama koruma çoktan telefonu açmış, konunun ilgilisiyle konuşuyordu. O aramayı kapatıp telefonunda başka arama yaptı ve konuşmada Deren adı geçince çığlık atmak istedim. "Evet, evden çıkınca beş yüz metre kadar ileride... Hayır yalnız değildi, Lale Hanım'da burada."

Tırnaklarımı avuçlarıma batırıyormuşum.

"Yok o iyi. Evet, doğruyu söylüyorum; gerçekten iyi."

Aramayı kapayınca sinirle inledim ve vururcasına yanağımdaki yaşları sildim. Pasif agresif tavrımı, dahası bundan da önce neler yaptığımı, onu kurtarmaması için çaba gösterdiğimi farkında olarak birkaç saniye yüzüme baktı. "Burada olduğunuza şaşırdı."

"Kızdı mı?"

"Korktu."

Ceketi göğsüme yapıştırıp gözlerimi alçalttım, Doğa'yı daha kuvvetle çekmesini izlerken yardım için hiçbir şey yapmadım. Yaşıyor muydu? Hâlâ mı? Bu yüzden mi bırakmıyordu?

O ölmeyecek, ben öleceğim. Kurtulamayacağım.

Arabadan daha büyük gürültü çıkınca, "Uzaklaşın," diye yeniden seslendi ve her kası titreyerek Doğa'yı çekmeye çalıştı. "Birkaç dakikadan fazla dayanmaz bu araba."

Doğa'nın siyahlaşan teniyle arama alevlerin gölgesi girdi.

Bir arabanın tekerlekleri yeri yakınca korkuyla arkama döndüm. Affan nefes nefese aracının kapısını açıp yalnız bir saniye donup kaldı, sonra bana ve dumanlar içindeki araca bakıp kısa mesafede koştu. İlk bana dokunup kendisine çekerken, "Burada n'apıyorsun?" dedi. Yüzümden sonra delice titreyen bedenime baktı. "İyi misin sen? Bir şey mi oldu? Acıyor mu bir yerin?"

Koruması, "Yardım etmeniz lazım," dedi.

"Lal, bir yerin acıyor mu?" diye bağırdı Affan.

Onu tutup bırakmak istemezken, "Hayır," sözcüğünü bıraktım dudaklarımdan.

Ellerini üstümden çekip önüme geçti ve arabaya doğru giderken anahtarı elinden düştü. Soluk soluğa kalmışken arabanın yanında eğildi ve Doğa'ya bakarken kıpırdayamadı. Ancak sonra koruması, "Sıkışmış," dediğinde kolları ileriye uzandı. Adam gövdesinden tutarken, Affan başını içeriye kadar sokup bacaklarını kurtarmaya çalıştı.

Affan'ı havaya doğru kaybolan alevlerin, sisin arasında görmek yeri alıp götürdü ayaklarımın altından.

Yanına gidip dizlerimi yere sürtene kadar eğildim, onu orada bırakamazdım. Çekmeye başladım.

"Lal?" dedi, fark ettiğinde. "N'apıyorsun, bırak."

Sıcaktan nefes alamaz halde, "Yanacaksın," dedim. İs sinen koluna kuvvetle asıldım.

"Bir şey olmayacak, dur," derken kolunu kolaylıkla kurtardı. "Çabuk gerile!"

"Ama Affan..."

"Lal!"

İsmimi adeta haykırınca geriye sendeledim ama çok uzaklaşamadım, bir şey olursa onu kurtarırım diye bekledim. Arabanın ön ve arka tarafındaki alev içinde, adeta bir ışık huzmesine gömülürken Affan inleyerek kardeşinin bacaklarını çıkardı.

Serbest kaldı.

"Hemen uzaklaşmalıyız," dedi koruma ve Affan dizlerini yere koyarak Doğa'yı kucakladı. Yerden kalkıp arkasını döndüğü an beni görüp bağırdı. "Sana uzaklaş dedim!"

"Sana bir şey olursa diye..."

Bir buğu gibi aramızdan duman bulutu geçti ve koruma kolumdan tutup çektiğinde, Affan yanımdan geçerken bakışlarını adama çevirdi. "Sana mı dedim?"

Kolumu kurtardığımda, koruma da ellerini havaya kaldırarak çekildi ve araçtan uzaklaştığımızda Doğa'yı en müsait yere bırakıp, "Hastaneye ulaştınız mı?" diye sordu Affan.

"Evet."

"Zaman alacak, ambulansa doğru yola çıkacağım."

Affan yere bıraktığı kardeşine eğilip yüzünü saçlarından çekti, elini boynuna götürüp nabzına baktı ve saniyeler geçmesine rağmen çekmedi. Sonra daha hızlı şekilde kalbine dokundu. Başını eğip kulağını yasladı. Geri çekilirken kusacak gibi göründü.

"Arabaya alalım mı?" dedi koruma.

"Doğa?" diye seslendi Affan. "Nefesini mi tutuyorsun Doğa?"

Kalbimi yerimden çıkaran ses, o anda cereyan etti. Patlamayla beraber saçılan büyük alevler gözlerimi kamaştırırken, bir korkulu çığlıkla dizlerim üstüne alçaldım. Ellerimi kulaklarıma kapatırken, alev topuna dönüp tüm yolu aydınlatan araçta kaldı gözlerim.

"Lal," derken bu kez fısıldıyordu Affan. "Arabaya geç, Doğa'yı alıp gelip geliyorum. Hadi bir tanem, kalk oradan."

Sadece bir an sevilmeye, güvende olmaya ihtiyaç duyarak gözlerinin içine baktım ve onun ısrarcı, endişeli bakışlarına kafa sallayıp kalktım. O Doğa'yı kucaklayarak doğrulurken aracına doğru koştum. Koruma bir arama daha yaptı, sanıyorum itfaiyeydi.

"Arka kapıyı aç," diye seslendi Affan.

Koruma seri şekilde aracın kapısını açtığında, "Arabayı sen kullan," dedi Affan ona. İleriye uzanıp Doğa'yı arka koltuğa koydu ve sonra doğrulup hâlâ hareketsiz olduğumu görünce karşıma geldi. "Yaralandın mı sen? Seni de hastaneye götüreyim mi?"

"Götür, bırakma."

Kolumdan tutup beni ön kapıya kadar çekti, araladığı kapıdan içeriye oturmama yardım edip kemerimi hızla taktı ve şoför koltuğuna yerleşen korumasına baktı. "Çok hızlı sür ama sakın arabayı çarpma."

"Çarpmam."

Affan kapıyı kapatıp arka koltuğa yerleşirken arkama dönüp baktım, Doğa'nın başını dizlerine koydu ve araba hareketlenirken vücudunu sabit tutmaya çalıştı.

Doğa'nın göğsü hareket etmiyordu.

Nefes almıyordu.

"Affan?" dedim, sesimdeki soru tınısıyla.

Elini kalbine götürdü. İri ve kızarık eli Doğa'nın göğüs kafesinde durdu.

"Kalbi şoka girdi galiba," dedi. "Nabzı da."

Ne yani, gerçekten ölene dek orada beklemiş miydi?

Doğa'yı seyretmeden yapamıyordum, eğer kalbi atmazsa Affan çok üzülür müydü?

"Kaldırdım onu ama ya boynunda kırık varsa? Doğa, canım?"

Aracın hızında midem bulandı, başım arkaya düşerken yüzümdeki sıcaklığın acısını hissetmeye devam ettim. Kollarım siyah ile kırmızı renklere bulanmıştı. Affan hızlı arabada sarsılmaması için kardeşini tutmaya çalıştı ve araba bir anda durduğunda başım ön cama çevrildi.

Ambulansın önünü kesmişti.

Koruma derhal kapıyı açıp dışarıya çıktığında, ambulanstaki şoförün de kızarcasına dışarıya çıktığını ama korumayı dinledikten sonra ambulansın arka kapılarını açtırdığını gördüm. Bir daha arkaya baktığımda dudaklarımdaki is tadı mideme dek indi. Affan'ı korkmuş gördüm.

Öldü mü gerçekten? Boşa çabaladığının farkındalığı mı onu korkutmuştu?

Ayaklı sedye arabaya yaklaşınca Affan sersemlemiş şekilde kapıdan indi ve ilk yardım görevlileri içeriye uzanıp Doğa'yı aldılar. Onu hızlıca ambulansın arka kapılarından geçirdiklerinde Affan'da karanlıkta, ambulansa kadar ilerledi ama görevliler onu tuttu, ayak üstü bir şeyler söylediler.

Ambulans karanlığa yol alırken Affan arkasından baktı.

Ölmezse ona yardım etmediğimi söyleyecek mi?

Koruma kendisine yaklaşıp bir iki şey söylediğinde Affan serinkanlılığını kazanmak adına ellerini yüzünden geçirdi ve arabaya dönerken şoför koltuğunu hedef aldı. Yanıma oturup direksiyonu devralırken yanağındaki kire hafifçe dokundu, altın gözlerini gecenin ziyanlığıyla kızaran gözlerime çevirdi. "Bir yerinin acımadığına emin misin, şoktaysan fark etmiyorsundur?"

Çenemi eğip elbisenin sardığı bedenime baktım, is lekeleri ve geçici kızarıklarla kaplanmıştı. Diz kapaklarımdaki sıyrıklara dokunup sustuğumda, "Sen arabada mıydın?" diye sordu bu kez.

Başımı arkaya koyup kolumu gözlerimin üstüne kapadım.

Affan daha da sormayıp arabayı çalıştırdı. Ambulansı takip etti, en yakındaki hastaneye ulaşana dek sustum ve yalnız bir kez arkadaki korumayla ayna üzerinden göz göze geldim. Affan onu evden uzak tutmak istese de bugün tanışmıştık ve o da beni hiç tanımaması gereken gecede tanımıştı.

Önce o beni öldürmek istedi, onu da gördün mü?

Ambulansın iki dakika sonrasında hastaneye ulaştığımızda ellerimin ne yaptığını izleyerek dışarıya çıktım. Tırnaklarımdaki oje çok güzelmiş aslında ama hep siyahlaşmıştı. Hastaneye girdiğimizde Affan'ın ayaklarını takip edip o durana kadar yürüdüm ve acil servise ulaştığımızı etraftaki aceleden anladım.

Bir doktor ona, "Hastanız ambulansla getirildiğinde hayati tehlikesi devam ediyordu," dedi. "Olay yerinde kalbi durmuş, arkadaşlar kalp masajıyla yeniden dolaşımı sağlamış. Şu an solunum cihazına bağlı, acil yoğun bakıma aldık."

Affan karşısında durduğu doktora, "Kardeşim ileri derecede kalp hastası," dedi. "Kalbine bakmanız lazım."

"Öyle mi? Bu durumda kardiyolojiye haber vermemiz lazım, kalp hastasıysa öncelik hakkında fikirlerini almamız gerekecek. Durum... görünenden ağır olabilir."

Daha kötü haberi vererek, "Yakın zamanda kalp krizi geçirmişti," dedi Affan.

Doktor bir anlığına sessizleşip, "Kalbi çok zayıf düşmüş olabilir," dedi. "Hızlı hareket etmeliyiz, izninizle."

"Canını acıtmayın."

Affan'ın omzunu sıkarak yanından geçtiğinde bir küt saçlı hemşire kendisiyle beraber hareket etti. Dakikalardır bakmaktan kaçındığım adama dönüp de avuçlarını yüzünde görünce yaklaştım, kolundan tuttum. "Affan?"

Başını bana kaldırınca karmakarışık olmuş saçlarına bakıp düzeltmekten korkarak omuzlarında bıraktım ellerimi. "Bu nereden çıktı?" dedi, olayın içine çok hızlı çekildiği için şaşkınlığı yeni yaşıyordu. "Doğa'nın burada ne işi vardı? Senin onun yanında ne işin vardı?"

Hastanenin iğrenç beyaz floresanları başımı döndürünce arkamdaki duvara doğru yaslanmam gerekti. "Beni aradı, konuşmak istedi, ben de yanına gidiyordum. Arabayı kullanırken bir anda yoldan çıktı, ne olduğunu anlamadan takla attı..."    

Koruma bize bakıyordu, bu yüzden dönüp ona bakmamam lazımdı. Beni dinledikten sonra, "Telefonundaki yabancı numara o muydu?" diye sordu Affan.

Tahmin ettiğim gibi bakmıştı aranılanlara. "Evet, Doğa'nın numarası değil mi?"

"Kendi numarası değil," dedi. "Rauf ile görüştüğü numarası olmalı... ben Rauf'un numarası sandım, başka başka numaralardan seni arıyor sandım."

Belki de o numarayı geri aramıştı ama Doğa tabii ki de abisinin numarasını tanıyacağı için açmamıştı.

