39: LUNAPARK.
Merhaba aşklarım. 🖤
39: LUNAPARK
Bu kadar güçlü müydüm?
Sudaki yansımama baktıkça, kendimi hayatta tutmak için Affan’ın bana söylediklerini düşünüyordum. Aramızda geçen sayısız konuşmalardan birisinde, nehirde gördüğüm o perinin benim sudaki yansımam olduğunu söylemişti. Gerçekçilikle hiç alakası bu cümleyi hiç aklımdan çıkarmadım, ya çok hoşuma gittiği ya da benim hayal dünyamla bu kadar güzel başa çıkabildiği için hiç unutmadım.
Aralıksız, mutlulukla uyuduğum birkaç geceyi düşünüyordum. Bu nasıl olmuştu? Affan’ın yanında bana neden hiçbir şey dokunmuyordu?
Ne zamandır burada olduğumu artık bilmiyordum. Kendimden geçmeme sebep olan şey ya uykuya dalıyor olmam ya da açlıktan bayılmalarımdı. Rauf araçla geldiği deniz kıyısında beni, engellerime rağmen bir yata bindirdiğinde hatırladığım şey artık susmam için suratıma çarptığı eliydi. Uyandığımda denizin ortasında, açık güvertedeydim. Ayak bileklerimde kalın halat vardı, güverte kenarındaki metal halkalara sıkıca bağlıydı. Beni uyandıran şey suyun sesi olmuştu.
İki kere karanlık görmüştüm gökyüzünü, bu da en az iki gecenin geçtiğini belli ediyordu. Sürekli uyuma halimle ilgili olarak bana ilaç vermiş olduğunu düşünmüştüm ve kendime, beni neden beklettiğini sormuştum. Amacı netti, ölmemdi, neden yalnızca durmama izin veriyordu?
Gözlerimi yeniden açalı birkaç dakika oluyordu. Gün batımıydı, tüm açıklığıyla gördüğüm gökyüzünde lacivert, mor karışımı renk vardı. Son uyandığımda güneş tenimi yakıyor, gözlerimi kamaştırıyordu ama şimdi serinlik çökmüştü; saçlarım okşanıyormuş gibi uçuşuyordu.
Bana uyurken de vurduğunu, vücudumdaki ağrıdan anladım. Sol omzumun üzerinden kalkıp sırtımı arkamdaki metal halkalara yasladım ve o acıyı çekiyorken uyanmamamın sebebini, gerçekten beni uyutmuş olmasıyla ilişkilendirdim.
Ellerimi endişeyle kulağıma yaklaştırdım. Küpelerimin arkası tenime batınca rahatladım. Rauf fark etmiş değildi.
“Ya Yalın, ona n’oldu?” Kerim ve Emir yardımcı olmuştur değil mi? Yapmamaları için bir tane bile sebep yoktu.
Karanlıkta kurşunun neresine hedeflendiğini bile görmemiştim.
Üstelik Yalın’a bunu yaparken tereddüt etmeyen birisi, benim için daha da kesin ölüm planlamıştır.
Gözlerimi denizde dolaştırdım, çok uzakta başka gemi görüyordum ama herhangi bir kıyıya yakın değildik. Yat iki katlıydı, Rauf etrafımda değildi. Saçlarımla küpeleri gizleyip acıyan dudak kenarıma dokundum, kuru bir yara vardı. Bu beni inletmek yerine nedense güldürdü.
“Ayaz artık güvendedir, Yalın iyileşir, Affan’a da ben olmadığım için artık babası yardım eder... O adam da, Rauf’da intikamını alır, öyle olur herhalde... Düşünüyorum, başkasının ölmesine gerek yok.”
Bileklerimdeki kalın halata bir daha baktım, daha önce uyandığımda onları açmayı denediğimi hatırlıyordum ama öyle kuvvetle bağlanmıştı ki, ayaklarımı kurtarıp hareket edememiştim. Çünkü denize atlamayı düşünmüştüm, Rauf’un merhametine kalmaktan daha iyiydi.
Zaten içimden defalarca geçirdim böyle bir bedenle çok uzun yaşayamayacağımı.
Sadece canım acımadan ölmek istiyordum. Kalbimi almaktan söz ettiğinde Affan’a dediğim gibi. Canım yanmadan.
Fakat onun da zevk alacağı şey zaten buydu.
“Açlıktan öleceksin diye korktum.”
Rauf bunu söylediğinde, son düşüncem uçup gitti. Artık onunla bir araya geldiğimizde hissettiğim korkuya alıştığım için tepkisizce başımı kaldırdım. Yatın cam kapılarından, elinde bir tepsi ile çıkmıştı. Aydınlıkta ne perişan görünüyordu, zayıfladığı da göze çarpıyordu.
“Yalın’ı neresinden vurdun?” diye sordum, en merak ettiğim şimdi nasıl olduğuydu.
Ağır ağır karşıma yürüdü. “Karanlıkta görmesi zordu.”
“Gövdesinden mi? Ya göğsüne geldiyse?”
“Belki başına gelmiştir.”
İrkilmemi izleyerek önümde durduğunda tepsiyi bırakmak için eğildi. Dediği gibiyse, Yalın nasıl hayatta kalırdı ki? Bir kuru ekmek ile bardakta su vardı. Dilimin kuruluğuna rağmen ellerim yaklaşmadı. “Ölmemek için biraz ye.”
Yemesem daha iyiydi. Kendiliğimden, acısız ölmeyi yeğlerdim tabi. Fakat sözüne kulak vermişim gibi başımı salladım ki beni rahat bıraksın.
“Hadi,” dedi, kayıtsızdı ses tonu.
Uzanıp bir parça ekmeği aldım, bana dokunmaması için başka çarem yoktu. Yutarken bayat olduğunu anladım.
Keşke böyle bedenim olmasa, ölecekken bile itaat etmeseydim. Belki de yapmamalıydım. Acıya göğüs gerip dişimi sıkmalıydım, yıllarca yapamadığımı bari ölürken yapabilmeliydim. İkinci lokmayı almadığımı görünce, “Ye,” diye ikaz etti.
“Hayır.”
Hiç zaman kaybetmeden tek dizinin üstüne eğilip çenemi tuttu ve ekmeği ağzıma soktuğunda, dişlerimi sımsıkı kapayıp başımı diğer tarafa çevirdim. Beklediğim gibi çeneme baskı uygulayıp canımı acıttı ama hazırlıklıydım. “Hayatta kalamayacağını anladın, açlıktan mı ölmeyi düşünüyorsun?”
Elimle bileğini kavrayıp kendisini ittirmeye çabaladım. Ekmek ağzımdan uzaklaştığında, “Sen neden öldürmüyorsun?” diye sordum. “Neyi bekliyorsun?”
“Affan’ın belirsizliğin tadını çıkarmasını.”
Tabi, nasıl düşünemedim?
Ölümüm kesin bir sonuç olur, belirsizliğin işkencesiyse çok tatlı geliyordur Rauf’a.
“Açlığa biraz daha dayanırsın.” Ekmeği tepsiye bırakıp su bardağını aldı ve başımı arkaya yatırıp parmaklarını ağzıma sokarak açmamı sağladı. Dişlerimi batırmaya çalıştığımda bile suyu ağzımdan akıtıp tükürükler saçarak yutmamı sağladı. Bardağı ittirip düşürene kadar suyun yarısını içtim.
“Bana duyduğun bu öfke, aslında Doğa’nın kaderine isyandan başka bir şey değil. Senin onun kaderine öfke duyuyorsun. Bu öfkeyi çıkarmak için bana acı çektirmek istiyorsun ama bence kendini öldürüp bu öfkeden kurtulmalısın.”
Öksürmemin ardından bunları söylememi son sözcüğe kadar dinledi. Duygusuz görünüyordu, öfkesini bile hissetmiyordum. “Öldüğünde Affan’da senin kaderine öfke duyacak. Belki o da kendini öldürerek bu öfkeden kurtulur.”
Affan’ı böyle bir çaresizlik ve kayboluşta düşündüğümde paramparça oldum.
Onu bensiz bıraktığımda ne hissedeceğini anlamaya bile dayanamıyordum.
Bu kırılganlık öfkeye dönüştüğünde, “En azından tekrar kavuşmuş oluruz,” dedim, etkilendiğimi gizlemek adına.
“O zaman ölmesine bile izin vermem!” Çenemi bırakırken başımı arkaya sertçe itti ve kafamın arkasından gelen sesin ardından acı enseme yayıldı. “Sana kavuşsun diye mi seni öldüreceğim!”
Aklını kaybetmiş görünmesinden faydalanabileceğimi hissettim. “Sen söyledin onun böyle yapacağını.”
“Yanılmış olmalıyım. O kadar da değil.”
“Ama yine de bir ihtimalse, tekrar kavuşacaksak...” acı aklımı dağıttığı için konuşmam duraksayarak ilerliyordu. “Hayallerin suya düşmüş olur. Beni hiç öldürmemen daha iyi değil mi? O zaman o da yaşar ama beni hiç göremez.”
Bir anlığına gerçekten kafasının karıştığını gördüm. Serinkanlı, amaca odaklı davranışlarına tereddüt gelmişti. Eğer Affan bana ulaşana kadar yaşayabilirsem, onu ikna edersem kurtulabilirdim.
“Ölmez,” dedi, Affan’dan söz ederek. Fikrini değiştirmesine üzüldüm. “Öyle bir şey yapmaz.”
“Keşke yapsa, onunla tekrardan kavuşurum.”
Bu ihtimali hiç düşünmemişti, beni öldürerek ayrılmamızı istiyordu ama başka bir gerçeklikte olacağımız onu adeta yıpratmıştı. Ellerini bel hizasına koyup sanki çok ciddi bir durummuş gibi düşünmeye başladı. “Seni o kadar seviyor mu?”
“Çok sevdiğini söylemişti,” dedim.
Konuşmam kafasını karıştırarak onu rahatsız edince tekmesini kaldırıp dizime doğru salladı. Ben refleksle ellerimi yüzüme siper yaptığımda, üstüme geldi. “Her şeyi mahvettin. Oğlun ve sen, her şeyi mahvettiniz. Sana âşık olmaması gerekirdi.”
Benzeri bir tekmeyi belimin kenarında hissedince ağzımdan çığlık kaçmaması için dişlerimi sıktım. Acaba bayılmış gibi yapsam inanır mıydı, öfkesini çıkarmaya devam etmezdi. Ruh halini değiştirirken beni inciteceğini de hesaba katıyordum ama... acı çekiyordum işte.
“Allah’ın belası,” diyerek ayakkabısını yüzümün üstündeki avuçlarımın arkasına bastırdı. Ellerimi acıtma çabasına gülmek istedim. “Keşke seni o eve hiç götürmeseydim, Affan seni hiç tanımasaydı.”
Kafam arkaya sürtüp beni zorladığında bile, “Sana teşekkür ederim,” dedim. “Bizi bir araya getirdin.”
Bunun bana karşılık getireceğini bilmeme rağmen sinirlerine dokunmaya devam ediyordum. Benim bedenim kötüleşse de, onun da ruhu acı çekiyordu pişmanlıklarıyla. Beklediğim yeni bir fiziki darbeden önce telefonunun sesiyle dikkati dağılınca, parmaklarımın arasından baktım. Geriye çekilirken hırçınlıkla telefonunu çıkarıyordu.
Telefon burada çekiyorsa takip cihazı da hâlâ ulaşılabilirdi.
“Yine bu herif,” dedi, telefona karşı.
Affan’mı yoksa? Ama onun ulaştığından bahsetmemişti daha önce.
Telefonu kapadı ama cebine koymadan bir arama daha alınca yanıtlayıp kulağına koymadan göz hizasına kaldırdı. “Beni artık aramamalısınız.”
Karşı taraftaki güçlü ses, “Onu bana ver,” dediğinde, sesinden tanımasam bile kullandığı sözcüklerden kim olduğunu anlayabilirdim.
O da Affan’a, beni öldürmek isteyecek düşmanlığı besliyordu. Affan’ın sevdiği kadını kendisi öldürmek istiyordu.
“Yapamam, onu çoktan öldürdüm.”
Ben sessizliğim konusunda kararsızlığa düşerken, “Hayır, öldürmedin,” diye karşılığını verdi adam. “Birlikte yapabiliriz. Beraber. Onu bana getir. Sana zarar vermeyeceğim.”
“Hayır.”
Rauf telefonu kapayıp cebine attı ve tepsiyi az daha önüme itip benden uzaklaştı. Güvertenin cam kapılarından içeriye girip beni yalnız bırakınca rahatladım, aslında zorla içmiş olsam da suya ne kadar ihtiyacım olduğunu anladım. Midem gurulduyordu, başım dönüyordu, hareketlerim ağır çekimde yaşanıyormuş gibi hissettiriyordu.
