40: BAŞKA BİR YAŞAMDA.
Merhaba canımın içleri.
Bu bölümü okumak için fazla beklediniz, biliyorum ama bu bölüm kitap için de benim için de çok ayrıydı. Yazıp tamamladıktan sonra bile kendimi hazır hissedemedim. Bölümü okuduğunuzda beni anlayacağınızı düşünüyor, iyi okumalar diliyorum. 🖤
40: BAŞKA BİR YAŞAMDA.
Kendimi böyle hatırlayacağım.
Sevgisiz kalmış ama günün birinde de çok sevilmiş birisi olarak.
Yıldızları bir kez gördükten sonra aşağı düşmenin; aslında yıldızları görene kadar da orada yaşadığın halde, ne kadar katlanılmaz olduğundan o gün emin oldum. Affan’a, kendisine karşı olan duygularımı bu şekilde ifade etmeye çalıştığımda bana ay ve güneşin de benim olduğumu söylemişti. Her şeyin benimle başlayıp biteceğini. Daha önce bana peri yakıştırması yaptığı gibi, bunun da alaycı bir yaklaşımı olduğunu düşündüm. Nasıl ay olabilirdim, ya da güneş? Fakat sonra kendi kendime anladım, ben onu yıldızları görmekle ilişkilendiriyorsam o da beni hayatının başlangıç ile bitişi ile ilişkilendirebilirdi.
Yeni bir günün başlamasından bile hoşlanmazken, o günden sonra ay ile güneşi öyle çok sevdim ki...
Bursa’yı daha önce hiç gezmemiştik. Şehir merkezine sadece ihtiyaçlarımız, gereksinimlerimiz için geliyorduk ama bugün farklı olarak gezmeye karar vermiştik. Affan ve ben de onun koku duyusunu ne zaman kazanacağını merak ettiğimiz için sabah hastaneye gitmiştik, doktorun söylediği bana biraz umut olmuştu.
Tat duyunuz geldiğine göre koku duyunuzun da gelmesi yakındır.
Affan bu duyduğuna gerçekten sevinmişti, onun öyle rahat ve kolay gülümsediği anlar nadirdir ama buna gülümsemesi çok tatlıydı. Hastaneden ayrıldıktan sonra kahvaltı yapmıştık, bir market alışverişi tamamlayıp poşetleri bagaja koymuştuk. Özellikle ihtiyacım yoktu ama Affan beni bir mağazaya da götürdüğünde birkaç bakım eşyası ile giysi aldım. Erkek reyonunda gördüğüm beyaz, keten gömleği de çok beğenince Affan’dan kendisine almasını istedim. Yaz geliyordu, bu gömlek ona yakışacaktı.
Tüm bunlardan sonra şehirde geziyorduk. Arabayı açık parka bırakmış, el ele tutuşarak yürümüştük. Bu dakikalarda Affan’ın kolu omzumda, benim elimse omzumdan sarkan elindeydi. İnsanlar arasına karışmak bana iyi geliyordu, yoksa evde olunca bir sürü kötü şey düşünüp canımı sıkıyordum.
Affan’la bir yere yetişmeye çalışmadan, acelesize yürümekten çok hoşlanmıştım.
Kot ceket ile eteğim vardı, hava ısındığı için daha kalın giysimi arabada bırakmıştım ama Affan benim üşümem endişesiyle kendi ceketini almıştı. Kaldırımdaki sarı taşlardan atlarken, hafifçe gülümseyip dondurmamdan biraz daha yedim. İlk bahardı ama yazmış gibi dondurma yiyordum.
Affan eğilip elimdeki dondurmayı yalayınca geri çekmeye fırsatım olmadı.
“Bitireceksin,” dedim.
Başını doğrulturken ağzının kenarını sildi. “O benim dondurmamdı Lal.”
“Sen yemeyecek gibiydin, seninkini de yedim, neden yüzüme vuruyorsun?”
Etrafıma sardığı kolunu sıkılaştırdı. “Gayet de yiyordum, bir anda aldın elimden.”
Tamam tamam, yeniden bunu konuşmaya gerek yoktu. Ona yeni bir tane alırdım, sadece... son günlerde tatlı yememiştim, bugün de iştahım açılmıştı. Dondurmanın kalanını yiyip ona külahını uzattığımda bana yan yan baktı, ben de başımı eğdim.
“Tamam tamam,” diyerek kaldırdı başımı, külahı alıp yedi.
Gözlerimi çevirip hâlâ tuttuğundan emin olmak için omzumdaki eline baktım. Parmakları tüm elimi kaplamıştı.
“Sana dondurma alacağım,” diye söz verdim.
“Bir ara alırsın. Havalar daha da ısınınca.”
Başımı sallayıp yanıma aldığım çantadan selpak çıkarmaya başladım. “Şimdi nereye gideceğiz?”
Bir meşhur camiye gitmiştik, sonra müze gezmiştik. Affan diğer elinde tuttuğu telefonundan harita açmıştı, ekranla biraz ilgilenip, “Tarihi bir han var, oraya gidebiliriz ama yirmi dakika yürüme gösteriyor,” dedi. “Taksi çevirebilirim?”
“Hayır ya, yürüyelim.” Elimi silip selpağı atacak bir yer ararken, hemen ekledim. “Seninle yürümeyi çok sevdim.”
Yaşananların üzerinden hatrı sayılır günler geçse de, Affan son söylediklerini vücudumu incelerken söyledi. “Bir yerin ağrımıyor yani?”
Üzerinde düşünüp durmak istemediğim için kısaca, “Hayır,” dedim.
Köşeden yürüyüp sokak değiştirirken Affan yüzümü yakından izleyip hafifçe eğildi. Boynumdan sertçe öpünce etrafımıza kaçamak şekilde baktım. “Çok güzelsin,” diye fısıldarken boynuma doğru nefes aldı.
Karşıdan karşıya geçmek için ışıkta durduk. Boynuma dokunurken elindeki yüzüğe baktım. Benimkisi hâlâ boynumdaydı, onun da duş haricinde çıkardığını görmüyordum. Geceleri beraber uyuduğumuz için anlayabiliyordum.
Zaten Affan’la uyumak uykularımı kolaylaştırıp beni güvende hissettiriyordu. Fakat öyle olmasa bile aşağıdaki odada yatmak istemiyordum, Ayaz’ı daha çok özlüyordum. Kendisini almamı istediği zamanın üstünden günler geçmişti ve hâlâ Rusya’ya gitmemiştik. Onunla her gün konuşuyordum, çünkü Kerim’i arayıp benimle konuşmadığı takdirde Ayaz’ı alacağımı söylemiştim. Ne yazık ki benim sözlerimden çok Affan’ın varlığından endişe duymuştu, bu da Ayaz’la her gün konuşmamı kolaylaştırmıştı.
Onu almak istiyordum. Zaten gerçekten de çok özlemiştim ama... güvenliği konusunda hâlâ korkuyordum. Belli ki orada güvendeydi, yerini benimsemediğini konuşmalarımızdan anlıyordum ama burada hâlâ bir tehlike vardı. O adamın sessizliğine güvenmek zordu.
“Karşıdan karşıya geçerken koşalım mı?” diye sordum, düşüncelerimde uzaklaşmak için çok konuşmaya böyle başladım.
Yanağımdan makas aldı. “Telefonum, cebimdeki cüzdanım falan düşer şimdi.”
“Ya olmaz bir şey, koşalım.”
“Ama sen de düşersin...”
“Yok artık, çocuk değilim ya.”
Bu kez hayır demediği gibi, bir de gülümsedi.
Onu yolun karşısına kadar çekiştirerek koşturdum, diğer kaldırıma çıktığımızda eski yakınlığımızı geri kazanmak için kolunun altına geçtim. Telefonumu çıkarıp yürürken birlikte fotoğrafımızı çektim, Ayaz’a gönderdim. O akşam oğluma onu alacağımı söylemiştim, o da bir daha ne zaman geleceğimi sormamıştı.
“Ayaz’ın bana attığı fotoğrafı sana göstermiş miydim?” dedim. Sabah dişlerini fırçalarken bir fotoğrafını göndermişti.
“Evet aşkım.”
Affan’a dönüp samimi gözlerle baktım. Bu kadar içten bir şekilde aşkım, dediğini ilk kez duyuyordum. Sesi alçak ama çok derindendi, sanki söylemeyi kendisinin de sevdiğini kalbimde hissettim.
Söz ettiği tarihi hana ulaşana kadar gülümseyip durdum, gizlemek adına uğraşmadım bile. Hanın içine girdiğimizde biraz daha kalabalık buldum burayı, meşhur bir yer olduğunu anladım. Affan beni kendine daha yaklaştırıp omzunun altına çekti, içeride yürürken etrafını inceledi.
Güzel bir yerdi. Açık katları olan, eski bir yapıydı. Merdivenlerde bir kat çıkıp hanın koridorunda yavaşça yürüdük. İçerisinde oturma alanları, küçük hediyelik eşyalar vardı. Bir kat daha çıkınca korkuluktan aşağıya sarkarak hanın aşağısına yukarıdan baktım. “Ayaklarını yere sağlam bas.” Bunu söylerken belime hafifçe vurdu Affan.
Doğrulunca arkama döndüm. Telefonumu ceketimden çıkarıp uzattım. “Burada da bir fotoğrafımı çeker misin? Bugün çok çektiğini biliyorum ama hoşuma gidiyor. Nerede, neler yaptığımızı kaydettiğimi hissediyorum, özlediğimde bakmak için tutuyorum.”
Kameramı açarken, “Neden bu kadar çok açıklama yapıyorsun?” dedi. “Şikâyet etmedim.”
Yüz ifadesini inceleyip gerçekten de şikâyetçi görünmeyince, “Poz veriyorum o zaman,” dedim.
“Oraya yaslanma,” dedi, korkuluğun kenarındaki duvara yaslanmıştım. “Tozlanmış görünüyor.”
Yanaklarımı şişirdim. “Parkta da banka bile oturmak istemedin, dışarıda vakit geçirirken bu kadar titiz davranırsan keyif almazsın ki.”
Kamerayı yüzüme hizalarken başını yana eğip nasıl çıktığıma baktı. “Gayet keyif alıyorum.”
Fotoğraf çekmeye başladığı için konuşmayı bölüp duruşumu ayarladım, ellerimi arkamdaki korkuluğa yaslayıp başımı da manzarayı da izliyormuş gibi yana çevirdim. Affan fotoğraflarımı çektikçe pozumu değiştim ve gözlerim güneşte yanınca oradan uzaklaştım.
Affan tekrar beni tuttuğunda, hanın alçak kapısından başımı eğerek geçtim. Burası bir açık oturma alanıydı, yuvarlak, ahşap masalardan birisine yerleştiğimizde bir menü ile çalışan hızlıca belirdi. Bir şey demek değil, içmek için menünün sayfalarını çevirdim. O telefonuyla ilgilenirken, “Ne içeceksin?” diye sordum.
Önümdeki menüye bir göz attı. “Yemek yemeyecek misin?”
“Kahvaltımızı yapalı ne kadar oldu ki?”
“Üç saati geçti.”
“Seninleyken zaman ne kadar hızlı geçiyor...” kendi kendime gülümsememi gizlemek için tekrar menüyle meşgul oldum. “Acıkmadım.”
“Acıktın.”
Her zamanki gibi yanımda oturuyordu, bu yüzden kolaylıkla uzanıp çattığım kaşımı düzeltti ve kolunu omzuma atıp diğer taraftan ulaştı menüye. Sayfaları çevirip bakındı. “Şöbiyet tatlısı varmış, sana aldığımda yememiştin, şimdi ye.”
Ya ben yanlış mı hatırlıyordum? “Hani bu benim memleketimin tatlısıydı, burada ne işi var?”
“Memleketin mi?” Affan nedense bu sahiplenmemi komik buldu. “Ben söyleyene kadar bu tatlının var olduğunu bile bilmiyordun.”
Şimdi bunu hatırlatmasına gerek yoktu, bu yüzden yan bakışıma maruz kaldı ve yüzümün yanına bastırıp yanağımı dudaklarına kadar itti. Beni seslice öpüp, “Hadi, bundan alalım,” dedi. “Tatmanı istiyorum.”
“Daha önce neden yiyemediğimi hatırladım...” gözlerim Elçin’i hatırlayınca kısıldı ama neyse ki, artık Affan’ın hayatında neredeyse hiç yoktu.
“Neden sesin sitem eder gibi çıktı? Benim aldığım tatlıyı yemeyen sensin.” Kulağıma doğru mırıldanıyordu. “Ben senin yaptığın her tatlıyı yedim, tat alamadığımda bile.”
“Sana şu an inanamadım,” dedim, eteğimi düzeltip gülümserken. “Bana büyük bir yalanı uzun süre söyledin, şimdi de onu lehine çeviriyorsun. Neyse ama, bunu sorun etmeyeceğim.” Omzuna omzumla vurdum. “Bu kez siparişi ben vereceğim.”
Uzun konuşmalarımı o an ciddiye almadığını ama daha sonrasında benzer konu açıldığında aslında aklında tutmuş olduğunu biliyordum. Bu kez de uzun uzun söylenmeme takılmadan, “Peki ne içeceksin?” diye sordu.
“Çay alırım, tatlı yanına başka ne içeyim? Sana da çay söyleyeyim mi?”
Bugün sık gülümsüyordu. “Demli olsun.”
Baş parmağımı kaldırarak onu onayladıktan sonra etrafımda çalışan aradım, çok geçmeden de buldum. Genç arkadaşa siparişimizi verip beklerken etrafı, insanları izliyordum. Burası yüksekte kaldığı için hoşlandığım bir rüzgâr esintisi vardı, Affan’ın dizimdeki eliyle oynayıp parmaklarını çıtlatırken, “Acıyor mu?” diye sorarak emin olmak istedim.
“Hayır, el mesajı gibi, rahatladım.”
Çok değil ama biraz şımarıp diğer parmakları için de bunu yaptım. Affan yalnız bugün değil, tanıştığımız günden beri çoğu zaman bana iyi davranmıştı. İlgisiz, umursamaz davranışlar olsa da hiç kötülüğü dokunmamıştı. Kalbimi kırdığı birkaç sefer vardı ama bilerek yapmamıştı, sonradan fark etmişti.
Bugünlerde ise daha ilgiliydi, benimle daha sık konuşuyordu, onun sessizliği kendisinin bir huyuydu ama beraberken eskiden havada kalan saçma sorularım bile yanıt buluyordu. O adamın Affan’ı sorguya aldıracak kadar ileriye gitmesi, Rauf’un beni kaçırması ve bu sırada birbirimizi görmediğimiz günler Affan’da bir şeyi tetiklemiş gibi hissediyordum. Aramızdaki ilişkinin yoğunluğu tamamen sınırsız kalmıştı, hiçbir uzaklık ya da içtensizlik yoktu. Birbirimizin kalbi gibiydik, bu duygu hayaletleri bile yok etmişti.
Bu Affan’ın iyi olduğu anlamına gelmiyordu bana kalırsa. Çünkü sakin bir yas süreci geçirmemesi, Doğa’nın kaybını unuttuğu anlamına gelmiyordu. Geçen günlerde bir kez mezarlığa gitmek için İstanbul’a geçmiştik, bu konuda hâlâ suçlu hissettiğim için onunla konuşamıyordum ama içindeki o durumun hemen toparlanmayacağını anlamıştım.
Tatlılarımız gelince yemeden önce kararsızca ona bakıp, “Son birkaç gündür aklımda bir şey var,” dedim.
Gelen çatal ile bıçağı siliyordu. “Biri mi? Kim, Ayaz mı?”
Oğlumdan söz edilince önce sessizleştim. “Hayır, birisi değil, bir şey dedim ya.”
“Ne peki?”
“Ondan bahsetmek istemiyordum ama... Rauf hafızanın geri gelmeyeceğini söylemişti ya.” Affan onu hırpalarken alaycı şekilde bunu söylemişti, Affan’dan yalnızca gerçekten öleceğini anlayınca çok korkmuştu. Hatta neredeyse af dileyecekti. “Bence o yanılıyor, ya da yalan söylüyor. Çünkü sen... Elçin’le kavga ettiğini hatırlamıştın, bir de bana emin olamadığın ama hatırladığın bir şey daha olduğunu söylemiştin.”
Rauf’u yok saymakla o kadar ilgileniyordu ki, hiç bahsetmemek adına susmayı denedi ama ısrarcı bakışlarımı anladığında bana dönüp, “Yani hatırlayacağımı mı düşünüyorsun?” diye sordu.
Hemen başımı salladım.
“Doktorların bununla ilgili bir tahmini yok. Rauf’la, bana hangi ilaçlarını verdiğini soracak kadar bile muhatap olamadım, bu yüzden ne içtiğimden emin değilim, buna karşı bile tedavinin varlığından da.” Göğsünü kaşımaya başladı. “Hatırladığım iki olaya bakılırsa gerçekten yalan söylemiş olabilir ama başka şeyler hatırlayacak mıyım bilmiyorum.”
“Başka hiç mi bir şey hatırlamadın? Bir tane bile mi?”
Gözlerimin içine dikkat etti, o daha cümlesine başlamadan kendimle ilgili olduğunu anladım. “Bir şey var ama bana kalırsa o bir rüyaydı, zaten uykumda görmüştüm.”
O kadar derin bakınca nasıl anlamam ki? “Beni mi gördün?”
Bunu nasıl karşılayacağından emin değil gibiydi. “Evet, o şekilde anladım hatıra değil, rüya olduğunu.”