"Sen neden gidiyorsun?" dedi bu kez, duvar kenarına iyice yaklaşıp yüzüme eğildi. "Bana neden söyledin? Neden sürekli bunu yapıyorsun? Gözümü açıp kapayana kadar nasıl ortadan kaybolabilirsin? Rauf, kardeşim... sana ne diyor da bana güvenmek aklının ucundan bile geçmiyor."

Transa geçmişçesine, duymakla yetinip dudaklarımı bile kıpırdatmadığımda aşinası olduğum şekilde çenemi tutup yüzünü, alınlarımız değene kadar çekti. "Beni duyuyor musun? Bebeğim, bana neden güvenmiyorsun?"

"Bana istediğim şeyi söylemedin," derken fısıldadım. Sonra ellerimi omzuna bastırarak onu iterken kendim de duvara çarptım. "Bana istediğim şeyi söylemek bu kadar zor muydu!"

"Zaman almasın mı?" diye o da bana bağırdı. "Kardeşimle n'apacağımı düşünmek zaman almasın mı?"

Neden düşünüyordu? Düşünmesini istemiyordum ki. "Benim kalbimi veremeyeceğini defalarca, kolaylıkla söylemedin mi?"

"Çünkü öyle. Seninle ilgili hiçbir şeyin tereddüttü yok."

İnsan nasıl mutlu olmaz bunun? Olabilirim, olacağım ama... onun da kendisiyle ilgili hiç tereddütü olmazsa, beni koruduğu gibi kendisini korursa.

"Bana o kadar cömertsin de kendinden ne istiyorsun," dedim, sesim istemeyerek alçaldı. Bir yakarış kadar samimileşti. "Seni hayata bağlayacak kadar neşem mi yok? Ama seni herkesten çok seviyorum." Herkesin onu sevdiğinden ve benim herkesi sevdiğimden daha çok.

Ama hayır, gözünden mi kaçırmıştı yanında ne kadar neşelenebileceğimi? Bu neşe ona dokunmuyorsa, hayatı o kadar da sevmiyorsa...

Aramıza düşen ellerim, bileklerimden tutarak üstüne götürdüğünde hızlıca nefes alıyordum. Elini, hiç hissetmeyeceğim kalbinin üstüne koydu. "Bu benim kendimden kolayca vazgeçişimle ilgili değil, senin benim için ne kadar özel olduğunla ilgili."

Başımı diğer tarafa çevirdim ve o yüzümden akan yaşları silmeden önce lekeli elini üstünde sildi. Yalnız gözyaşlarımı değil, yanağımdaki izleri de temizleyip saçlarımı yanaklarımdan çekti ve başımı iki taraftan tuttu. "Hiç düşünmeden dur Lal. Bir süre hiç düşünmeden dur. İç sesimsin dedim ya sana, yalan değildi, korkunu kendi kulaklarımda duyuyorum."

Avuçlarına gömülmüş çehremle karşısında sessizce kaldım ve son birkaç gözyaşı elinin üstüne düşünce burnundan seri nefes aldı. "Ben varken hiçbir şeyden bu kadar korkma."

Baş parmaklarını kirli yanaklarıma bastırıp çekildi ve sonra elimden tuttuğunda bakışlarım koridorun diğer tarafına kaydı. Koruma ellerini önünde kavuşturmuş, dik omuzlarının üstündeki başını duvara yaslamış, yere bakıyordu.

Affan ona ne soracaktı?

İlerleyişimizi fark ettim ama bir lavaboya girene kadar neden olduğunu anlamamıştım. Affan benimle gelip içeriye bakındı ve sonra lavaboda eğildi, ellerini birkaç kez sabunlayıp benim ellerimi de suyun altına çekti. Birbirinden çarpıcı görüntülerin eşliğinde ellerimin beyazlığa dönüşünü izledim ve Affan sonra yüzümü yıkadığında serinlikte ürperdim.

Kâğıt havlularla yüzümü, saç tutamlarımı, ellerimle bileklerimi silip elbisemin askısını düzeltti. Elbet bunları kendim yapabilirdim ama beynimi kontrol edemiyor, Doğa'yı düşünmeyi bırakamıyordum.

Çıktığımızda çalan telefonunu çıkardı ama dönüp ekranına bile bakamadım. Gittiğimiz sonraki yer acil müdahale bölgesi oldu, ben ayaklı sedyenin yanına oturup yaklaşan hanımefendinin ilgisine maruz kalırken Affan telefonunu açarak arkasını döndü.

Sonra bir anda kadına geri döndü. "Çok hassas, tentürdiyot sürmeyin sakın."

Hızlıca başımı salladım, çok acırdı yoksa canım.

Genç hemşire diz kapaklarıma daha hafif bir şeyler sürdü.

Tenim beynime yine acı dalgaları yolladı ama bu hisle aramda bir kopuş vardı.

"Yalnızca sürtünme, pansumanla kapatmamıza gerek yok."

Ne bilsin ki o acı eşiğimi.

Cildimdeki basit merheme bakarken Affan geri döndü. Üstünden duman kokusu geliyordu ama hâlâ parfümünden izler vardı. Eğilip dizlerime daha yakından bakmasının ardından, "Biraz burada uzan dinlen," dedi.

"Sen?"

"Doktorlara bakacağım."

"Az önceki yerde mi?"

"Evet."

"Yok ben de geleyim," dedim bir dakika içinde fikir değişerek.

Kıyafetimi, saçımı başımı inceleyip, "Çok bitkinsin," dedi. "Yalın'ı arayalım, gelip seni alsın."

"Olmaz," diyerek ellerine uzandım, hissetmesem de kavuşmuş gibi tuttum. "Yanından bir yere gitmiyorum."

Başını iki yana salladığında kalktım ve olduğumuz yerden onunla ayrılırken sıklıkla yutkundum. Ağzımın içi kaşınıyor, dudaklarım sızlıyordu. Kollarımı kendime sarmış, o şekilde yürüyerek az önceki kata ulaştık ve koridordaki koltuğa oturduğumuzda korumayla göz göze geldim.

"İyi misiniz?" diye sordu.

Affan ona göz atıp, "Hemşirelere sor, bir temiz battaniye var mıdır?" dedi.

Koruma uzaklaşırken Affan yanıma oturup telefonuna baktı, az önceki aramasına kulak veremediğim için endişelendim. Bu vakitte kim arardı ki? Ya da o mu aramıştı, babasına haber mi vermişti?

Doğa bu kez de ölmezse benim ona hiç yardım etmediğimi söyler miydi?

Ama ben de söylerdim beni ezmeye çalışırken kaza yaptığını.

Dondum kaldım, korktum, derdim. Kim bana ne diyebilirdi?

Değil mi? Korkmama hiç gerek yoktu. Affan zaten onların bana olan kinini biliyordu. Gelen korumaya baktım, elinde hafif bir tek renkli peluş örtü vardı; battaniye ağırlığı ve kalınlığında değildi. Affan elinden kapıp bana uzattığında buz gibi olmuş kollarımdan aşağıya örttüm.

"Git elini yüzünü falan yıka," dedi korumasına.

Adam ellerini kemerinin üzerinde birleştirmiş, Affan'a bakıyorken, "Bir isteğiniz var mı?" diye sordu.

"Hayır," dedi o da. "Araçta bekleyebilirsin. Biraz dinlen. Sonra seninle konuşacağım."

"Hay hay."

Bir silah taşıyordu, ceketi çıkardığından beri gözüme çarpmıştı. Kazağıyla kapayarak bize arkasını döndü, asansöre kadar yürüdü. Yıpratıcı, iri bir adamdı ve Affan'ın neden koruması yapacak kadar güvendiğini ama eve de yaklaştırmadığını anlamıştım.

"Yüzünü netleştirmene gerek yok," dedi Affan, sandı ki göremediğim için dikkat kesilmiştim. "Bana bak."

Dudağımı ısırarak başımı çevirdim, yüzünü yıkasa da hafifçe gölgeliydi ve saçları karmaşık duruyordu. Omzumdaki ceketi sıyırıp dizlerime bıraktım, gecenin yarısından beri kavga etmiyormuşuz gibi kolunu tutup yüzümün altına çektim. Gözlerimi yumdum.

Gecenin sonunda yine koluna gömülmeyi hayal ederdim ama böyle değil.

Sabah olmak üzereyken gözlerim daldı, karanlıkta Doğa'nın yanan arabası ve acı çeken yüzüyle bir arada kalıp nefes nefese uyandım. Hissettiğim ilk duygu pişmanlık, suçluluk oldu ve aklım yerine otururken yalnız olduğumu fark ettim. Gözlerimi ovalayıp çarpan kalbime dokundum.

Sağımda solumda sevgilimi arayıp bulamayınca kalktım. Doğa ne durumdaydı, yoksa... ölüm haberi mi gelmişti?

Korkuyla yürüyüp merdivene kadar ulaştım, elbisemin eteğini düzelterek indiğimde Affan'ı babasıyla görüp arkamdaki duvara çarptım. Nefesim kesildi. Öğrenirse beni öldürürdü.

Kalbime ihtiyacı da kalmazsa... beni öldürürdü.

Kurtulacağım sanıyorum ama yine de kurtulamazsam?

Nefeslerim hızlanırken, bir doktoru dinlediklerini gördüm. Kendimi duvarın arkasına gizleyip yüz ifadelerinden ne hissettiklerini çıkarmaya çalıştım. Babasının üstünde bir kaban vardı, altında ise uyku kıyafetleri. Şoförlüğü yapan çalışanı arkalarında dikiliyordu. Doktor ne diyorsa, ikisinin yüzü de çökmeye başladı.

Görünmeden merdiven inmeye devam ettim, belki de Affan beni görmüş ama o saniye arkamdan gelememişti. Hızlıca serin havaya çıkınca gün doğumunu yakaladım. Ay değişmiş miydi? Bu hangi gündü?

Çıldırmış hissederek elimi saçlarımdan geçirdim ve gözlerimi civarda dolaştırdım. Korumayı arabasıyla yakın mesafede, sigara içerken buldum. Affan'dan önce ben konuşacaktım.

Kendisine yürüdüğümü anladığında sigarasını bitirmeden ilerideki çöp kutusu fırlatıp yayvan yayvan önüme doğru yürüdü. "İyi misiniz?"

Soğukta üşüyen bedenime sıkıca sarınıp, "Seninle biraz konuşalım," dedim. Fikrini sormayacaktım, ben konuşmak istiyordum kendisiyle. Ciddiye alınmam için biraz kaba davransam sorun olmazdı umarım. "Gördüklerini unut."

Biraz... acemice ama idare ederdi.

Resmi ama yumuşak bir ses tonuyla, "Gördüklerim?" dedi, izah bekleyerek.

"Kaza esnasında şoktaydım." Alçak sesimi duyurmak adına mesafemizi kapadım. "Ne yaptım öyle hatırlıyor musun? Seni tutup bırakmanı falan söyledim, neden yaptım acaba ben de bilmiyorum..."

"Çok net hatırlıyorum."

Tadım kaçsa da yüksek elmacık kemiklerinin ve kopkoyu gözlerinin dikkat çektiği yüzüne telaşsızca baktım. "Unut dedim ya, niye hâlâ hatırlıyorsun?"

"Beni aptal yerine koymayın," dedi.

"Yanlış anlamışsın," dedim.

"Affan Bey üstü kapalı da olsa bazı durumları bana aktarmıştı." Aracına doğru yaslandı. "Ailesinin sizden kati şekilde uzak durmasını istiyordu, Doğa Hanım'ı da bu vesileyle tanıyordum. Düşmanlığınız vardı ve bu gecede onun orada ölmesini bekliyordunuz."

Tamam, biraz aklı olan herkes parçaları birleştirince bu neticeye varırdı ama bu netice Affan'ı üzerse, onu benden uzaklaştırırsa... "Detaylara kadar inmeden yalnızca sana söylediğim haliyle anlatırsan daha iyi olur. Beni orada gördün, şokta olduğumu fark ettin ve Doğa'ya yardım ettin. Böyle olmadı mı zaten? Oldu değil mi? Yalan söylüyor muyum ki?"

Gözlerimin içine dikkatle bakıyordu. "Durumunuzu siz bana bunları söylemeden de anlamıştım. Düşmanlığınız olduğu belli, Affan Bey'in de sizi koruduğu." Hafifçe gülümsedi. "Ona her şeyi olduğu gibi anlatmam daha doğru olur."

"Her şeyi derken?"

"Onu kurtarmamam için beni tuttunuz, ölmesini bekliyordunuz. Ben sizi tanımıyorum, Affan Bey için neyin daha önemli olduğunu bilemem ve benden tamamen dürüstlük bekleniyorsa öyle yaparım."