Başımı çevirip denizi izledim. Fikrini değiştirmek için çabalıyordum. Öldürmenin beni Affan’dan ayırmayacağına inandırırsam, Affan’ın beni bulması için daha çok vakti olurdu.
Ki, bu delilikti. Kendisinin ortaya koyduğu varsayımın ufak ihtimaline inanıyordu. Akıl sağlığı hiç yerinde değildi.
Halsizlik ve baş ağrısı yüzünden gözlerimi kapadım, ışığa tahammül edemedim. Rauf’un yanında kaldığım süre içinde defalarca korktuğum şeyleri gördüğümü hatırlıyordum ama hiçbirine tepki veremeyecek kadar yeniktim.
Yat suyun üzerinde ilerleyip güneş tamamen battığında hava daha da soğudu. Önce tenimde, sonra saçlarımda ilk yağmur damlalarını hissettim. Yağmur süratlenince gözlerimi açtım, suyun üzerindeki hızlı atışlar ve teknenin güvertesine çarptığında yükselen sesleri bir müddet dinledim. Bursa’dan ne kadar uzakta olduğumuzu merak etmiştim, marmara denizinde mi ilerliyorduk? İstanbul’a mı?
Yağmur uzun süre aralıksızca yağınca sırılsıklam oldum. Güneşin ilk ışıkları bile giysilerimi kurutmaya yardımcı olmadı, uyandığımda hava aydınlanmış ama bulutlar hâlâ griydi. Herhalde soğuk ve ıslak yüzeyde uzun süre oturduğumdan kaynaklı karnım çok ağrıyordu.
Günleri doğru sayıyorsam, artık bu Affan’ı görmediğim yedinci gündü.
Güverteye birisi katıldığında, hiç düşünemediğim bir şeyi fark ettim. Yatı kimin kullandığı? Bu yabancı adamın yatta bizimle olmasının sebebi yatı kullanıyor olmasıydı. Daha önce görmüşsem de hatırlamıyordum ama şimdi yatın kenarına doğru yürürken, sigara içerek bana bakıyordu.
“Çok kötü bir şeye eşlik ediyorsunuz,” dedim adama, ıslak saçlarımı yüzümden toplarken.
Neyin içinde olduğunu bilerek beni inceledi. Bakışlarının yüzümden ziyade vücudumda dolaşması, bana irkiltici bir farkındalık kazandırdı. Rauf’un ne kadar kötü, saldırgan adam olduğu açıktı ama onun bile bana bu rahatsız edicilikte baktığını görmemiştim.
Üstelik, “Bence çok güzel,” dedi, o saniyeden sonrasında Rauf’un bile benimle olmasını bu adama tercih edeceğimi düşündüm.
Ayak bileklerimin bağlı olması beni zorlasa da vücudumu çevirip sırtımı döndüm, dişlerimi sıkıyordum çünkü hareket edip bana öyle bakmamasını söylediğimde bunun daha da zararlı olacağını hissediyordum.
Yaklaştığında kalbim bambaşka bir korkuyla çarptı. Nabzımın hızı kulak içlerimde gümbürdedi. “Seni çözmemi ister misin?” diye sordu.
Kendisi faydalanmak için bunu teklif ediyordu. “Hayır!”
“Neden? Çok ıslanmışsın, içeriye geçtiğimizde ısınırsın.”
“Rauf nerede?” O Allah’ın cezası bana hiç cinsel yakınlıkta bulunmamıştı. Onun varlığını aradığıma inanamıyordum.
“Kendini odaya kapadı. Bir süredir çıkmıyor. Onu pek sağlıklı görmüyorum.”
Yumruklarımı sıktığımdan emin olmak için ellerime baktım, bana daha yaklaşırsa ona vuracaktım. “Nereye gidiyoruz?”
“Hımm, ağzımı mı arıyorsun?”
Sigara kokusunu alınca başımı öfke içinde çevirdim. Dudaklarım sinirden titrerken bana eğilmiş gövdesine, yüzüne karşın, “Gidip yatı kullan,” dedim. “Benden uzak dur.”
“Seni görmek istedim,” dedi açık açık. “Neden bu kadar sinirlendin? Hazır Rauf odadayken, seni ısıtmaktan söz ettim.”
“İstemiyorum.” Donarak ölürüm, daha iyi. Bu adam beni aptal mı zannediyordu?
O bakışı tekrar üzerimde süründü. Islak giysilerimin vücudumu istemediğim şekilde gösteriyor olmasından nefret etmiştim. “Ben istiyorum.”
Söz geçiremeyeceğimi zaten biliyordum ama kesinkes bundan emin olunca yumruğumu kaldırmaya başladım. El hareketimi gözden kaçırmadı ve kendisine yaklaşan yumruğuma küçümseyici şekilde gülümsedi. “Rauf seninle neden hiç eğlenmiyor, anlamıyorum.”
“O çok aşağılık ama belli ki senin kadar bile değil.”
Açık hakaretim ona dokununca, havadaki yumruğumu kaptı. Bileğimden tutup elimi avuçladığında çığlık atarak başımı geriye kaçırdım, diğer elimle omuzlarından itmek için hamlemi yaptım. “Sana iyilik yaramıyor mu? Biraz ısınırdık dedim, neden anlamadın?”
“Siktirip git be!”
Rauf’un kendisinden bile daha kötü birisini bulmasına hayret ediyordum. Nadir birkaç insandan birisi olmalıydı.
“N’oluyor?”
Başımı çevirince, karşımdaki bu adam da güverteye açılan cam kapılara baktı. Rauf ağır ağır buraya yürürken, aramızdaki gerilimi fark edip adama, “Neden buradasın?” diye sordu. Bileğimi sertçe çektiğimde kucağıma düştü. “Bana sordun mu?”
Adam doğrulup konuşmaya da alçak sesle başladı. “Biraz hava alıyordum.”
“Geri dön,” dedi Rauf, uzatmadan.
Adam bana son bakışını eksik bırakmadan Rauf’un yanından geçti. Gözden kaybolduğu an rahatlama nefesimi verip, “O pisliği benden uzak tut,” dedim. “Kendini de.”
Karşılık verecek kadar ciddiye almadı ama o adamın yaptığına katılmaması bile beni rahatlatmıştı.
“Daha ne kadar böyle denizde duracağız?” Suya bakarken başım dönüyordu, sabit bir yerde kalmayı istiyordum.
“Sorularını ciddiye alıp sana cevap vereceğimi düşündüren ne?”
“Cevap vermiş oldun, aptal.”
Bana yaklaştığını hissettim ama herhangi bir şey yapmadı, ta ki garip bir ses çıkarıp, “Bana meydan mı okuyorsun?” diye sorana kadar.
Bakmam gerektiğinde son söylediğim hakaretin üzerine tepki verip ayağını elimin üstüne bastırdığını gördüm. Hiçbir acı belirtisi göstermememi meydan okuma olarak algılamıştı. Dudaklarımı kıvırıp alaycı şekilde elimi çekmeye çalıştım, bunu yapıyor olmama da şaşırıp, “Böyle giderse elin kırılacak,” dedi.
“Fark etmez.”
Daha kuvvetle elini bastırdı ama hiç acı çekmediğimi yüzümden okudu. Biraz geri çekilip bekledikten sonra eğildi ve elimi kaldırıp bir şey arıyormuş gibi yakından baktı. Elimdeki sinirler yıprandığı için çok kızarmamıştı, kirli ve de ıslaktı. Parmaklarımı geriye kadar büküp ifademi yeniden okudu, hissizliğimi anlamlandıramaması keyif vermişti.
“Bu ne şimdi?” dedi.
Aldırmaz omuz silkişimi izledi. O halde tahmin ettiğim gibi değildi. Vücudumun hassasiyetlerinden haberi yoktu.
“Enteresan.” Şüphe içinde bıraktı elimi.
Ortadan kaybolduğunda saklamaya çalıştığım titremem belirdi. Dakikalardır çok üşüyordum. Sıcaklığa, güvene çok ihtiyacım vardı. Sırtımı dik tutmak bile beni yorunca sol omzumun üstüne, zemine yatıp vücudumu olabildiğince birleştirdim ten ısımdan yararlanmak için. Fakat kemiklerim bile buz kırağı kadar soğuk hissettiriyordu.
Bayılıp kendime gelme rutini devam etti. Uyku muydu, yoksa gerçekten bayılıyor muydum anlamıyordum. Gözlerim yeniden açıldığında aynı günde mi yoksa ertesi günde miydik, ayır edemedim ama akşam olmuştu ve ileride ışıltı vardı. Bunun şehir ışıltısı olduğunu, kıyıya yaklaştığımızı anladım.
Nereye varmıştık? Bu kadar uzun sürmesinin sebebi neydi?
Sudaki dalgalar tamamen durdu, yat kıyıya yaklaştı. Rauf’un belirmesini, yaklaştığında bileklerimdeki halatı bir bıçakla kesmesini izledim ama bana ne yaptıysa hareket edemiyor, kaçma girişiminde bulunamıyordum. Kendisi yürüyemeyecek halde olduğumu biliyormuş gibi beni kucağına alıp taşıdı.
Arabayla uzaklaşmaya başladığımızda etrafta az insan olmasından kaynaklı gece yarısını geçtiğini düşündüm. Arka koltukta boylu boyunca uzanıp yanındaki koltuğa bıraktığı çantasına baktım. İçinde ilaçlar bulundurduğuna emindim. Eski bir doktor olarak böyle bir güce sahip olması beni konuşamayacak kadar etiksiz bırakmasının yoluydu.
Beni şehirden uzakta bir eve getirdiğinde, uyuşukluk hissim azalmaya başlamıştı ama o his geçene kadar bileklerim tekrar bağlanmıştı bile. Üstelik bu kez, sebebine merak duyacağım şekilde ağzımı da bir bant yardımıyla kapadı. Sonu olmayacakmış gibi hissettiren bu bekleyiş, ağrılar, üşüme, kayboluş artık geri uyanmadığım bir uykuyu istememi sağlıyordu.
Odadan çıkmadan yatağın önünde bir müddet bana baktı. Küçük, basık odaydı; gece olduğundan ötürü göremiyor yalnız zihnimde canlandırıyordum. Gözlerimin içine dakikalarca baktı ve sanki beklediği arama gelmiş gibi, telefonu çaldığında açıp yüz hizasında tuttu.
Affan’ın, “Seni bu kez gerçekten öldüreceğim,” dediğini duyduğumda yataktan o kadar hızlı kalktım ki bağlı bileklerim yatak başlığını yerinden oynattı.
Rauf telefon ekranına bakıp, ben ağzımdaki bantı dişlerimle sıyırmaya çalışırken, “O gün beni ele geçirdiğinde yapmalıydın,” dedi. “Artık çok geç.”
Affan’ın sesini duyduğumda o kadar mutlu hissettim ki, bu mutluluk benim başımı döndürdü. Dizlerim üstünde, yatağın ucuna, doğrusu da telefona yaklaşmaya çalıştığımda, “Yemin ediyorum ki seni öldüreceğim,” diye yineledi Affan. Sesinin sinir bozukluğu ve titreyişini bir arada ilk kez duydum. “Onu merdivende düşürdüğün ilk seferden beri senden nefret ediyorum!”
“Şaşırdım, daha öncesinde zaten nefret etmiyor muydun?”
“Ona böyle davranana kadar sen umurumda bile değildin.”
Affan’la Rauf arasındaki bu çatışmanın asıl sebebi buydu. Affan’ın ona, kendisinden yaşça büyük olmasına rağmen saygı duymaması, hatta kişiliğini zerre kadar takdir etmeyip ciddiye almamasıydı. Yüzüne bir daha vurulduğunda Rauf öfkeli bir solukla beraber güldü. “Beni öfkelendirdin. Hiç mi düşünemiyorsun bu öfkeye, sevgilinin katlanmak zorunda kalacağını?”
Bant engel olsa da ses çıkarmaya çabaladım ama Affan’ın duyduğunu sanmıyordum. Rauf’un uyarısı üzerine sessizleşip yalnız agresif soluklar aldı. Dayanılmaz hissettiğini adım kadar biliyordum. “Lal’in sesini duyacağım,” dedi. “Sevgilimi ver telefona, çabuk!”
“Özür diledikten sonra olabilir.”
Affan beklemeden, “Özür dilerim,” dedi. “Lal’i ver lan şimdi.”
“Yok ya, vazgeçtim.”
Ekranına dokundu ve Affan’ın başlayan küfrünü tamamlamadan kapattı aramayı. Bırakmadan önce ekrana bakmaya devam edip tekrar gelen aramayı reddederken sırıttı. Yatağın ucuna kadar kaydığım yerden ayaklarımı kaldırıp sertçe onun karnına geçirdim ve geriye sıçrayarak inlediğinde, sırıtışı da kayboldu.