Onu içtensizce katıldım. “Doğru diyorsun, beni gördüysen o yalnız bir rüyadır.”
Dudak kenarıma dokunduğunda elini ısıracakmış gibi davrandım ve sonra önüme dönüp tatlımı kestim. Bu, hamuru ve görüntüsüyle biraz baklavaya benziyordu, yerken tadına hazırlıklıydım. Çıtır hamur ve yoğun fıstık tadını alıp yutarken Affan’a başımı salladım, ikinci lokmamdan önce sıcak çay içtim.
“İçindeki kaymak mı?” diye Affan’a sordum.
“Bakayım,” diyerek dudaklarıma uzanıyordu ki, insanların içinde olduğumuz için biraz panikleyip onu omzundan ittim. “Yuttum bile Affan!”
Geri kaçarken oynayan sandalyemi düzeltip beni tekrar yanına çekti, çekici gülümsemesine bakarken iç geçirdim ve o da tadınca rahatladım. Yemekle arası benimle olduğu kadar iyi değildi, bu tat yoksunluğunun ardından gelişen bir küskünlük olabilirdi. O zamanlar yemek yemesi ne kadar keyifsiz olmuştur onun için.
Yaklaşıp koluna sarıldım.
Lokmayı boğazından geçirirken omzunun üstünden tek kaşını kaldırarak baktı bana. “N’oldu?” diye sordu içimden geçen hissi gözlerimde yakalayıp.
“Bir şey olmadı.”
“Bir anda çok yapışık oldun.”
“Ben sana hep sarılmıyor muyum ki?”
“Hüzünlü sarıldın,” dedi.
Ondan ayrılmadan çayıma uzandım, biraz daha içip tatlımı da bitirdim. Şerbetli tatlılar favorim olmazdı ama beğenmemiş de değildim. Affan ancak yarıladı, ikinci çayını içti. Biraz yanından ayrıldım, bakış açısından çıkmadan etrafı izledim. Affan yanıma geldiğinde bakışlarım ileride bir noktadaydı, hanı dolaşmaya devam ederken yüzüm asıldı.
“Gerçekten çocuğun olmasını istemiyor musun?” diye sessizce sordum. Bir yandan da zincirimdeki yüzüğü tuttum.
Affan, “Bu nereden çıktı?” diye sordu.
Bakışlarına karşılık vermeden, “Böyle söyleme,” dedim. “Bunu düşünemez miyim, bir yerden çıkması gerekmez ki. Gerçekten baba olmak istemez miydin?”
“Hayır.”
Bu cevabı kendimle ilişkilendirmek istemiyordum, Affan gerçekten de çocuk düşkünü insana benzemiyordu ama bunun benimle alakalı olmadığından nasıl emin olabilirdim ki? Nasıl yani? Hiç çocuğu olsun istemez miydi gerçekten? Üstelik Ayaz’la olan konuşmasını duymuştum. Annesi ben olursam bir çocuk istermiş.
Sessizce, omzunun kenarından, “Ama yalnız benimle çok sıkılırsın,” dedim, geleceğimizi düşünüyordum.
“Nereye varmaya çalışıyorsun da bu konuya takılıyorsun şu an?” Affan hoşlanmadığını net şekilde belirtince artık ne söyleyeceğimi bilemedim. “Diyelim istedim, yani bu durumda ne düşüneceksin? Benimle olmamayı mı? Bak, ne kadar saçma şeylerden söz ediyoruz? Bu konuyu neden açıp duruyorsun, sana daha ilk başında sadece seni istediğimi söyledim, başka hiçbir şeyi de umursamadığımı. Neyden tereddüt ediyorsun?”
Birkaç kez araya girmeye çalışsam da başaramadım, seri ve uzun konuşmuştu. Dudaklarımı ısırarak söylediği her keskin kelime üstünde durdum. “Benim hiç çocuğumun olmayacağı, senin de hiç çocuğunun olmayacağı anlamına gelmiyor. Bundan emin misin diye soracaktım ama kızıyorsun.”
Artık yüzü de kızgın görünmeye başladı ve bana, “Ne demek istedin?” dedi kaldırımın kenarında durup. “Başkasıyla beraber olma, başkasından çocuk yapma düşüncesi midemi bulandırıyor. Neden böyle demek istedin?”
Çok çok rahatsız hissettim, yanaklarım sinir ve utançla kızardı. “Öyle demek istemiyordum.”
“Söylediğinin başka ne anlamı var?”
Ben sadece... yeterince açıklayıcı olmak istiyordum ama gerçekten hissetmediğim şekilde yanlış anlaşıldığımı da biliyordum. “Haklısın, özür diliyorum, kötü bir şey dedim. Bir daha söz etmeyeceğim, yanlış anlaşılacak şeyler demeyeceğim, sadece içimde bu konuyu kesinliğe kavuşturamıyorum, aklıma geli...”
“Sakın buna yakın bir şey daha söyleme, bu konuyu da açmamak üzere kapa.”
İlişkimizi ne kadar ciddiye aldığını biliyordum, sonuçta kendi isteğiyle bir yüzük bile takmıştı. Duygularını hafife almışım gibi mi hissettirmiştim? Ama içimi açmak istiyordum, keşke daha doğru kelimeler seçseydim.
Yürümeye devam edince kısa adımlarla arkasından yürüdüm. Bir elini cebine koyup ilerisine bakarak köşeden döndü. Tat kaçırdığım için üzülerek ona yetişmeye çalıştım, konuşmayı tekrar başlatmak adına bir şeyler düşündüm ama aklıma gelmedi hiç.
Hâlâ navigasyona bakıyordu, acaba araca mı dönecektik? Günü bitirmek istiyordu belki de. Ceketimi sinirle çekiştirip kollarımı göğsümde bağladım, yani Affan’ın neye çok tepki vereceğini kestirmesi gerçekten zordu; kendimle ilgili konularda iki kez düşünerek konuşacaktım artık.
Konuşmadan ilerleyişimiz devam edince sokakların tanıdık olup olmadığına baktım. Biraz hızlanıp mesafemizi kapatırken, “Eve mi dönüyoruz?” diye sordum.
Yürümesini yavaşlatırken telefon ekranıyla ilgilenmeye devam etti. “Gitmek istediğin başka yer var mı?”
Sanki ben Bursa’yı biliyordum ya.
Suratımı asarak telefonumu çıkardım, bir arama yapıp haritaları açtım. Üç ayrı yer zaten gezmiştik, başka güzel yerler baktım ama görmek isteyeceğim bir yer bulamadım. “Yok,” dedim tavırlı şekilde.
“Aç mısın peki?”
Gülümsemeye başladım hemen. “Yarım saat önce tatlı yedik ya.”
“Adı üstünde; tatlı.”
“Hayır,” dedim kollarımı tekrar bağlayıp önüme dönerken. “Hiçbir şey yemeyeceğim. Eve gidince acıkırım, Yalın’la kendime yemek yaparım.”
Yalın elbette hâlâ iyileşmemişti, omuz ağrıları geçse de kolundaki kırık için birkaç haftaya ihtiyacı vardı. İlk günlerden sonra Affan’ın o kadar yardımına ihtiyaç duymamıştı, bugün de evde kendisi idare edebilirdi.
“Sen yemek yapmayı bilmiyorsun,” dedi Affan.
Ağzımı açıp açıp kapadım. “Bu nereden çıktı? Biliyorum ki.”
“Arada bir çorba tarifin var, yalnızca onu yapıyorsun. Yemek yaptığını hiç görmedim.”
Evde çok yemek pişmiyordu, gerektiğinde de ben daha acıkmadan Affan pişirmiş, hatta hazırlamış oluyordu. Karşılık vermek için düşünüp ardından, “Sadece Ayaz’ın çok sevdiği şeyleri yapmasını biliyorum,” diye itiraf ettim. “Köfte, patates, makarna bir de işte o çorba.”
Affan telefonu cebine koyarken yüzünde garip ifade belirdi. Anlamam güç olduğu için bizzat sormak istedim ama yüzündeki bu duygu nedir, diye nasıl sorulurdu?
Bunun yerine, “Bana neden bu kadar kızdın?” diyerek sorunu halletmeyi denedim. “Ben... aramızdaki ilişkiye güveniyorum ama demin dedim ya, ne kadar ciddi olduğunu...”
Konuşmamı nadiren yarım bırakırdı, bu o anlardan birisi oldu. Elini aramıza doğru kaldırarak bana parmağındaki yüzüğü gösterdi ve vücudunu döndürüp bana baktıktan sonra boynumdaki zincire baktı. Boynuma değen halkaya dokunurken tereddüt etmedi. “Bunu parmağına takacak mısın?”
Bir anda heyecanlandım tabi. Yolun kenarında durdum. “Parmağımda hissetmiyorum.”
“Ama hep boynunda taşıyamazsın,” dedi netçe.
Bakışlarım boynuna inene kadar kaçındı gözlerinden. “Neden?” diye sorarken sesim pürüzlüydü.
Halkayı tenime bastırdı. “Parmağına takmak gerekecek.”
Makul ya da akıllıca değil, içimden geldiği gibi, “Ne zaman?” diye sordum.
“Sana bağlı,” dedi.
Ben sessiz kalınca geriye çekildi. Yan yana yürümeye devam ederken yüzüğümle ilgilendim. Gerekeceğini söylüyordu, bir insanın parmağına yüzük takması neden gerekirdi? Ancak resmi olarak evliyse, ya da evlenme teklifi aldıysa... Affan doğrudan böyle bir şey söylememişti ama böyle anlaşılmak için konuşuyordu, sadece erken olduğunu düşündüğünü söylemişti.
Kendisi için bugün bile mümkündü, bu yüzden bana bırakıyordu.
Arabaya ulaştığımızda bir kedi mırıltısı duydum. Affan’da sesi fark edince doğrudan araca binmedi. Kedinin lastiklerin arasına saklandığını görünce onu çıkarmak için biraz uğraştık, normalde kediler sesten bile kaçıp uzaklaşırdı ama sanırım korktuğu için hemen çıkmadı. Sonunda onu bir şekilde arabadan ayırdık ve ellerimde bulduğumda rahatlaması için biraz sevdim.
“Bir kedin olsun ister miydin?” diye sordum Affan’a.
Arabaya yaslanmış, bizi izliyordu. “Evde bir köpeğim var.”
“Kedin de olsa?”
“Anlaşamayabilirler.”
Kediden ayrılmam zaman aldı, ürkek ve çok tatlıydı. Kaldırıma koyduğumda bir başka kedi ona yaklaştı, birbirlerini tanıdıklarını anladığımda endişem geçti. Yola çıktığımızda aramızda hâlâ sessizlik vardı, üstelik o konuyu bir daha açmayacağımı söylemiştim; bu kadar da susmasına gerek yoktu.
Eve ulaşınca kapımız biz arabadan inmeden açıldı. Çok market poşeti olduğu için Affan’a yardım etmek istedim, o da bir tane hafif poşeti elime tutuşturmayı yeterli gördü. Gözlerimi devirerek birkaçını daha aldım, evden girerken Yalın’ı inceledim. Ruh halini iyi görünce, “Bizi mi özledin?” dedim.
“Beni götürmediniz, gününüz berbat geçmiştir umarım,” dedi.
Hayret ettim, bunu ne kadar içten dilemişse gerçekten öyle olmuştu! Yalın solan bakışlarıma bakarken hafifçe güldü, poşetleri olduğu yere bırakıp odama yürürken de arkamdan Affan’la konuştu. “Yanlış bir şey mi söyledim? Neden o kadar alındı?”
“Beddua ettin,” diye bağırdım kapıyı örterken.
Yalın güldü buna. “Yok artık Lale, ne diyorsun sen?”
Yatağa çöküp birkaç dakika oflayarak oturdum, doğrulunca da dış giysimi, kıyafetimi çıkarıp rahat birkaç parça giyindim. Affan benimle konuşmayacaksa yatıp uyuyacaktım yarına kadar, yarın konuşurdu herhalde. Odamı toparlayıp cam kenarındaki koltuğa oturdum, Ayaz’ı aradım.
İlk aramam yanıtsız kalınca hemen panikledim ama ardından o beni arayınca yüzüm gülmeye başladı. Görüntüsü ekranımda belirdiği an heyecanla koltuktan kalkıp odada dolaşmaya başladım. “Ayaz, Ayaz aşkım çok özledim seni, nasılsın?”
Yine odasında olduğu anlaşılıyordu, her günkü konuşmalarımızdan dolayı ayırt edebiliyordum. Telefonu çalışma masaya koymuş, masa koltuğunda oturuyordu. Ekrana yaklaşıp, “Yüzün bugün çok güzel,” dedi.
Yaptığım makyaj gözüne çarpmıştı demek. Göz çevrem ve dudaklarım farklı görünüyordu. Sabit durmaya çalışıp gülümsememi büyüttüm. “Affan ile dışarıya çıkarken biraz makyaj yaptım, hemen fark etmene çok sevindim. Sen de çok yakışıklı görünüyorsun, n’apıyorsun?”
“Yemeğimi bekliyorum,” dedi.
“Yoksa aç mısın?”
“Köfte istedim, onu bekliyorum.”
Kerim’le konuştuğumda yanlış anladığımı söylemişti, o kadının eve ve Ayaz’a yardımcı olacağından bahsetmişti. Ayaz’da bir daha anne demek konusunu açmamıştı, hatta o kadından bahsetmemişti. “O kadın mı yapıyor?” diye somurtarak sordum.
Başını salladı.
“Yaa...” iyice huzurum kaçtı. “Güzel mi?”
Bir daha salladı başını.
“Ayaz!”
“Efendim?”
Durup içime çektim nefesimi. “İyi... tadını beğenmene sevindim. Orası çok soğuk mu, dışarıya çıkıyor musunuz? Üşüdüğün oluyor mu? Şikâyetlerini babana söyle canım, yardımcı olur sana.”
Koltuğu kaydırarak telefona yaklaştı. “Yalın n’apıyor?”
Kıkırdamaya başladım. “Onu arayıp sorabilirsin canım.”
Biliyorum, dercesine başını salladı. Duygusuzca da, “Babam aradığımı görünce yasakladı,” dedi. “Sadece seninle konuşabilirmişim.”
Aklım her zaman birilerini anlamak için de konuşurdu, hiçbir zaman sadece kendimi düşünen biri değildim. Belki Kerim’de Yalın ve Affan konusunda, benim o kadında hissettiğim şeyi hissediyordu ama sonuçta o kadın yanındaydı, yani Ayaz istediği gibi onlarla konuşurdu. “Ben babanla konuşup bunu halledeceğim canım, sen istediğin zaman Affan’ı da Yalın’ı da arayabilirsin.”
Çok da üzerinde durmadı. “Affan beni aradı,” dedi. “Babam görmedi onu, ben de konuştum ama görüntülü değil.”
Bana bahsetmemişti, kendi ilgisiyle ona ulaşmasına çok sevindim. “Sen de Affan için önemli birisin,” demek istedim oğluma.
Alt dudağını ısırırken bakışları yer değişti. Meraklandım ve kısık konuşmadan sonra kadraja kadın girince gülümsemem düştü. Rus olduğu ilk bakışta göze çarpan kadın tepsiyi masanın kenarına koyup Ayaz’ın saçlarını dokundu. “Çok bekledin mi?” diye sordu.
Oğlum, “O kadar değil,” dedi.
Gözlerim ağır ağır kırpışırken kadın telefonu farkına varıp duraksadı, kısaca Ayaz’a baktıktan sonra tekrar bana dönüp başını salladı. Sonra da oğluma, “Baban maç izliyor,” dedi. “Onun yanında yemek ister misin yemeğini, sen de izlemiş olursun?”
“O takım tutmuyor,” diye kızgınlıkla araya girdim, Rusça konuşurken sesim gerildi.
Kadın telefon ekranın tekrardan baktı. “Takım tutması gerekmiyor, yine de izleyebilir.”
Ayaz, “Annemle konuşacağım, şimdi izlemeyeceğim,” dedi.
Kalpten gelerek gülümsediğimi kadın da gördü ve Ayaz’a dönüp yüz hizasına eğildi. Tepsiden bir köfte alıp ona yedirince, oğlum bu kadar samimiyetten hoşlanmadığı için geri çekildi. “Tadına baksana,” dedi kadın, gülerek.
Oğlum, “Kendim bakarım,” dedi.
Kadın anlayışlı görünerek başını salladı ve yanından ayrılmadan önce Ayaz’ı öpünce, onun rahatsızlığını buradan bile hissettim. Kendim için değil, onun duygularını anladığım için, “Onunla yakın olmak istemiyorsan bunu belirtebilirsin,” dedim.
Tepsiyi önüne çekip yemeğine başlamadan önce koluyla yanağını sildi. “Söyledim ama babam beni öpünce o da öpüyor.”
Telefonu bir anlığına yüzümden indirip sessizce küfrettim ve tekrar onunla göz göze gelirken gülümsedim. “O baban, buna rızan var ama o kadın sana sevgi göstermek istese de kabul etmek zorunda değilsin canım.”
Ağzını yemekle doldurunca konuşamadı.
Her zaman çok iştahına düşkün olduğu için yemek yemesini izlemek hoşuma gidiyordu, konuşamasa da aramayı hemen kapamadım. En azından sağlığı gerçekten yerindeydi, ayrıca güvende görünüyordu.
Konuşmamız sırasında aldığım ekran görüntüsüne bakıp Ayaz’ı daha yakından inceledim. Telefon elimdeyken yatakta mayıştım. Aklım Affan’daydı ama dinlenmek istiyordum.