Tamam tamam, bir susması lazımdı, akıllıca düşünmeliydim. Dudak kenarımı ısırıp, "Sana para versem?" dedim.

"Affan Bey'den çok mu?"

"Öyle olmaz, sadece altınlardan geriye on iki bin liram kalmıştı, o yetmez..." ağlamak isteyerek ofladım.

"Lale Hanım," dediğinde dikkatimi tekrar kendisine verdim ve konuşmayı durdurup bakışlarını arkama çevirdiğinde kalbim sıkıştı. Affan'ı göreceğimi bilerek, endişeyle arkama döndüm.

Rauf'la göz göze gelince kendimi korumak için ne kadar zamanım olduğunu düşündüm.

"Sen..." kan ter içinde, üstü başı dağınık vaziyette bana yürüdü. "Neler dedin öyle?"

Affan'ın duymasını istemiyordum ama onun bunlara şahit olması daha kötüydü.

Az önceki konuşmalarımızı hatırlamaya çalıştım ama hepsi açık acık anlatıyordu Doğa'ya n'aptığımı.

Gerilerken, "Senin burada ne işin var?" diye sordum.

Üstünde bir lacivert gömlek ile pantolon taşıyordu. Saçları, sakalları gibi uzamıştı. Yüzü kırmızıydı, uzun bir yoldan gelmişçesine yorgundu. Soruma cevap vermeden yüzüme bakınca, kalbim çok hızlı çarptı. Kötü haberi bir şekilde alıp bir şekilde buraya gelmişti ve...

Duyduklarının hıncını benden çıkarmadan yanından geçmek istediğimde, belki de bininci kez bana öyle dokundu. Öfkeyle ve de acıtarak. "Onu kaybettikten sonra... sırasıyla sen ve ben de öleceğiz. Ben seni öldüreceğim, Affan'da beni. Ama... önce sen."

"Onu bu kadar seviyorsan dayanamayıp kendini öldür. Biz de aşkına inanmış oluruz."

Kolumu tutuyordu ama canımı acıtmak için hiçbir şey yapmadı. Gözlerime bakarken başını sol omzuna eğdi ve alaycılığıyla gülerken dudakları titredi.

"Doğa onu ne kadar sevdiğimi biliyor, onun için sana neler yapacağımı da."

Bu yüzden işte, bu cümleleri, tehditleri duymaktan bıktığım, canımın yanmasından usandığım için Doğa'nın ölmesini beklemiştim. Alt dişlerimle dudağımı acıtıp, "Yeter!" diye çığlık attım. "Senin bir hayatın yok mu? Geceni gündüzünü bana duyduğun öfkeyle mi yaşıyorsun, aklın yerinde mi senin?"

Çığlığım, konuşmanın gittiği yöne işaret edince koruma yanımızda belirerek Rauf'u kuvvetlice omuzlarından iterek aramıza girdi. "Geç şöyle, uzaklaş."

Rauf az önce de görmüş olmasına rağmen korumayı o an dikkate alıp, "Sen kimsin?" dedi.

"Affan'ın koruması o. Can sağlığın için uzak dursun iyi olur. Silahı bile var."

Rauf önünü kapayan genç korumayı süzdü. "Demek Affan o kadar korktu."

"Aynen aynen, mal," dedim ağız dolusu öfkeyle.

Koruma avucunu sırtıma hafifçe bastırdı. "Hastaneye girelim."

Rauf'tan uzaklaşmayı çok istediğim için duraksamadan önüme döndüm, son bakışımda gözlerindeki hesaplıçılıkla acıyı görmüştüm. Hastaneden girdiğim an korkumu arkamda bırakmış olmayı dilerdim ama katları çıkarken bile peşimde bir ağırlık taşıyormuş ve adeta yer ayaklarımı çekiyormuş gibi hissettim.

"Lal?"

Köşeyi döndüğüm anda adım söylendi. Bir saniye sonrasında Affan'la göz göze geldik. Koridorun diğer tarafında bana bakıyordu. Gözleri omuz hizamdan arkaya çevrilip korumaya da baktı ve karşıma kadar ilerledi. "Nereden geliyorsun?"

"Hava almak için dışarıya çıkmıştım," dedim, üşüyen kollarıma aceleyle dokundum.

Affan hareketimi gözden kaçırmadan korumaya baktı. "Dışarıdaki kafeden bir sıcak içecek al."

Koruma, "İkiniz için mi?" diye sordu.

"Sadece sevgilime."

Korumanın uzaklaştığını anladım ve Affan ona arkasından bakıp gözlerime döndü. Tüm akşamı, geceyi gergin geçirdikten sonra bu duygusuz, sıradan bakışlara alıştığımı sanıyordum ama... "Korumayı nasıl buldun?" diye sordu.

Bunun nasıl bir soru olduğu hakkında düşünmeden, "Koruma ama senin kadar güvende hissettirmiyor," dedim.

Boynunun kenarını ovarken söylediğimi havada bıraktı ve dikkati arkama doğru kaydı. Kimi gördüğünü anlamak için düşünmedim bile. Çenesi gerilirken yanımdan süratle geçip koridorun devamını yürüdü ve baktığımda, Rauf'u yolun ortasında kavrayıp durdurduktan sonra arkasındaki duvara çarptı.

"Ne zamandır buradasın lan sen? Lal'e yaklaştın mı?"

Gerçek adımı söylemişti ama Doğa'nın öğrendiği gerçeğe bakılırsa, Rauf'ta hakkımdaki bazı gerçekleri zaten öğrenmişti.

Rauf gözlerini sıkıca kapayınca duvara çarpan kafasının ne kadar acıdığını anladım. "Onu görünce dokunmadan duramıyorum."

"Orospu çocuğu," derken Affan'ın yüzünde tiksinti belirdi. Rauf'un zaten buraya gelirken yorgun olan bedenini duvardan kaldırarak yere doğru itince, Rauf ayaklarını birbirine dolayarak kalçası üstüne düştü ve doğrulamadan Affan ona eğildi. Kafasını tuttuğu hızda yere çarptı. "O ilaçların her birini sana sokacağım. Beyin ölümü neymiş, kör kalmak nedir göreceksin..."

Rauf dirseklerinin tersiyle onu ittirmeye çalışırken daha acılı şekilde inleyip, "Bir boku beceremedi," dedi benim için. "Kör kaldı demek, ilaçlar..." Affan kafasını beyaz zemine bir daha gömünce boğulur gibi ses çıkardı.

"Duru'yu hâlâ hatırlamıyorum," dedi Affan, bu kez de. "Bunu telafi edeceksin, hafızamı geri getirmenin yolunu bulacaksın, ben de seni bunun ardından öldüreceğim."

Bir ileri bir geri kıpırdadım ama Rauf'un canı yanarken Affan'ı önlemek içimden gelmedi. Hatta yüzüne yayılan, nefesini kesip kekelemesini sağlayan acıyı çekmesini izledim. Sanırım aldığı kafa darbesi onu tamamen etkisi hale getirmeye başladı. "Bu imkânsız... hiçbir şey hatırlamayacaksın." Gülerken nefesi kesildi ve Affan bu sefer saçlarını kavrayıp kafasını çevirdi, onun suratını yere gömünce etrafa kan sıçradı.

Birileri de koridora girince curcuna oldu, doktor bağırtısını bir hasta yakınının sesi takip etti. Arkamdaki kapı açıldı ve saniyeler sonra, "Affan!" dedi Güven Koral. Bir doktorla odadan çıkıp yanımdan süratle geçti. "N'apıyorsun, kendine gel!"

Beyaz parkeye dökülen kana yavaşça yaklaştım. Hafifçe gülümseyip ayakkabımın altına sürttüğümde, Güven Koral dönüp kendisine hiç bakmayan Affan'ı tutup uzaklaştırmaya çalıştı. "Sana diyorum Affan, etrafına bir bak aptal!"

Babası, çalışanını ayağına kadar çağırdı ve ikisi birden Affan'ı çekiştirmesine rağmen Rauf'u bıraktıramadılar. Affan Rauf'un yüzünü tekrar kendisine çevirip yumruğunu önce sol, sonra sağ gözüne geçirdi. "Hayatımıza girdiğin günü soluksuz sikeyim!"

Başımı kandan kaldırınca bir üniformalı görevli koşarak yaklaştı, Güven Koral'a yardımcı olup Affan'ı tutmaya başlarken, "Ayrılın!" diye bağırdı. "Beyefendi n'apıyorsunuz Allah aşkına!"

Affan onu üç kişi birden tutup çekince sarf ettiği güç engellendi ve daha yıpranmış şekilde Rauf'a vurmaya çalıştı. Sonra ansızın birisi daha belirip Affan'ı çekince, koruması olduğunu gördüm. Adı neydi acaba, Affan onunla ilgili hiçbir şey söylemek bile istemiyordu.

Vücudu güçlük ve zorla kaldırılınca Affan havadaki tekmesini de savurup, "Daha müsait bir yerde geberteceğim seni," dedi.

Yabancı insanlar baygın düşen Rauf'a bakıp bir hemşire yanına varırken, koruması Affan'ı koridorun diğer tarafına doğru yürümeye zorladı. Güven Koral beter durumdaki Rauf'tan kafasını kaldırıp küçük bir mutluluk yaşayan bana baktı. Günlerin ardından göz göze geldiğimizde alışkını olduğum öfkeye buruk bir iç çektim.

"Senin burada ne işin var?" dedi, tabi beni görüp de zehir saçacaktı. "İyice aileden sanmaya başladın kendini. Eve git. Doğa uyandığında seni görmesin."

Ayağımı yere vurarak yürüdüm. Yanından geçerken de, "Tabi uyanırsa," dedim.

Affan'ın gittiği yolu izlerken bir ağız dolusu homurtu duydum ve koridor köşesini dönünce onu buldum. Duvara yaslanmış yüzünü ovuyordu, koruması ise güvenlik görevlisiyle konuşuyordu. İşleri onun için hallettiğini anlayıp Affan'a yaklaştım ve yanında kıpırdamadan durdum.

"İyi misin?"

"Ne ara aşağıya indin de onu gördün?" dedi, ellerinin tersini pantolonuna sürterek sildi. Parmak boğumlarına kan bulaşmıştı. "Arkasını dönüp gitse gelip seni gördüğünü, sana yine musallat olduğunu söylemeyecektin değil mi?"

"Neden bu kadar suçlayıcı konuşuyorsun?" Her cümlesi böyleydi hem de, bu adam benim kalbimi ne sanıyordu?

Başını çevirip alçak bir sesle yüzüme eğildi. "Adam gelip seni görmüş, bir de dokundum diyor... Yanıma geldiğinde bana yalnızca hava aldığını söylüyorsun, neden özellikle öğrenmemin gerektiği şeyleri söylemekten kaçınıyorsun?"

Daraldım mı yoksa darıldım mı, ben bile ayırt edemedim. Buraya dek sürüklediğim kan izlerine dalıp, "Ne güzel dövüldü işte," dedim.

"İğrenç kanı da bulaştı her yerime..." sanırım çelik gibi sinirlerini en kolay tetikleyen duygusu tiksintiydi.

Kontrol için bakınca güvenliğin gittiğini, korumanın da bize döndüğünü gördüm. Uzaktan bakıp ilgisini uzaklaştırdığında, "Aşağıda onunla konuştun mu?" diye sordu Affan.

Nerede neye ve kime baktığımı hemen yakalıyordu. "Pek değil."

"Ama konuştun?"

"Pek değil."

"Ne konuştunuz?"

Asıl korumanın onunla ne konuşacağı önemliydi, onu ikna edebildiğimi hiç sanmıyordum.

"Ne konuşabilirim ki korumanla."

"Hiçbir şey."

Göz göze geldiğimizde bir erkekten söz etmemden, bir erkekle vakit geçirmemden ne kadar huzursuz olduğunu yeniden anladım.

"Affan?"

Babasının sesi bize katılınca beraber çevirdik başımızı. Bize doğru yürürken yüz ifadesi bağırıyormuş gibi, sükunetten yoksundu. "Bayılttın adamı, beğendin mi yaptığını?"

O niye beğenmiyordu ki? Ben beğenmiştim.

"Burada ne işi var?" Affan omuzlarını dikleştirerek babasının karşısına geçti. "Doğa'dan nasıl haberi oldu?"

Babasının perişan hali daha da kötüye gitti. Alnı kırıştı. "Ben haber verdim."

"Ne için?"

"Ne için olacak, Doğa için! Madem bu adamı sevdi, belki haline iyi gelir, yüzünü güldürür..."

Ne yani ölmeyecek mi? Neden, neden!