“Affan çok çaresiz,” dedi aramayla aydınlanan telefon ekranına yeniden bakarken. “Sana yeniden kavuşacak olsa bile ölümün onu kahredecektir, artık emin oldum.”
Ayak bileğimden kavrayınca bana dokunmasından tiksindim. Beni sertçe yatağa geri itip odadan ayrılınca yüz üstü düştüğüm örtüden kalkacak halim bile olmadı. Yüzümü çevirip ağrıyan vücudum yüzünden sızlandım. Süreklilik halinde baygınlığım vardı, bileklerim bağlı olmasa bile yer değiştiremeyecek haldeydim.
Açlıktan ölme planımın farkında mıydı bilmiyordum ama o da bu ihtimali düşündüğü için bir ara bana yemek getirdi. Önce zorla suyu içirip meyveli yoğurdu yedirdi. Onu defalarca itmeye çabalayıp, elimden geldiğince zorluk çıkardığım için suratıma tokatı çarptı. Yüzümdeki yanmanın etkisiyle lokmaları yutmak zorunda olup hayatta kaldım.
Böyle geçen bir hayat yaşadığım için kahroluyordum.
Sadece güçlük, acı ve yalnızlıkla geçmiş bir sürü sene.
Kalan son direncim hıçkırarak ağlarken düştü. Gururumu korumak istemiştim, çaresiz olduğum bilinse de göstermek istememiştim. Fakat farkındalık duygusu çok yıpratıcıydı, gözyaşımın son damlasına kadar canımı okumuştu.
“Vakit geldi,” diyen sesini duyduğumda aradan ne kadar zamanın geçtiğini düşünmüyordum bile. Perişanlığımda geçen günleri hesap edemiyordum. Ellerimi çözüp beni adeta sürükleyerek evden çıkarırken kendi kendine bir şeyleri mırıldandığını duydum, sessizce bir şeyleri kesinleştiriyordu.
Beni bir süre tuttuğu bu evden ayrıldığımızda, kendimi zorlayarak ana odaklanmaya, etrafımı izlemeye çalıştım. Ensem koltuğun arkasına yaslanırken havanın karanlığında ıssız yolları izledim, nereye gittiğimiz hakkında bir şeyler söylese de duymamıştım.
Kapı kulpuna baktım. İndirip kendimi aşağıya atsam koşacak gücüm yoktu.
Gözlerimi, ağrıyan şakaklarımı ovaladım. Dışarıdaydık, biraz kendime gelip kurtulmanın yolunu düşünmeliydim. Derin nefesler alarak el bileklerimi, vücudumda en çok ağrıyan yerleri ovdum. Rauf arabayı sürekli kullandığı gibi süratle kullandığı için mide bulantım da artmıştı.
Araç şehir içi ışıklarla kaplı yollardan geçti. Başka araç ve insanları görünce heyecanlandım, akıllıca çözümler düşünürken gözlerimi ondan özellikle kaçırdım. O yollar tekrar sakinleşip tek tük araç, insan gördüğümüz sokaklara girdi ve arabayı yavaşlatarak bir noktada park etti.
Ben camlardan dışarıya bakarken açtığı kapının önünde belirip kollarımdan tuttu. “Sessiz ol.”
İnsanların bizi duyabileceği bir yerde olabileceğimizi anlayıp çığlık atmak için ağzımı açtım ama avucunu hızlı şekilde kapadı dudaklarımın üstüne. Mide bulantımın sebebi bu kez buram buram sigara kokan kirli eliydi. “Canın sıkılmıştır diye seni lunaparka getirdim, tadını çıkarmalısın.”
Beni sokağın kenarındaki kaldırıma çıkardığında gözlerim ışıkları takip etmeye başlamıştı. Sert bir rüzgâr vardı, onun dediği gibi geniş kapılardan geçerek lunapark alanına geldiğimizde yüksekteki ve alçaktaki oyuncaklara göz kırpıştırarak baktım.
“Doğa gençliğinden beri lunaparklardan çok hoşlanırdı,” dedi.
Doğa’nın gençliğinde kendisi yetişkin bir adamdı, onunla bu yaşında bile ilgilenmesine yüz buruşturdum. “İğrençsin.”
Söylediğimi duyduğunu sanmıyordum. Uzun uzun oyuncakları izliyordu. “Ama senelerdir gidemiyordu, doktor heyecan verici aktivitelerin hepsini yasaklamıştı.”
Ayaklarımı yerde tutup ilerleyişimizi durdurmak istemem onu yıldırmadı, sadece vakit kazandım. “Neden bana anlatıyorsun... ben n’apabilirim ki? Keşke gidebilseydi.”
Beni son çekişinde ayaklarıma takılmam hiç sürpriz olmadı, zerre kadar gücüm kalmamıştı. Uzaklaşamadığım gibi, artık zorluk da çıkaramıyordum. “Onun yerine senin eğlenmeni istiyorum.”
Bakışlarını takip ettiğimde en yüksekteki oyuncakları izlediğini, gözlerinin de acı dolu baktığını fark ettim. Bana bir iyilik yapacak son insan bile değildi, burada gülmemi değil, mutlu olmamı hiç değil, yalnız ölmemi istiyordu.
“Sen lunaparktan hoşlanır mısın?” diye sordu.
Oyuncakların ışıltısı aklımı bulandırıyor, renkler gözbebeklerimde büyüyüp canlanıyordu. Bir başka erkeğin yaklaştığını ama doğrudan Rauf ile, onu tanıyormuş gibi konuştuğunu fark edince o insana dair kurtuluş umudu beslemedim.
“Gel böyle,” diyerek beni hareket ettirdi ve kendimizi oturma bölmeleri olan hız treni önünde buldum. Renkli, sıralı koltuklarına bakarken ayaklarım geriye gitti ama Rauf beni sertçe koltuğa oturttu. Kalbim hızlanırken, “Başım zaten çok dönüyor,” dedim, ne için böyle dediğimi bile bilmiyordum. “Benimle böyle oynamanın ne faydası olacak.”
“Kes sesini.”
Beni bağladığında, gözlerim gerideki adama çevrildi. Orta yaşını geçmiş, sert mizaçlı birisine benziyordu. Bakışlarının endişesini fark ettim, etrafı inceliyordu. “Başıma dert açmazsın değil mi?” diye sordu Rauf’a.
“Hayır, kız öldüğünde kimse senin burada olduğunu bilmeyecek. Tabi sen güvenlik kameralarını devre dışı bıraktıysan?”
“Evet, hiçbiri çalışmıyor.”
“Ona yardım etmeyin,” dedim adama, Rauf emniyet kemerini kilitliyordu.
Adam bana kısaca baktığında, “Oyuncağı çalıştır,” diyerek onun dikkatini dağıttı Rauf. “Ben durmanı isteyene kadar aralıksız.”
Uzaklaşmayı denediğinde onun giysisinden tuttum ama sıkamamışım bile, parmaklarımda hiç güç kalmamış. “Zaten öleceksem, ne anlamı var bunların? Izdırabın mı hafifliyor, mutlu mu oluyorsun?”
“Evet.”
Kolaylıkla gerileyip oyuncak alanından indiğinde beni sıkıca tutan kemere baktım. Sırtım koltuğa yaslanırken, başımı çevirip etrafımızı inceledim; herhangi bir insan görmeyi umdum ama çok sakin bir yerdi. Lunapark kapanalı saatler olmuştu. Anlaşılıyordu.
Trenin öncelikli, yumuşak hareketini hissedince telaşla tutundum. Endişem düşmeye karşı değildi, bunun hiç bitmeyecek olmasına karşıydı. İleriye, açık gökyüzüne bakarken tren yavaşça hızlandı ve yükseğe çıkarken başımı döndürdü.
Başım, ben istemesem de arkaya düştü. Hız çoğalıp en yüksek seviyeye ulaştığında kendimi adeta baş aşağıymış gibi hissettim, faydası olması için gözlerimi kapatmak istedim ama durumu hafifletmedi. Trenin kavisli iniş çıkışları günlerdir bulanan midemde ne varsa, ağzımdan dökülmesini sağladı.
O kadar uzun sürdü ki, defalarca kez olduğu gibi, bir noktasında bayıldığımı anladım.
Bir şey beni sarsarken gülme sesi de kulağıma geliyordu. Gözlerimi açtığım bir anda yüzüme karşı gülerken beni kaldırdığını fark ettim ama dizlerim nasıl titriyorsa, düşmeme o bile karşı koyamadı. Sırt üstü eğlence parkının ortasına düştüğümde gökyüzündeki tüm yıldızlar sönmüş gibi geldi. Ve de buna rağmen çaresizliğimin yoğunluğu, bir tane bile yıldızı göremediğim gökyüzünden daha karanlık hissettirdi.
“Bunu da denemelisin. Daha eğlenceli.”
Beni koltuk altlarımdan tutup kaldırdı ama ayakta duramıyordum, tekrar yere düştüğümü gördüğünde gülüşünün altından oflayıp alaycı gözlerle gözlerimin içine baktı. O bakış, bana o kadar dokundu ki, kalbimin derin bir bıçakla deşilmesini tercih ederdim. Bu küçümseme, hayatımın tamamında, babam tarafından bile maruz kaldığım en karanlık duygumdu.
“Onu görüyor musun?” diye yüksekteki başka oyuncağı işaret etti ama başımı kaldırırsam yine kusacaktım. Dizlerimin üzerinde ileri ve geri sallanıyordum. “O zincirli salıncakta geçtiğimiz ay birisi öldü. Etrafın sessizliğinden anlamışsındır, lunapark kapanıp oyuncakta mühürlendi. Ama beyefendi bizim için bugün onu çalıştıracak.”
Başımı elimle iki taraftan tuttum. Gözlerim çok yavaş hareket etti. Bahsettiği oyuncağın ışıkları yanmıyordu ama binmekten korktuğum aletlerden birisiydi. Bana hep salıncakları etrafta savrulup düşürecekmiş hissettirirdi.
“Bu yükseklikten, hızla düştüğünde ölür müsün sence?” diye sordu, sessiz mırıldanışla. Sonsuza kadar sürecekmiş gibi hissettiren bir acıdan hemen sonra mı acaba? Umarım öncesinde ölürdüm.
“Oyuncak hasarlı, birkaç dakikadan fazla dayanmayacaktır.”
Gözlerimin önü bulanıklaştı, tüm dünya etrafımda dönerken saçlarım yüzüme o kadar yumuşak değiyordu ki, bana bir dokunuşu hatırlatıyordu. Ellerimi indirip yere koyduktan sonra kalkmayı denedim ama Rauf son olmasını umduğum bir kez daha beni çekip oyuncağa götürdü, platform üzerine çıkardı. Oyuncağın salıncağına yerleştirip emniyet kemerine baktı. “Bozuk,” derken gülüyordu.
Bu, belki de onun yüzüne baktığım son defaydı. O kadar talihsiz bir insan olduğumun kanıtıydı, Affan’ı bile son kez görmemiştim. “İyi ki Doğa’yı kaybettin,” dedim, canını yakma hırsıyla.
Başını kaldırırken elleri kemerin üzerinde donup kaldı. Bu şeffaf ve acımasızlığıma karşı hiçbir şey hissetmiyordum ama onun gözleri ıstırapla büyümüştü. Bunu görebildiğime sevindim ve bozuk salıncak ağırca hareket ederken, gözlerimi kapadım.
“Buradan düştüğünde Affan’ı arayıp çağıracağım. Kendi gözlerimle izleyeceğim onu.”
Yükselerek ondan uzaklaştım ve ağır, soğuk hava tenime çarparken sırtım arkaya yaslandı. Gözlerimi açtığımda büyük, kuvvetli aletin yukarıdaki demirlerine ve gökyüzüne sırasıyla baktım. Yükselirken dönmeye başlayan oyuncak, saniyeler içinde hızlandı. Diğer salıncaklar boş olduğu için birbirine yaklaşıp vurmaya, gürültü çıkarmaya başladı. Gözlerimdeki bulanıklık çoğaldı ve başımı bir an sabit tutamadım, sağa sola yatıp kalkarken boynum kırılacakmış gibi hissettim.
Sürtünme ve gıcırtı sesini duyuyordum.
Son bir kez baygınlık geçirmek, hiçbir şeyi görmemek isterdim.
Kalbim, ben korktukça hızlandı. Adrenalin ile canlılık baygınlık geçirmemi engelliyor, ellerim korkuyla yüzümü tutuyordu. Sarsıntının şiddeti normalin üstündeydi, bu da kontrolsüz bir düşüşün habercisiydi. Vücudum katlanıyor gibi sürekli hareket ederken, kemer baskısının azaldığını hissettim. Başımı önüme koyup yakından bakmak istedim ama kafam aniden arkaya düşünce, çığlık atıp kusmaya başladım.
Her şeyi, aşağıyı ve etrafımı yıldırım çarpması gibi, kısa süreli ve dalgalı, şok içinde izliyordum.