Güneş batarken gözlerimi araladım ve üstümdeki ağırlığı kaldırırken esnedim. Uykuya dalarken örtünmemiştim, Affan’ın odamı ziyaret ettiğini anlayıp kalktım ve birkaç dakika sersemliğimden kurtulmayı denedim. Ardından odadan çıkınca dış kapının aralığı gözüme çarptı, ilk bakışta salonda kimseyi görmeyince de korktum.
“Affan?”
“Buradayım.”
Ayağıma, portmanto önündeki erkek terliklerini geçirip dış kapıdan çıktım. Her şeyin yolunda görünmesi içimi rahatlattı. Affan ile Yalın buradaydı, Yalın otururken Affan’da ateşin başında et pişiriyordu. Küre şeklinde, ızgaralı bir aletin üstündeki etin kokusu burnuma kadar yükselmişti. Affan omzu üstünden bana dönerken kapüşonlunun şapkasını indirdi ve baştan aşağıya süzdü. “Tam vaktinde uyandın, uykunu nasıl böleceğimi bilmiyordum.”
Gülümsemem gözlerime ışıltı getirirken, Yalın’da konuşmaya başlayıp dikkatimi çekti. “Affan’a ısrar ettim, mangal pişirdi bize. Sever misin?”
Kendime sarılarak yanlarına ilerlemeye başladım. “Severim severim de ben sana başka şey diyecektim. Bedduanı geri alır mısın, benim kafama çok takıldı. Umarım gününüz berbat geçmiştir dedin, onu geri alır mısın?”
Telefonunu yanına bırakıp, “Takıntılı mı sen Lal?” dedi.
“Ben öyle şeylere çok inanırım, o yüzden geri alırsan da sevinirim.”
Rahat bırakılmayacağını anladı ve saçma bulsa da, “Tamam, sözümü geri aldım,” dedi. “Umarım çok mutlu bir gün geçirirsin ve hayat. Oldu mu?”
Teşekkür ve minnetimi göstermek için omzuna dokundum. “Bir daha böyle şeyler söyleme.”
Affan, “Yanıma gel,” diye seslenince, Yalın’ın varlığını bile unutup dar alanda hareket ettim. Attığım ikinci adımda omzunun arkasında belirdim ve Affan bana dönerken, yüzündeki sıcaklığı fark ettim.
Elimin içiyle nemli alnını silerken, “Mangal pişirebiliyor musun sen?” diye sordum.
“Mangal değil, et pişiyor,” dedi.
Beni düzeltmek zorunda değildi, galiba o da bunu fark etti ve bana yolladığı sonraki bakışında mahcubiyet oldu. “Benim çevremde kimse böyle şeyler pişirmedi, hiç mangal eti yemedim galiba.”
Yalın arkamdan, “Ciddi misin?” diye sordu.
Onaylamak için başımı salladım. “Belki dışarıda yediğim etler böyle pişmiştir ama kimse özellikle pişirmiyordu.”
Yalın bu kez, “Sen hiç pikniğe de mi gitmedin?” diye sordu.
“Yok, gitmedim.”
Affan pişirdiği etleri bir çelik kabın içine koymuştu. Biz köfte alıp bana uzattığında havada kaptım ve büyük lokmayı yerken, çekingen şekilde kolunu kavradım. Elimi teninde aşağı yukarı gezdirirken, “Benimle konuşacak mısın artık?” diye sordum.
“Bir daha öyle saçmalama.”
Böyle keskin karşılık verdiğine göre o konunun açılmasını gerçekten istemiyordu. Ben de mutlu olmuyordum, yeniden konuşmayacaktım. “Senin de durup sorguladığın şeyler olmuyor mu bazen?”
“Neyle ilgili?”
“Kendinle ilgili. Bir durumunu, değiştiremeyeceğin bir şeyi, bunun sonuçlarını... hiç düşünüp sorgulamıyor musun?”
Başını kaldırıp tekrar bana çevirdi. “Hiçbir şey seni başkasıyla düşünmemi sağlamaz. Bunu söylememi de.”
En çok rahatsız olduğu şeyin bu olduğunu daha iyi kavradım. “Ben seni başkasıyla düşünmedim.”
“Söylediğinin başka anlamı varsa da aydınlat beni.”
“Çok genel ve ileriye dönük bir konuşmaydı,” derken sesim kısık çıkıyordu. “Sana bir daha hatırlatmak istedim... öyle bir ailenin olamayacağını.”
Gözlerini açtı. “Öyle bir aile derken?”
“Herkesinki gibi,” diye görüneni daha net anlattım.
“Sen gerçekten bir noktada beni yanlış anlıyorsun,” dedi doğrudan. “Ben seninle olmak istiyorum, sana bakmak istiyorum, evimde senin olmanı istiyorum. Aile kurmak falan umurumda değil. Geleceğime baktığımda yalnızca seni görüyorum.”
Başımı bir hayvanın uğultusuna doğru çevirip birkaç saniye ormanı dinledim. Güneşin son ışık hüzmesi de çekilmek üzereydi. Affan’a geri dönmeden önce sertçe yutkundum, kendimi onun geleceğinde düşündüm ama bir karartı o geleceği örtüyordu. Zihnimin arkasında bazen flu, bazen kalın perde gibi duran bir karartı vardı; uykularım yüzlerce kez bu yüzden bölünmemiş miydi?
Ona döndüğümde parmak uçlarımda yükselmiştim bile. Yüzünü kendime çekmek için boynundan kavradım ve yanağını öperken gözlerimi kapadım.
“Eti yakacaksın,” dedi Yalın, Affan’a.
Benden biraz sonra uzaklaştığında ızgaradaki birkaç et parçasını da aldı. Sonra kısık ateşin üstünü kapadığında işinin bittiğini anladım. Ona yardımcı olmak için pişirdiği etleri mutfağa taşıdım, sonra da masayı hazırlamaya başladım. Affan’ın duş almak için odasına çıkmasına hiç şaşırmamıştım.
Etin yanına salata hazırlayıp ekmek dilimlerini sepete koydum, her şey hazır olduğunda Affan ıslak saçları ve atlet, eşofmanıyla iniyordu. Yemek sırasında salataya ne kadar tuz kattığımı fark edip yüzümü buruşturdum ama ikisi de bu konuyla ilgili bir şey demedi. Belki de tuzlu seviyorlardı.
Yemekten biraz sonra Yalın hazırlanmış şekilde indiğinde, bugün mağazadan aldıklarımı çantalardan çıkarıyordum. Salonda bir araya geldiğimizde elimdeki giysilerimi bırakıp, “Nereye?” diye sordum.
“Merkeze gideceğim, birkaç arkadaşımla buluşacağım.”
“Böyle nasıl araba kullanacaksın?” derken kaş çatıyordum.
“Arkadaşım buraya gelmek üzere, beni o götürecek.”
“Öyle desene, bir an böyle araba süreceğini zannettim.” Alçıdaki koluna göz attım. “Affan’ın haberi var mı?”
“Şimdi duyuyorum,” diyerek merdiven korkuluğunda göründü Affan, dirseklerini ahşaba yaslamış, Yalın’a bakıyordu. “Nereye gidiyorsun? Kalabalığa girme, bir daha kırarlar kolunu.”
“Kızların çok olduğu bir mekâna gitmeyelim dedim. Yaklaşmak istediklerinde koluma çarparlar, dediğin gibi dikkat etmeliyim.”
Dudağımı büktüm. “Sana mı yaklaşmak isteyecekler?”
“Evet evet,” dedi bana elini kaldırıp, rahatla, dercesine bakarken. “Böyle şeyler hep yaşarım ama üstesinden gelirim, siz merak etmeyin.”
“Biraz uydurduğunu düşünüyorum ama yanılıyorsam söyleyebilirsin,” dedim. “Ama hâlâ uydurduğunu düşünmeye devam ederim.”
“Sen dünyadaki tek yakışıklıyı sevgilin mi sanıyorsun?”
“Onun standardımı yükselttiği doğru ama... tabi tek yakışıklı kendisi değildir.” Affan’a göz kırptım ama sohbet hoşuna gitmiyordu sanki.
“Beni on üzerinden kaç yakışıklı buluyorsun peki?” dedi Yalın, kendi etrafında havalı şekilde dönerken.
Kıkırdayıp onu değerlendirdim. “On üzerinden sekiz falan.”
Dönüşünü tamamlarken suratını astı ve başını çevirip hâlâ korkulukta duran Affan’ı işaret etti. “Ya onu?”
“On üzeri bin.”
“Sinirimi çok bozdun,” diyerek portmantoya ilerlediğinde, daha sesli gülüp, “Ben objektif değerlendirmiyor olabilirim,” dedim. “Başkasına sorabilirsin. Ya da yok, vazgeçtim, başkasına da sorma, kızlara Affan’ın fotoğrafını gösterecek olursun sen şimdi...”
“İyi fikir, yapacağım bunu,” diyerek ayrıldı evden.
Yok canım, benim bu saçmalığımı ciddiye alacak değildi. Eminim tadımı kaçırmak için ufak bir şaka yapıyordur. Bir süre dış kapının arkasından bakıp sonra gözlerimi kaçırarak doğruldum, giysilerimle beraber odamın olduğu koridora birkaç adım attım. Tam bakış açısından çıkıyordum ki, “Lal,” dedi.
Sırtım ona çevriliyken duraksayıp yutkundum. “Efendim?”
“Odama gelebilirsin.”
Dudağımı ısırarak boynumu çevirdim, baktım yüzüne. Giysileri işaret ederek, “Bunları yıkamalıyım,” dedim hızlıca. “Yıkamadan giyemem ama yıkamadığım aklımdan çıkar, giyerim falan...”
Aramızdaki mesafeye rağmen gözlerimin içine bakıyordu. “Ben yıkarım, unutmam.”
“O zaman...” hızlı nefes almaya başladım. “Odaya bırakayım, pijamalarımı giyeyim, dişlerimi...”
“Onları olduğu yere bırakıp yanıma gel.”
Başımı kucağımdaki giysilere çevirdim ve göğsümün hızlanışını görürken omuzlarımı silktim. Affan sessiz kalıp ardından yürümeye başlayınca kendisinin yanıma geldiğini anladım. Basamakları inip önüme yürüdü ve kıyafetleri sıktığım ellerimden alıp yere bıraktıktan sonra avucuyla elimi sardı. Beni yürütmeye başlayınca ona güçlük çıkarmadım, kalbim hızlanırken basamakları çıktım. Başım çıplak omzundaydı, yıkandığı için burnuma sabun ile duş jeli kokusu geliyordu.
Aralık oda kapısından geçerken nabzım sanki boynuma bir şeyin dokunduğu yanılgısını oluşturacak kadar hızlandı. Affan başımın üzerinden uzanarak kapıyı kapayınca karanlık odada nefeslerimiz ağırlaştı. Bu kez bedenini bana çevirerek ama elimi de bırakmadan geri geri yürüdü, yatağa ulaştığında durdu ve otururken bile parmaklarıyla avucumu okşadı. Üzerinde gri, sporcu atleti vardı; yalnız onu çıkarırken elimi bıraktı ve tekrar beni tuttuğunda bacaklarının arasına çekti. Bunun olacağını, bana adımla seslendiği ilk an hissetmiştim.
Elimi omzuna koyarak onun kucağına çıkarken, “Beni özledin mi?” diye fısıldadı ama sorusu dudaklarından çıkmadan önce ben gözlerinde bunu soracağını görmüştüm.
Diğer eli giysimin yumuşak kumaşında gezinirken, “Özledim,” dedim ona.
Gülümserken dişlerinin beyazlığı gözüme çarptı ve üstümdeki tişört ayrıldığında yalnızca çamaşırımla kaldım. Yumuşak hamlelerle yatakta gerileyip beni de beraberinde arkaya götürdü, başı yatak başlığına değdiğinde durup ellerini vücudumda dolaştırdı. Bu defa da, “Beni seviyor musun peki?” diye sordu.
Kollarımı boynuna dolamak yüzlerimizi birbirine oldukça yaklaştırdı. Sorusunu çok içten, biraz da tatlı bulunca, “Zaten biliyorsun ya,” dedim.
Omzunu silkip yüzünü de saçlarıma sürttü. “Ama söyleyince çok hoşuma gidiyor. Mutlu oluyorum.”
“Belki söylerim,” diyerek yüzünün sol tarafına eğildim, elmacık kemiğinden aşağıya öpücük dizdim. Çenesinden sonra alt dudağını öpüp yüzünün diğer tarafına geçene kadar bir deste öpücük dizmiştim bile. Affan’ın gülümsemesini dudaklarım altında hissediyordum.
Bir de, “Buradan öpmedin,” diyerek alnının kenarını işaret edince, gözlerinin içine baktım. Onu bu kadar sıcak kalple, içtenlikle görmek beni heyecanla ürpertiyordu.
Bahsettiği yeri de öptüğümde Affan’ın elinin karnıma, oradan da bacak içime yöneldiğini hissettim. Başım istemsizce arkaya düştü ve saçlarım belime değerken gözlerim kapanmaya başladı. Eşofmanımı indirebilmek için beni kucağından kaldırıp, yalnız çamaşırımda kaldığımda tekrar pozisyonumuzu yineledi. Parmakları bacak içimde, hassas tenimde dolaşırken dudaklarını da boynumda gezdirdi. Öpücük ve dokunuşların ritmi bana başka dünyada olduğumu hissettirmeye o an başladı.
Gözlerimi bir müddet hiç açmadım, bunun tadını çıkarmayı istedim. İlkinde olduğu kadar utanmıyordum ama bana dokunma şekli çok mahremdi, izlemeye alışamıyordum. Hissetmesem de ben de ona dokunmayı ihmal etmedim, ellerimi çıplak sırtında gezdirip bileklerimle de anlamaya çalıştım ve kısık inlemelerim çoğalıp onun kucağında sızlanmaya başladığımda Affan dudaklarımdan sertçe öperek bana istediğimi verdi.
Sırtım sıcak çarşafa değdiğinde bacaklarım titriyordu. Onun ağırlığını vermeden üstüme çıktığını fark edince gözlerimi açtım ve karanlıkta parlayan altın harelere karşı gülümseyip dudaklarımı uzattım. Beni sert ve soluksuzca, inleyerek öptü ve vücudumda sürtünmeye başlayarak hareket etti.
“Seni daha çok öpebilmek için yatırdım,” dedi dudaklarıma doğru. “Üstüme alacağım.”
Hassasiyetlerime karşı endişesi olduğu için böyle diyordu. “Sorun yok,” dedim öpüşmemize ara verirken. “Böyle kalalım.”
Emin olmak için gözlerime dikkatle bakıp sonra dudaklarını tekrar yüzüme indirdi, ısınıp terleyen cildime öpücükler dizip boynuma yaklaştı. Nabzım en vurucu noktalarda değil, tüm bedenimde şiddetle çarpıyordu adeta. Başım, onun dudaklarına yer açabilmek için sağa ve sola çevrilirken kulak içlerim uğuldadı.
İkimiz arasında aşktan daha da farklı bir şey mi vardı acaba? Bu kadar iyi hissettirmesini anlayamıyordum.
Boynumu ve saçlarımı öpmesi, doğrusu o kadar çok öpmesi hoşuma gidince başını tuttum uzaklaşmaması için. Hiç konuşmasam da niyetimi anladığını düşünüyordum, çünkü elleri vücudumda dolaşsa da dudakları genellikle boynumun etrafında kaldı.
Kulağıma bıraktığı fısıltılar sırasında ne kadar zamanın geçtiğini yakalayamıyordum ama vücutlarımızı birleştirmek için bana daha da yaslandığında ilk sefer kadar canım acımadı. Gözleri o kadar yakınımdaydı ki, hiçbir şeyi saklamamın yolu yoktu. Yanak üstüme düşen saçımı alıp belimden kavradı ve yavaşça yerlerimizi değiştirip beni üstüne aldı. Tersini söylemiş olsam da içini rahatlatamamıştım demek ki.
Gözlerinin kapanmaya başladığı anı yakalarken çok yakınındaydım, ellerim omuzlarındaydı ve onunla hareket ederken bakışlarımı yüzünden alamıyordum. Ne kadar etkileniyorsa gözlerini açamıyordu, belimi tutan parmakları titreyerek tenime çarpıyordu ve boğazından çıkan alçak sesler hoşuma gidiyordu.
Elimi terli göğsünde kaydırıp boynuna sardım, adem elmasına dokunup parmaklarımı hafifçe bastırdım. Kalp atışları derinin altında daha sert hareket etti. Çenesini kavradığımda ağzı hafifçe, beklentiyle aralandı. “Affan,” diye fısıldadım inlemeyle karışık şekilde.
Kirpikleri ağır ağır hareket etti, güçlükle gözlerinde bir aralık açtı. Gözlerini açıp beni görür görmez, “Çok güzelsin,” demesi kalbimi kastı ve acıttı.
Onu öpmeyi çok istedim ve bunu yapmak için eğildiğimde başını yastıktan kaldırdı. Nefes nefese yaklaştığında gözleri çok ihtiyaç dolu ve istekli bakıyordu, öpüşmeden önce dudaklarını yaladı, dudaklarımız birleşirken bütünleşmiş bedenlerimizin yakınlığı can yaktı. Alt dudağımı sertçe öperken çenesi parmaklarımda titredi. Bu açıdayken direncim düşüyordu, her saniye ağırlaşan hisse karşı kaybediyordum.