"Müjgan neden evden gitti biliyor musun baba?" diye söze girdi Affan. O nasıl biliyordu, henüz söylememiştim ki. Yoksa parçaları birleştirip ansızın ortadan kayboluşunu anlamlandırmış mıydı? "Rauf'a yardım edip evime geldiği her defasında yemeğime, içeceğime ilaç kattı. Rauf'un bulup getirdiği, evime kadar soktuğu ilaçlar yüzünden hafızamı kaybettim. Ve bana bir daha hiçbir şey hatırlamayacağımı söylüyor, duydun mu?"

Korumadan alçak sesli vay, sözcüğü duyulurken, babası bizzat kendisine yönelik olan konuşmayı sindirmeye çalıştı. "Bunu... neden yapsın Affan?"

Affan dün akşam bunun sebebini öğrenmemişti ama düşündükten sonra bulmuş olabilirdi.

Rauf bunu Affan'ın ülkeden bir daha ayrılmaması, ailesine muhtaç olması, lazım olduğunda kalbi için Doğa'ya yakın olmasından ötürü yapmıştı.

Affan bu sonuca da varmış mıydı?

Babasıyla paylaştığında onun da oğlunun kalbine göz dikmesinden korkarak, "Ne önemi var?" diyerek konuşmalara katıldım. "Hem oğlunuza zarar vererek hem kızınızla sevgili olarak size ihanet etti. Onu göndermeli, ailenizden uzak tutmalısınız."

Ailesini koruyamadığını benden duymaktan hiç hoşlanmadı, neticede kendisine göre ben ailesine daha çok kötülük yapmıştım. Oğlum kızını öldürmüştü, ölene kadar buna mı inanacaktı?

"Akıl erdiremiyorum." Ne gerek var, ne gerek? Gerçek işte, duymuyor mu oğlunu? "Neden yapsın, neden?"

"Zaten onu görmezden geldiğim için ilk günden beri benden nefret ediyordu baba, hiç umursanmamayı yediremiyordu. Kendisini benimle kıyas ettiğini, beni sevmediğini sen de bilmiyor musun?"

"Ne istesin senin hafızandan, sana bir şeyleri unutturmanın ne faydası var ona?"

"Kız kardeşimi hatırlamıyorum baba. Sen, hatırlamadığım için Lal'i korumanın benim açımdan daha kolay olduğunu söylemiştim. Bak bakalım kim sayesindeymiş?"

Güven Koral'ı karışık, düşünceli bir hal alınca Affan başını iki yana sallayarak babasının yanından geçti. Güven Koral'ın Rauf'a karşı güveni zaten kırılmıştı fakat bu öğrendiğinden sonra Affan gibi onu cezalandırmak ister miydi? Neden Affan'ı hep Doğa'nın gerisinde tutuyordu?

Yanında yürümeye başlarken dönen başımı tuttum. Üzerimdeki is kokusuna alışsam da her nefes alışımda midemi bulandırıyordu.

Koridora geri dönünce ortalığın sakinleştiğini gördüm, koruma mesafeyi koruyarak arkamızdan gelirken Affan az önce babasının çıktığı odanın kapısını açtı. Hastaneye girdiğimizden beri muhatap olduğumuz doktor ayaktaydı, kendisine döndü. "O adamı hastaneden çıkarın," dedi Rauf için. "Gitsin, başka hastanede iyileşsin."

Doktor, babasıyla tanıştığı için Affan'ı kolayca reddedemedi. "Beyefendi bayılmış, yeni bir sorun çıkarmanın sırası değil. Kendine gelsin, hastaneden ayrılır."

"Ne dediysem o." Ellerini bir daha sildi üstüne. "Kardeşimden haber var mı?"

"Evet, ben de müjdeli haberi verecektim size. Bir iç kanama ve kafa travmasına rastlamadık, yalnız boyun eziği var. Kardiyoloğumuz da kendisini takipte."

Yumruklarımı sıktım. Ben olsam ilk an ölmüştüm. Beni ezseydi oracıkta ölecektim ve o da belki üzerimden bir daha geçecekti. O neden, neden...

Arkamı dönüp koridora yalnız çıktım. Parmaklarımı kırıp eklemlerini göz pınarlarıma bastırdım. Bir insan neden bu kadar çabalayıp kurtulamazdı? Ne anlamam gerekti? Ölecek olanın ben olduğunu mu?

"Gitmek istiyorum," dedim, odadan çıkan Affan'a. "Sen kal kardeşinle, koruma beni götürür."

Önümden geçerken durup tam yüzüme bakmaya başladı. "Ona seninle ilgilenme yetkisi vermedim. Düşünmüyorum da."

Evet, zaten ben de hiç düşünmedim ki. "Kardeşinin yanında kalmak istersin diye diyorum."

"Ben düşürüm onu."

Bir kusurum varsa düzeltmeye saçlarımı kulaklarımın arkasına koymakla başladım ve yanında yürürken, kararsızca eline baktım. Böyle yan yana, bir çift gibi görünerek yürürken elimi tutan hep Affan olmuştu. Ben hiç yapmamıştım, hissetmediğim için aklımdan da çok geçirmemiştim ama o an ellerimizi birleşik görmek istedim.

Elimi kendi elimle birleştirerek başımı önüme eğdim.

Arabaya yerleştiğimizde Affan ilk ısıtıcıyı açtı, sonra arka koltuğa oturan korumasına göz attı. "Sıcak içecek getir demiştim ya."

"Kavgayı ayırmaya çalışırken döküldü."

"Aferin."

Onun anlaşılabilir gerginliği üstünde durmadan elbisemin eteğini düzelttim. Çok üşümüş vücudumu ellerimle ısıtıp acıyan gözlerimi birkaç dakika dinlendirdim. Bu perişanlığım, uykusuz kalışlarım ve de sürekli teselli arayışım ne zaman son bulacaktı?

Affan'a sahip olacak kadar iyiysem, bunları hak edecek kadar kötü olan kim?

Oysa... beni tanısalar, tanımak isteseler severlerdi.

Belki benim için iyilik oydu. Eğer Doğa beni tanısaydı ve beni sevdiğini söyleseydi... onun için üzülürdüm. Kalbimi verecek kadar mı bilmiyorum ama üzülürdüm.

Ama inanır mıydım ki gerçekten sevildiğime? Yok yok, ben hayaletlere bile daha kolay inanırdım.

"Neye gülüyorsun?" Sorusunu alınca ben de kendi gülüşümü duydum ve ellerimi yüzüme kapadım ki, gülüşümün arkasından akan birkaç damlanın çaresizliğini saklayayım. Neden gülmeyeyim ki, sen de görürsün, bana daha çok gülersin.

Kazanın olduğu yere ulaşana kadar yerimde kıpırdamadım. Yerdeki is koyuluğu ve ufak araç parçaları olmasa karıştırdığımı düşünürdüm. "Araba nereye gitmiş?" diye sordum.

"İtfaiye gelmişti, çekici çağrılmıştır."

Bunlar bizim arkamızdan olmuş şeylerdi. Korkuyla gözlerimi büyüttüm. "Polislerin de haberi olmuş mudur?"

"Biri vurup kaçmış olabilir," derken o da camı yarıya kadar indirip yerlere baktı. "Fakat sen kendinin yoldan çıktığını söyledin. Polis sorduğunda ne gördüğünü anlatırsın."

Eve gidince yalan söylemek üzerine birkaç video izleyecektim. Film izleyemezdim, o kadarına vaktim yoktu ama iyi yalan söylemekle ilgili tüyoları kapmalıydım. Ayaz'ın telefonundan bakabilirdim, geçmişi silmeyi de unutmamalıydım.

"Arabayı çok hızlı mı sürüyordu?"

Evin yoluna inerken etraftaki kar beyazlığını izledim. "Şey, galiba ki evet. Yolun kenarında yürüyordum, ışığı görünce arabayı takip ettim ve saniyeler içinde oldu olan. Yazık, göremedi mi acaba..."

"Belki de rahatsızlandı, direksiyon kayıp gitti ellerinden."

"Çıkıp gelmeseydi o zaman." Beni ezmek, oğlumla arama girmek için iki saat araba sürerse öyle olurdu işte.

"Sana ne söyledi de o saatte gittin?"

Tamam, Affan'ın bu soruyu soracağını akıl etmiştim. Ve ona şu cevabı vereceğimi de: "Ayaz ve benimle ilgili gerçeği öğrenmiş. Eğer gelmezsem ona Ayaz'a söylermiş, öyle dedi bana. Ben de sinirlendim, sinirlenmeyeyim mi yani? Çıkıp gittim, konuşacaktım onunla..."

"O mafya bozuntusu Rauf'a, Rauf'ta ona söylemiş olmalı."

Arka koltuktan, "Ben burada ineyim mi?" dediğinde koruma, konuşmamız dağıldı.

Affan ev yolunu tamamlamadan arabayı kenarda durdurup koltuğunda döndü. Hiç sırası da değildi ama hareketi tişörtünü sıyırınca çıplak tenine gözlerimi dikerek dudaklarımı ısırdım.

"Gözünü dört aç. Telefonunu da. Tehlikenin kokusunu aldığı an hiç gecikmeden bana ulaş..." Affan'ın gözleri kısılarak bana değdi. "Evden kaçan birisi olursa da haberim olsun."

Kaşlarımı çatarak aramızdaki boşlukta, tehlikeli gözlerle ona yaklaştım.

"Affan!"

"Anlıyorum," dedi koruması.

"Güzel, inebilirsin." Bir tuşla arka kapıyı açtı.

Adam uzaklaşınca aracı eve kadar sürdü. Eve geçerken ormanın derinliğinden yükselen hayvan seslerini takip ederek sağa sola yatırdım kafamı. Bir geyik yola atlayınca da dudaklarım büzüldü, bu hayvan hiç o sesleri çıkarmazdı, benekli ve çok tatlıydı.

Havadan öpücük attım ama çoktan uzaklaşmıştı.

Affan'ın açtığı kapıdan girince hemen odama doğru ilerledim. Ayaz yoktu, salonda da görmemiştim; demek uyanmıştı. Dolap kapaklarını açıp kendime temiz çamaşır, kıyafet çıkarırken bir anlığına yine gözlerim gördüğü için çok minnettar hissettim.

Görmemek çok yıpratıcıydı.

Banyoya geçip su sıcaklığını bedenime göre ayarladım. Neredeyse her gün, bazen de iki günde bir duş aldığım için genelde kısa sürerdi ama üzerimdeki is kokusundan arınmak için saçlarımı uzun uzun yıkadım. Tenimi de adeta kazıdım, diz kapaklarım sızlayınca da duşun ortasında durup bir süre üflemem gerekti.

Durulanıp çıktığımda o duş jelinin kokusunu odama dek sürükledim. Günler günler önce Affan'ın askısını bulduğu sutyeni giyip uyumlu çamaşırımı geçirdim. Lekeler kaybolunca tenimin yer yer kızardığını görüp bir merhem aldım, omuz ve kollarıma, dizlerime sürüp bekledim.

Her an hastaneye gitmek için evden ayrılacağımızı hesaba katarak giyindim. Sıfır kol kıyafetin üstüne gri hırka ile siyah, İspanyol paça düşük pantolonu geçirdim. İçimdeki sıkıntıyla saçlarımı tarayıp küpemi geri taktım. Dolgun yanaklarıma oflayıp elimle sıktım. Bir gün param olunca yanaklarımı aldırsam mı acaba? Ne diyorlardı o estetiğe...

Oda dağınık değildi, toplamak Ayaz'ın bir alışkanlığıydı. Çıkarken onu merak ettim ve evin içinde arayıp şaşırtıcı olmayan şekilde Yalın'la buldum. Buz dolabını açmış, ayak üstü bir şeyler atıştıran Yalın'ı elinden kavramış, çekmeye çalışıyordu.

"Hadi, beni de tıraş et," diyordu bir yandan da ona.

Yalın ona omzu üstünden dönüp, "Senin sakalın yok," dedi. Buz dolabını kapatırken cam şişedeki sütü Ayaz'a uzattı. "Neyi tıraş edeceğiz?"

Ayaz diğer eliyle süt şişesini aldı. "Yanağım var işte."

"Oğlum yanak tıraş olmaz, yanaktaki sakal tıraş edilir." Yalın kafasını karıştırınca, Ayaz biraz düşünceli göründü. "Youtube'da öyle görmedim ama."

İçeriye girip yaklaştığımda beni fark ettiler. Eğilip Ayaz'ın eşofmanı cebinden görünen telefonu aldım, uygulamaya girip biraz göz attım. Türkçe kullanıyordu ve artık Türk alfabesine çok hakimdim. Ayarlarıyla uğraşıp uygulamanın çocuk versiyonunu açarken, Yalın'da Ayaz'ın elindeki şişenin kapağını açtı. "Soğuk içebilir misin ısıtayım mı?"