Hız yüzünden iç organlarımın yer değiştiğini hissediyordum.
Salıncak kemeri hafifledikçe kaymaya başladığımı hissedip zincire yakınımdaki zincire tutunmaya çalıştım ama bakışlarım pusluydu, neredeyse ayırt edemiyordum. Arızalı salıncağın fazla dayanamayacağını, kemerin serbest kalacağını hissettiğim an yeni bir çığlık attım.
Yerdeki parçalanmış vücudum gözlerim önünde belirdi.
Kemiklerimin kırığını şimdiden hissederek koltukta çırpındım, sanki bir güç beni havada tutabilirmiş gibi yalvardım. Titremem yüzünden kayıyordum, hızın kuvvetinde hiçbir şeyi sabit tutamıyordum. Ölmek istemediğimi fısıldadım ve gözlerimi sımsıkı yumup, bedenim savrulurken gerçekten o an aklımın bir kısmını kaybettiğimi fark ettim.
Dünyam o kadar hızlı dönerken salıncağın yavaşladığını fark etmedim.
Kemer çözüldü ve beni tutan şey, zincire sıkıca sarılan ellerim oldu.
Başım arkadayken hareket ettiremedim ve gözlerimi açtığımda bile bakışlarım donuktu. Beni tutan hiçbir şey yoktu, kaydığımı fark ettiğimde aslında ellerimin titrediği için zinciri iyi tutamadığını anladım ve telaşla asılırken ağzımdan sessiz hıçkırıklar saçıldı. Ayaklarım boşlukta sallanırken zincir bileklerime sürtünerek kaydı ve gıcırtının sesi ben gerçeklikten koparken kulaklarımda çınladı.
İsmimi ben fısıldamıyorsam, bir melek de söylemiyorsa kim o zaman, kim...
“Lal?”
Sesin kalbimden çıkıyormuş gibi gelmesi onun kim olduğunu fark ettirdi beni. Düşüşüm beklediğimden daha yumuşak ama yine de yaralayıcı oldu. Kaydığımda tutulduğumu çok net hissettim ama aklımı o bu kadar kaybettikten sonra boşluğun içinde olma ihtimalim bile, Affan’ın burada olma ihtimalinden daha gerçek geliyordu?
“Lal? Lal bitanem?”
Vücuduma tesir eden heyecan dalgasına rağmen gözlerimi açıp tepki veremedim. Baygınlık sırasında gördüğüm sanrı da olabilirdi. Başım bir daha arkaya düştü ve yanağımı tutan el kuvvetlendi. “N’oldu sana böyle? Bir yerin acıyor mu? Nasıl tutayım seni?”
Ağzımdan çok sessiz bir hıçkırık kaçarken soğuk parmaklar göz kapaklarıma değdi, beni kendi elleriyle uyandırmak istediğini anladım. Aramızda sıcak olan tek şey nefesiydi, yüzüme düştükçe gözlerimi açma isteği çoğaldı ve Affan’da yardımcı olduğunda nihayet onunla buluştu bakışlarım.
“Sen misin?” Bu sen misin?
Affan’ın gözleri o kadar açılmıştı ki, kocaman göründükleri için başka hiçbir şeye bakamıyordum. “Benim, tabii ki benim! Bak; tutuyorum da seni. Çok korkuyordum ama gördüm şimdi seni, çok da özledim...” onun birbirinden bağımsızca sıraladığı hiçbir sözcüğüne karşılık veremiyordum. “Bir sorun mu var Lal? Cevap veremiyor musun?”
Gözümü yumdum.
Hemen, heyecanlı sesle, “Tamam,” dedi anlayarak. “Başının arkasından tutup kaldıracağım seni, korkma olur mu?”
Başımı aşağı yukarıya salladım.
Ellerinin hissinden başka şeyi farkında değildim. Berrak olmayan duygular arasında yalnız bunu seçiyordum, algılarımı yönetemiyordum. Başımın arkasından kavrayıp bileğimi omzunda konumlandırdı ve yanağım omzuna değince, gerçeklikle korku arasındaki çizgi netleşmeye başladı.
Kokusunu aldıkça nefeslerim yavaşladı.
Yürüdükten sonra ansızın ettiği sessiz küfrü duydum, kalbim hâlâ aynı korkuyla çarparken oturduğumu anladım ve Affan yüzümü tutunca gözlerim yeniden açıldı. Bir depremin, bir düşüşün ardından ayakların üstünde tekrar durmaya başladığında, dizlerin titrese de her şey yerine geri oturduğunda ve dengeni bulduğunda, dünyanın sesini tekrardan duyduğunda...
Birbirimizin gözlerinin içine bakmak tıpkı böyle hissettirdi.
“Hemen döneceğim,” dedi ama ben, beni bırakıyor olmasına inanamadım. Uzaklaşmasını izlerken kafam karıştı.
Beni bulup bu kadar kısa sürede bırakmazdı.
N’oluyordu? Gerçekten hayal mi görüyordum?
Sonra neyi fark ettim, burada yalnız değildik ki. Gözlerimi ovalayıp dünyayı fark etmeye başladığımda, Affan’ın nereye ilerlediğini de anladım. Rauf lunaparkın zemininde, yere doğru öksürükler saçarak doğrulmaya çalışıyordu. Oyuncaktayken Affan’ın geldiği anı, Rauf’a ne yaptığını görmemiştim.
Affan, yerden kalkmadan Rauf’u giysisinin arkasından tuttu ve onu sırt üstü çevirdi. Birkaç oyuncağın ışığı sayesinde neler yaşandığını izleyebiliyordum. Rauf’un kendisine kalkan elini tutup bileğini çevirdi ve onun çığlığı bitmeden yumruğunu suratına indirdi.
“Bu gece seni gerçekten öldüreceğim.”
Rauf’un acıyla bağırmasını duyunca irkildim. Gözlerimi ayıramıyordum. Canım hâlâ acıdığı için bunun bir hayal olduğunu düşünmeyi bırakamıyordum. Aklım, Doğa’yı kaybettiğimizden beri zaten yerinde değildi.
“Nasıl?” dediğinde sesi gerçekten Rauf’a aitti ama. “Nasıl buldun sen...”
“Daha ona ilk dokunduğunda öldürmeliydim seni, o kadar geç kaldım ki.” Affan onun kafasının arkasından tutup yüzünü çevirdi ve sertçe yere çarptığında, Rauf kendinden geçiyormuş gibi göründü. “Lal’in gözlerinin önünde öyle birisi olmak istemedim ama sen laftan anlamıyorsun. Kardeşimi bahane ederek hayatımı mahvetmeye çalışıyorsun!”
Nasıl bir akıl tutulmasıyla oldu bilmesem de, “Sakin ol,” dedi Rauf ona. Sanki mümkünmüş gibi. “O iyi değil, hastaneye götürmelisin...”
Ağzımın kenarından su sızıyordu. Kustuğumu sandığımda aslında sadece boş midemden sıvı çıkarıyordum.
“Sinsi piç! Seni öldürmeden buradan ayrılmayacağım!”
“Polisi aramadın mı?” derken, yerde sürünmeye çalıştı Rauf.
“Sadece Lal değil, en çok ona yaptıkların için ölmeni istiyorum ama... son saniyeye kadar Doğa’yı bana karşı doldurdun, onlarca başka anıyı senin yüzünden unuttum.”
Rauf’un yüzünden yere kan dökülünce yakından bakmak istedim.
“O gün yalan söyledim aslında,” derken bir yandan da Affan ile boğuşmaya çalışıyordu ama bana günlerce yaptığı gibi, şimdi de Affan onu sıkıcı tuttuğu gibi kıpırdayamıyordu. “Hatırlayabilirsin, sana bazı ilaçlar verirsem...”
“Bu yüzden bırakmalı mıyım seni? Öldürmemeli miyim?”
Rauf hiç şansı olmadığını, Affan’ın ses tonundan anlamış gibi inledi. “Kibirli piç!” diye hareket savurdu ona.
“N’apıyordun öyle? Lal’in düştüğünü mü hayal ediyordun? Onunla eğleniyor muydun? Geldiğimde gülüyordun, neden artık gülmüyorsun?”
“Sakin ol!” diye bağırdı Rauf ama faydası olmayacağını biliyordu. “Git kızınla ilgilen, beni bırak! Bir şey olmayacaktı işte, sadece korkutuyordum...”
Kendisi de korkuyordu. Günlerce benimle tek kelimelik, kısa cümleler kurarak konuşmuştu. Şimdi ise adeta Affan’ı telkin ediyordu.
“Sadece diyorsun öyle mi? Sadece korkutuyordun. Onu istediğin kadar incitip korkutabilirsin demek? Senin için bu kadar basit? Çünkü ilkinde değil, ikincisinde bile seni öldürmedim. Kabahat benimdi, doğru...”
Affan üstünden doğrulup onu ayak bileğinden tutunca, Rauf avuçlarını yere vurup sürterek uzaklaşmaya çalıştı. Çenesinden yere akan salyasında kan görüyordum. Panik halini izlerken gözlerim büyüyordu.
“Dur,” dedi Rauf, ayağını silkeleyerek kurtulmayı deniyordu.
“Bu kez değil. Mahvettin onu.”
Rauf’u oyuncağın olduğu platforma çıkardı ve ardından belinden bir silah aldı. Rauf’u yakasından çekerek doğrulmasının ardından hasarlı salıncağa fırlattı ama kaçmak için hemen hareket edince Rauf, Affan silahın arkasını onun başına vurdu. “Durmalısın. Yoksa beynini dağıtacağım.”
Uzaklaştıklarında görmem güçleşti ama seslerini işitiyordum. Doğrusu Rauf’un yüzü kanla yıkandığı için istesem de yüzünü göremezdim. Affan zaten, ben salıncaktayken çıkan kemeri takarken silahı onun alnında tuttu. Rauf’un bundan yararlanmak için ellerini kaldırıp onunla boğuşmaya yeltendiğini gördüğümde Affan’a bağırmak istedim ama o da fark etti. Silahı daha güçlü şekilde onun başına çarptı. “Belki de öncesinde seni vurmalıyım ama ölümünün bir cinayet değil, kaza olduğu bilinmesi gerekir.”
Rauf, “Çıldırdın mı?” diye sayıklıyordu.
“Evime geldiğin, onu yeniden gördüğün ilk seferinde söylemiştim uzak durman gerektiğini. Bir kez olsun dinlemedin. Neden, sanki buraya kadar zorlayan sen değilmişsin gibi konuşuyorsun? Lal’in o perişan fotoğrafını bana attığından sonra seni gördüğüm yerde n’apacağımı sanıyordun...”
Affan aralıksız bir nefretle konuşuyordu ama belki de korkuyla geçirdiği dakikalarda Rauf bunları anlamıyordu. “Sana geri getirecektim, yalnız korkutmaya çalışı...”
“Bu korku deneyimini sen de tatmalısın.”
Kemeri kapatıp geri çekildiğinde Rauf’un başı, aldığı darbelerle arkaya yatmıştı. Dik durmuyordu, şimdiden salıncakta kayıyordu. Affan silahın namlusunu onun çenesine koyup yüzünde gezdirdi gözlerini. “Hayatımda sadece bir şeyi çok istiyorum. Almana izin vermeyeceğim.”
Geri çekildiğinde kendimi ayağa kalkarken buldum. Bacaklarım beni iki adım kadar taşıyabildi. Yüzüme saçlarım uçuşurken Affan’ın başını ileriye çevirdiğini görüp takip ettim, bir süre önce Rauf’tan komut alan adam camlı bölmenin arkasından Affan’a bakıyordu. “Çalıştır,” diye komut verdiğinde telaşla hareket etti.
Zincirli salıncağın yükselmeye başlamasını izledim ve Affan’da yükseldiğinden emin olarak geriledi, sonra arkasını döndü. Bana yürümeye başladığını anlasam da gözlerimi salıncaktan, doğrusu Rauf’tan kurtaramıyordum. Affan’ın varlığı yanımda belirdi ve yüzümü avuç içleri ısıttı. “Lal?”
Kalkmamdan ama şimdi hareketsiz oluşumdan, gözlerimi dahi kırpmıyor oluşumdan kötü şekilde etkilenmişti. “Seni arabaya götüreceğim,” dedi.
“Yok,” dedim.
Önüme geçtiğinde başımı sol omzuma alçaltıp Rauf’u görmeye devam ettim. “Neye yok diyorsun canım? Yürümek mi istemiyorsun? Seni kucaklayacağım zaten.”
Onu itme gücünü bulup ileriye çıktım ve hızlanan salıncağa yakından baktım. Affan bu kez kolumdan kavrayıp, “Bunu atlatacak ruh sağlığın yok,” dedi.
“İzin ver,” dedim.