Öpüşmemizi inlemeyle böldüğümde başı arkaya düştü, küfründen sonraki inlemesi alçak ve boğuktu. Alnımı alnına koydum ve çarşafın üzerinde, birbirimizin bedenleriyle hareket ederken bu kez gözlerimi ben kapadım.
Affan tüm vücudu benimle aynı anda rahatlarken elini yüzüme koydu, parmak boğumlarını dudaklarıma bastırdı.
“Yüzüğümü öp,” dediğinde ciddiyetinden şüpheye düştüğüm için öpmeden yüzümü boynuna sakladım.
Homurtusunu duyduğumda da aslında ciddi olduğunu anladım ve kendimi o noktadan ayırmak istemedim, kollarımı terli sırtından geçirip kaburgalarında ellerimi birleştirdim. Hiç ayrılamazmışız gibi, seğiren vücudu, parlayan teni ve kalbinin atışıyla bütünleştim. Hayalimden uyanana kadar sanki onun bir parçası gibi hissettim.
Kalplerimizin bir attığını, hatta bunu da bana ruhunun söylediğini hissettim.
Gözlerimi yavaşça açtığımda karanlık camdan dışarısını gördüm, öyle çok onunla bütünleşmiş hissettim ki dilim tutuldu. Kalbi ilk hatta belki son bakışta bile başkaları için soğuk bulunabilirdi ama ben hiç kimsenin kalbini benim için bu kadar ısıttığını hissetmemiştim.
İnsanların bu tür fiziksel yakınlıklarının ardından duygusal olarak da hassaslaştığını biliyordum, kendimi öyle bir hassasiyette hissettim ve sanırım onu o kadar uzun süre bırakamadım ki artık beni itmesinden korkttum.
Kalp atışlarımız ve nefeslerimiz düzene girdiğinde, terim cildimde soğumaya başladığında Affan yatak başlığına yaslanmış, karışan saçlarımı açıyordu. Uzun süreli sessizliğime sonunda karışarak, “İyi misin?” diye sordu.
Genzimi temizlemeden konuşamadım. “Bir anda sana çok bütünleşmiş hissettim.”
“Bunu ilk kez mi hissediyordun?”
Hemen alınmasın diye, “Aslında biraz da seni özlemiş gibi hissettim,” dedim. Üstündeki kokuyu içime çektim.
Onun üzerinde olmama rağmen örtüyü omuzlarıma doğru örttü. “Günlerdir yanındayım ya,” dedi.
Çok doğru, neden özlemiş hissedeyim ki? Belki de o kadar yoğunluk duygularımı karıştırmıştı. “Belki de çok özleyecekmiş gibi hissettim,” dedim, ben de şimdi fark ediyordum hissimin bu olduğunu.
Kısa süreli de olsa ayrı günler geçirmiştik. Eminim birbirini çok uzun zaman görmeyen, ayrılmış zorunda kalan sayısız insan vardır ama Affan’dan ayrı kalmayı düşünebildiğim süre bu zamanla sınırlıydı. Gerisi beni delirtirdi.
“Beni bir daha özleyeceğini sanmıyorum,” derken boynumdaki zinciri hareket ettirdi. “Her zaman yanına geleceğim. Nerede olursan ol. Beni özleyecek zamanın olmayacak.”
Esnemeye başlayıp, “Bununla ilgili düşündüm aslında,” dedim. “Seni görmemeye en çok ne kadar dayanırım diye.”
Bu dakikadan sonra mantıklı konuşamayacağım anlaşıldı, Affan’da çok ciddiye almadı bence ama yine de, “Ne kadar?” diye sordu.
Tahminimi hevesle anlattım. “Yirmi iki gün olduğuna kadar verdim.”
“Yirmi iki gün mü? O kadar dayanabilir misin?”
“Dayanayım bir zahmet Affan, ölecek halim yok ya,” dedim. Herhalde ölmezdim yani.
Çenemi kavrayıp yüzümü görmek için ilk hamlesini yaptığında gözlerimiz buluştu. Benim yeşil gözlerimin derinliğine sıcak bakışlarıyla dalınca hiç direncim kalmıyordu. “Madem ölecek halin yok, neden yirmi üç değil.”
“O kadarına dayanamam, ölmesem de bir bayılırım sanırım.”
Yanaklarımı elleriyle sıkıştırıp dolgunlaşan kısımları seslice öperken güldü. Öpücükleri o kadar artınca bedenim üstünden düştü ve sırtım dağınık çarşafla buluştuğunda beni hazırlıksız yakalayıp gıdıklamaya başladı.
“Lütfen,” diye çığlık attım anında ve yataktan kaçmayı denediğimde kıkırdayarak belimden kavradı. “Hayır,” diyerek saçlarıma gömdü yüzünü. “Biraz daha sarılalım, ardından gidersin olur mu?”
“Gıdıklamayacaksan?” diye koşul belirttim.
“Yapacağım çünkü çok tatlı kaçıyorsun.”
“Gerçekten gıcık oldum şu an sana.”
“Geçer, sorun değil.”
Memnuniyetsizliğimle daha çok eğlenip sırtımı okşamayla karışık şekilde gıdıkladı ve bir süre sızlanışımı dinledikten sonra beni rahatlattı. Uykuya dalmadan önce kendimi güçlükle yataktan kopardım, banyoyu kullandım ve ben daha çıkmadan Affan’da geldi. Neredeyse benimle aynı anda duşunu aldı, odaya geri döndüğümde dolabını açıp buraya farkında olmadan taşıdığım giysilerime baktım. Sonra hiçbirini değil, Affan’ın kendi tişörtünü giyindim.
Çarşaflarını, hatta yastık yüzlerini bile değiştirmesine alışkın şekilde esneyerek onu bekledim ve yatağa girdiğimde farklı şekilde uyumayı denedim. İnsan rahatça uyuduğu pozisyonu bulduktan sonra bundan kolaylıkla vazgeçemiyordu ama Affan’ın sol kolunu her gece bu kadar yormak mantıksız olmaya başlamıştı. Kolu, hatta kalbini ağrıtırdı bu yaptığım artık.
Koluna sarılmamak için sırtımı dönerek uzandım ve Affan sanırım bir süre sonra eski pozisyonumu alacağımı sandı, yapmadığımda da bana yaklaştı. Elini omzuma koyup beni göğsüne doğru çekti. “Bir şey mi yaptım?” diye sordu.
“Hayır,” dedim, uykuya dalmak için gözlerimi kapalı tutuyordum.
“Neden böyle yatıyorsun?”
Dudak içimi ısırdım. “Nasıl?”
“Nasıl diye mi soruyorsun gerçekten? Sırtın dönük uyuyorsun?”
Seslice esnedim, bir yandan da gülmek üzereydim çünkü bunu ciddiye almasını beklemiyordum. “Böyle rahat geldi, iyiyim şu an.”
Sessizleşmesi kaçınılmaz oldu. Sonra da, “Ben n’olacağım?” dedi.
“Nasıl n’olacaksın?”
“Yüzünü göremiyorum.”
Ya bu adam uyuyacağımızı mı unuttu? “Yüzümü görerek n’apacaksın? Zaten uyumak için gözlerini kapaman gerekir.”
“Ben hemen uykuya dalmıyorum, sana bakıyorum ama bu şekilde artık bakamıyorum.”
“Bu kadar az uykuyla nasıl hayatta kaldığını anlamıyorum.” Dinç olmak için en az yedi saat uyumak gerekirdi, onun uykuları bölünmek bir yana, topladığında da beş saat falan ancak uyuyordu.
“Bilerek yapmıyorum, komadan beri böyle.”
“Biliyorum ama bir süre daha böyle devam ederse nörolojik sorunların olabilir.” Bunun hakkında konuştukça uykum kaçmaya başladı.
“Tamam, eğer bana dönersen gözlerimi hemen kapayıp uyumaya çalışacağım.”
“Sen deli misin?” diye mırıldandım.
“Yüzünü bana çevir. Geceleri yüzüne bakmadan n’aparım ben...”
Hareket etmedim ama bana o kadar yapıştı ki nefes alışını bile kendiminkiyle karıştırdım. Önce başımı, sonra bedenimi çevirdiğimde alınlarımız kendiliğinden birleşti. Derin bir nefes vererek gözlerimin içine baktı ve boynumu tutarak, “Teşekkürler,” dedi.
“Gözlerini kapayıp uyu,” dedim.
“Birkaç dakika ver bana, kapayacağım.”
“Şimdi,” dedim sertçe.
Beni tekrarlatmadan gözlerini kapayınca, aramızdaki kolunu okşayarak ben de gözlerimi yumdum. Bu kadar yakın olmak sıcaklık veriyordu ama bunalmadan uykuya dalmış oluyordum.
Sabah uyanınca nasıl olduğunu gerçekten hatırlamıyordum ama başımı kolunda buldum, en azından denemiştim. Onun uykusunu bozmak istemeyip oda değiştim, Yalın’ın ne zaman geldiğini bilmiyordum ama evdeydi. Biraz kendimle ilgilendikten sonra yememiz için bir şeyler hazırladım, sonra konuşmak için Ayaz’ı aradım. Ne uygulama üzerinden ne de normal aramama yanıt vermeyince kalbim sıkıştı, bunu daha ne kadar devam ettirecektim?
Ertesi gün de ona ulaşamadım, hatta Kerim’e de ulaşamadım. Onun güvenliğiyle ilgili tereddütüm ve ona olan özlemim arasında sürekli fikir değiştiriyordum ama belki de artık onu almalıydım. Zaten günler önce gelmeyi ilk isteyen kendisi olmuştu. Evet evet, Kerim artık onu benden de uzaklaştırıyorsa oğlumu eve getirmeliydim.
Üçüncü günün sonunda da Rusya’yla irtibat kuramadım, böylelikle kesin kararımı vermiş olacaktım. Ayaz’ı eve getirecektim, yanımdayken onu güvende tutmak için her şeyi yapardım. Affan’a bunu söylemek için odasının yolunu tuttum, akşam olduğundan beri onu doğru dürüst görmemiştim. Üst kata çıkıp yaklaştığımda Yalın’la konuştuklarını duydum.
“Lal’e söyleyecek misin?” diye sorunca Yalın, adım geçtiğinden ötürü meraklanıp aralığa yaklaştım.
“Çok stres yapıyor böyle şeyleri,” dedi.
“İyi de bu güzel haber, aksine onu rahatlatır.”
Kapıyı açtım ve o sırada, “Evet, tedirginliği sona erer artık,” dedi Affan’da.
Benim duymam gereken bir şeyden söz edilince gerilmiştim ama konuşmanın devamı ummadığım şekilde olunca ikisi de meraklı yüzüme döndü. Geniş odada birkaç adım ilerleyip, “Ne söyleyeceksiniz?” diye sordum.
Affan, “Kötü bir şey değil,” dedi ve zaten o kısmını anlamıştım. “O adam... ülkeden ayrılmış, onun hakkında konuşuyorduk.”
Doğru anladığımdan emin olmak için, “Tanju mu?” diye sordum.
Affan’ın kaşları hızlıca çatıldı. “Adını nereden biliyorsun?”
Yalın’la kısacık bakışmamızı yakalayıp bana onun söylediğini anladı ve onaylamazca kafasını savurduktan sonra, “Evet, o,” dedi. “Ülkeden ayrıldı.”
Hiç böyle bir durumla karşılacağımı düşünmemiştim. “Nereden biliyorsun?”
“Evini izlemesi için bir adamla görüşüyordum,” diye açıkladı. Bundan haberim yoktu, Affan bu tarz düşünceli hamlelerini bana açıklamıyordu, hayal dünyamın karanlığından haberi olduğu için ruh halimi daha da bozmak istemiyordu.
“O adam mı görmüş evden ayrıldığını? Nereden anlamış, çok emin konuşuyorsun?”
“Normalde İstanbul dışında kalan, gözlerden uzak bir malikanede kalıyordu,” dedi. “İki gün önce, iki ayrı araç ve altı ayrı valizle evi terk etti. Adam arayıp haber verdiği ilk seferde emin olamadım ama orada beklemeye devam etmesini istemiştim. Hâlâ ne kendisi ne de yakın korumaları geri dönmedi.”
Onun bizden çok uzaklara gittiğini hayal ettiğimde özgür hissettim ama... “Sana o kadar kin doluyken birdenbire neden gitti ki?” diye sordum, bunu gizemli bulduğum için henüz havalara uçamamıştım. “Tatile gitmiş olabilir mi? Ya umduğumuz gibi değilse, kısa sürede dönecekse?”
“Hiç sanmıyorum,” dedi Yalın bu kez, daha fazla şey hakkında konuştuklarını anladım. “Hayatımıza girdiği ilk günden beri Affan onu defalarca araştırdı. Zaten yılın yarısını dışarıda yaşıyor, ülkede çok bulunmuyor hakkında ne zaman yakalama kararı çıkacağı bilinmediği için. Başına bir iş açmış, kaçmıştır.”
“Ama... Affan hakkında savcılıktan karar çıkartabiliyor,” dedim, aklımda hiç soru işareti bırakmamak için. “Böyle birisi diğer suçlarından da kaçamaz mı? Ülkeyi terk etmesi mi gerekir?”
“Hangi birisinden Lal ve hangi bir savcıdan? Ülkedeki herkes kendisi için mi hizmet verecek, herkesi ikna etmesi mümkün mü?” Affan bunları söylediğinde gerçekten mantıklı geldi kulağa, kafamı hemen salladım. “Bazı insanlardan faydalanmış olabilir ama her savcı, memur ona hizmet etmez; işini dürüstçe yapan sayısız insan var.”
Doğruyu söylüyordu ama sanırım o adamın birçok şeyi yapabileceği hakkında yanılgıya düşmüştüm, gereksizce çok mu korkmuştum? Çünkü bakıldığından hâlâ bize bir şey yapmamıştı.
“Ama bu sana olan nefretinin bittiği anlamına gelmez ki,” dedim Affan’a.
“Biliyorum,” derken koltuğunu ittirip kalktı. Yanıma yürümeye başlayınca ben de ona doğru gittim. “Tedbiri elden bırakmaktan söz etmiyoruz zaten, sadece şu an ve yakın gelecekte güvende olduğunu söylemek istedim. Seni iyi ve sağlıklı tutacağım. Kendini bu kadar endişeli hissetme, hâlâ canını bir şey sıkıyorsa da bana söyle tamam mı?” Yüzümü tutunca kendimi bir öpücüğe hazırladım, tahmin ettiğim gibi alnımın üstünden seslice öptü.
Bu duyduklarımdan sonra Ayaz’ı almak konusundaki keskinliğim artmıştı. O adam burada değilse oğlum zaten benimle güvende olurdu. Ona kiminle kalmayı istediğini sormuştum ve bana eve dönmek istediğini söylemişti; Kerim’in babası olduğu gerçeği şu an umurumda değildi.
“Ayaz,” dediğimde Affan’la beraber Yalın’ın da bakışları bana kilitlendi. “Onu almaya gitmek istiyorum, zaten o da dönmek istiyor.”
İkisi de zaten bunu biliyordu ama ben artık vakit kaybetmek istemiyordum, Ayaz’ı görmeden geçirdiğim üçüncü haftadaydım. Affan gözlerimde endişeyi görüp, “Hâlâ aramalarına çıkmadı mı?” dedi.
“Maalesef çıkmıyor. Ne o ne de Kerim açmıyor telefonları, ben de çok merak ediyorum. Haksız mıyım yani?”
Yalın, “O almıştır belki telefonu Ayaz’dan,” dedi, kızarak. “Zaten bahsetmiştin, yok başkasına anne demesini söylemiş falan. Senden uzaklaştırmaya çalışıyor demek ki ama biz buna izin vermemeliyiz.”
O bana katılınca hemen hak verdim. “Evet, zaten Ayaz’ı aklı karışır, bağımız kopar diye korkuyorum, bir de bu kadın çıktı. Telefon konuşmamızda Ayaz’ı sevmeye çalışıyordu, gıcık oldum.”
“Seni unutturmaya çalışıyor,” diyerek Yalın’a katıldı Affan’da. “Yerini bildiğini söylemiştin değil mi?”
“Evet,” dedim gülümseyerek. “Ayaz’dan bana konum atmasını istemiş, sonra Kerim belki kontrol eder diye mesajını sildirmiştim. Hâlâ aynı evde kalıyorlar, gidebiliriz değil mi Affan?”
Boynumdaki zinciri düzeltip yüzüğü kolyenin ucuna ortalarken, “Önce uçak ayarlamam gerekiyor,” dedi.
“Neden ki? Normal uçağa atlayıp gidelim işte.”
“Yanımda silah taşımam gerekecek,” dedi Affan, ki bunu yaptığını zaten biliyordum. “Uçağa silahla binemem.”
Derin bir iç çektim. “Özel uçağı nasıl ayarlayacaksın? Babanla mı konuşacaksın?”
“O bana böyle bir yardım yapmaz,” dediğinde, babasıyla ne kadar süredir konuşup görüşmediğini merak ettim. Babası Affan’ı tamamen hayatından çıkarmış olmak istiyordu. “Kendim ayarlayacağım, bana bir iki gün ver olur mu?”
Beklemek istemediğim için, “Silahsız gitsek,” dedim hemen. “Tatile de normal uçakla gittik, yanında taşımamıştın.”
“Orada nerede kalacağımdan, neyle karşılaşacağıma kadar her şeyi biliyordum,” dedi bana. “Kerim büyük bir sorun, karşısına savunmasız çıkamam değil mi? Yanında sürekli arkadaşı var, belki de koruması. Elimi kolumu sallayarak giremem.”