"İçerim." Oğlum parmak uçlarına çıkıp telefonuna baktı. "N'apıyorsun anne?"

"Artık sadece çocuk şeyleri izle. Yaşına uygun olmayan şeyler çıkıyordu karşına."

Telefonu kaptı, sütü kafasına dikip içerken uygulamanın yeni haline bakıp kaşlarını çatmaya başladı. Renkli, çocuksu şeyler hiç ilgisini çekmedi ve telefonu bana geri uzattı. "Bu ne? Çizgi film bunlar!"

"Senin yaşındaki çocuklar çizgi film izler."

Yalın aramıza girip telefon ekranına göz attı. "Rap şarkıları nasıl dinleyecek bu çocuk?"

"Televizyondan açar," dedim.

Ayaz yanaklarını şişirerek telefonu eski haline getirmem için bir daha uzattı ama kararlı bakışlarımı görüp başını eğdi. İlgisini kaybettiği telefonunu cebine atarken, "Affan geldi, yapbozunu göstersene," dedi Yalın.

Ayaz omuzlarını silkip birkaç yudum içtiği süt şişesini Yalın'a uzattı. "Isıtsana, çok soğukmuş."

Ben uzanıp alacaktım ki Yalın alıp mutfakta ağır ağır dolandı ve ocakla uğraşırken benimle göz teması kurdu. "Neler olmuş öyle?"

"Hangi birisini soruyorsun?"

"Şu an en önemlisi Doğa," dedi. Endişeli görünüyordu. "Yoğun bakımdaymış, görmeye gideceğim."

"Aman git, eksik kalma." Arkamı dönüp çıkarken Ayaz'ı kolumdan tutup kendimle beraber çıkardım.

Arkamdan, "O da benim arkadaşım Lal," dedi.

Neden hasta olduğu için tüm kötülükleri görmezden geliniyordu? Herkes ona sabır, anlayış, sevgi konusunda cömert davranıyordu. Salona, oğlumla yan yana oturup hırkamın düğmesiyle uğraşırken burnumu çektim.

Yaptığımı öğrense Yalın'da kızardı bana.

Ama onun beni ezdiğini öğrense hiçbir şey değişmezdi. Zaten Doğa uzun süredir ölmemi istiyordu, herkes de bunu anlayabiliyordu.

Kardeşini kaybetti. Üzgün. Ölmekten korkuyor.

"Doğa'ya n'olmuş?"

Ayaz'a ıslak gözlerle baktım. "Kaza geçirdi, durumu kötü."

"O ağlak kız mıydı?" Emin olmaya çalışmasına yardımcı olup başımı salladım.

"Ölecek mi?" diye sordu, bu zamanlarda ölüm kelimesini çok fazla duymuştu. "O sana vurmuştu zaten, ölsün işte."

Ayaz'ın beni nasıl koruduğunu hatırlayınca dudağımı kıvrıldım. Tamam, Affan'ın kendisine telefon alması için yapmıştı ama... yine de bana hissettiği özeldi. "Kimseye söyleme," dedim kulağına fısıldayarak. "Ben de ölmesini istiyorum."

"Ona da böcekler girecek."

"Ya Ayaz ben sana ne dedim? Böyle şeylerden bahsedemezsin. Bir ölüden bahsedilince üzülmen gerekir, üzülmüş gibi yap bari ya!"

"Nasıl yapacağım?"

Daha üzülen bir insanı bile ayırt edemiyordu ki.

Anlamaya çalışarak ayaklarını havada salladı ve sonra kafasını salladı. "Affan'a böcekleri söylemeyeyim mi?"

"Sakın." Gözlerim büyüdü. "Gidip sakın kardeşini böcekler yiyecekmiş deme Ayaz. Şimdi üzgün, bunu söylersen hoş davranmaz sana. Aranızı iyi tutmayı çok istiyorum, lütfen Doğa'dan hiç bahsetme."

"Zaten benimle konuşmuyor ki."

Bunu üzgün şekilde dile getirmiyordu, bir gerçekten bahsediyordu ve evet, Affan Ayaz'la çok yüz göz olmuyordu. Sanki Ayaz beni sevemediği için o da Ayaz'ı sevmiyordu.

Ona anlatmıştım oysaki. Ayaz doğduğundan beri böyleydi.

Bu kalbimin kırılmasına engel olmadığı gibi, Affan'ın kalbimin kırıldığını bilmesine de engel olmuyordu.

"Seni banyo yaptırayım mı? Günlerdir ilgilenemedim seninle."

"Ben yaparım."

"Tabii ki yaparsın ama suyu ayarlayayım, kıyafetlerine bakayım."

"Önce sütümü içeyim." Yanımdan ayrılıp koşarak mutfağa gittiğinde burukça gülümsedim. Sütünü içip Yalın'la mutfaktan çıktıklarında direkt odamıza götürdüm ve alıştırdığım gibi alt çamaşırını çıkarmadan yıkanmasına yardımcı oldum. Zaman içinde kişiselliği kavramıştı, bunun için de çok çaba harcamıştım.

"Baksırındaki ayıcıklar çok tatlı," diyerek onunla alay etmeden yapamadım ama.

"Gerçek değil ki onlar," dedi alaycılığımı anlamadan. Bu da beni kıkırdattı.

Kolayca serbest bırakmadım, ıslak saçlarına defalarca dokunup onu rahatsız ettim. Alıştırdığım kişisel alanının geçilmesinden hoşlanmadığı için bağırmaya başladı, gözleri şampuandan acıyınca yerinde zıpladı. Ne yazık ki onu çocuklaştıran şeyler canının acıması, açlığı, susuzluğuydu, rahatının bozulmasıydı. Bazen bunlara ihtiyaç duyuyordum o çocuksuluğunu görmek adına.

Geriye kalan zamanlarda ruhu yok.

Bir ruhu yok.

Hayatı nimetleri için yaşıyordu ama belki de bu yüzden hep aç hissediyordu; ruhunun olmadığı bilen zihni bir doygunluğun peşindeydi.

Oğlum eksik birisi, çok eksik.

Kurularken, giydirirken sessiz düşünceler zihnimden akıp gitti. Hasta olmasın diye saçlarını kuruttuğumda gözümle ilgili şeyler sordu, her sorusu da cevaba kavuştu.

Salona geçtiğimizde o Zeus'tan kaçmaya başladı, ben de üst kata salına salına, ağırca çıktım. Odasına yaklaşıp izinsizce kapısını açtığımda, perdeleri kapalı odasındaki ağırlığı hissettim.

Geldiğimizde yapacağı ilk şeyin kendini banyoya atmak olacağını biliyordum. Altına sardığı havlu ile sırt üstü yatağa uzanmış, kolunu yüzüne kapamıştı. Hafifçe yatak kenarına oturup hiç konuşmadan vücudunu izledim.

Ne kadar güzel bir bedeni vardı. Neden hiç dokunmuyordum ki? İstemediğimden değil ama nasıl yapacağımı bilmediğimden. Bu düşüncem beni telaşlandırdı ve bakışlarım odada gezinip tekrar ona çevrilince nemli göğsünden koparamadım kendimi.

Hissetmek için değil tabi, elimi onun üzerinde görmek için parmaklarımı göğsünde dolaştırdım.

Derisinin altındaki kalbinin ansız hareketini görünce bir an büyülendim.

Yutkunurken boynundaki damarlar sanki yukarıya çekildi, boğazındaki yumru belirgince hareket etti.

Parmağımı gövde çizgilerinde dolaştırıp karnına doğru yaklaştırdım. Bilek içimi sürttüğümde yumuşak değil, sertlikle karşılaştım. Verdiği nefesler o kadar derinleşmişti ki, havada asılı kalıyordu sanki. 

Kolumu karnındaki sert kaslara yerleştirdim ve elimi daha aşağıya kaydırdığım an Affan'ın eli elimi kavradı. "Lal," dediğinde sesindeki sızlanış karnımı ağrıttı. "Dur, lütfen..."

Gözlerimi yüzüne çıkardığımda, gözlerinin hâlâ koluna kapalı olduğunu ama dudaklarını ısırdığını gördüm. Beyaz dişlerini sertçe bastırıyordu. "Neden?" Bir an için hızla yükselen göğsüme baktım.

"Biliyorsun."

"Bilmiyorum."

Elimi sabit tutuyordu, itmek de istemediğini anlıyordum. Omuzları kıpırdayınca yatak örtüsü de hareket etti ve kasık hizasındaki havlu açıkça gerildi. "Yalnız değiliz."

"Yalnız mı olmamız gerekir?" diye sordum.

Yüzünün etrafındaki parmakları örtüyü kavradı. "Sen bana böyle dokunduğunda... çok ses çıkarırım."

Heyecanlanıp, "Odada kimse yok ki," dedim.

"Evde yalnız değiliz."

Isırarak kıpkırmızı yaptığı dudağına baktım. "Hiçbir zaman yalnız olmuyoruz."

"Biliyorum," derken n'apması gerektiğini unutmuş gibi elimi bir anlığına aşağıya kaydırdı ve havlusu hafifçe sıyrıldı. Kalçamı yatak örtüsünde hareket ettirerek biraz daha yaklaştığımda da elini durdurup alçak sesle sızlandı. "Yalnız olacağız."

Az önceki sızlanışının sıcaklığıyla yutkundum. "Şimdi de ses çıkarıyorsun."

"Tamam, hadi," dedi sanki beni uzaklaştırmak istiyor gibi.

Aceleciliği ve örtünün üstünde kıpırdanışı çok hoşuma gidince istediğini yapıp hemen gidemedim. "Lütfen mi?"

"Lütfen." Boğuk sesiyle mırıldandı.

"Ne kadar lütfen?"

Onu heyecanlandırdığım kadar kendimi de heyecanlandırıyordum ama aslında, bedenimi bir anda havada ve sonra sırtı üstü yatakta, onu da üzerimde bulduğumda daha fazla heyecanlandım. Bakışlarım donakalırken Affan bir eliyle bileklerimi yakalayıp başımın üstüne kaldırdı, diğer eli ise çıplak karnıma dokundu; baş parmağı pantolonumun düğme kısmından içeriye sızarken gözlerimin tam içine baktı. "Sence ne kadar lütfen?"

Nefessiz kaldığım için konuşamadım, parmağını karnımın alt kısmına bastırınca kalçam örtüsüne sürtündü ve az önceki sızlanış benim dudaklarımdan çıktı. "Affan..."

"Çok ses çıkarma," diye alçak sesle uyardı beni.

Gözlerimi yumup aklımı toplamaya çalıştım ama dizini aralık bacağımın sol tarafına doğru sürtünce kafam çok karıştı. Göz kapaklarım düşerken yüzümü diğer tarafa çevirip bileklerimi kurtarmaya çalıştım. "Bırak."

"Lütfet."

"Hayır."

"Lütfet."

Gözlerine bakmadan ancak bu kadar kaldım. Gözlerini görünce dudak içlerimden başlayan sıcaklık tüm yüzümü ısıttı. "Bırak."

Sesimdeki o çaresiz tınıyı duymak ona istediğini verince, "Peki peki," dedi. "Bu kez sana merhamet edeceğim."

Bileklerimi bıraktı ve üzerimden kalkmaya yeltendiğinde, omuzlarından iterek onu tamamen uzaklaştırdım. Yan tarafa düşer gibi kendini bıraktığında yatağın kenarından doğruldum ve her ne kadar uzaklaşsa da, bunlar sırasında bile gözlerimiz birbirinden ayrılmadı.

Elini vücudunun alt kısmına götürüp havlunun üstünden kendisine hafifçe dokundu.

"Çok da... terbiyesizsin," dedim.

Yatağa geri uzanıp gözlerini yumarken bir şey demedi ve aynı pozisyonunu alıp kolunu yüzüne kapadı, alt dudağını emdi. "Çıkarken kapıyı kapatır mısın? Lütfen?"

Ağzım açık kaldı ve öfkeyle ona uzanıp göğsüne doğru vurduğumda dudakları keyifsiz ama içten şekilde kıvrıldı. Dün akşamdan beri mutsuzdu ve bense dünden beri ilk gülümsemesini verdiği kişiydim.

"Bir daha odana gelmeyeceğim," diyerek çıktım.

Yalnız kalınca üstümü düzelttim, karnımı kapatırken heyecanımı geçirmek için bekledim. Birisinden, onunla paylaştığın yakınlıktan etkilenmek normaldi ama Yalın'ın bir şeyler anlamasını hiç istemezdim.