“Hayır,” dedi, çenemden tuttuğunda yüzümü çevirmek istediğini anlayıp karşı koydum. “Sonra seni çok rahatsız edecek, unutamayacaksın.”
“Sorun değil.”
Zaten alıştım ruhlarla, karanlıkla, hayaletlerle aramdaki yakın mesafeye.
“Lal,” dedi ama beni tutup çekemiyordu, canımın ne kadar acıdığını görüyordu.
“Çok kötü olacaksın,” dedi, dudak kenarımdaki yaraya bakmaya başlayınca da dikkati dağıldı. “Seni hemen hastaneye götürmeliyim.”
Dudaklarımdan çıkabilecek en basit ve açıklamasız sözcüğü çıkardım. “Beklemelisin.”
“Lal!”
“Dur.”
Salıncak artık çok hızlanmıştı, Rauf’tan hiç ses çıkmıyordu. Ama ya ben neden bağırmıştım? Çığlık atmış ve ağlamıştım. Buna gülüyordu demek, ben şimdi gülmüyordum. An be an bir rahatlama duygusu yaklaşıyor, sıkışan göğsüm yavaşça genişliyordu.
Ambulans sireninin sesini işittiğimde bunun Affan’ın benim için kendisiyle beraber çağırdığı ilk yardım olduğunu anladım.
Beni, düşeceğimi öngörmüş gibi kolumdan kavramaya devam ediyorken başını kaldırıp salıncağı kontrol etti. Çok hızlı döndüğü için Rauf’u kaçırıyordum ama bana bir daha dokunamayacağını anlamaya başlıyordum.
Son kez kanlı yüzünü görmek için çabaladım ve çabam sonuçlandığında içim çok rahatladı.
Salıncaktaki demirin kopuş gürültüsünü olduğum yerden bile duydum ve Affan beni ansızın geriye çektiğinde, gözlerim bir hayaleti ilk kez gördüğümden bile daha büyük oldu. Bir anda olmasına rağmen, zincirin kopmasıyla salıncağın serbest kalışını ve oyuncaktan ayrılıp aşağı süzülmesini aklıma kazıdım. Rauf’un iri vücudu ile salıncak birbirinden uzaklaştı ve Rauf’un bedeni metrelerce yukarıdan yere çakıldığında, hayatımı kısa süreli ölüm sessizliği kapladı.
Ayakkabıları ile ceketi, o düşerken vücudundan ayrılıp ayrı ayrı yerlere saçılmıştı.
Yanını çok hızlı şekilde kan kaplamaya başladı, başı ve üstü kırmızıya boyandı. Affan bir adım geriye çıktıktan sonra çok hızlı şekilde bana dönüp elini gözlerimin üstüne kapadı, ensemden kavrayışı acele ve endişeliydi. “Neden, neden izlemek zorundaydın ki?”
Ona yaslandım ve vücuduma esen rüzgâr kesildi. Sıcaklığını fark ettim ve dış dünyanın sesleri duyulmaya başladı. Birilerinin yürüdüğünü fark edince bile endişe duymadım, ilk yardım çalışanları olduğunu anladım ve Affan benden ayrılmadan birkaç soruya cevap verdi.
“Öldü mü?” diye fısıldadım.
Affan sağlık çalışanının konuşmalarını dinledi.
Sonra ensemdeki eli gevşedi. “Evet.”
Rahatlama duygusu o kadar ağır geldi ki, vücudum bu kadar yorulmuşken bir de bu duyguyu kaldıramadı. Dizlerimin bağı çözüldü ve Affan’ı hazırlıksız yakalasa bile beni son kez bayıltan düşüşüm onun kollarında sonlandı.
🌳
“Sözümü dinlemekle çok iyi yaptın Lal, seni çok seviyorum.”
Aslında bakıldığında, hayatımın ilk yaşlarında söz dinlemesiyle övülen birisi değildim. Babamın ya da annemin, bazen de ablamın sözlerini dinleyip onlara kulak asıyormuş izlenimi verir, söylenenleri aklımdan çıkarırdım. Fakat büyüdükçe ve babamın ablamla bize yaptıklarından sonra karakterim ilk yaşlarımdan farklı şekilde, karşılık vermemek ve itaat etmek üzerine evrilmişti. Bunu fiziksel sağlığımı korumak, canımın kolaylıkla yanıyor olmasından kaçmak için yapmıştım. Kendimi tehlikelere karşı koruduğu doğruydu ama beni her zaman biraz gurursuz, kusurlu hissettirmişti.
Gözlerim açılana kadar aklımdan bunlar geçti. Affan’ı her şeyden ve herkesten önce göreceğimi biliyordum. Başım yumuşak, yüksek bir yastıktaydı, o da yatağın hemen kenarına oturmuş, kulağımdaki küpeyle meşgul oluyordu. Gözlerim ağır ağır kırpışınca beni neden takdir ettiğini anladım, küpeyi hiç çıkarmayıp yerimi bulmasını kolaylaştırdığım içindi.
Çok yorgun ama kendimde, uyanmış hissederek onun gözlerime çevrilen bakışlarına tutundum. Kendime geldiğimi görünce göğsünü ovalayan parmakları kucağına düştü. Aslında hiç şaşırmamalıydım bu kadar uzun duraksamasını, çünkü zaten ben de biliyordum gözlerime bakmayı çok sevdiğini. Tamamen neşesiz, durgun bakışlarıma yaklaştı ve akıl sağlığımı, ruh ve hatta kalp sağlığımı bile gözlerimden okuduğunu hissettim. “Beni özledin mi?” diye sordu.
Başımı iki yana salladım.
“Ah,” dedi, üzülmüş gibi.
Ne kadar yorgun, düşmüş görünüyordu. Doğrusu Doğa’nın kaybından beri ruh hali iyi değildi ama Bahreyn’e gittiğimizde onu iyi görmüştüm. Son günlerin ve kaybımın, onu ne denli yıprattığına inanamadım.
Bir daha, “Beni özledin mi?” diye sorunca kalbim hızlandı.
Başımı iki yana salladığımı görünce dudakları kıvrıldı.
“Seni ilk kez bu kadar uzun süre görmedim,” dediğinde gözlerimi esir tutmayı bırakıp yüzümün başka yerlerine sırasıyla baktı. “Nasıl olduğunun endişesi, korkusu bir yana... Hiç kimseyi bu kadar çok özlememiştim.”
Yanaklarımı şişirdiğimde gülümsemeye başlamıştı bile. “Anladığım o ki, sen dibimden ayrılmayacaksın şimdi,” dedim.
Gülümsemekte haklı çıkmıştı, söylenecek şey değildi. Beni konuşmadan onaylayıp kulak arkasındaki parmaklarımı dudak kenarıma getirdi. “Özellikle neren ağrıyor, acıyor?”
Uyandığımdan beri bedenimde ağırlık, kaslarımda yorgunluk vardı. O kadar belirgindi ki, sağlıklı vücudumu geri alamayacakmış gibi hissettim. Affan’la bunu paylaşmak yerine, “Gerçekten öldü mü?” diye sordum. Beni anlaması lazımdı, hayalle gerçekler arasındaki çizgiyi kaybetmiştim.
“Sakın onun hayaletini görmeye başlama,” dedi bana.
“Öldü yani?”
“Öldü.”
Neden o kadar güç geldi ki inanması? O yükseklikten düşüp ölmesi zaten beklenilen şeydi ama bana karşı hissettiği nefretin büyüklüğü, sonunda benim öleceğime inandırmıştı beni de.
“Hayaletini görmem daha iyi,” diye teselli verdim Affan’a. “Öldüğünden emin olurum.”
“O hayaleti öldürürüm.”
Ona tek kaşımı kaldırarak bakarken, aslında gerçekten Rauf’un ölümünü sağladığını hatırladım. Bunu benden başka o adam da görmüştü, ya karşılığında Affan suçlanırsa?
Yatakta kaymaya başladığımı görünce dikkatini verdi ve ona daha da yaklaşmak istediğimi anlayıp eğildi. “Ya sana n’olacak?” diye kısık sesimle sordum. “Gerçi sen nasıl serbest kaldın? Çok endişeliydim, çıkamayacağını, beni de bulamayacağını düşündüm.”
“Sorguda oyalayıp duruyorlardı. Fakat evime saldırı haberi gelince zaman alsa da tolerans göstermek zorunda kaldılar. Üstelik Yalın’da vurulmuşken...”
“Ağır mı yaralandı? Neyi var?” Yalın günlerdir aklımdaydı ama cevabı bende endişe uyandırdığı için sormaya korkmuştum.
“Kurşun omzunu yaralamış, düşerken de kolunu kırmış. Sol tarafını kullanamayacak durumda.”
Sızlayan burnumu ovup dolan gözlerimi birkaç saniyeliğine kapadım ve cevabını tahmin ediyor olsam da o soruyu sordum. “Peki Ayaz?”
“Kerim onu götürmüş.”
Biliyordum işte. Bu fırsattan nasıl yararlanmazdı? Ayaz artık o evde değildi, çoktan Rusya’ya ulaşmış olmalıydı.
“Nereden biliyorsun?” diye sordum ona.
“Evin güvenlik kameralarına baktım Lal.”
Gözlerimi farklı farklı yerlere kaçırdığımı görünce çenemin altından kavrayıp yüzlerimizi hizaladı. “Onu hiç aradın mı?” diye sordum. Telefona ihtiyacım vardı, konuşup sağlığından emin olacaktım.
“Aradım tabi. Üstelik konuştum da.” Affan’ın önceliği değildi ama onu merak etmesine mutlu oldum. “Rusya’da, Kerim’le beraber. O gece bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamış, seni sordu hemen.”
“Gerçekten, hemen mi sordu? Aklındayım demek, beni düşünüyormuş.” Korkmuş olmalıydı, silahın neye sebep olacağını biliyordu.
“O adama Ayaz’ı getirmesini söyledim,” dediğinde biraz afalladım, Affan başımı tekrar yastığa koyarken uyum sağladım. Saçlarımı yüzümden çekip düzeltirken örtüyü omuzlarıma geri örttü. “Yapmayacak ama biz alırız. Babasının Ayaz’ı sevdiğini söylemiştin. O halde sağlığından endişe etme tamam mı?”
Kerim onu sağlıkla aldıysa yaralamayacağını, üzmeyeceğini biliyordum ama ben onsuz kalmak istemiyordum. Yalın’ın sağlığına odaklanmaya çalışıp, “Yalın hastanede mi?” diye sordum. “Kendinde mi? O pislik hiç şans tanımadı Yalın’a, bir anda... oldu ne olduysa. Şoktaydım, yardımcı olamadım. Yalın kızgın hissediyor mu bana?”
“Yok artık,” derken yorgunca iç çekip el bileklerimden kavradı. “Sana neden kızsın? Hatta bana yardımcı olmak için hastaneden çıkmak istiyordu ama ona engel oldum.”
“Evet, ben bir şey yapmış değilim ama... yine de yardımcı olmadım, Rauf’la çıktım o evden.”
Örtüyü kontrol edip ayak bileklerimi de örttü, belimin kenarını okşayıp seruma doğru baktı. Onun ne için takılı olduğunu bilmiyordum ama bitmek üzereydi. “Ayaz’a da bir şey yapmamış olmasına sevindim,” dediğinde kararsız, hafif şekilde gülümsedim.
Tam, Ayaz’ın bizi gördüğünü ama onu koruduğumu söyleyecektim ki vazgeçtim. Ayaz’ın bana tepkisiz kalıp, üstelik bana yardımcı olmaması Affan’ın hoşuna gitmeyecekti. Mantıklı olmasa da gerçek buydu.
“Orada ambulans vardı, Rauf’un öldüğünü biliyorlar. Seni suçlamayacaklar mı şimdi?”
Üstelik Affan babasının ya da o adamın bu durumdan faydalanabileceğini daha önceden beri düşünüyordu. Elimi örtünün altına sokuyorken parmağımdaki sargıyı görüp duraksadım, serçe parmağım kapalıydı. Elimi çıkarıp yüz hizama kaldırırken, “Rauf’un yaşadığı bir talihsizlik,” dedi. “O adam oyuncağı çalıştırıp sonunda da düşmesine sebep oldu. Mutlaka yargılanacaktır.”
Elimin üstünden ona kısıp bakışlarımı yolladım. Böyle anlattığında itiraz edilecek bir şey yok gibi görünüyordu gerçekten de. “Elimde neden sargı var?” Serçe parmağımı yüzüne yaklaştırıp gözlerine kadar soktum.
Yüzü çarpıcı şekilde gerildi. Göğsünü sertçe ovalamaya başladığında farkında olmadığım bir yara aldığımı anladım. “Atel de var. Kırılmış, çok şiştiğini gördüğümde... tahmin ettim hemen. Acımadığını biliyorum ama... acıyan başka bir yerin de olabilirdi.”