Hiçbir şey diyemiyordum, çünkü haklıydı. Kerim Ayaz’ı vermek istemeyecekti ve zaten kendisi de güç kullanan bir insandı, tatile gittiğimizdeki kadar savunmasız bırakamazdık kendimizi. Ellerimi göğsüne koyup başımı da eğdim ve sonraki nefesimi kalbine yakın bir yerden alırken ofladım.
“İki gün dayanabilirsin.”
“Özel uçağa silahla binebilir misin ki?”
“Onu sağlaması daha kolay olacaktır benim için.”
Beklemem gerekmesi sinirlerimi bozuyordu, keşke bir kez olsun Ayaz’la konuşabilsem; bu sabır ve güç verirdi bana. Sarılmamızdan bakışlarını çekip önüne dönen Yalın’a baktım, Ayaz’ın eve dönmesini bu kadar istemesi beni mutlu ediyordu.
Belki Ayaz’ın söylemeye fırsatı olmamıştır diye, “Ayaz seninle konuşmak istiyordu,” dedim ona. Kendisinden bahsedildiğini anlayınca başını kaldırdı. “Kerim izin vermemiş, biliyorsun Ayaz’da söylenen sözlere kulak asıyor genelde.”
Gözlerini devirdi. “N’apacağız, Ayaz’ı mı yiyecekmişiz?”
“Affan ve seninle yakın olmasını istemiyor,” dedim, buna rağmen onu başka bir kadınla yakınlaştırması öfkemi yineledi. “Ayaz’a seni tekrar arayabileceğini söylemiştim. Belki Kerim fark edip telefonu almıştır elinden.”
Bu düşüncem çok mantıklı gelip onun sağlığıyla ilgili kuruntularımdan arındırdı beni. Affan yüzümü kendisine tekrar çevirip, “Ondan konum istemiştin, o mesaj hâlâ duruyor mu?” diye sordu.
“Evet evet, hâlâ duruyor, o evden ayrılmadılar.”
“Kısa sürede özel uçak ve uçuş ayarlayacağım tamam mı?”
Ona güvenerek başımı salladım ve birisinin yanında ilk kez onu dudağından öptüm. Kısacık, anlık bir buseydi doğrusu. Affan’da bunu beklemiyordu, afalladı ve ben geri çekildiğim sırada gözbebekleri hafifçe büyüdü. Parmağımın tersini dudaklarıma koyarak gülümsememi bastırırken, genzini temizleyerek bakışlarını Yalın’a kaydırdı ama camdan dışarıya bakarken sırıtıyordu.
“Neye sırıtıyorsun?” diyerek seslendi Affan.
Yalın başını iki yana salladı, konuşsa bize gülmeye başlayacağını ve bu yüzden de konuşamadığını anladım.
Affan uçak ayarlamak için o gece ilk kez birileriyle iletişime girdi, kim olduklarını tabi bilmiyordum ama bir parça güvendiği insanlar olduğuna emindim. Hafızasının sağlık durumu sebebiyle insanlara zerre kadar güvenmiyordu, insanlarla husumetli olup olmadığıyla, tanışıp tanışmadığıyla ilgili tereddütler duyuyordu; her sorunla başa çıkmak bu yüzden zorlaşıyordu.
Bu telefon trafiği sırasında evden bir kez, ertesi gün ayrıldık. Affan bu sıralar beni daha fazla dışarıya çıkarıyordu, bunun da ruh halimi iyi tutmak için olduğunu anlıyordum. Ormanda yürüyüş yaparken hiç ilerlemediğim kadar ilerledim, o kadar yükseğe çıktık ki nefes nefese kaldım. Burada karlar hiç erimemişti, çok soğuktu ve rüzgâr çok yıpratıcıydı. Dağın zirvesine çıkamadan yorulunca kendimi Affan’ın kucağına attım, beni taşımakla görevlendirdiğimde gerçekten çok keyif aldı. Yapamayacağını söylediğinde onu ciddiye aldım, hayal kırıklığımı yüzümden okuduğunda soluk soluğa güldü.
“O halde burada kalmalısın Lal, ben zirveye çıkmaya devam edeceğim.”
“Beni bırakma,” dedim montuna yapışmış şekilde, kaymamak için de ona tutunurken. “Sen zirveye tırmanıp inene kadar saat geçer, o sırada burada yalnız n’apacağım? Kurtlar gelir, beni onların midesinde bulursun.”
Ona çok sıkı tutunduğum için yürümesine tamamen engel oluyordum, gözlerinin kenarları kırışana kadar gülümsüyordu. “Senden güzel öğün mü bulacaklar?”
“Neden... neden bu kadar kalpsizsin?”
“Hepsini sana verdim.”
“Ah hep aynı yalan, hep...”
En sonunda olmasından korktuğu şey oldu işte, yürümesine şiddetle engel oluşum ayaklarımızı karlı zeminde kaydırdı. Düşeceğimizi hissettiğim ilk anda Affan belimden tutup beni yerden ayırdı ve karların üzerinde, yuvarlanarak düşerken yüzümü göğsüne kapadı. Etrafa, üzerimize saçılan karların içinde nefes nefese bir ağaca kadar yuvarlandık ve Affan bir kısık inlemeyle doğrulmaya çalıştığında, istemsizce güldüm.
Kendisinden önce beni doğrultmaya çalışıp yüzümü göğsünden kaldırdı. Saçlarımızda, kirpiklerimizde kar taneleri vardı. Affan gülümsediğimi görene kadar endişeliydi, sonra hiç canımın acımadığını anlayıp rahatladı ve üşümeyeyim diye yüzümdeki karları dokunarak eritti. “Üşüdün mü?”
“Üşüdüysem n’olacak? Üzülecek misin?”
“Hem de çok üzülürüm.” Beni yerden kaldırmak için hiç beklemedi.
“Ama üşümem geçici bir şey, niye o kadar üzülürsün ki?”
“Doğru diyorsun da üzülürüm işte. Kısa sürecek olsa da aklımda bir yerde kalır çok üşüdüğün.”
Başımı tekrar yukarıya, dağın tepesine çıkarıp umutsuzca baktım. “Gerçekten oraya mı çıkacaksın?”
“Manzara oradan çok güzel, görmek istemiyor musun?”
Güneş batmak üzereydi, çok harika görüneceğine emindim. Bu kadar ilerlemişken de dönmek istemezdim ama kaslarım yorulmuştu. “Tamam ama daha yavaş yürüyelim,” dedim.
“Olmaz,” demesinden bir an sonraydı önümde eğilmesi. İlk saniye n’aptığını anlamadım ama geniş sırtını göğsüme yaklaştırmak için bana geriledi. “Sırtıma çık.”
Ona hemen dedim ki: “Yok artık Affan, yürürüm ben.”
“Bir şey kalmadı zaten Lal, hadi.”
“Bir şey kalmadıysa ben yürürüm ya işte, böyle çok rahatsız hissederim.”
“Lal, zaten dönüp seni kucağıma da alabilirim, itirazın bir işe yaramamış olur. Sen gönüllüce sırtıma çık hadi.”
Ne güzel ya, hemen kesin çözüme kavuşturuyordu istediğini. İçimi çekip yaklaştım ve kollarımı boynuna sarıp ağırlığımı ona verdiğimde Affan’da doğruldu. Vücudunun attığı adımlardan ne durumda olduğunu anlamaya çalıştım ama yürümesinde dengesizlik, zorluk göremedim. Alnımı çenesine koyup kollarımı göğsünde bağladım ve kısa süreli yürüyüşümüz sonlanana kadar bir aptal gibi gülümseyip durdum.
Nihayet dağın tepesine çıktığımızda her şey de aşağıda kalmış oldu. Dik ve yüksekti, rüzgârın hızı başımdaki bereyi neredeyse uçuruyordu. Aşağıya bakmak başımı döndürdüğü için ilerideki gün batımı manzarasına bakıyordum, bu kadar güzelini belki bir ya da iki kez ancak görmüşümdür. Sislerin arasındaki pembeli, turunculu güneş ışıltısı o kadar yakınımdaydı ki o sislerin bir bulut olabileceğini bile düşündüm.
“Öyle çok mu beğendin?” dedi hayranlığımı fark ettiğinde.
Ona teşekkür etmek için sarıldım. “Bana hep güzel şeyleri fark ettiriyorsun ve çok güzel şeyler hissettiriyorsun.”
Beraber son fotoğrafımızı orada çekildik. Üşümekten kameraya gülümseyemedim bile, çok kalmamamızın sebebi de buydu. Geri inerken dönüp dönüp arkama baktım, yorulduğumda bile Affan’ın beni taşıma isteğini geri çevirdim. Zaten yükseklikten uzaklaştıkça daha kolay nefes aldım, karlar azaldı ve sıcaklık normal seviyeye indi. Eve girerken dış giysimi çıkarmaya başlamıştım bile kolay ısınmak için. Yalın televizyon karşısında haber bülteni izliyordu, evimizin kendine has kokusunu alarak odama geçtim.
Akşam yemeğinden sonra koltukta yanağımın üstüne uzanmış, loş ışıktaki filmi izliyor, bir yandan da her an bana ulaşmasını beklediğim oğlum için telefonumu elimde tutuyordum. Affan duş almış şekilde yanıma indiğinde gözlerim kapanıyordu, beni yatağa götürmek için kucakladığında vücut sıcaklığına hemen hapsoldum.
“Ayaz’ı çok özledim,” dedim.
“Uçağı hallettim, yarın gidiyoruz,” dediğinde, daha onu görmeden bile dünyalar benim olmuş gibi hissettim.
O mutlu haber uykumu kaçırdı, ilk kez Affan benden önce uyudu. Onu uyurken bulmak nadir olduğundan bu zamanı kendisini izleyerek geçirdim. Uyurken çoğu zaman huzursuz görünüyordu, bence sık sık rüya ya da kâbus görüyordu? Ya beni, acaba beni hâlâ rüyalarında görüyor muydu?
Beni uykularında gördüğü, hatta onu huzursuz ettiğimi söylediği birkaç konuşmamız olmuştu. Ara ara aklıma düşüyordu bu durum. Bir insan uykusunda sevdiği birisini görür de bu ona nasıl böyle huzursuzluk verirdi? Sanki ona böyle hissetmemden suçluluk duyuyordu, konudan çok söz etmiyordu.
Sorun değildi.
Alınmamış, gücenmemiştim.
Elinde olan bir şey değildi.
Vücudumdaki, kemiklerimdeki, kalbim ve ruhumdaki tüm kuvvetimle onu o kadar içten seviyordum ki, artık nefes almak için bile gücüm kalmamıştı; sadece onu severek nefes alabileceğimi hissediyordum.
Affan’ın uyurken hep benden tarafa döndüğünü fark ettim, yatağın diğer tarafına hiç dönmüyordu. Uykuda iyi hissetmesi için kollarına girip onu rahatlattım, son kez kolunun üstünde uyurken ellerimi kalbine koydum. Çok güzel bir uykuydu, gözlerimden yaşlar süzüldü.
O günden bir önceki gündü, mutluydum.
Ertesi gün Affan son hazırlıklar için telefon görüşmeleri yaptı. Özel uçak Bursa’dan, daha önce de kullandığımız güzergâhtan kalkacaktı. Tedbirli olmak adına bir çanta hazırladım, içine bakım eşyaları ile bizi idare edecek kıyafet koydum. Ayaz ya da Kerim hâlâ aramalarıma dönmemişti.
Vakit geldiğinde odamda giyinmiş, bekliyordum. Gözlerim duvarlarda, odada, Affan’ın verdiği ama asla bitirmek istemediğim kitapta, ondan aldığım gece lambasında geziniyordu. Yere oturmamam için aldığı berjerde onun bana üstünden çıkarıp verdiği sweat vardı, bugün, hazırlanana kadar onu giymiştim. Kendimi uyanıp burada bulduğum ilk gün oda ruhsuz, hatta kokusuzdu; şimdi ise yaşayan birisinin işaretleriyle, kokusuyla doluydu.
Kapısını kapatıp odamdan çıkarken iç çektim.
Affan ile Yalın koltukta, yan yana bir şeyler içerken konuşuyorlardı. Bölmek istemedim ve vazodaki taze lalelere bakındım, suyunu değiştirmek için mutfağa uğradım. Mutfağın içine doğan güneşe bakarken lalelerimi evden ayrılmadan son kez kokladım.
Oturma odasında, bazen üstüme örttüğüm battaniye vardı; koltuğun kenarında duruyordu. Ayağımdan Affan’ın ev terliklerini çıkarıp evin girişinde, sol tarafa bıraktım. Gözlerim evin içinde, bakış açımdaki her noktada dolaştı. Hayatımda ilk kez bir yerde, üzüntüden çok mutluluk hissetmiştim; buraya evim demiştim.
Konuşmaları bittiğinde ve Affan’ın telefona arama geldiğinde gitmemiz gerektiğini anladım. Ayakkabımı verandaya bırakıp giyinirken o da hemen arkamda, benimle hareket ediyordu. Evin içine son defa bakarken, Zeus’un yaklaştığını görerek dizlerim üzerinde doğrulmadan bekledim. Eşiğin iç tarafındaydı, onu kucaklayıp sarılırken, “Beni özle,” diye takıldım köpeğimize. “Gerçi sen Affan’ı özleyeceksin kesin, sorun değil. Böyle dur, seni öpeyim.”
Kulak arkalarını okşayarak kafasından öptüğümde patisini hafifçe omzuma vurdu, sevilmek hoşuna gitmişti. Sonraki an Affan’ın paçasını tuttuğunda, o da yaklaşmak için eğildi. Zeus’u kucağına çekerek ufak bedenini okşadı. “Beni uğurlamayacağını sandım ama yine kapıda yakaladın, çok akıllısın.”
Zeus övgüyü hissetmiş gibi patilerini savurunca onu öpmek istedi ama Zeus’un heyecanlı patisi yüzüne gelerek engel oldu. Ayrıldıklarında doğruldum, verandadan inerken Yalın’da arkamızdan geldi. Araç kapısını açtım ve Yalın ilk ona sarıldı, el sıkışarak, “Çok dikkat edin,” dedi.
“Sen de dikkatli ol, koruma zaten burada kalacak, bir şeye ihtiyacın olursa onu çağır.”
Koluna kısaca göz atarak, “Kısa sürede döneceğinizi düşünüyorum,” dedi. Affan’dan uzaklaştıktan sonra araba kapısı yanında bekleyen bana yürüdü. İncinmiş kolundan uzak durarak vücudunun diğer tarafına sarıldığımda, o da beni sıkıca tuttu. “Ayaz’ı almadan dönmeyin,” dedi.
Gülümsemem yanaklarımı seğirtti. “Kerim zorluk çıkaracaktır ama Ayaz beni seçecek, biliyorum.” Unutmadan ekledim. “Bu arada, son yaptığım tatlı fırında duruyor, onu ye, belki gecikirsek bayatlayıp ziyan olur.”
“Bir tadına bakmıştım zaten.”
İşaret parmağımı yüzüne sallayarak güldüm.
Ayrıldık ve onun ilgili gözlerine bakıp gülümsedikten sonra araca yerleştim. Affan’da ona sön diyeceğini iletip direksiyon koltuğundaki yerini aldı. Park ettiği alandan çıkarıp aracı döndürmeden önce ön camın arkasında gördüğüm Yalın’a el salladım, biz uzaklaşırken evimizin orada hâlâ bize bakıyordu.
Yola çıktığımızda koruma ile aracını kenarda gördüm, yanından geçerken Affan kornasına bastı ve koruma da kafasını camdan çıkarıp başını salladı. Evin güvenliği konusundaki hassasiyetini sürdürüyordu Affan, biz burada olmasak da.
“Döndüğümüzde şehre taşınmak ister misin?” diye sorduğunda, kemerimden sıkılmış şekilde dudak büküyordum.
“Şehre taşınmak mı?”
“Evet, bu ev merkeze uzak, aktif yaşam alanında değil.”
Rusya’daki aile evi bu kadar şehirden uzakta değildi ama çok merkezde sayılmıyordu, ardından Kerim ile yaşadığım ev de yine ormanın içinde sayılırdı, ardından bu ev... Hepsi gözlerden uzaktaydı ve alıştığım bu olduğu için sosyal ortam aramıyordum. “Olsun, öyle olmasa n’olur?” dedim Affan’a. “Neden böyle bir şey sordun, kesin sen bunun hakkında düşünüyordun? Ama neden? Buradan taşınmak mı istiyorsun?”
Dikkati tamamen yolda olmasına rağmen bana cevap vermeyi hiç bekletmedi. “Üniversite okumak istediğini söylemiştin?”
Eğitimim hakkında düşündüğüm oluyordu tabi. “Evet ama benim için çok zor. Türkiye’de eğitim görmedim, nasıl mümkün olacağını bilmiyorum.”
“Araştırırım, bir kolaylık sağlanması için de uğraşırım.” Konuşmamızın devam edeceğini anlayınca bedenimi belimden çevirerek döndüm kendisine. “Ayrıca hep böyle devam edemem, işime de geri dönmeliyim. Bu evde, bu kadar uzaklıkta çok zor.”
Doğru, bir araya gelme amacımız ve sonrasında yaşananlar yüzünden ikimizin de sosyal hayatı kısıtlanmıştı, onun iş hayatı da. “İşin nerede ki?” derken moral bozukluğumu saklamaya çalıştım.
“İstanbul’da.”
“Hiç sevmiyorum.”
Bakışlarımı ön camdan dışarıya çevirdiğimde, o da bana bakma ihtiyacı hissetmişti. “Neden?”