Küpeme dokunarak inince kapıyı açık buldum. Oturma alanına geçerken baktım, Elçin'in gelmiş olduğunu görünce afalladım. Verandada dikiliyordu, Yalın'da karşısında, kolundan tutmuş, ona doğru konuşuyordu. "Ne işin var burada, neden geldin?"

"Senin için gelmedim," dedi Elçin, kolunu çekmeye çalıştıysa da Yalın bırakmadı.

"Ne için geldin o zaman? Affan için mi?"

Elçin bir daha, "Hayır," dedi. "Doğa'nın durumunu merak ettim."

"O zaman hastaneye gitseydin."

"Gittim zaten salak," dedi Elçin, kendini bir daha çekmeye çalıştığında Yalın'ın bana son söylediklerinin doğru olduğunu düşündüm, Elçin görmezden gelindiğini belli ediyordu. "Doktor şimdi göremeyeceğimi söyledi, sonra görebilirim diye bekleyeceğim. İstanbul'a geri mi dönseydim, yakın diye buraya geldim işte!"

Yalın'ın yüz ifadesinde okuduğum öfke ve kafa karışıklığına üzüldüm. Elçin'e, "İstanbul'a geri dön," dedikten sonra verandadan indirmeye çalıştı. "Bana kızgınsın, Affan'a yanlış bir şey söyleyeceksin, sana güvenmiyorum."

Kolu çantasından düştüğünde yüzünü öfke kapladı, kemerli montuna asılan elden kurtularak homurdandı. "Affan'la haftalardır konuşmuyoruz bile, neden... ikimizle ilgili bir şeyi ona söyleyeyim?"

"Sana cevap vermediği için konuşamıyorsunuz, bir bahaneyle onun için geldiğini biliyorum ama artık vazgeçmen gerekiyor." Elçin eğilip çantasını aldığında, Yalın gergince çantasından dökülenlere baktı. "Hafızası yerine gelse da sana dönmeyecek."

"Ona haftalardır yazmadım Yalın. Neden inanmıyorsun? Bu kadar gurursuz birisi miyim ben?"

"Bana yazarak her şeyi mahvettin!" diye suçladı Yalın onu.

"Cevap vermeseydin o zaman!"

Eşyalarını toplayıp doğrulurken beni gördü ve bunlardan hiç haberim olmadığını sandığı için yüzündeki kan çekildi. Duruşundan taviz vermeme çabasını seyrettim ve verandayı geri çıkıp yanımdan geçtiğinde, Yalın'la bakıştık. Gerginlikten ikiye ayrılacak gibiydi.

"Seni beklemiyorduk." Elçin'e döndüm.

Çantasını önünde tutup, muhtemelen konuşmaların ne kadarına şahit olduğumu anlamadığı için kararsızca etrafa baktı. "Doğa'yı merak ettim, biraz burada bekleyip hastaneye geri döneceğim."

Eski sevgilisinin evinde beklemeyi istemesi kulağa garip geliyordu. Onların önceki yakınlıklarını düşününce tadım öyle kaçtı ki, Elçin yüz ifademdeki değişikliği hemen yakaladı.

"Doğa hemen kendine gelecek değil, yakın zamanda göreceğini sanmıyorum." Senin buraya kadar gelmenin başka amacı yoksa.

"Kibarca git, diyorsun?"

Ev kapısını kapayarak içeriye girdi Yalın. "Evet."

Elçin ona bakıp ağzının içinde söylendikten sonra bakışları arkamda sabit kaldı. Ayaz yanıma gelene kadar onun kim olduğunu anladı, doğrulmak üzere gözlerime baktı. "Oğlun mu?"

O, birçok şeyden habersizdi. Sahte evliliğimden, Ayaz'ın teyzesi olduğumdan, Duru ile ilgili gerçeklerden. Bu da birlikte yaşamaya devam etmemizi kendisi için anlamsızlaştırıyordu.

"Bak, seni çizdim," diyerek Yalın'ın yanına gidip çizim defterini gösterdi Ayaz.

Yalın dikkatini oğluma yöneltip ensesini kaşıyarak çizime göz attı. "Dalga mı geçiyorsun, bu nedir? Benim kafam kare mi?"

Ayaz gözlerini kırpıştırdı ve açıklamam için dönüp bana baktı.

"O çizimleri karikatür tarzında çiziyor. Dalga geçmek istemedi."

Yalın şüpheciliğini gidermek adına biraz daha bakıp, "Saçlarımı havalı çizmişsin aslında," dedim. Defteri kafasına hafifçe vurdu. "Aferin."

Ayaz defterini alırken, "Yırtacaksın," diye uyardı. Geri çekilirken Elçin'e bir daha baktı. "Sen kimsin?"

Üçümüz de nasıl açıklayacağımızı bilemeyince sessizlik oluştu.

Elçin, Affan'ın ailesi gibi Ayaz'ı suçlu buluyordu, katı ve kafası karışık yüz ifadesiyle arkasını döndü, "Su içeceğim," diyerek mutfağın yolunu tuttu.

Yalın seri şekilde arkasından gittiğinde oğlumla yalnız kaldık.

"Yalın'ın arkadaşı mı?"

"Sayılır, adı Elçin." Sesimi kıstım. "Sana anlatmıştım, Affan'ın... eski bir arkadaşı."

Göğsünü kaşıdı. "Affan'ı görmeye mi gelmiş?"

Göğsündeki ufak harekete kaş çattım, çok tanıdıktı. "Hayır, Doğa'yı ziyaret edecek, burada bekleyecekmiş o sırada."

"Ayakkabısını çıkarmadan eve girmiş, Affan kızacak ona." Ayaz'ın evde en ciddiye aldığı şey Affan'ın sözleriydi çünkü kızmasını korkutucu buluyordu. "Ben ayakkabıyla eve hiç girmiyorum."

"Kızar diye mi?"

"Bir kere girdim kızdı ya bana."

"Ama sen bir daha girmedin, o da sana yeniden kızmadı." Başını okşadım ve omuzlarına sarılıp kendime yaslı tuttum onu. "O biraz gergin birisi, çok aldırış etme. Yapbozunu göstermeye gidelim mi?"

Omuzlarını silkse de ben onu hareket ettirdim. Orta sehpada, bir kısmı bozulan yapbozu düzeltip üst kata yöneldik. Ufak bir yapboz değildi, yapması zaman almıştı ve gerçekten Affan'a göstermek istemişti.

Kapısı önünde durduğumda Ayaz benim yerime açtı. Bakınca Affan'ın toparlanıp üstünü giyindiğini gördüm, Zeus odada, onun göğsündeydi ve sanki Affan'ın üzgün olduğunu biliyormuş gibi hareketsizce duruyordu.

"Yine peşimden gelmiş," dedi Ayaz, Zeus'u görünce.

Yatağa yaklaştığımda Affan yarım oturuşundan taviz vermeden, sırtı yatak başlığına dayanmış şekilde Ayaz'a göz attı. "Annene Bade'yi neden söyledin?"

Hemen, "Ben istedim," dedim. Tartışma için gelmemiştim, Ayaz'a yüklenmesinin zamanı değildi.

Ayaz, Affan'ın yapmamasını istediği şeyi yaptığını hatırlayıp bakışlarını kaçırdı. Affan gözlerini onun üstünde tutunca araya girip elimdeki yapbozu indirdim. "Ayaz yapbozunu tamamlamış, niye bakmıyorsun? Kaç parça baksana, sen bile tamamlayamazdın birkaç günde."

Zeus'u yataktan aşağıya koymayı denedi ama köpeği dizine zıplayınca tüylerini okşayıp çok parçalı yapbozu inceledi. "Abartma istersen bir saatte yapardım."

"Yapamazsın Affan," dedi Ayaz, Zeus'a görünmemek için bacağımın arkasında duruyordu.

Affan kolundan tutup yanına çekti ve onun Zeus'a irkilmiş şekilde baktığını görünce, "Sana zarar vermez," dedi. "Ben söyledim, seni ısırmayacak."

"Seni nasıl anlıyor ki? Beni hiç anlamıyor," dedi Ayaz.

"Bak, şöyle." Eğilip Zeus'u yere bıraktı ve ardından, "Otur," diye basit bir direktif verdiğinde Zeus patilerini birleştirip dilini çıkardı. "Yatağa çıkma bir daha."

Zeus son komutu algılamayıp yatağa geri çıkınca Ayaz Affan'a karşı dişlerini göstererek sırıttı ve Affan'da ona, "Hey," dedi. "Çok gülme, seni de komutla hareket ettiririm görürsün."

"Daha köpeğe bile yapamıyorsun ki." Gerçeği acımasızca yüzüne vurmuştu Ayaz.

Affan, "Otur," dedi karşılık olarak.

"Oturayım mı?"

"Evet, hadi."

Sessizce geriye adımlayıp fark edilmeden odadan çıktım. Affan tekrar hastaneye gidecekti, ondan önce biraz Ayaz'la vakit geçirmesini istiyordum. Konuşmalarında Ayaz'ı üzeceği bir şey yoktu, hatta gülmüştü bile.

Merdiveni bitirince mutfağa giren koridora bakındım ve kararsızca ilerledim. Sırtımı duvara yaslayarak gizlendim, konuşmalarına kulak verdim; çünkü merak ediyordum.

Mutfak eşyalarının sesini takiben, "Neden böyle yapıyorsun?" dediğini işittim Yalın'ın. "Affan bir şey anlayacak olursa arkadaşlığımızı bitirir."

"Neden bitirsin? Sen değil miydin beni umursamadığını söyleyen?"

İyi, iyi söylemiş. Teşekkürler Yalın.

"Bu seninle alakalı değil. Bana duyduğu güvenle alakalı."

"Hımm," diye kızgın ses çıkardı Elçin. "Milena konuştuklarımızı duydu, ya söylerse?"

"Söylemez."

Şu an evet.

"Neden söylemesin?"

"O zaten mesajlaştığımızdan haberdar, bana attığın mesajlardan da."

Elçin'in yaşadığı düşünceli hal bir sessizlik oluşturdu. "O yüzden mi artık benimle konuşmuyorsun? Onun söylemesinden korktuğun için mi?"

Hemen karşı çıkamazdım, belki de öyledir.

"Neden bu kadar soruyorsun, neden bu kadar üsteliyorsun Elçin? Sanki umurundaymış gibi, neden anlamıyorsun bunların Affan'ı geri kazanmak için işe yaramayacağını?"

Elçin'in hızlı solukları bana kadar geldi. "Hı, geri kazanamam yani Affan'ı?"

"Bir de kendi ağzınla mı söylüyorsun?"

"Aynen evet söylüyorum, oldu mu?"

Sesli nefeslerden sonra, "Affan'da aptaldı zaten," dedi Yalın.

"Yok, sensin aptal."

Alt dudağımı ısırarak parmak uçlarımda geri geri yürüdüm, aralarındaki ilişki onları tanıdığım ilk günlerden çok farklıydı; o zaman atışsalar da saygılarını korurlardı şimdi ise aralarında gerilim tırmanıyordu.

Hiç dinlememiş gibi koltuğa oturdum ve boğukça yükselen, anlaşılmaz konuşmalarına kulak tıkayıp bekledim. Birazdan adım sesleri yaklaştı, Elçin bir su ile dönüp koltuğa bıraktığı çantasını açtı. Karıştırıp bir ağrı kesici çıkarırken bana göz attı. "Ne bakıyorsun?"

"Boş yere ilaç içmemelisin." İnsanlar nasıl bu kadar kolay ilaç alabiliyordu?

Böyle bir noktaya değinmem karşısında ne diyeceğini seçemedi. İlacı tabletten çıkardı. "Haberi aldığımdan beri başım ağrıyor, pek iyi değilim."

Doğa hakkında konuşmak istemiyordum, hatta düşünmemeye çalışıyordum. Çünkü ben ölmesini beklerken, artık kurtulmak isterken etrafımdaki herkesin onun için üzülüp sağlığına kavuşmasını dilemesi... yalnız hissettiriyordu.

"Kim bilebilirdi işlerin buraya kadar gelebileceğini." Topuklu botları üzerinde adımlayıp elindeki bardağı sehpaya koymak için eğildi. "Yalın ve Affan oğluna bile kucak açmış görünüyor."

"Bunun seni ilgilendiren kısmını anlayamıyorum," diye mırıldanarak hırkamı düzelttim.

"Sadece...  ailesinin ve onun hayatını bu kadar çok değiştirdiğine inanamıyorum," dedi, ben onu hoş karşılamıyordum, o ise agresifleşmeden konuşuyordu. "Kimse böyle olacağını düşünmemişti."

"Bu ailede yalnızca Duru'ya üzülüyorum, kader de o ya... bizi bir araya getiren de Duru oldu."