Başımı yana eğip kendi göz hizama çektim elimi. Tabi ya, elime bastığında olmuştu kesin! Demek ne kadar acımasız bastırıyordu, parmağımın kırılacağı aklıma gelmemişti.
Affan elimi bileğimden tutarak indirdi ve başını yaklaştırırken ellerini de örtünün altında belime kaydırdı. Bana, vücuduma ağırlık vermeden sarılıp yüzünü sol göğsüme doğru bastırdı. Geniş omuz ve sırtı görüşümü kaplarken, gözlerim uzamış saçlarında yoğunlaştı. “Ailemin yaptıkları için, onun yaptıkları için beni suçlama. Bunu düşünmeye başlayıp beni bırakma.”
Aradığım, istediğim ve alıştığım sıcaklığı bulunca gözlerim kapandı. “Neyi düşünmekten söz ediyorsun?”
“İlişkimizi gözden geçirmekten söz ediyorum. Sakın bunu yapma. Ölmesi zaman aldı, seni incitti ama... sakın benden ayrılmayı aklından geçirme.”
Sanırım Affan’ı, beni sevmediğinde bile değil, ancak başkasını sevdiğini düşündüğümde bırakırdım. Ki, o günün geleceğine dair korkum da artık kalmamıştı. Ya da geriye, gerideki birisine döneceğine dair korkum.
Belime fark edilir şekilde dokunup, “Bir şey söylemek istemiyor musun?” diye sordu.
Bana sarıldığı saniyeden beri uykum gelmişti, yanaklarımdan rahatlık gözyaşları süzülüyordu. Buna bile cevap veremedim, bir müddet böyle hissetmem lazımdı ki hayatın aslında benim için nasıl bir yer olabileceğini de hatırlayayım. Böyle bir hayatım vardı. Affan beni seviyordu. Beni herkesten çok seviyordu.
“Bana aşık mısın?” diye sordum.
O kadar hızlı başını salladı ki gözlerim kapanırken dudağımdaki yarayı göze alarak gülümsedim.
“Sen benim için nefes almaktan bile önceliksin Lal. Yaşamaktan bile önceliklisin.”
Bilmediğim bir şey söylememişti ama bu kadar istekli davranması hoşuma gidiyordu. Bana bu kadar yaklaşması güvende hissetmemin yanında beni rahatlattı, gözlerimi uzun süre açamadığımı fark ettim.
Affan uzaklaştığında bile o rahatlama devam etti. Elimle ve ardından yüzümle ilgilendiğini, kollarıma dokunduğunu anladım. Bir şeye bakıyor, arıyor ya da iyileştirmek istiyor gibi inceleyiciydi.
Kendi öksürük sesimle gözlerimi açtığımda odanın kapısından bir hemşire girmek üzereydi. Affan yatak kenarında, ayakta dururken kolumun arka kısmına odaklanmış, sanki benim haberim olmayan bir yarayla ilgileniyordu. Hemşireyi ve bakışlarımı fark ettiğinde kolumu yatağın kenarına bıraktı. “Acıttım mı?”
“Hayır,” derken sesim uyuşuktu. “Uykum var.” Ne zamandır burada olduğumuzu sormamıştım ama bir süredir dinlendiğim belliydi.
“Serumun etkisidir,” dedi hanımefendi, diğer kolumdaki serumu çıkarmakla meşgulken. Gülümsemesine karşılık veremedim. “Ama uykunuzu alıp dinlendikten sonra daha dinç hissedeceksiniz.”
“Bir şeyim var mı?” Farkında olmadığım şekilde incinmiş miydim?
“Değerleriniz düşük ama ilaç ve beslenme takviyesiyle iyi olacaksınız.”
Aynı gülümsemeyle odadan ayrıldığında, onunla konuşmak için dik tuttuğum başımı yastığa bıraktım. Affan saçlarımı boynumdan, yanaklarımdan çekerek, “Su istiyor musun?” diye sordu.
“Dişlerimi fırçalamak istiyorum,” dedim, kendimi hiç temiz hissetmiyordum.
“Kalkabileceğini sanmıyorum.”
Mırıldandım. “Doğru.”
“Sorun yok. Beni bir dakika bekle bir tanem.”
Odadan çıkarken kapıyı aralık bıraktı, çok uzaklaşmayacağını anladım. Gözlerim o dönene dek kapalı kaldı ve geldiğinde ona baktım. Elinde iki karton bardak vardı. Ensemden yavaşça tuttuğunda kalktım ama alnım direkt omzuna düşünce gülümsediğini duydum.
“Ağzını çalkayalım,” dediğinde önümde bir dolu, bir de boş bardak belirdi. Başım dönse de zorluk çıkarmadan biraz su aldım, ağzımı çalkalayıp diğer bardağa tükürdüm. İki kez bunu yaptıktan sonra Affan’ın yeniden doldurduğu suyu içtim. Serinlik çok iyi geldi ve bir mendil çıkardı. Onun elinden telaşla alıp kendi ağzımı kendim sildim.
“Biraz daha?” Sordu.
Kolunu kavradım ve alnımı tişörtle kaplı omzuna koyup, “Ayaz’la konuşmak istiyorum,” dedim.
“Uyandıktan sonra.”
“Şimdi.”
“Tamam, sen uzan ben arayacağım.”
Yumuşak yastığa gömülünce örtüyü tekrar üstüme örttü. Kalktığında panikledim ama odadan çıkmadı. İçerideki aydınlık azalınca stor perdeleri indirdiğini anladım, daha karanlıktı artık. Dinlenmek için zihnim, gözlerim uzun süre kapalı kaldı.
Affan’ın, “Ben ona yardımcı olurum,” sözleriyle bir müddet sonra uyandığımda, odada yalnız olmadığımızı anladım. Işık yanıyordu, hemşire bir şeyler söylüyordu. Son halimden daha kuvvetli hissederek yastıktan kalktığımda, Affan’da ayaklı yemek sehpasını yatağın kenarına çekerek bana baktı. “Artık uyuma. Yemek zamanı.”
Hemşireye çekingen bir bakış attığımda, bana yardımcı olmak için hamle yaptı. Yastığımı doğrultup nasıl olduğumla alakalı şeyler sordu. Kısık sesimden cevaplarımı dinleyip odadan çıkınca, Affan yatağımın kenarına, karşıma konumlandırdı kendisini. Aramızdaki beyaz, ufak masada bir tepsi vardı. Özenle hazırlanmış hastane yemekleriydi, oda güzel ve genişti. Hangi şehirde olduğumuzu bile bilmesem de özel hastanede konakladığımızı anlamıştım. Gözlerim bir anda heyecanla açıldı. “Yalın’da bu hastanede mi yoksa?” diye sordum. “Gidip görelim Affan.”
“Yalın Bursa’da.”
“Ya biz?”
“İstanbul’dayız.”
Bursa bana huzurlu ev evde hissettirirken İstanbul hep bir felaketin habercisi ve yeri gibi hissettiriyordu. O evi, başka hiçbir konuma değişeceğimi düşünmüyordum. Oradaki tüm anılarım da iyi değildi ama en mutlu olduğum zamanlar oradaydı.
“Dönelim,” dedim.
Bir kase çorba vardı, Affan önce kaşığın ucuyla sıcaklığına bakıp ardından içmem için uzattı. “Tuzsuz, sızlanma.”
Yanaklarımı şişirip isteksizce çorbayı içtim, yarıladıktan sonra daha istemedim. Bu kez haşlanmış sebze yememe yardımcı oldu, aslında kollarımı gayet kullanabilirdim ama... Affan’ı bu kadar yakınımda tutmak hoşuma gidiyordu.
Bir saniye ara verdiğinde, “Ne zaman döneceğiz?” diye sordum.
“Doktorla görüştükten sonra.”
Beni tok tutması için ekmek de yedim ama günlerdir aç kaldığım için midem farklı tepki verdi, normalden hızlı tıkandı. Affan’ı daha yemeyeceğime ikna ettim ve o yemek masasını aramızdan alıp odanın köşesine bırakırken omuzlarımı ovdum. Geri döndüğünde derhal üstündeki kota uzandım, ellerimi kemerinden aşağıya indirip ceplerine soktuğumda başımın arkasından tuttu.
“Bana kızgın mısın?” diye sorarken sesi gerçekten savunmasız, endişeliydi.
“Ne için?”
“Ne demek ne için Lal? Canın acıdığı içim mesela? Ya da yalnız kaldığın için.”
Hatam yüzünden o bana kızmış mıydı?
“Değilim,” dedim düşünmeden.
Verdiğim cevap umduğum gibi iç huzurunu sağlamadı. Telefonu sol cebinde bulup çıkardım, şifresini bildiğim için hemen açtım. Son aramalara girince Ayaz’ın ismini buldum, kayıtlı olmayan birçok numarayla da konuşmuştu. Oğlumu ararken heyecan ve tedirgindin ama yanıt bulamadığımda bu tedirginlik saf bir korkuya dönüştü. Son aradığında gerçekten uzun konuştuklarını gördüm.
Affan anlayıp, “Şimdi bir de kafanı buna takma,” dedi. Telefonla n’aptığımı izlemişti. “Yanında değildir, ya da babasıyladır. Konuştuğumuzu gördün değil mi? Senin için yemek yiyip yemediğini bile sordum.”
Bu neden böyle hoşuma gidiyordu? Affan Ayaz’a yumuşak davranınca, biraz ilgili olunca o an ne durumda olursam olayım kalbime dokunuyordu. “Yediğine eminim,” dedim. Açlığa dayanamazdı.
“Öyle zaten Lal, iyi şu an. Hadi, ona mesaj at, sana fotoğraf yollasın.”
Söylediğini yapmak için uygulamaya girdiğimde daha önce Ayaz ile konuştuğunu gördüm, aralıklı birkaç konuşmaydı. İster istemez gözüm takıldı. Dışarıya çıktığında benimle ilgili sorduğu sorular vardı, bunlar dışarıda olduğunda bana da sorduğu sorulardı ama sanki iyi olduğumu teyit ettirmek için Ayaz’a da sormuştu.
Ayaz, bendim, annen. Neden açmadın, Affan arıyor diye mi? Ben arıyordum, lütfen açar mısın? Telefonun yanında değilse de, mesajımı dinlediğinde bana cevap yaz canım. Ses kaydı at, ara. Fotoğraf da gönder, nasıl olduğunu yüzünden anlarım. Ama ben iyiyim, merak etme sen. Bir sorun yok.
Ses kaydını gönderip cevabı beklerken dudaklarımı kemirdim. Görülmediği için stres yaptım, mantıklı düşünürsem Kerim’in onu koruyacağını biliyordum, görünürde bir düşmanı da yoktu ama...
“Onu bulabilir misin?” diye sordum Affan’a ama tekrardan benimle olması güvenilir miydi, hâlâ bilmiyordum. Rauf ölmüş olsa da...
Hadi canım, o gerçekten öldü mü?
İnanılmaz gelmesini anlamalıydı.
“Eğer şimdi korkmayı, endişe etmeyi bırakacaksan bulacağım.”
“Nedir demek istediğin? Endişe edersem bulmayacak mısın?”
Saçlarımın dalgalarından parmaklarını kaçırdı. “Tabii ki bulurum Lal, tabii ki. Fakat seni bu kadar endişeden nasıl alıkoyacağımı bilmiyorum. Çok bitkinsin, ben Ayaz iyi diyorum, bu vaziyetteyken kendini bir de bu yüzden hırpalamanı istemiyorum.” Dizlerini kırarak önümde eğildi, üstümdeki giysilerin yerinde yumuşak kumaştan bir hastane elbisesi vardı. “Nasıl hissediyorsun?”
Çenesini dizime koyup geniş kollarıyla belimi sardığında oturma pozisyonuna gülümsedim ama gözlerim yaşardı. “Seni çok özledim. Başta yalan söylemiştim, anladın değil mi?”
“Tabii ki anladım Lal. Ben seni hiç yanlış veya eksik anlamam, söylediğin ne olursa olsun. Seni, diğer insanlarla aynı şekilde algıladığımı mı zannediyorsun? Ben senin her duygunu farkına varırım, hepsi içime doğar. Sadece beni özlediğini, ya da beni sevdiğini bilmekten söz etmiyorum. Senin tüm ıstırabın da mutluluğunda benim kalbimde.”
O kadar şeffaf ya da anlaşılabilir olduğum için değil. Ona herkesten başka bakıyor olmam anlamasını kolaylaştırıyordu ama bunun da dışında, zaten birbirimizi anlamamızı basitleştiren çok özel bir bağımız vardı.
Kaderinde olan birisiyle karşılaştığında bunu kalbinde hissedebiliyordun.
Kirpik diplerimi temizlerken, “Seni sevmeye başladığımı benden önce anladın sanırım,” dedim. Aslında sanmıyordum, gerçekten de böyleydi.
Affan, “Ama sen benim seni sevdiğimi geç anladın,” dedi.