“Huzurlu değil,” diye kısaca açıkladım.
“Burada huzurlu mu hissediyorsun? Hep kış gibi, mevsimin değiştiğini bile zor hissediyorsun. İçini bunaltmıyor mu?”
“Bunaltmıyor.”
El hareketi bakış açıma girdi ve dizimi okşarken, “Fikrime hiç yanaşmıyorsun,” dedi. “Çok inatçısın.”
“İstanbul’a gittiğimizde o sıkışık yolları, yüzlerce arabayı, insan yığınını görmek asıl içimi bunaltan şeyler. Ben seninle olmayı, bir de Ayaz’la olmayı seviyorum. Gerçi... tanıştığım arkadaşlarım İstanbul’da okuyorlar, onlarla görüşebilirim ama... orada yaşamak istemem.”
Avuç içini yumuşak şekilde dizimden yukarıya, bacağımın yanına kaydırdı. “Yine de sen söylediğimi düşün olur mu?”
Başımı önüme eğip kollarımı göğsümde bağladım. “Benden sıkıldın mı?”
“Lal,” dedikten sonra nefesini sertçe üfledi. “Bir daha böyle bir şeyi söyleme.”
“O zaman... neden sosyal hayat istiyorsun?”
“Ayaz okula gidecek, sen eğitim almak istediğini söyledin, Yalın sonsuza kadar bizimle yaşayamaz... Bir sürü başka sebebi de var ayrıca. Sen burayı seviyor olabilirsin ama dünyayı görmeyi de hak ediyorsun.”
Dediklerinde haklılık bulduğum için konuşup cevap veremedim ama böyle bir ayrılığın ihtimali bende panik oluşturmuştu. Nedenini bilmiyordum. Belki de burası hayatta ilk kez huzur ve mutluluk bulduğum ev olduğu ama başka bir yere gittiğimizde bunu kaybetmekten korkmamdı sebebi.
O ev Affan’a aşık olmamı günbegün izlemiş gibiydi. Ve onun da bana aşık olmasını.
Terk edilmeyecek bir yerdi.
“Surat asma,” dediğinde bu kez elimi tutmuş olduğunu gördüm. Kim bilir kaç dakikadır tutuyordu.
O hep elimi tutuyor ve ben hep elimi tuttuğunu hissettiğimi hayal ediyorum.
Bana söyledikleri yüzünden bu yollardan son kez geçiyormuş gibi hüzünlendim. Yaklaştığımızda özel uçak bakış açımıza girdi ve Affan arabayı müsait bir yerde durdurdu. Arka taraftan çantamızı alıp el ele alana ilerlerken arabayı orada bıraktık, Yalın sürebilecek durumda olsaydı bizi bırakırdı ama zaten döndüğümüzde de arabaya ihtiyacımız olacaktı.
İyice yaklaşınca bir adam uçağın kapısında belirerek aşağıya indi. Affan iki adım öne çıkarak, “Merhaba,” diye karşıladı. “Uçağa iyice baktın mı? Her şey yolunda mı?”
Adam beni görmezden gelmedi, bir gülümsemeyle selam verip, “Merhaba,” dedi Affan’a. “İki saattir inceliyorum uçağı, hiçbir probleme rastlamadım. Uçuş için her şey yolunda.”
Adamın pilot olmadığı belliydi, belki rutin bir kontroldü. Bakışlarımı etrafta dolaştırırken onların kısa konuşması da sonlandı ve uçak içine geçerken telefonumu çıkardım. O bana cam kenarını veriyordu, otururken Ayaz’a son defa mesaj attım ama geldiğimizin haberini vermiyordum elbette.
Affan pilotla konuşmak üzere kokpit bölümüne uğradı ve yanıma döndükten bir müddet sonra uçak havalandı. Hava karardığında orada olurduk. Yukarıya çıktıkça küçülen şehre baktım, Affan’ın eli saçlarıma karışana kadar dikkatim başka yerdeydi ama onun beni izlediğini anladığımda oturuşumu ona çevirdim.
“Sen de Ayaz’ı özledin mi?” diye istemsizce sordum.
Cevabının netliğine, dürüstlüğüne açıktım ama o, “Evdeki eksikliği belli oluyor,” dediğinde kalbim hiç de kırılmadı. Gerçekten bunu hissetmese söylemezdi.
“Tatil dönüşü ona hediye almak nereden aklına gelmişti. Ben unutmuştum. Unuttuğuma çok üzüldüm tabi.”
“Hatırlanmamak onu üzmez,” dedi, bu acı şekilde doğruydu. “Erkek çocukları uzaktan kumandalı arabaları sever, o da sevmişti zaten.”
Evet ama sonrasında gelişen olaylar yüzünden pek oynama fırsatı olmamıştı, belki eve döndüğünde oynardı.
Yol boyunca Affan’ın kolunda uzandım ve bu pozisyonumuzda uyumamak çok güçtü. Uçağın inme vaktine yakın uyanıp kendime çeki düzen verdim, Ayaz’ı göreceğim için ne kadar heyecanlı olduğumu saklayamadım.
Dışarıya çıkıp özel güvenlik girişinden geçtik ama Affan silah taşıdığı için belge, ruhsat göstermesi gerekti; bu da onun bir odada beklemesine sebep oldu. Endişe duydum ama Affan özgürce ayrıldı odadan ve sonra benimle binadan.
Bir araç kiralamıştı, biz içeride beklerken de gelmişti. Siyah arabaya bindiğimizde konuma doğru yol aldı, öncesinde tam adresi araştırmıştım. Bu şehirde yaşadığım için camlardan dışarıyı izlemek istedim, çok da değişmemişti; birçok şey tanıdık hatta aynıydı.
Merkezden biraz uzaklaştık. Zaten internette konumu aratırken gözden uzak bir yer olduğunu anlamıştım, araç şehrin sakinleştiği yerlere ilerlerken Affan’ı kontrol ediyordum. Her zaman arabayı kendisi kullanıyordu ama yorgun olduğunda benim devam edebileceğimi söylemek istedim. Gerçi ben belli sebeplerden ötürü her zaman yavaş araba sürerdim.
“Ayaz’ı göreceğin için heyecanlanıyor musun?”
“Hem de çok,” karşılığını verdim.
Ona bakınca bir daha giydiği gömleğine gülümsedim. Alması için ısrar ettiğim beyaz keten gömlekti. Üzerinde kısa kabanı olduğu için üşümüyordu, onu giymeyi istemesi hoşuma bile gitmişti. Düzgün gömlek yakalarından yukarıya çıkardım bakışlarımı ve hafif dağılmış kumral saçları ile temiz, iç açıcı yüzünü doyumsuzca izledim. Affan’ın keskin yüz hatları vardı ama kaşı, kirpiği, saçının rengi yüzünü daha yumuşak, sofistike gösteriyordu.
“Geldik,” dediğinde onun büyüsünden çıkmam gerekti. Aracı yol kenarına çekip durdurmuştu ve karşıda iki katlı, bahçeli bir ev duruyordu. Kapı kapalıydı ama bahçe duvarları yüksek olmadığı için evi görüyordum, buraya en yakın ev ilerideki başka bir villaydı.
“Garajda araba gördüm,” dedim, bunun evde olduklarının işareti olduğunu düşündüğümü anladı tabi.
Beraber indik arabadan ve yolun karşısına geçerken Affan elimi tuttu. Rusya’nın havasındaki direnç düşüren soğukluk kabanımın yakasından içeriye sızıyordu. Bahçeye geçip ev kapısına ilerlerken gülümsememi durduramıyordum. Hızla uzanıp zili çaldım ve beklerken hiç açılmayacak korkusu hissettim.
Affan başını biraz yaklaştırıp içeriyi dinledikten sonra ikinci kez zile dokundu ve kapı açıldığında bizi o kadın karşıladı. Doğrudan Ayaz’ı ya da Kerim’i göreceğimi sanıyordum, bu kadınla yüz yüze gelmek yüzümdeki gülümsemeyi hızla düşürdü. Tabi beni tanımıştı, sırasıyla ikimize baktığında, “Ayaz’ı almaya geldim,” diyerek beklemeden aralık kapıdan geçtim.
Rusça dilinde, “Bir dakika,” diyerek aniden belirmeme tepki gösterdi.
Affan arkamdan eve girdi ve dış kapı kapandı. Önümdeki kısa koridoru yürüdüğümde iki yana açılan geniş kapılar karşıma çıktı, ben de beklemeden içeriye girdim. Tam da Kerim’in buraya yürüdüğünü anladım ve beni gördüğünde aynı anda duraksadık. Ayaz’la konuşmama engel olduğu takdirde onu almaya geleceğimi söylememe rağmen burada belirmeme şaşırmıştı.
“Lale?”
Öncelikle oğluma olan merak ve özlemimi gidermek için, “Ayaz nerede?” diye sordum.
“Sen... nereden çıktın?” derken neredeyse onu rahatlamış buldum. Sanki gelenin başkası olduğunu düşünmüştü.
Affan yanıma geçince Kerim’in bakışları onu da inceledi, zorlukla karşı karşıya kaldığından emin olarak kaşlarını çatmaya başladı. “Ayaz nerede?” diye bir de Affan sordu. “Evde olmalı, yukarıda mı?” Oturma odasında yalnız Kerim vardı, Affan başını koridora çevirerek, “Ayaz?” diye seslendi.
Kerim’in şaşkınlığı son buldu ve bize yaklaşırken, “Hey!” diye seslendi. “Evime öylece giremezsin, sen Ayaz’ın nesi oluyorsun da bağırıyorsun? Lale, bu adamı neden getiriyorsun?”
Affan, “Ona sesini yükseltme,” diyerek ileriye çıkınca asıl konudan uzaklaşma endişesi duyup hızla araya girdim.
“Biz birlikteyiz.” Bildiği halde sormasına anlam veremiyordum, o halde cevap da vermeme gerek yoktu aslında. “Günlerdir Ayaz ile konuşamıyorum, seninle de. Neden onu ne kadar merak ettiğimi düşünmüyorsun, neden görüşmeme engel oluyorsun? Üstelik ona ulaşamadığımda beni arayan oydu, onun ne düşündüğünü de mi umursamıyorsun?”
Kerim gerçek bir can sıkıntısıyla oflayıp tekrardan ikimize baktı. Buradan gitmeyeceğim açıktı, Affan yanımdayken bana kötü davranamayacağının da. Meseleyi sonuca kavuşturmanın en mantıklısı olduğunu kendisi de anladı. “Ayaz’ın kimle ile görüşmesini istemiyorum, bir süre önce telefonunu kapattım.”
Başımı koridora çevirip sonra tekrar ona dönerken, “Neden?” diye sordum.
Omuz üstüme bir göz attı. O Rus kadın kapı girişinde, kolları göğsünde, tavırlı şekilde bizi dinliyor ama dilimiz Türkçe olduğu için anlamıyordu. “Başımda ufak bir bela vardı, ne olur ne olmaz kimsenin Ayaz’a ulaşmasını istemedim.”
Endişelerime hapsolup üzerine doğru yürüdüm. “Yani... Ayaz’ın güvende olmadığını mı söylüyorsun?” Bense Ayaz’ın güvende olması ümidiyle onun yanımdan uzaklaşmasına bile razı olmaya çalışmıştım.
“Tam olarak öyle değil de...”
Affan bir daha, “Evde mi?” diye sordu, güvende olduğundan emin olmak için.
“Evde, evde...” rahatlama nefesim sıkışan kalbimi açtı. “O evliymiş, ben bilmiyordum tamam mı? Kocası rahatsız etmeye başladı, eve gelmesinden, Ayaz’ı tanımasından endişe ettim, bu yüzden Ayaz’ı dışarıya bile çıkarmıyorum.”
Histerik gülüşümü duyduğunda ofladı. İnanamaz şekilde başımı iki yana sallayarak arkama döndüm ve şu kadına yeniden baktım. Evliydi ama anladığım Kerim ile de ilişkisi olduğuydu. Kerim’e tekrar bakarken, “Haberin yoktu öyle mi?” dedim zerre kadar inanmamıştım. “Kadının evli olduğundan haberin yoktu?”
Çenesi hafifçe sertleşti ve beni ilgilendirmediğini gösterir gibi, üstten üstten baktıktan sonra Affan’ın bakışlarını karşıladı. “Her neyse, konumuz bu değil Lal. Buraya kadar geldiğin için ben de sebebini açıkladım, Ayaz’ı görebilirsin. Fakat fazla kalmanı istemiyorum, senin yokluğuna alışmışken...”
“Bence onun alıştığı senin yokluğundu, Ayaz’ı eve geri götüreceğim.”
Beklemeden arkamı döndüm ama ilk adımımda kabanımdan çekildim. Benim daha bakmaya fırsatım bile olmadan Affan’ın yanımdan geçen kolunu gördüm ve bir yumruk Kerim’in suratında patladığında, aslında bunun ilk tanıştıkları günden beri Affan’ın yapmayı istediği şey olduğunu anladım. Kerim sersemleyip arkadaki koltuğun kolçağına çarparken, eli yüzüne doğru gitti.
Affan, “Ona dokunamazsın,” dediğinde, Kerim gözlerini yumup acıyla soludu.
Hayatımda her defasında zorluk çıkarmasından bıkmış şekilde yeniden arkamı döndüğümde Affan’da benimle hareket etti. Rus kadın hayretle içeriye girip Kerim’in yanına geçerken bana kaşlarını çattı, ben de ona tek kaşımı kaldırarak baktım.
Tanımadan nefret duyduğum ilk insan olabilirdi.
Merdiven basamağına çıktığımda Affan etrafı kontrol ediyordu, ki haklıydı; Emir’in evde olduğundan emindim. Üst kata çıktığımda birden fazla kapı gördüm, Affan doğrudan en yakındaki kapıyı açıp bakarken ben de sol taraftaki kapıyı açtım. Gözlerim çocuk odasını karşıladı ve Ayaz’ı bulduğumda korkularımın yersizliğiyle rahatladım.
Bilgisayar masasındaydı, sırtı bana dönüktü ve sesleri duymama sebebi kulaklık takmış olmasından kaynaklıydı. Affan buraya yaklaşırken içeriye girdim, yanına ilerlerken Ayaz’ın elini başına götürerek kulaklığını indirdiğini gördüm. Ardından başını kafasını arkaya çevirip beni görünce gözleri genişledi.
“Anne?”
“Sonunda seni gördüm.”
Gözlerini ağır ağır kırptıktan sonra sandalyesini itip kalktı ve yanıma yürüyüp bana daha yakından bakmasının ardından şaşkın ağzına kapadı elini. Ayaz her zaman minimal tepkiler vermeye meyilli olduğu için şaşkınlığının dozu beni gülümsetti, ona doğru eğildiğimde kollarını bana kaldırdı. “Ne zaman geldin?” dediğinde, onu kucaklamış, belinden tutarak sarılmıştım bile.
“Az önce solnişkom. Günlerdir sana ulaşamıyordum, çok merak ettim ve artık dayanamadım.”
Omuzlarını bana doğru yaslayıp kabanımın ön tarafından tutarken başını kaldırıp yeniden yüzüme baktı. Eğilmişken yüzünün belli yerlerinden, saçlarından öpüp kokusunu da içime çektim. Şampuan değiştiği hemen belli oldu. “Nasılsın Ayaz? Beni gördüğüne sevindin mi? Seni almaya geldim, hâlâ benimle gelmek istiyorsun değil mi?”
Beni dinlemesinin ardından bakışları yer değişince Affan’ı gördüğünü fark ettim. Kapıdan içeriye girip yürüdü ve onun odasını inceleyip Ayaz’a dönerken, “Pasaportun nerede?” diye sordu.
Benim hiç aklıma gelmemişti ama evden ayrılmadan önce onu almalıydık. Ayaz bilmediğini gösterir şekilde omuzlarını silkince Affan biraz daha yaklaştı ve onun karnımdaki başına eğildi. Yüzünü iki taraftan tutup, “Gelmemeyi düşünmüyorsun değil mi?” dedi. “Annen senin eve dönmeni istemene çok sevindi.”
Ayaz telefon konuşmamızı düşünerek bana baktı ve kabanımı daha sıkı tutunca, bunu güdüsel yaptığını fark ettim. Alıştığı, güvende olduğunu hissettiği bir yerde olmak istiyordu. “Evet, eve gidelim.”
Gülümsemem o kadar büyüktü ki, elimi ağzıma kapamam gerekti. Affan onun saçlarını yana doğru tarayarak düzeltti ve oda içinde hareket etti, onun eşyalarını alıp pasaportunu aradı. Ne yazık ki burada bulamadık, beraber koridora çıktığımızda da Kerim’in buraya yaklaştığını gördüm, kadın hâlâ arkasındaydı.
Ayaz’ı benimle gördüğünde, “Onu götüremezsiniz,” dedi Rusça.
Ya bu kadın bilerek mi böyle ayarsız davranıyordu? Onu alakadar etmediğinin farkında mıydı? Kendisine doğru yürürken, “Elbette götürürüm,” dedim aynı dilde. “Sen ne kadar ondan anne demesini istesen de Ayaz benim oğlum. Sorun çıkarmasan iyi olur, oğlum seni hiç ilgilendirmiyor.”
Kerim hâlâ elinin tersiyle burnuna dokunuyordu ama düşmanlık göstermekten çok endişeli davranıyordu, Ayaz’a bakarken gözleri yumuşuyordu. “Lale, istersen bu gece misafir olun, hatta yarın da... Ayaz’la hasret giderirsin ama onu götüremezsin.”