Bu konu hakkında daha fazla konuşmayı uygun bulmuyormuş gibi susup camlardan dışarıya baktı. "Gerçi... bunlar artık beni ilgilendirmiyor. Yalnız Doğa'yı merak ettiğim için geldim buraya."

"Doktordan haber gelince Yalın götürür seni," dedim. "O da gidip görmek istiyordu zaten."

Bana gözlerini kısarak baktığında aldırmazca dudak büktüm. Yanakları kızarmaya başlayana kadar susup, "Kötü göründüğünü biliyorum," dedi. "Ama göründüğü gibi değil."

"Göründüğü kadar kötüyse de buna son verebilirsin," dedim gülümseyerek. "Çünkü sen kendisine saygısı olan bir kadınsın."

Elçin'i hep mesafeli, biraz kibirli ama kendini iyi yetiştirmiş birisi olarak görmüştüm. Tabii ki sürtüştüğümüz olmuştu ama Affan'ı kıskanmayı kenara bırakıp akıllıca düşünebildiğimde bana kızması için sebepler verdiğimi biliyordum.

Yalnız ve savunmasız kalmış gibi kollarını etrafına sararak, "Gerçekten öyle mi düşünüyorsun?" diye sordu.

"Ben kolay kolay yalan söylemem." Bakışlarımı kaçıracak yer aradım, çünkü bu bile yalandı. "Yok, gerektiğinde söylüyorum aslında da... şimdi bir gereği yok tahmin edersin ki."

Neden o kadar çok yalan söylüyordum? Hepsi kendimi, sevdiğim bir iki insanı korumak içindi. Yersiz hangi yalanı söylüyordum ki?

Hissettiğim hakkında bile yalan söylüyordum.

Ellerime baktım, yaşamımın ilk yıllarından şimdiye kadar kök salan ilahi bir talihsizliğim vardı. Olmayı istediğim insan olmayı önlemişti. Yalancı bir insan olmak istemezdim. Hiç istemezdim.

"Haklısın, Doğa'yı yakın zamanda göremem," dedi Elçin, ben sessizleşip yüz asmaya başladığımda. "Gitsem iyi olur."

Affan'ı görmek için çabalayacak mı diye gözlerimi kısarak baktım ama montunun kemerini bağlamaya başlamıştı.

Yalnız köpek sesini duyunca bakışlarımızı çevirdik. Talihim işte, tam gidecekken inmeye başlamıştı Affan. Zeus önden koşup tanımış gibi Elçin'e yaklaştığında, o da eğilip neşesizce güldü. Zeus'u köpeklere özgü şekilde sevdi. "Ooo büyümüşsün Zeus, bu ne yakışıklılık?"

Zeus'a parmağımı salladım.

Zeus eski bir tanıdığı görmüş gibi heyecanlı şekilde havlayıp etrafında döndüğünde, Affan elini tutan Ayaz'ı bıraktı ve göğsünü kaşıyarak buraya yaklaştı. "Elçin?"

"Merhaba." Burada olmasının bir açıklamaya ihtiyacı olduğunu biliyordu. "Doğa'yı görmeye gelmiştim ama doktorlar göremeyeceğimi, durumunun belirsiz olduğunu söyledi. Sen nasılsın?"

Affan önce bana baktığında, nasıl hissettiğini ilk bana söylemek istediğini düşündüm. Ama ben biliyordum ki. Üzülüyordu. "Endişeliyim, hastaneden haber bekliyorum." Sol gözünü ovaladı, koca bir gündür uyuyamamıştı. "Kalbi bir kez daha kaldırabilir mi bilmiyorum."

"Güven Amca söyledi, araba alev almış ama neyse ki daha önce çıkarmışsınız."

"Yeterince erken değildi." Bakışlarım telaşla göğsüne düştü, çünkü kendinden geçene kadar beklemiştim. "Onu çıkardığımda kalbi durmuştu. Durmadan önce müdahale edebilseydim..."

"Çok üzgünüm, Güven amca söylemedi ama kana falan ihtiyaç var mı? Arkadaşlarımıza haber veririm."

"Ben kan verdim," dedi Affan.

Bu ne zaman olmuştu? Hep yanımdaydı, hatırlamıyordum. Yoksa uyuya kaldığımda mı? Doğru tabi, uyandığımda zaten yanımda değildi ve zaten hiç uyumamıştı.

Kol içlerini incelediğimde göze çarpan hafif yeşil lekeyi bir dakika seyrettim.

Orada durup dakikalarca kan kaybetmesini izledim ve şu olana bakın... Trajikomik.

Bir damla kan kaybetmesini istemediğim insan Affan. Bir damla bile.

"İlaç kutusunu sen mi değiştirdin?"

Havadaki soruyu yakalayıp üstüme alındım ama salona yürüyen Yalın'a sorduğunu anladım. Affan'ın sorusu karşısında afallayıp kısacık süre baktı bana, gerçekleri öğrendiğini de yüz ifademden anladı.

"Yoksa sen mi?" diyerek bana döndü Affan. "Yalın ilacı nasıl buldu?"

Yalın'la bakışmamız suçlulukla birbirinden kaçında, "Ne zamandır?" diye sesini yükseltti Affan ona. "Ne zamandır biliyorsun sen?"

"İlaçları kullanmaya başladığından haberim yoktu, sonradan öğrendim! Direkt aldım..."

Geç gelen itiraf Affan'ı ilk sessizleştirdi. Burun kemerini sıkıp ağzını araladı ama sanki kontrol edemediği bir şey söylemek üzereymiş gibi duraksadı. "Neden söylemedin bana? Siz ikiniz akıl melaikelerinizi mi kaybettiniz? Benim sevgilimin ne hissettiğini, neyden korktuğunu sen biliyorsun da ben neden bilmiyorum?"

Elçin'le tehdit ettiğimi söyleyemeyeceği için bana öfkelendi Yalın ve arkadaşına da, "Kalbini verirsin diye korkuyordu," dedi. "Çok dil döktü, ben de kıyamadım."

"Kıyamadın? Bana söylediğinde ben ona kıyacak mıydım, ne demek istiyorsun?"

Yalın, anlamadığı bir konuşmaya maruz kalan Elçin'e kısaca bakıp, "Yalnız konuşalım," dedi Affan'a.

"Rauf'un bana n'aptığını da söyledin mi Lal?"

Kafamı iki yana salladığımda, "Başka ne yaptı?" diye sordu Yalın.

"Hafızamı o kaybettirmiş, ilaçlarla."

Yalın'la Elçin'den şok belirtisi olarak kısa bir bağırtı çıktı ve gözleri kocaman açılarak bana baktı Yalın. "Bunu biliyor muydun? Bana... bu kadarını söylemedin."

Tamam, tamam, biraz yüksek sese hazırlamıştım kendimi. "O kadarını söyleseydim Affan'a kesin anlatırdın."

Konuşmaların büyük kısmına kayıtsız kalsa da son duyduğuna karşı, "Rauf bunu nasıl başardı?" dedi Elçin.

Yalın'sa bana içerlemiş göründü. "İnanmıyorum sana Lal! Senin için suçlu oluyordum, kiralık katil tuttum! Sen o kadar şey söyleyip bunu nasıl gizlersin?"

Affan'ın ağzını açık bıraktığımı görünce gülümsemeye başladım. Benim fikrim Affan, benim! "Kiralık katil mi?"

Heyecanla, "Evet," dedim. Affan'a biraz yaklaşıp böbürlenerek anlattım. "Benim fikrimdi, Rauf'u öldürmek için kiralık katil tuttuk. Fikir benim, uygulamadaki başarısızlık Yalın'a ait. Ama sorun yok, Yalın parasını geri aldı." Bir de o adama kalamazdı ya, yüz binlerce lira vermiştir kesin.

Affan beklediğim gibi coşkuyla karşılamayınca hevesim kaçtı, dudak bükerek bakışlarımı kaçırdım; neyse ki Ayaz, Zeus'la mutfak koridorunda koşuşturuyordu da duymamıştı bunları.

"Siz o gece yarısı, kiralık katilin yanından mı dönüyordunuz?" Affan'ın parçaları birleştirmesi zaman almayınca göz kırparak onayladım. Biraz takdir beklemiştim fakat Affan, tüm bunların şahidi değil de yalnız dinleyeni olmaktan ötürü öyle memnuniyetsizdi ki; gözleri bir dakika daha böyle bakarsa beni ağlatacaktı.

Yalın koluna dokunarak, "Odada konuşalım," dediğinde, kolunu sertçe kendine çekip arkasını döndü. Merdiveni çıkarken korkuluğu hiç bırakmadı.

İkimiz kaldığında, "Hayatınız bayağı heyecanlıymış," dedi Elçin.

Şimdi kötü bir şey diyecektim ama gereksiz olabilirdi, susacaktım. Çünkü sadece şaşkınlığını ifade ediyordu, haklıydı da. Yanaklarımı şişirerek Affan'dan gizlediğim başka şey kaldı mı diye hatırlamaya çalıştım.

Gece yaptığım.

Affan'ın bilmediği bu.

Ama öğrenirse de... kardeşinin beni ezmeye çalıştığını söylerdim. Aynı şeydi işte.

Bunlar aynı şey ama Affan'ın gözünde beni farklı yapan, kalbimse?

Beni seçmesini sağlayan şey de Doğa ile aramızdaki bu ayrımsa?

Dakikalar sonra yaklaşan araç sesiyle dalgın gözlerimi cama çevirdim. Bir siyah aracın müsait yerde arabayı durdurduğunu görüp huzursuzlandım. Bir tehlike işaretine karşın üst kata baktım ve araçtan iki adam inip eve yürüdüklerinde, Affan'da merdivende göründü. Araç sesini duymuş olmalıydı.

"Bunlar kim?"

Sorum havada kalınca göğsümü ovuşturarak bakışlarımı yere diktim. Affan eve aldığı adamlarla kısaca el sıkışıp üst kata çıkmadan önce de verandadan dışarıya, etrafa dikkatle baktı. Gece yaptığı konuşmayı hatırladım, evde bir dinleme cihazı olduğundan şüphelenip kontrol edilmesini istemişti.

Elçin'le göz göze geldik. O da gitse mi kalsa mı bilemeyerek ellerini ovuşturunca koltuğa oturup ona da koltuğu gösterdim. Gergince yerleşti ve Ayaz yanıma gelip Zeus'un yırttığı çizim kâğıdını şikâyet ederken, istemsizce ona baktı.

Ayaz ortadan kaybolduğunda da, "Duru'ya zarar vermedi mi yani?" dedi.

Sanki cevabıma inanacakmış gibi bana soruyordu. "Vermedi. Her şey kazaydı."

Affan'a yakın olmadığı gibi artık bu aileye de yakın olamazdı, bu yüzden üstüne düşmediğini fark ederek tekrar sessizleşti. Koltuktaki bekleyişim uzadığında salondaki hava temizleyicinin üfleyişini dakikalarca izleyip sonra kalktım. Vazoyu alıp mutfağa geçtim. Suyunu değiştirip tezgâhın kenarına, soğuk taşın üstüne koydum.

Çıkınca Elçin'in telefonuyla meşgul olduğunu görüp kat değiştirdim. Odaların kapıları açıktı, Affan adamlardan birisiyle holde konuşurken elinde bir ufak siyah parça tutuyordu. Onu göz hizasına kaldırırken dudaklarından öfkeli bir küfür döküldü.

"Dinleme cihazı mı?" diye sordum.

Diğer adam yatak odasından, elinde aynı parça ile çıktı. "Bir tane daha."

Affan iki parçaya da bakarken parmak eklemleriyle şakağını sertçe ovalayıp, "Yeni cihaz mı bunlar?" diye sordu. "Ne kadar süredir burada olabilir?"

"Bu hafızalı bir model, incelemeyle ne kadar süredir aktif olduğu bulunur." Adam arkadaşına baktı. "Değil mi?"

"Evet, birkaç güne belli olur. Ararım sizi."

"Birisi bende kalsın, diğerini inceleyin."    

Yalın kendi odasından çıkarken, "Ben sizi alt kata götüreyim," dedi. "Bakmakta fayda var."

Yalın adamlara eşlik ettiğinde yanımdan geçip gözden kayboldular. Affan dikkatini kayıt cihazında tutarak göğsünü ağır ağır kaşırken, ağzının içinde sinirle ısırdığı dudaklarını izledim.

"Lütfen dediğini duymuş mudur acaba?"

Affan kafasını çevirdiğinde, gülümseme çizgimi gizlemek için yanağımı kaşıdım. "Gerçekten yalnız değilmişiz."

"Neyse ki çok ses çıkarmadın," dedim.

Gözleri kısılıp başı da omzuna doğru düşünce yutkunarak, "Şaka," dedim.