“Ya, sen sanki çok samimi, konuşkan birisin de anlamamak benim kabahatim. Allah’ım ya...”
“Ama seninle konuşmayı çok seviyorum ben.”
Kolumun iç yüzeyine bakıp serum iğnesinin girdiği yerlere baş parmağıyla dokundu. Elindeki yüzüğü görünce yüzüm korkudan beyazladı. Hiç hissettiğimi hatırlamayınca gözlerimi alçaltıp boynuma baktım ve zinciri de yüzüğü de buldum. Parmağımın kenarıyla yüzüğümü okşadığımda, “Bunca şeye rağmen kaybetmemişsin,” dedi Affan. “Onu seviyor musun?”
“Çok seviyorum. Rauf pisliği fark edip anlar diye kıyafetimin altında gizliyordum.” Sıcak tenime bastırdım yüzüğümü.
Burnundan soludu. “Artık hayatta değil, onu unutmaya bak Lale.”
Düşüşünün ağır sesi ve zemindeki kan kaplı görüntüsünü unutamıyordum. Uyandığımdan beri defalarca aklıma gelmişti ama bu rahatsızlıkla yaşamayı, onun hayatta olmasına tercih ederdim.
Telefonunu bırakıp onu kollarından tutmayı denedim. Affan, kendisini dizleri üstünden kaldırmama bakarken, “Yanıma uzansana,” dedim.
“Olmaz maalesef.”
“Nasıl? Neden?”
“Vücudun çok hassas, ağrıyor da değil mi? Bir süre daha yalnız uyumalısın.”
Çaresizce koluna doğru baktım. “Sorun değil.”
“Ne sorun değil?”
“Beni ezebilirsin, sorun değil. Benimle uyu.”
“Ezebilir miyim?”
“Evet, hiç dert etmem.”
Affan, bu kadar açık konuşmama pek alışkın değildi. Sesimdeki isteği de gözden kaçırmamıştı üstelik. Bacaklarını yatağa yaslayıp üstüme eğildi ve beni geriye iterek yatakta uzanır pozisyonda konumlandırdı. “Hiç böyle açık konuştuğunu duymamıştım.”
Tek gözümü yumup sızlandım. “Narkoz etkisindeyim galiba.”
“Sana narkoz etki etmiyor Lal.”
Doğru ya, bu sırrımı ona vermiştim. Asla ameliyat olamayacağımız, çocuk yapamayacağımın sebebiydi bu. Pes edip gözlerimi açtım. “Serumun etkisindeyim.”
“Böyle sapıklaşma etkisi yoktu.”
Ağzım açık kalmak bir yana, utandırdı da beni. “İnsan sevgilisinin sapığı olur mu Affan?”
“Beni ez, dedin.”
“Böyle söyleme.” Başımı diğer tarafa çevirip camdan dışarıya baktığımda, saçlarıma kadar eğilip ensemden öptü. Aniden hissettiğim sıcaklık ve yumuşaklıkta gözlerim titreyerek kapandı.
Kapı tıkladığında istemeden gerildim. Gözlerimi açtığımda Affan üstüme, yüzüme bakıp müsaitliğimi kontrol etti ve ardından, “Evet?” dediğinde kapı da açıldı.
Bir üniformalı polis memuru görünce benden beklenildiği şekilde korktum. Affan’ın tekrardan uzaklaşacağı düşüncesiyle yatakta doğrulduğumda, memur da içeriye ilerleyip öncelikle, “Geçmiş olsun,” dedi. “Hanımefendinin uyandığını öğrendik, ifadesine başvurmak istedik.”
“Neyle ilgili?” diye sordum, benim için mi gelmişlerdi?
“Lunaparkta gerçekleşen kazayla ilgili.”
Gözlerimi Affan’a çevirdiğimde, odanın ilerisine yürüdüğünü gördüm. Polisin karşısına geçip, “Her şey anlattığım gibi oldu,” dedi. “Eski çalışanımız Rauf kardeşimin kaybının ardından iyi değildi, sevgilimi kaçırmasının ardından kendilerini bulduğumda kaçmak için sevgilimi bindirdiği oyuncağa bindi. Çalışanın ifadesini de aldınız, kendisi de salıncağın bozuk olduğunu söylüyordu duyduğum kadarıyla. Bir kaza gerçekleşti, sevgilimin de bunlardan farklı anlatacağı şey yok.”
O adam, bizimle aynı şeyleri söylemeye nasıl ikna olmuştu acaba? Doğru ya, bu şekilde anlattığında kendisi de kurtulurdu, beni ölmem için oyunacağa bindirdiği ortaya çıkmazdı. Güvenlik kameralarının çalışmadığını hatırlıyordum, Rauf özellikle bundan bahsetmişti. Görgü şahitleri de aynı şeylerden söz ediyorsa, gerçekten Affan’ın suçlanacak bir şeyi olmazdı değil mi?
“İşimi yapmalıyım.” Affan’ın yanından geçip karşıma kadar yürüdü memur. “İyiyseniz kazadan öncesini ve kaza esnasını anlatır mısınız?”
Nereden başlayacağımı hemen seçemedim, biraz duraksadım. Affan derhal yanıma geldi, hemen arkamda dikilirken elini kolumun üst kısmına yerleştirdi. Rauf’un beni kaçırma sebebinin anlaşılmayacağını bilsem de öncesinden söz etmeden o gece yaşanılanlardan bahsettim.
Eve geldiği, beni kaçırmadan önce Yalın’ı vurduğu, beni yatta esir tuttuğu ve oldukça kötü davrandığını en kısa, dramatik olmayan şekilde, üstü kapalı anlattım. Affan’da burada dinliyordu, Rauf’un canımı acıtmak için bana çok kez dokunduğu belliydi ama duyarak daha da yıpranmasını istememiştim. Anlattıklarımı onaylayacak şekilde kırık parmağımı gösterdim, zaten memur da yüzümdeki birkaç ize bakmıştı.
Kazadan önce Rauf’un beni oyuncaklarda korkttuğunu, Affan geldiğinde de kaçmanın yolunu bu şekilde bulduğunu açıkladım tıpkı biraz önce Affan’ın açıkladığı şekilde. Eğer memur odaya girdiği ilk dakikada Affan bu kadar detaylı şekilde konuşmasaydı, kaza anını nasıl toparlardım bilmiyordum.
“Lütfen okuyup onaylayın,” dedi memur, ifademi yazdığı kâğıt önümde belirdiğinde.
El yazısını Affan’da benimle okudu, imzamı kararsızca attım ve polis bir dakika kadar sonra odadan çıktı. Rauf’un ölümü hakkında ufak yalanlar söylemiştim fakat anlaşılacağını düşünmüyordum, hem Yalın’ı yaralayıp beni kaçıran, üstelik ölmüş de olan bir adam için kim zaman harcayacaktı ki?
“Yaklaş,” dediğimde Affan istediğim gibi yüzüme hizaladı kendisini. Kulağına fısıldadım. “Yalan söylediğimiz anlaşılırsa n’olur?”
Bu kadar eğilmişken yanağımla kulağımın arasındaki yeri, dudaklarını sürte sürte öptü. “Seni hapse atarlar.”
“Sen?”
“Seni beklerim.”
Hiç ciddiye almadım tabi, ben bir şey bile yapmamıştım! Başımı az arkaya koyup kısık gözlerle baktığımda, alnını alnıma koyup derin bir nefes aldı. Yeniden, belki de yüzünce kez koku duyusunu test etti ama sonuç değişmedi.
“Doktoru çağırır mısın?” dedim, uzaklaşmadan. “Çıkabilir miyim diye soracağım ona.”
“Ben senin yerine sorarım.”
Affan parfüm kokmuyordu, ilk kez tamamen sigara koktuğunu duyumsuyordum. Kendine hiç vakit ayırmadığını zaten giysilerinin bir süredir değişmemesinden anlamıştım. Saçlarının uzunluğu ve sakal bırakışını onu gördüğüm ilk anda fark etmiştim. Elini başımın arkasında tutup bir süre hiç ayrılmayınca ben de uzaklaşmadım, düzensiz soluk alışverişini dinledim. Avucunun içine aldığı saç tellerimi parmaklarıyla okşadı.
“Neden sarılmıyorsun?” diye sordu, beklemediğim şekilde.
“Sen... rahat sarıl diye.” Beni çok sıkı ve istekli tuttuğu için kıpırdamadan durmayı seçmiştim.
Hemen, “Hayır Lal,” dedi, neredeyse homurdanarak. “Sen de sarılmayınca güvensiz hissediyorum.”
Kollarımı belinin kenarlarından kaydırıp parmaklarımı sırtında birleştirdim. Aramızda, duruşumdan kaynaklı birazcık boşluk vardı ve kalp sesimin o boşlukta yankılanmasını utanarak dinledim. Bir rahatlamayla iç geçirip dudaklarını yanağımda, alnım ve gözümde, burnum ile çenemde dolaştırdı. Hızlı ve endişeli, özlem doluydu öpücükleri. Sırası aynı olmasa da ikinci kez yüzümü dudaklarıyla dolaşıp göz göze gelene kadar beni öptü. Her öpücük sesi odayı kalp atışlarım gibi doldurdu.
Her ne kadar rahatlık yaşasa da vücudu çok katı, sertti. Boynuna bakınca bile gergin cildini, damarlarını seçebiliyordum. Kapı tekrar aralandığında onunla başlatacağım konuşmam ertelendi ve bu kez bir doktor girdi. Orta yaşını geçmiş, çok güzel bir kadındı. Bizimle ilgilendiğinde hemen buradan ayrılmak istediğimi aktardım, biraz fazla sızlanmış görününce de çekindim.
Doktor çıktıktan hemen sonra aralık kapının diğer tarafında tanıdık başka birini gördüm. Bu korumaydı. İlk bakışta fark ettiğim diğer şey sol gözündeki koyu morluktu, bir yumruğun bıraktığı ize benziyordu. Affan nereye baktığımı görünce kaşlarını kaldırdı ve korumaya attığı tek bakışta, koruma aralık kapıyı örttü.
“Ona kim vurdu?” diye sordum. “O gece neredeymiş, biliyor musun?”
“Dönüş yolunda arabası arızalanmış. Rauf’un yaptığına eminim.”
Elbet bunu da düşünmüştü çünkü koruma yabana atılacak bir adam gibi görünmüyordu, eğer evin etrafında olsaydı o gece Rauf’a gerçekten zorluk çıkarırdı. Korumanın arabasında olmadığı, belki bizimle emniyette vakit geçirdiği bir zaman diliminde arabasıyla bu şekilde uğraşmıştı.
Örtüyü iyice itip kalkarken, “Yazık,” dedim. “Yüzüne n’olmuş?”
Bana kısa bir bakış atıp arkasını döndü.
Dudaklarımı birbirine bastırırken hayret dolu nefes aldım. “Ama neden yaptın?” dedim. O bakışından anlayacağımı anlamıştım tabi.
“Tek işi seni korumaktı. Yapamadı.”
Koltuğun kenarında ceket vardı, Affan’a ait olduğu anlaşılıyordu. Onu alıp yanıma geri döndüğünde, “Ama hâlâ burada?” dedim korumadan söz ederek. “Güveniyorsun yani ona? Öyle anladım.”
“Yalan söylemediğini biliyorum ve ayrıca tekrardan başka birisine güvenemem, bu durumda koruma değişemem.”
Rauf, ummadığı şekilde sonunu getirmiş olsa da o adam hâlâ hayattayken Affan korumaya ihtiyaç duymaya devam edecekti. Ben ayaklarımı çıkarıp üstümdeki elbiseyi düzeltirken, Affan’da ceketi omuzlarıma koyup kollarımı okşar gibi tutarak giyinmeme yardım etti. “Ama üzüldüm yüzünün o haline, yalan söylemediyse vurmasaydın keşke.”
Kollarımdaki elleri sabit kaldı, başını ufak bir hareketle kaldırdığında göz temasımız başladı. “Başka bir adam için üzülme.”
“Niye ki, kalpsiz miyim ben?”
“Hepsini bana verdiğini söylüyordun.”
“Onu sen söylediğin için söyledim.” Göz kırptım.
Sıra ceketin fermuarını çekmeye geldi. “Başka bir adam için üzülme.”
Bu duygusunun üstüne gitmeden sessiz kaldım. Hareket ettiğimde bel ve boyun ağrımı hissediyordum. Ayakkabım yoktu, Affan muhtemelen hiç yanımdan uzaklaşamadığı için eve bu şekilde dönecektim. Beni giydirdikten sonra odaya göz attı ve ardından ilk bacaklarımın altından kavradı, kolumu ensesinden geçirerek ağırlığımı bıraktım. Beni kucakladığında havada ama güvende hissederek omzuna yaslandım.