Affan sıkılmış gibi nefesini üfledi. “Aşağıda bahsetmedin mi başının belada olduğunu. Çocuğu evden bile çıkarmıyorsun. Lal ile daha iyi, hem kalmak istediği yer de onun yanı.”
Kerim sinirle ağzını açtı ama sanırım yüzündeki acıyı hatırlamak onu duraksattı. Gözlerini yumup sabırla soluduktan sonra, “Onu özlüyorum,” dedi bana. “Yanımda olmasını istiyorum.”
Böyle öfke yansıtarak bir yere varamayacağımı anladım ve akıllıca davranmayı denedim. “Ben de özlediğim için seni anlıyorum,” dedim. “Ama aşağıda sen söyledin şimdilerde başında bela olduğunu, tehlikede hissettiğini. Biz bir arada yaşayamayız ama Ayaz... bazen seninle, bazen de benimle kalabilir. Kaç haftadır seninle, artık biraz da benimle kalsın, en azından evin tekrar güvende olana kadar.”
Kerim söylediklerimi reddedemedi. Kadın ise ona dönüp ne dediğimi sordu. Türkçe konuştuğum için bir kelimesini bile anlamamıştı.
“Bazen seninle, bazen de benimle mi?” diye tekrarladı düşünceli görünerek.
İkna etmek adına, “Evet,” dedim. “Şimdi benimle kalsın mesela. Zaten kendisi söylemişti, sorabilirsin.”
Başı yanına düştü ve Ayaz’a bakarken bir adım ilerledi. Affan’ın bakışları hemen o ilerlemeyi fark etti ve bana yaklaştı. Kerim Ayaz’a biraz eğilerek, “Doğru mu?” dedi. “Annenle mi gitmek istiyorsun?”
Ayaz’ın beklemeden başını salladığını görünce, “Ama neden?” diye sordu. “Burada mutlu değil misin?”
Ayaz yabancı kadına baktıktan sonra, “Burası benim kafamı karıştırıyor,” dedi. “Yabancılarla yaşamayı sevmiyorum.”
Kerim kaşlarını sonuna kadar çattı. “O evde de yabancılarla yaşıyorsun oğlum.”
Ayaz yabancı olarak kastedilenin ne olduğunu ilk an anlayamadı, çünkü Affan ile Yalın onun için yabancı insanlar değildi. Artık değildi.
“Kerim, neden güçlük çıkarıyorsun?” Sesimi sakin tutmayı deniyordum. “Ben ona iyi bakıyorum, gerçekten. Yanımda kalmayı istemesinden de anlamalısın. Şu içinde olduğun durumu halleder, sonra... gelip yine onu görürsün. Üstelik ben senin aksine telefonlara çıkmamazlık yapmayacağım.”
Normal şartlarda direteceğini biliyordum ama gerçekten güvenlik konusunda kendinden de şüpheleri vardı, bu yüzden uzun süre karşı koyamadı. Zaten bu yaştaki çocuklar hep anneleri ile kalırdı, nerede görsem bu böyleydi.
Affan, “Pasaportu nerede?” diye sordu.
Kerim’in soluması sinir doluydu. Doğrulup odalardan bir diğerine girince kadın onun arkasından bir müddet bakıp sonra Ayaz’a yürüyecek oldu ama bunu hissedince oğlumla onun arasına geçerek tavrımı belirttim.
Kerim Ayaz’a ait birkaç şeyle yanımıza geri dönerken canı sıkkın görünüyordu. Karşıma geçtiğinde elinden kaptım ve o Ayaz’a eğilirken sessiz kaldım. Oğlum babasına hiçbir zaman sırt çevirmezdi, kendisine yaklaşmasına izin verdi ve Kerim onu tutup sarılırken, “Yakında tekrar görüşeceğiz,” dedi. “Senin için daha güvenli ortam oluşturacağım ve istediğin gibi, yabancı kimse olmayacak.”
Ayaz söylenene doğrudan inandığı için babasının bu dediklerini de onaylayıp ardından onu taklit ederek sarıldı. Kimin yanında kalırsa kalsın önemsediği rahatlığıydı, diğer tarafa olan özlemi değildi.
Ayaz’ın elini daha sıkı kavrayıp Kerim fikrini değiştirmeden alt katın yolunu tuttum, basamakları inerken omzumun üstünden Affan’ı kontrol ettim. Kerim ile yakın mesafede, karşılıklı duruyorlardı.
“Sakın oğluma kötü davranma,” dedi Affan’a, ses tonu neredeyse sertti. “Lal’in onu her şeyden korumayı isteyeceğini biliyorum ama ona yardımcı olmayacaksan, hatta Ayaz’a kötü davranacaksan hemen şimdi Lal ile git, oğlumu bana bırakın.”
Kerim’in ne hissettiği hiç umurunda değildi ama bu kadar uzun konuşmayı karşılıksız bırakmadı Affan. “Lal Ayaz olmadan bunu olamıyor, bu da Ayaz’a her zaman iyi davranacağım anlamına geliyor. Bence onu doğru yetiştirme konusunda kendine güvenene kadar Ayaz’dan uzak durması gereken sensin. Onu iyi bir çocuk yapmak için zamana ihtiyacın var.”
Daha da bir şey eklemeden yanından geçti ve arkamızdan gelirken hızlı davrandı. Ayaz’ın montunu dış kapıda giydirdim, Kerim’e son kez bakarken düşündüğüm şey her zamanki gibi onun Ayaz’a olan sevgisi değil, bu sevgiyi hiçbir zaman iyiye teşvik edememesiydi. Bu sevginin Ayaz’ın geleceği için daha bilinçli olması gerekiyordu.
“Her gün konuşacağız,” dedi Kerim, hem bana hem de Ayaz’a bakarak.
Ayaz için bunu zaten yapmaya hazırdım.
“Güvenliğini sağlamadan Ayaz’a ulaşma,” dedim.
Oğluna gülümseyerek baktı. Affan dış kapıyı açtığında çıkmak için derhal arkamı döndüm ve eve yürüyen Emir’i gördüm. O da bizi görüp şaşırdı, Ayaz’a yaklaşacak oldu ama Kerim’in evde olup her şeyden haberdar olduğunu anladığında kolaylıkla yanından geçtik.
Bahçe kapısından geçtiğimizde Affan araç anahtarını çıkardı, doğrudan arka kapıları açtı. Ayaz’ı bıraktığım arka koltuğa yerleştiğimi görünce araç kenarında duraksadı. “Buraya mı oturacaksın?” diye sordu.
Ayaz’ın kemerini takmakla meşgul oldum. “Evet, onu çok özledim çünkü.”
“Tamam ama uçakta benim yanıma otur.”
Ayaz’ın eve doğru baktığını görünce hayatının düzensiz seyredişinin üzerindeki etkisi için üzüldüm. Böyle olmasını istemezdim ama ben kendi hayatım için bile bunu istememiştim. Onun için elimden geleni yapmayı deniyordum, bunu hissettiğini duymaya ihtiyacım vardı.
Oradan uzaklaşmaya başlarken bile Ayaz’ı izledim, çok yakınımda tutarak saç ve yüzünü okşadım. İlgimin farkında olarak gözlerini yüzümde dolaştırdı, ona sevgimi ve kalbimi açtığım zamanları anlamsızca ama sakince karşılıyordu. Yanaklarına koyduğum öpücüklerden sonra, “Senin iyi olmanı çok istediğimi biliyorsun değil mi?” diye sordum. “Her zaman güvende, iyi ve mutlu olmanı istiyorum. Her zaman bunu sağlamaya çalıştım. İkimizle aynı anda yaşayamadığın için üzgünüm ama ayrı ayrı, ikimizle de iyi olmana yardım edeceğim.”
Onu çok kez öptüğüm için bir karşılık vermesi gerektiğini hissetti. Bana yaklaşmak için boynunu uzatıp sırasıyla yanaklarıma öpücükler koyunca, parmaklarım dakikalarca yanaklarımda kalıp öpücüklerine dokundu.
“İyi ki beni almaya geldin anne.”
Yanaklarını sıkmamı hak etti bu dediğiyle. “Biraz geciktim ama kızmadın bana değil mi?”
“Kızmadım,” derken dürüsttü. “Evde tatlı mı yapıyordun? O yüzden mi bekledin?”
Kıkırdayarak başımı başına vurdum. “Tatlı yapmak günlerce sürebilir mi Ayaz?”
“Sen her gün tatlı yapıyorsun anne.” Haklı olduğunu düşünerek güldü.
“Ama sen tatlılardan daha önceliklisin.”
Pek anlam kazanmadı söylediğim ama yapışkan davranışıma rağmen bana daha da yaklaşması gülümsetti. Güvende, benimle rahat hissetmesi bile yetiyordu bazen. Küçük ellerini avuçlarımda tutup kollarımı gövdesinden hiç ayırmadan sardım onu.
Biz uçağı bıraktığımız yere gelene kadar hava kararmıştı. Vip terminalden, pasaportlarımızı göstererek geçerken Affan elimi tutuyordu. Uçak hazırlanmıştı, kapıları açıktı. İçeriye girdiğimde loş uçuş ışıklarının açıldığını gördüm, kokpit bölümündeydi ve yerine yerleşiyor görünüyordu. Koltuklara oturduğumuzda Ayaz’ın kemerini taktım, karşıma konumlandırmıştım. Meraklı bakışlarını uçak içinde dolaştırıyordu, ilk kez özel bir uçağa bindiğini hatırlıyordu.
“Başka kimse olmayacak mı?” diye sormasına kıkırdadım.
“Canım hayır, yalnızca biz uçacağız. Özel uçaklar böyle oluyor.”
Affan, Ayaz’a gösterdiğim özeni bana göstererek kemerimi takıp kontrol etti. Biz konuşurken birer su alıp yanımıza geldi, uçuş sırasında kalkmayı pek istemediğini anladım. Kokpit bölümü kapanıp Affan’da yerine yerleştiğinde motorun çalıştığını farkına vardım, dakikalar içinde uçak havalandı.
Ayaz’la konuşmayı bitiremiyordum, ona dokunabileceğim mesafede olduğu için ellerini de bırakamıyordum. Sorularıma yanıt vermekte gecikmiyor, o da bana soru soruyordu. Zaman bu şekilde geçmişti. İlgisini camdan dışarıda da tutuyordu ama gökyüzü karanlık olduğu için çok bir şey göremiyordu.
“Kemerimi çözeyim mi?” diye sorduğunda hemen engel oldum. “Hayır, inene kadar açma sakın.”
Uçağın titreyişini hissedip başını kaldırınca, bak işte, dercesine gülümsedim. O da çözmemesi gerektiğinden emin oldu ve uçak yeniden titrediğinde koltuğuna gömüldü. Huzursuz olmasına hak vererek elini daha sıkı kavramaya çalıştım, “Uykun var mı?” diye sordum.
“Şimdi yok.” Affan’a kaçamakça baktı.
Ben de boynumu çevirerek koltuğuna gömülü Affan’a göz attım. Başı yanına dönüktü, gözleri ikimiz arasında ağır ağır dolaşıyordu. Ayaz’ı geri aldığımdan beri gülümsemeyi bırakamıyordum, elini dokundurup yanağımı okşadığında aslında gülümsememe dokunduğunu anladım.
Uçağın, sanki bir buluta çarpmış gibi sert titreyişini yeniden hissettiğimde irkildim. Ayaz’ın eli bileğime doğru tırmanırken, Affan’ın bakışları arkamdaki camdan dışarıya çıktı. Aslında birkaç saat geçmişti, artık alçalmaya başladığımız için buluta rastlamış olamazdık.
Affan gözlerini yeniden benimle buluşturduğunda, eli aslında hâlâ yanağımı tutuyordu. “Bir şeyler atıştırmak ister misin, acıktığını düşünüyorum.”
“Ben düşünmüyorum.” Göz kırptım. “Eve gittiğimizde beraber yeriz, olmaz mı?”
“Ama acıktın,” diye ısrar etti.
Öpücük atarak yanağımdaki elini kavradım. “Ayaz acıkmış olabilir.” Oğluma döndüm. “Bir şeyler yemek istiyor musun?”
Hayır diyeceğini kim düşünürdü ki. Hemen başını sallayarak beklentiyle Affan’a baktı.
Affan yanağımdan makas alıp yüzüme eğildi, beni öptükten sonra kalktı. Ayaz’ın başına dokunup, “Sandviç yersin değil mi?” diye sordu.
“İçine ne koyacaksın?”
Affan tebessüm etti. “Hazır sandviç, çoktan yapıldı. Peynir, füme, zeytin ezmesi falan vardır sanırım.”
“Yerim o zaman.”
“Senin yemediğin bir şey mi var?”
Affan uçağın arka bölümüne doğru uzaklaşırken Ayaz kaşlarını kaldırarak bana baktı, sonra gamsızca omuzlarını silkti. Bana acı verse de, hiç kimsenin kalbini kıramaması, hiç üzülmeyecek olması diğer yandan bana teselli veriyordu.
“Kesin sana da getirecek,” dedi Ayaz.
Ben de öyle düşünüyordum ama onun bile, Affan’ın aşkını farkında olması; bir delinin bile bunu görebileceğini hissettirdi bana.
Bir deli bile onun bana olan aşkını görebilirdi.
Affan’ı görmek için başımı çevirdiğimde, arka bölümden çıktığını gördüm. Bir tepsi taşırken buraya yürüdü ve koltuğuna varmak üzereyken, uçak o kadar sert şekilde sarsıldı ki ne kadar sıkı tutsa da o tepsi düştü. Kendisi de düşmemek için yanındaki koltuğa yaslandı ve Ayaz endişeli bir çığlıkla bileğime yapışırken, gözlerimiz Affan’la bir araya geldi.
Sarsıntı saniyelerce sürdü, geçmek bilmedi.
“Kemerin takılı mı?” diye sordu Affan, sarsıntıya rağmen yanıma yürümeye başladı ama ben aklıma gelenler yüzünden cevap veremiyordum.
Koltuğuna ulaştığında tutunarak bana eğildi ve kemerimin takılı olduğunu görüp Ayaz’a baktı. Onunkisi de kilitliydi ama oğlumun gözbebekleri genişlemiş, tırnaklarını koluma geçirmeye başlamıştı. “Yanına gelmek istiyorum,” dedi fakat Affan derhal elini iki yana salladı. “Yerinden kalkma, sakın kemerini çözme.”
Ben de onu yanımda tutmak istedim ama bu hiçbir fayda sağlamazdı, kemeri kilitliyken güvende olurdu.
“Annem yanıma gelsin o zaman,” diyerek yanındaki koltuğa ve sonra bana baktı Ayaz, sesi korkulu çıkıyordu.
Evet, yanındaki koltukta da kemer takabilirdim ama hâlâ bir cevap veremiyordum; kalbimi ele geçiren korkunun sessizliği Affan’ın içinde yankılanıyordu.
Göz göze geldiğimizde, bu yüzden anladı duygularımı. “Yerinden sakın kalkma,” diye beni de uyardı. “Kemerini asla çözme.”
Aynı şeyi mi düşündü?
Hareket edemiyordum ama sarsıntı azalınca Affan uçakta yürüdü, kokpit bölümüne kadar onu gözlerimle takip ettim. İçeriye girdiğinde bölme kapandı ve bakışlarım önüme düşerken Ayaz’la kesişti. “Niye sallanıyoruz?” diye sordu.
Düşünceler zihnime dolanıyordu.
“Anne?”
Kelimelerse dilime.
“Ne zaman ineceğiz?”
Bir şey olsun söyle, dedim kendime. Ama dediğime bakın; sadece... “Bilmiyorum.”
Camdan dışarıya baktığımda daha alçaldığımızı gördüm; denizin üzerindeydik ve şehir sarı ışıklarla parlıyordu. Yaklaştığımız için endişelerimi hafifletmeye çabaladım ama yüreğimi sıkıştıran sarsıntıyla, itilmiş gibi koltuğumda kayınca gözlerim kocaman açıldı.
“Anne!” Ayaz çığlık atarak bana gelmeye çalıştığında, uçağın diğer tarafından da ses yükseldi. Affan kokpit bölmesinden çıkarken, “Lal?” diye adımı seslendi.
Önce oğluma, ardından uçağın ilerisindeki Affan’a baktım.
Uçağın içindeki loşluğa rağmen onun korkuyla genişlemiş gözlerini görebiliyordum. Uçağın iç tarafına attığı ilk adımdan sonra durmuş, yalnız gözlerimin içine bakıyordu. Donuk, hareketsiz duruşunun arkasındaki gerçek tokat gibi çarptı. O ve ondan sonraki her bakışımda, ona son kez baktığımı hissedeceğim bir gerçekle yanıp tutuşuyordu.
“Bir sorun var,” dedi ama artık biliyordum. “Ama halledeceğim.” Buraya yürürken yanından geçtiği koltuklara tutunması gerekti ve yanımıza ulaştığında bu kez benim koltuğuma tutunarak üstüme eğildi. “Ne olduğunu anlamak için geri döneceğim, sen sakın kemerini çözme, Ayaz’ı yanına almaya çalışma. Delilik yapıp yanıma gelmeye de çalışma tamam mı?”
Gözlerinin böyle açılması, endişeye kapılması, parmaklarının titreyişi beni bitirdi.
“Ne sorunu var?” derken ancak ona dokunabilecek gücü buldum. Hissedemedim. Hissedemedim.
Yutkunurken cevap vermeyi düşünememiş gibi gözlerimin içinde kaldı.
“Affan?” derken sesim sorularla doluydu.