"Gel de yakından bak, gülüyor muyum?"

Bana doğru dönüp göğsünü gerince basamakta geriledim. "Yok yok, gülmediğin belli." Arkamı dönüp hızla uzaklaşmaya başladım. Biraz gergindi, birkaç dakika kendi haline kalsa iyi olurdu.

Adamlar etrafı incelerken Ayaz'da onları izledi, yabancıların bir dedektör ile evi aramalarını ilginç bulmuştu. Peşlerinde dolanmalarına ses çıkarmadım fakat aniden adamın elindeki dedektör cihazını alıp da kendisi evi aramaya başlayınca kimseye göstermeden güldüm.

"Ayaz, çok komiksin," diye kulağına fısıldarken cihazı elinden alıp teslim ettim.

Yapmaması gerektiğini anlayınca rahat bıraktı ve adamlar bir saat kadar sonra evden ayrıldı. Affan tüm süreçte onları izleyip gittiklerinde tekrar odasına çıktı. Ayaz'ın karnını doyurmak için mutfağa geçip Affan için de tabak hazırladım. Tat duyusu yerine geldiğinden bu yana doya doya yiyecek yediğini görmemiştim ve olanlara bakıldığında, iştahının kapalı olmasına anlam veriyordum.

Onu çağırmak için koridora çıkınca zaten indiğini gördüm. Yalın'a, "Sen gidip geldikten sonra gideceğim," dedi. "Lal'i tek bırakamam."

Yalın gri kapüşonlunun üstüne siyah ceketi giyerek salona geçerken, "Hâlâ mı kızgınsın?" diye sordu. "Anlattım işte her şeyi. Lal senin için yapıyordu, bence ona da çok kızmamalısın."

Affan bir şey söylemeden arkasını dönüp çıkınca Yalın gözlerini devirerek ofladı. Salona geçtiğinde koltuktan kalkan Elçin'le göz göze geldiler. "Ben de geleyim," diyerek çantasını aldı.

Yalın konuşmadan kapıya ilerledi, veranda da onu bekledi. Araca yürümelerini izledim ve araba uzaklaşırken yanaklarımı şişirdim. Yalnız kalmalarını istemiyordum, Elçin'in samimiyetine ne kadar inanılır bilmiyordum. Onu kandırırsa?

Hazırladığım tabağı alıp Affan'a çıkarmak için tepsiye koydum. Girip tepsiyi masaya bıraktığımda o çalışma odasının diğer tarafında, kasasının önünde uğraşıyordu. Arkasından yavaşça yaklaşıp, "Tabak hazırladım," dedim. "Biraz ye."

"Zahmet etmişsin."

"Evet, zahmet ettim; o yüzden ye. Döndüğümde tabağı boş bulacağım."

O dilediğinde bana direktif veriyor, hatta yerine getirmediğimde de uygun bulmuyordu davranışımı. Ben de ona veriyordum işte, döndüğümde tabağını boş bulmak istiyordum.

"Kiralık katil bulma fikrimi neden sevmedin, ben çok akıllıca bulmuştum." Övgü almak istiyordum, o kadar düşünüp icraata bile geçirmiştim.

Omuzları gözlerimin önünde gerilip sanki genişledi. "Tehlikeli bir fikir."

"Sen yanlış mı anladın? Kiralık katili Rauf için tuttuk."

"Ya aranızda bir musibet yaşansa, taşkınlık yapsa, sizi tehlikeye atsaydı Lal?"

"Yalın'ı eline bırakır kaçardım." Düşüneyim bir, acaba yapar mıydım? Yok ya, kesin yapamazdım.

Affan başını arkaya atıp iç çekince omuzlarımı silktim ve yükselip boynunun kenarından öptüğüm gibi arkamı döndüm. Odasından ayrılırken, gitmem gerektiğini hissettiğim için gittim; yoksa yanında kalmak istiyordum.

Kardeşini merak ediyordu ve ben onu teselli edemez, istemediğim şeyler söyleyemezdim.

Yalın akşama kadar dönmedi, muhtemelen Affan onunla konuşup haber almıştı ama ben Doğa'nın sağlığından habersizdim. Onun gelişini haber veren araç sesini duyduğumda sehpanın önünde oturmuş, kitabımı okuyordum. Yağan yağmur o kadar şiddetlenmişti ki, Yalın eve koşana kadar sırılsıklam olmuştu.

"Yolu zor geldim, sanırsın gökyüzü delindi."

Ayaz açılan kapıyı görüp yağan yağmuru görmek için dışarıya koştuğu an Yalın onu koltuk altlarından tutup koltuğa fırlattı ama Ayaz yılmayınca, onunla zor kullanmadan boğuştu. "Hasta olursun, bu yağmurda çıkılmaz."

Yalın'ın ruh halinden Doğa'nın durumunu anlamaya çalıştım, doğrudan soramıyordum. Dün geceki korku, delilik anında Doğa'nın bu hayattan artık gitmesini çok istemiştim ama berrak bir zihinle bunun Affan'ı ne kadar üzeceğini biliyordum.

Yine de istiyor muydum?

İstemesem daha çok gerçekleşirdi, ben öyle talihsiz birisiydim.

Koltukta uyuya kaldığımda hiç de şaşırtıcı olmayan bir sebepten uyandım, karabasanlardan. Fakat bu kez farklıydı, konuşuyordu. Üstelik sesin soğukluğu, çarpıcı boğukluğu çok tanıdıktı; annemdi. Sanki etrafımdaki karanlığın kendisiydi.

Ablanı gördüm Lal. Ablanı gördüm. Hayaleti günlerdir bu evde dolanıyordu, onu almaya geldim.

Hâlâ hayalet mi görüyorsun anne? Öldüğünde bile mi?

Uzun süre nefes alıp uyanık bilincimle bedenimi hareket ettirmeye çalıştım ama kıpırdayamadım. Affan bana yüz üstü uyuma demişti, o an sebebini anlamıştım. Ağzım, burnum koltuğa gömülü olduğu için nefes alamıyor ve kıpırdayamadığım için de çözüm bulamıyordum.

Karanlık üstümden sıyrılırken sesli, yakarır gibi nefesler alıp üstümü açtım.

Annemi uzun süredir uykumda görmemiştim.

Kalkıp ıslanan gözlerimle karanlıkta yürüdüm, üst kata çıkıp tanıdığım kapıyı açtım. Bulanık, ağırlaşmış gözlerin ardında onu gördüm; yatak başlığına yaslanmış, laptopundan bir şeylere bakıyordu. Dizlerim üstünde yatağa çıktım, yüzümü koluna koyup titreyerek uykuya geri döndüm. Kokusuna gömüldüm, artık o lale tarlasındaydım. Rüyamda o lale tarlasını görüyordum, çünkü orada hissettiklerim yalnız rüyalarda olabilirdi.

Gün ışır ışımaz Affan tekrar hastaneye gitmek istedi, dolap açık kapama sesleriyle uyanıp onun giyindiğini görünce ben de hazırlanmak için ayrıldım. Yatakta uyuyan Ayaz'a sessiz öpücükler verip giyindim, montumu alıp çıktım.

Beni ansızın veranda da, arkamdan kavrayıp kendine çevirdiğinde ve bir elini gözlerime kapatıp şakaklarımın her iki tarafından, üst dudağımdan, burnumun ucundan öptüğünde kalbim uyuştu. Vücudumu bıraktığında bile hayata dönemedim, sanki o anda yüz yıl kalacaktım. O andan daha iyi bir hayatım zaten olmazdı, o andan daha iyi bir hayatım olmayacaktı.

Hastaneye girerken çok gergindim. Affan ceketini çıkarmış, koluna koymuştu. Kata çıkıp daha önce de ziyaret ettiği odanın kapısını açtığında babasını gördük. Doktor masası önünde, başı elleri arasında oturuyordu. Evden kıyafet getirilmişti ama hâlâ kaygılı, bedbahttı.

Affan ile beni gördüğünde, "Defol," diye fısıldadı önce. Sonra bağırdı. "Defol git!"

Affan'ın tepkisini bile göremeden geriye sendeledim, arkamı dönüp koridor sonuna kadar uzaklaştım. Saçımı yüzüme kapatıp aşağılanmamı duyan insanlardan saklandım. Doğa'nın doğum günü yemeğinde gördüğüm arkadaşları onu ziyarete gelmişlerdi; koridorda dikilerek bana bakıyordu.

Bu aşağılanma bile Doğa'nın ölmesini istememi sağlıyordu.

Affan odaya girdiğinde babasıyla bağrıştılar.

Doktor koridora girip kendi odasına kadar yürüyünce başımı çevirip baktım. Kapısını açtığında ayaktaki Affan'la babası ona döndü, doktorda şöyle dedi: "Gelmeniz iyi oldu beyefendi. Kardeşiniz bir anlığına kendine geldi. Sizi sayıkladı."

Kendine geldi öyle mi? Güldüm tabi. Bir de ben her şeyin istediğim gibi olacağını sanıyordum öyle mi? Doğa ölecek, benden alacakları bir şey olmayacak. Kurtulacağım bu aşağılanmadan, nefretten, canımın yanmasından ve ölüm korkusundan...

Affan haliyle heyecanlandı, babası ondan bile önce odadan çıktı. Geçerken Affan yalnız gözlerime bakmak için duraksadı ve basit bir baş hareketi yapınca arkalarından sessizce ilerledim.

Yoğun bakıma yürürken, "Böyle göremezsiniz," dedi doktor. "Hemşire Hanım sizi hazırlasın."

"Ben göremez miyim?" Güven Koral ne heyecanlanmıştı.

"Abisini sayıkladı."

Abi, abi... Tıpkı arabada, kendinden geçmeden önce yaptığı gibi. Onu istiyordu, çünkü söyleyecekti değil mi? Kendisine yardım etmediğimi, ölmesini beklediğimi biliyordu.

Affan'a doğru hızla gidip yanındaki elinden tuttum. "Nereye gidiyorsun?"

Bana çevirdi yüzünü. "Duydun ya Lal."

Duydum, nasıl duymadığımı söyleyecektim ki? Başımı önüme eğilip bir çaresini düşündüysem de ellerimden kayıp gitti Affan, birkaç dakika içinde Doğa'nın odasında doktorla beraber kayboldu.

Kendine gelir gelmez benden nefret ettiğini hatırlamıştı.

Duvara kapanıp ağlamamak için kendimi ne kadar tuttum var ya, ne kadar...

Kalbi bu kadar hastayken her defasında nasıl hayata dönüyordu? Bu ne anlama gelirdi? Kaybedenin ben olacağı anlamına mı? Ama her zaman mı? Sonuna geldiğinde mi?

Yanımda birisini hissettiğimde karamsar düşünceler arasında başımı çevirdim. Rauf'un dağılmış yüzünü görünce ürperdim, neredeyse onunla karşı karşıya geldiğimiz her seferinde yüzü böyle görünüyordu. Affan tarafından dövülmüş.

Ama gözleri parlıyor ve gülümsüyordu.

Kendine geldiğinin haberini almıştı.

"Ölecek diye seviniyordun." Koruma ile konuştuklarımızı duyduğundan beri bu çıkarımdaydı. Doğa'yı araçta, ölmesi için bıraktığımı biliyordu.

"Sen neye seviniyorsun?" dedim. "Benim öleceğime mi?"

"Onun kurtulacağına."

O kalp hasta olamazdı, böyle güçlü bir kalp nasıl hasta olurdu? Ben o arabanın altında kalsaydım, hatta birkaç kemiğim kırılsa bile acısından ölebilirdim. O ise... hâlâ dayanıyordu. Bu kadar çok yenilince karşı koyacak gücüm de kalmamıştı.

Dakikalarca birbirimizin gözlerine baktık, ona bakmak içimden gelmeyene kadar. Önünde beklediğimiz oda kapısı açılınca soğuk ellerim kollarımı, vücudumun ayakta durması için tutuyordu. Doktoru ve ardından Affan'ı gördüm.

Yaptığıma ne kadar kırılacağını aklımdan geçirirken, yanımdan hızla geçen hemşireleri fark ettim ve doktor Güven Koral'ın karşısına geçerken Affan gözlerimin içine baktı. Sırtını kapı çerçevesine çarparken yüzü beyazladı. "Kalbi şoka girdi," dediğinde Rauf'tan alçak bir hayır, fısıltısı çıktı. "Öldü, kalbi son kez durdu..."

DEVAM EDECEK.

Hikâyedeki son virajı döndük. Bundan sonrasında neler olacak dersiniz? Benim ne yazacağım aklımda ama sizin de düşüncelerinizi merak ediyorum.

Sizden ricam bu kitabın adını, bu addan yola çıktığımızı unutmamanız. 🖤