Sorunun sebebi o mu?
O adam mı?
Senin ona yaptığını, o da sana mı yapacak?
Uçaktaki yeni sarsıntı Affan’ın gözlerinde ışık gibi parladı. Ayaz’ın çığlığıyla beraber Affan’ın elini başımda hissettim, kafamın arkasından kavrayıp beni kendisine çekerken, “Halledeceğim bir tanem,” dedi hızlıca. “Halledeceğim, korkma sakın. Dur şimdi, bekle beni...”
Beni bırakmaya yaklaştığını fark edince ceketini sıkıca kavradım, yanağımı karnına yaslayarak iki tarafa salladım başımı. Gitmemeliydi, onu hemen özlerdim. Hemen şimdi özlerdim.
“Lal, aşkım lütfen...” saçlarıma, yüzüme telaşla dokundu.
“Anne?”
Oğlumu görmem gerektiğini farkına varınca, nefesim daha da hızlandı. Affan’a kolaylık sağlamalıydım, çünkü Ayaz korkuyordu.
“Hemen döneceğim,” dedi Affan, bileklerimi sıkı ama nazikçe tutup beni kıyamazmış gibi yavaşça iterken.
Koltuğa geri yaslanırken ellerim kucağıma düştü ve Affan’ın gözlerindeki o derin şefkat belirtisi kalbime gömüldü. O uzaklaşırken Ayaz kolumdan tekrar tutup beni adeta kendine çekmeye çabaladı. “Anne, n’apacağız? Uçak ters mi döndü yoksa, n’olacak?”
Öne doğru eğilmek başımı döndürüp kafamın arkasına ağrı vuruyordu ama Ayaz’ın teselliye ihtiyacı vardı. İyice eğilip yüzünü avuçlarım içinde tuttum. “Affan’ın... ne dediğini duymadın mı? Halledeceğini söyledi. Yoksa sen bilmiyor musun? Affan uçak mühendisi, hatta asker uçağı bile yapmış, uçak arızalarından da anlıyor.”
İlettiklerimin ancak yarısını anlıyormuş gibi gözlerini acelesi şekilde kırptı. “Bir daha uçağa binmeyeceğim!”
Alnından öptüm. “Bu kadar endişe etme, uçaklarda türbülanslar çok sık yaşanır ama kısa sürede geçer.”
“O ne ki? Ben hiç bilmiyorum anne.”
Konuşarak hem onu, hem kendimi oyalayacaktım ama uçağın sol tarafa doğru ani çevrilişiyle aklım adeta çıktı. Vücutlarımız, tıpkı uçak gibi yana eğilirken Ayaz bir daha endişeyle sızlandı. Korkuyla dilimi ısırırken, Affan’ın kokpit içinde bağırdığını işittim. Ne dediğini duyamamıştım.
“Anne, beni bırakma sakın,” dedi Ayaz ve hafifçe inledi. “Başım dönüyor.”
Aynı baş dönmesi, mide bulantısı beni de ele geçiriyordu. Gözlerimi güçlükle çevirip yüzüne bakınca gözlerini sıkıca kapadığını, çok hızlı nefes aldığını gördüm. “Ayaz, benimle konuşmaya çalış,” dedim, küçük kalbi için endişe ediyordum. “Tabii ki bırakmıyorum, sıkıca tutuyorum; seni koruyacağım solnişkom.”
Bunları yapmamı istiyor gibi, başını çok hızlıca salladı.
Affan’ın bağırdığını yeniden duyunca gözlerim ileriye çevrildi ama bu açıdan kokpit bölümünü göremiyordum, öfkeyle mi bağırıyordu yoksa orada tek kişi olan pilotla mı konuşuyordu. Sorunun ne olduğunu anlamış mıydı? Telafisi olmayan bir şey miydi? Ne arızalanmıştı, yakıtta mı problem vardı? Erken mi inmemiz gerekirdi?
Uçaklarla ilgili hiçbir bilgim yoktu, aklıma başka bir sorun gelmiyordu.
“Affan?” Ona sesleniyordum çünkü eğer gözlerim bir şekilde, bir sebepten kapanacaksa... en son onu görmek istiyordum. “Affan!”
Uçağın yeni sarsıntısı Ayaz ile kafalarımızı birbirine çarptı, bu yüzden Affan’ın yanımızda belirmesini kaçırdım ve onun dokunuşunu hissettiğimde gözlerimi çevirdim. Başımı sabit tutmaya çalışarak yüzümü kavradı ama o da sallanıyordu. “Lal, bir şey olmayacak. Seni koruyacağım, yanından ayrılmıyorum tamam mı?”
Kemerin karnıma sert batışında nefesim kesildi ve Affan acımı anlayıp sebebini anlayamaz şekilde, “N’oldu?” dedi.
“Uçağa n’oldu?” diye ben sordum, panikten kalp kaslarım öyle hızlı çalışıyordu ki derim çatlamak üzereydi. “Anlat bana Affan, neler oluyor?”
Gözlerini sertçe yumup açtı. “Yakıt deposu anlamadığımız bir şekilde sızdırıyor, acil imiş yapması gerekiyor.”
Aklıma gelenlerden birisiydi. “Ama bu nasıl bir anda ortaya çıktı? O adam mı sebep oldu? Nasıl? Uçak bizi beklerken mi?”
Bunları onun da düşündüğüne emindim, uçaktaki arıza doğal sebeplerle ortaya çıkmamıştı. O ilk büyük sarsıntıdan beri ikimiz de aynı fikre kapılmıştık, bir tersliğin bilerek ortaya çıkarıldığına. Fakat bunları düşünse de öfkelenmeye vakti yokmuş gibi, sadece ne yapabileceğini açıkladı. “Denizin üzerine inmek zorunda, uçağı indirmeye çalıştığı için sarsıntı oluyor ama inişi tamamlayacak tamam mı? Denize indiğimizde uçak içinden çıkıp kıyıya ulaşacağız, böylelikle hiç sorun kalmayacak. Anladın değil mi, tam anlattığım sırayla olacak, pilot sakinliğini koruyor, ben de seni...”
Uçak gerçekten düşecekti.
N’olduğunu anlayıp çözümünü bulmuştu ama söz ettiği gibi kolay olacak mıydı, öylece denize inip hiç sarsılmadan, yara almayan kıyıya varabilecek miydik? Umutsuzluğumu gördüğünde, “Lal,” dedi yüzümü daha sıkı tutup. Gözlerini hiç aklımdan çıkaramayacaktım, eğer mümkünse öldüğümde bile. “Seni bırakmayacağım. Asla. Hiçbir yerde ve yalnız bırakmayacağım. Asla.”
Kalbimi sıkıştıran şey yalnızlık değil, başka bir yerde olmakta değil, yanında olmamaktı.
Gözümden düşen yaşı gördüğünde nefesi kesildi. Kendimi hıçkırıklara teslim etmek saniyeler sürerdi ama tutuyordum. “Sen de kemerini tak,” derken onu kucaklamak, aslında daha da yanıma çekmek istiyordum. “Hadi, lütfen, sana da bir şey olmasın.”
Zaten yapmak üzere olduğu şey buymuş gibi, itirazsızca yanımdaki koltuğa bıraktı kendisini. Uçağın ön kısmı aşağıya iniyordu, bu yüzden Affan neredeyse kayacaktı ki koluna yapışıp onu çok sıkı tuttum. Titreyen elleriyle kemerini taktı ve elimi kavrayıp avucunun içinde tutarken karşısına baktı. “Ayaz, annene söylediklerini duydun mu?”
Ben de oğlumla göz göze geldim. Dizlerime tutunuyor, diğer kolumu sıkıyordu. Gözlerini açamıyordu, mide bulantısı artmış olmalı ki yüzü kırışıyordu. “Beni bırakmayın,” dediğinde, diğer elim vücuduna iyice sarındı. “Ben yüzme bilmiyorum ki.”
Başım onun kafasına vuracakken Affan alnımdan tutarak başımı geriye itti.
“Şişme yelek giydireceğim sana,” dedi Affan. “Ve seni tutacağım tamam mı Ayaz? Telaşlanma, annen de korkuyor.”
Ayaz başını kararsızca sallıyordu.
Doğru, Affan’ın kurtarması gerekebilirdi. Ben kendime bakabilmeliydim, aklımı korumalıydım ama onlara kıyasla fazla zaafım vardı; acıya dayanamıyordum.
“Affan?”
“Lal?” derken yüzümü tekrar tutup elimi de kendisine çekti.
“Yardım etmen gerekirse... önce Ayaz’a yardım et.”
Uçağın dengesiz titreyişi Ayaz’ın koltuğuna, yapışırken benim ileriye savrulmama sebep oluyordu. Affan kolunu göğsümün üstüne koyarak beni sabitlemeye çalışırken, “Nasıl yapacağım?” dedi, hayret içinde. “Ben seni nasıl görmezden gelirim Lal, ölecek olsam bile yapamam.”
Ayaz’ın korku dolu sesini duyup da Affan’ı buna ikna etmemem imkansızdı. “Lütfen,” derken göğsümün üstünde durup beni koruyan kolunu kavradım. Bir an her gece yattığım koluna bakakaldım, onun bana siper oluşuna. “O küçük Affan, yardıma ihtiyacı olacaktır, sana yalvarıyorum...”
“Sen dururken yapamam.” Gerçekten, bu kendi elinde olan bir şey değilmiş gibiydi.
Bir daha, “Onun için her şeyi yapmazsam kendimden nefret ederim,” dedim, bayılmamak için gözlerine tutunuyordum. “Eğer Ayaz’a bir şey olur ve ben kalırsam... kahrolurum, lütfen onu koru Affan.”
Kafasını süratle iki yana sallayıp beni koltuğuma daha sıkı bastırdı, parmakları kalbimin üzerine gömülüydü. “Ama ben nasıl yapacağım Lal? Gerçekten... ben, nasıl önce seni korumayacağım. Ben hep... önce seni korurum.”
“Bir kez olsun Affan. Bir kez ve ilk kez, lütfen.”
Onun kalbini benden başka birisi için yumuşatmak, açmak çok zordu ama benim için bile yapamaz mıydı?
Uçağın burun kısmı yukarıya doğru kalkmaya başlayınca sırtım arkaya yapıştı ve Ayaz’ın gövdesi kemerden taşacakmış gibi olunca onu tutmak istedim. Affan anlayarak, “Dur!” diye bağırdı ve kendisi kollarıyla Ayaz’ı tuttu. Kemer o kadar sıkıyordu ki, acıyla inledim. “Lal? İyi misin!”
“Ben... lütfen Ayaz’a bak, lütfen...”
Nefes alabilmek için göğsümü yumuşatmak istedim ama uçak o kadar dikleşmişti ki, artık başım tamamen arkadaydı; Ayaz’ın yüzünü görmek için bile kafamı öne eğemiyordum. Affan’in diğer eli hâlâ beni tutarken, oğlumun korkulu nefesleri kulaklarımda nefes alıyordu sanki.
“Anne?”
“Ayaz, tüm gücünle beni ve Affan’ı tut, sakın bırakma.”
Affan, “Lal?” dediğinde, başım zorlukla sol tarafıma çevrildi. Bu kaosun, sarsıntının içinde gözlerini sadece bir an yakalayabildim. Uçak o kadar titriyordu ki, gözlerimizin birbirine tutunma şansı yoktu. Altın renkteki gözlerine yakından bakabildiğim son seferde eğer ölürsem, başka bir yerde de özlem hissedip hissetmeyeceğimi düşündüm. Onu ne kadar çok özlerdim. Ne kadar, hem de ne kadar çok...
Yapmasının zor olduğunu bildiğim halde, “Bana sarılmanı istiyorum,” dedim. Belki her şey onun anlattığı kadar kolayca, zararsızca gerçekleşecek bile olsa Affan’a sarılmayı çok istiyordum. “Kemerimi çözmeme izin ver, lütfen. Sana sarılmak istiyorum, seni çok özlerim...”
Bakışlarını tekrar yakalamakta güçlük çeksem de, “Lal!” diye bağırırken sesi korku doluydu, eli karnıma iniyordu. “Sakın kemerini çözme, yalvarırım! İndiğimizde sana sıkı sıkı sarılacağım ama şimdi koltuğundan ayrılmaman lazım.”
“Geri bağlarım, lütfen sana sarılalım, bana bir şey olursa sana sarılamam Affan, lütfen...”
“Bir tanem, kemerini çözdüğün an uçakta sürükleneceksin, lütfen aklından çıkar Lal, lütfen...” gerçekten yapmamdan endişe duymuş gibi, yalvarır bir ses tona alçalmıştı sesi.
“Anne?”
Ayaz’ın çığlığıyla aynı anda güçlü itilme duygusu hissettim ve başım kontrolsüzce çevrildi, Affan’ın kolu bile fırlayıp uzaklaşmıştı. Camdan dışarıya baktığımda gözlerim karardı, denizin dalgalarını görüyordum.
Telaşla, “Affan,” diye çığlık attım.
Kolu tekrar bana dokundu, sarsıntıyla uzaklaştı, çığlığımla yaklaştı. Onu görmek için başımı çevirmek isterken kemer karnımı yeniden kesti, Affan’ın eli giysime sıkıca yapıştı. “İnişi çok sert olacak ama geçecek Lal, ben sana söylemeden hiçbir şey yapma. Bir şey bile, ellerinin kontrolünü bile bana bırak, sana yalvarıyorum kemerini kapalı tut.”
Korkudan dilimi ısırıyordum, nefes alamıyordum; kendimi bu korkuyla boğacağımı hissediyordum. Uçaktaki her şey dökülüp kırılıyordu, Ayaz’ın çığlıkları bir süredir bu sese karışıyordu. Her ikisine de bakmak, sağlıklarından emin olmak istiyordum ama fiziksel güç her şeyin ilerisindeydi; hiçbirimiz bedenlerimizi kontrol edemiyorduk.
Sadece bir an kafamı çevirebildim ve sarsıntı bana meydan okuyana kadar geçen kısa sürede Affan’ın kemerimi tutarken yüzüme baktığını gördüm. Tüm kalbimle, canının hiç acımamasını diledim.
“İndiğimizde bana sarıl,” dedim ama zaten ben ondan bile önce yapar, Affan’a sarılır, kalbim sakinleşene kadar onunla kalırdım. “Bana sarıl, seni çok seviyorum.”
Önce suyun camlara çarptığını gördüm, sonra gürültünün sesi o kadar arttı ki, Ayaz’ın çığlığı ancak bir melodi gibiydi; tüylerimi ürpertti. Uçağın arka kısmı denizin üstüne düştüğünde her şey patlıyor ve dağılıyormuş gibi hissettirdi, tüm bedenim o sarsıntıyla acı çekti.
Vücudum dahil her şey, sesler ve görüntüler titriyordu.
Başım arkaya düşerken göz kapaklarım örtüldü.
Bir an mı geçti, yoksa bir saat mi anlayamadım; algılarım kapandı.
“Anne?”
“Lal?”
Ben de bir şeyler söylüyor muydum, belki onlar da kendilerine seslendiğimi duyuyordu. Gözlerimi tekrar açtığımda, gördüğüm ilk şey Ayaz oldu. Uçak ağır ağır düzelmeye çalışırken, o ağlayarak ellerini bana uzatıyordu. Yüreğim titrerken vücudumu hareket ettirmeyi denedim, onun korkusunu geçirememek bana ağır gelmişti çünkü. Onu tutmak için kendimi ileriye ittim ve o anda, işte o anda...
“Lal!”
Karnımdaki acı kesildi, vücudum serbest kaldı. Kemerin beni serbest bırakışını hissettim ve Ayaz’ın üstüne doğru düşerken koluma yapışan iri eli fark ettim. Uçağın ön kısmı da denizin içine batıp dibe çakıldığı an, ilkinden daha büyük sarsıntı yaşandı. Uçaktan o kadar yüksek bir ses çıktı ki, gövdenin ayrıldığını anlamama yetmişti ama beni bunu anlamaya iten şey, bedenimin düşer gibi savrularak onlardan uzaklaşması oldu.
Gövdesi parçalanan uçağın içini su doldururken, vücudum uçağın ayrılan kısmıyla beraber savruldu ve kendimi suların içinde bulup çırpınırken Affan’ı son kez gördüm.
Dilediğim ve istediğim gibi, Ayaz’ın yanında kalmıştı ama bu sadece biraz sürdü; çünkü kemerini açmak, bana yetişmek için acele ederken kendini hırpalayarak çırpındı ama suyun içinde öyle hızlı sürüklendim ki, birbirimizi kaybettik.
Su dalgalarına ve uçağın gövdelerine o kadar sert çarpmama, vücudum adeta parçalanıyormuş hissetmeme rağmen bana acı veren şey; ona sarılamamak oldu.
Belki başka bir hayatta acı çekmiyorumdur. Ve belki... başka bir hayatta tüm acıyı, o çekiyordur.
Ayaz’ı çok seviyorum.
Ablamı çok seviyorum.
Ve onu ne kadar çok, ne kadar çok seviyorum. Geriye kalan her gün sevgimi hissetmesini istiyorum.
Affan sen geri de mi kalacaksın? Bense... yalnız mı?
Başka bir hayatta hiç bu kadar acı çekmediğimi düşündüm, Affan ile mutlu olduğumu. Normal bir bedende, hisseden ellerle, bir kez olsun kokumu alabileceği bir hayatta, onun beni sevdiği her yerde... Affan ile her yerde mutlu ama bu yaşamda değil.
DEVAM EDECEK.
Yorumlar yükleniyor...