Korumanın açtığı kapıdan çıktığımızda gözlerimi yol boyu kapalı tuttum. Serin havada fazla kalmadan araca bindiğimde kendime çeki düzen verdim. Affan araç hazırlığını yaparken saçlarımı, elbiseyi düzelttim. “Yol uzun, arka koltukta daha rahat eder miydin?” diye fikrimi sordu.
“Koltuğu arkaya yatırırım.”
Benim için her türlü kolaylığı sağlarken onu izledim. Bu kadar ciddiye alınmak, özenilmek hâlâ garip hissettiriyordu. Benden ayrılmadan omzumun üstünü öptü ve aracı kullanmaya başlayınca telefonunu alıp kontrol ettim. Mesajlarım görülmemişti.
Koruma aracının arkamızdan takip ettiğini gördüm ama Bursa’ya girince arkamızdan ayrıldı, Affan’ın bilgisi dahilinde olduğunu anladım. Onun ceketini yüzüme yakın tutup aralıklarla koklayarak akan yolu seyrettim. Rauf’a dair hiçbir şeyi yeniden yeniden düşünmek istemeyip akla gelen düşünceleri engelledim, kafa karışıklığıyla geçen dakikalarda iki kez mola verdik. Affan bana içecek ile tatlı alınca arabayı yol kenarında durdurup yedik. Kırıntıları üstümden tek tek toplamasına karşı gülümseyip üzerine eğildim, sırtı koltuğuna yaslanana kadar onu dudaklarından öptüm. Elleri çok çabuk belimden tuttu ve başımın arkasından bastırarak dilini yavaşça dudaklarımdan geçirip öpüşmemizi uzattı.
Nefes nefese ayrılmamızın ardından başımı önüme eğip biraz bekledim, gözlerine bakma cesareti bulduğumda başı hâlâ arkaya yaslıydı ve gözleri yarı yarıya örtülmüştü. Aralık dudakları tekrar ileriye uzanınca, elimi aramıza koyarak onu durdurdum.
“Neden?” dedi, oflayarak. Gözleri dudak hizamdaydı.
“Zaten öpüştük,” dedim.
Dudaklarımız arasında duran elimi bileğimden kavrayıp hızla indirdi ve başımın arkasından tutup beni kendisine çekince, adeta üstüne düşerek onunla öpüştüm. Beni her defasında aceleci, soluk soluğa kalarak öpüyordu ve bir gün bunu onun kadar hızlı yapabilecek miydim, bilmiyordum.
Ellerinin boynumda dolaşması, ceketin fermuarını indirmesi bana işaret verince başımı geriye çekip ondan uzaklaştım. Bir daha seslice oflayıp gözlerini yumdu, ben koltuğuma geri yerleşirken bekledi. Kemerimi düzeltip açılan giysiyi dizlerime indirdim ve Affan arabayı çalıştırmadan önce başımı okşayıp saçlarımı düzeltti.
Eve yaklaştıkça endişelerim azaldı, oysa bu evden güç de olsa çıkarılmıştım. Ne kadar güvenli olduğundan emin değildim. Yine de erimiş kar yolunda yürürken, etrafıma bakarken en güvende hissettiğim yerin burası olduğunu düşünmeden yapamıyordum. Bu Affan’la yaşadığım için mi, o beni bu evde sevdiği için mi yoksa ben ona güvendiğim için miydi, anlamıyordum.
Ev kapısından girince günlerdir havasız kaldığını anladım. Yalın ile Ayaz bu evden çıktıktan sonra eve girmişse belki Affan bir iki kez girmişti, vakti beni aramakla geçirdiği açıktı. Salonun içine yürürken gözlerim merdivenin aşağısına kadar kaydı, Yalın basamakta vurulup yuvarlandıktan sonra buraya düşmüştü. Zemindeki koyuluğu fark edince ürperdim, kan lekesi neredeyse kahverengine dönüşmüştü.
Affan kapıyı kilitleyip yaklaştığında, “Siktir,” diye fısıldadı. Önüme geçene kadar yürüyüp görüşümü kapadı. “Başka bir yerde kalmak ister misin?”
Dikkatim dağılırken anlam vermeye çalıştım sorusuna. “Gitmemi mi söylüyorsun? Ben nerede kalabilirim ki?”
“Yalnız değil herhalde, ne geçti hemen kafandan.” Üstümdeki ceketi kollarımdan çok nazikçe çıkarıp çenemin altından kavradı, yüzümdeki birkaç ize karşı sert nefesler aldı. “Beraber başka bir yerde konaklayabiliriz. En azından bir süreliğine.”
“Bizim evimiz burası, ben başka yerde kalmayı istemiyorum. Sen istiyorsan düşürüm ama yine de fikrim değişmez.”
“Evden başka bir yerde kalmayı sevmiyor musun?” diye sorarken, burayı ne kadar benimsediğimi yüzüme vurmadı.
“Yok yok, çok sevmem. Evimizi daha çok seviyorum.”
Üstümdeki giysiden, koku ve bakımsızlıktan kurtulmak için arkamı döndüm. Odama çok hızlı yürüdüm, girdiğim gibi de dağınık yatakla karşılaşıp duraksadım. Ayaz evde olsaydı kesinlikle düzeltmiş olurdu. Dolap kapıları da açılmıştı ama onu götürürken tek bir kıyafetini bile almamıştı Kerim, hepsi buradaydı. Oğlumun kalmak ile gitmek arasındaki kararsızlığını hatırlıyordum, babasının yanındaki özgürlüğünü tekrar tattığında onu kendime döndürebileceğimi sanmıyordum.
İçimde geniş bir boşluk açıldı, kalbim o boşlukta yalnızlaştı.
Affan’dan telefonunu tekrar istemek için salona döndüğümde yerdeki kanı sildiğini gördüm. Eğilmiş, kan lekesini aceleci şekilde çıkarmaya çalışıyordu. Sessizce sırtını izledim ve kalkıp yeri, etrafı kontrol ettiğinde lekenin bir hayli geçtiğini gördüm. Elindeki beze iğrenerek bakıp merdiveni çıkmaya başladığında, ben de odama geri döndüm.
Ayaz’ı çok özleyeceğimi o an biliyordum. Bu yüzden, henüz onu sakince özlüyorken bile gözlerim yaşardı.
Banyoyu kullanmak için hareket ettim, birkaç parça rahat giysi çıkarıp banyoya geçtiğimde Rauf’un ölümünü yeniden hatırlamış, dalıp gitmiştim. Sonunda birimizin ölümüyle bu kinin biteceğini biliyordum ama o beni, kendimin öleceğine inandırmıştı. Ben de öyle sanmıştım. Sanırım Affan’ı unutmuştum. O benim yaşamamı, Rauf’un ölmemi istediğinden daha fazla istemişti. Ve de o kazanmıştı. Onunla ben kazanmıştık.
“Lal?”
Beni odada bulamayıp banyo kapısına kadar geldiğini sonradan fark ettim. Kapı çerçevesini iki eliyle tutmuş, kıyafetten kurtulmamı izliyordu. Bakışlarının derinleşmesinden gülümsediğimi anladım, son düşüncem beni gülümsetmeye ne zaman başlamıştı bilmiyordum.
Beni baştan aşağıya inceleyerek, “Yıkanmak mı istiyorsun?” diye sordu.
Bir dakika daha beklemek istemiyordum hem de. “Hem de çok.”
İçeriye girerken kapıyı kapadı. Gitmeyeceğini anladım ve Affan ben sormadan, “Parmağın kırık,” diye sebebini açıkladı. “Su değmemesi lazım.”
Elimdeki ağırlığı tamamen gözden kaçırıyordum. Hissetmediğim için unutuyordum. Affan tişörtünü, kumaşın ense kısmından çıkararak kendisini yalnız pantolonuyla bıraktı ve arkama geçip hastane kıyafetinin düğmelerini çözdü. Üstümden düşen kıyafetten sonra kabine girdiğimde, Affan’da pantolonunu dışarıya bırakıp yanıma geldi. Suyu seviyesini ayarlarken, onun yanında ne kadar az şey yaptığımı bir daha fark ettim. Kendimle ilgili her şeyi bile o yapıyordu, ben yapamadığım için değil, onun çok hoşuna gidiyordu.
“Bu sıcaklık iyi mi?” diyerek suyu koluma akıttı.
Baş salladığımı görünce gözlerini yavaşça bedenimde gezdirmeye başladı. Kollarımı gövdemde bağlamış, saçlarımı da omuzlarıma düşürmüş olsam da çıplak olduğumdan kaynaklı beni tamamen görüyordu. Hissedilen yorgunluğumun dışında, vücudumda yeni kırmızı, mor izler vardı. Aynı anda fark etmek gözlerimizi tekrar birbirine kavuşturdu. Affan’ın kalbini kıran şeylerin hep kendimle alakalı olduğunu fark ettim. Beni tutmak, korumak için kalın bir zırhı vardı ama yapamadığında derinden kırılan kalp de onundu.
“Onun vücudu şimdi daha kötü.” Haklılığıma gülümsedim.
Affan bunda teselli bulmadı tabi. Suyu omuzlarımdan aşağıya akıtıp parmaklarıyla da bana dokunurken iyice yaklaştı. Vücudu çok sertti, eline biraz duş jeli sıkıp tenimde köpürtürken sinirleri çok bozuk görünüyordu. Ne yapabileceğimi düşündüm ama Affan’ı bu ruh halinden uzaklaştırmak çok güçtü.
Konuyu değiştirmeyi amaçlayarak, “Sana bıraktığım notları gördün mü?” diye sordum. Sessizce güldüm yaptığım çocukluğa.
“Ne notu?”
Demek görmemişti, o halde söylemeyecekti. Normal şartlarda ve aslında şartlarda normal olmadığı için evde vakit geçiren bir adamdı, illaki sırasıyla onları bulurdu. Gülümsediğimi ama söylemek de istemediğimi anlayıp, “Önemli bir şeyden mi söz ediyorsun?” diye sordu.
“Hayır, bir şeyler yazmıştım, hayati bir şeyden bahsetmiyorum.”
“Anladım güzelim.”
Unuttuğum elimi bileğimden tutup uzaklaştırdı, sargıya su gelmesini engellemiş oldu. Diğer elimi kullanarak saçlarımı yıkamaya çalıştım ama Affan benim için bunları hep kolaylaştırdı, kendisi de oldukça ıslandı. Kollarının arkasından tutup beline, karnına kadar dokundum. Biraz sonra bakışları ellerimi takip etti, amacım aramızdaki havayı derinleştirip değiştirmek değildi ama istemsizce boynuna yaslanıp ona yakınlaştım. “Sudan daha sıcaksın,” dedim. “Öfkeli olduğun için mi?”
Suyu bu kez başımdan aşağıya akıtınca köpükler vücudumdan indi. “Bilmiyorum. Belki de.”
Elimi tutup kendi eliyle beraber vücudunda dolaştırdı, sanırım neresine dokunmamı istediğini bu şekilde tarif ediyordu. Islakken kirpikleri çok güzel görünüyordu, gözlerinin içinde yansıma oluşmuştu. Koyulaşan saçlarını başının arkasına atıp başka şekiller verdiğimde, Affan beni kendine bastırıp boynuma sayısız öpücük koydu.
Kabinden çıktık, kendimi kuruladım ve o arkamdan gelirken çıkardığım kıyafetlerimi giyinmeye başladım. Elim zorlayacağı için Affan yardımcı oldu ve öyle ayrıldı yanımdan. Kendimi yormamaya gayret ederek odayı topladım, telefonumu bulduğumda şarja koydum. Zeus’un havlamalarıyla salona geçince, Affan’ın da giyinip indiğini gördüm. Zeus’un, onu ağzından öpmesine bu kez bir şey demeden onunla mutfağa geçiyordu.
Onun büyük ev terliklerini ayağıma geçirip arkasından sessizce ilerledim. Dolaptan bir şeyler çıkardı, meyve tabağı hazırlarken telefonuna bakındı. Ayaz’a kendi telefonumdan da mesaj atmıştım, görmemişti. Belki daha güvendeydi ama bu iş, onunla konuşmadan devam etmezdi.
“Neden ayakta bekliyorsun?” dediğinde niyetim cevap vermekti ama bir araç sesi duyunca kalp atışlarım göğsümde devleşti. Affan derhal camdan dışarıya bakıp rahatlayarak yanımdan geçti. “Yalın döndü.”
Rahatlayıp, hatta sevinerek koridoru koştum. Affan dış kapıyı açmıştı, Yalın korumanın açtığı kapıdan çıkmış, buraya yürüyordu. Affan’ı, arkasında da beni görünce hızlandı ve ben de eşikten geçer geçmez ona sarılmak istedim. Kolundaki sargı yüzünden vücudunun diğer tarafına yaklaşıp kollarımı boynuna sardım.
“Sana kötü bir şey olduğunu sandım, çok korktum,” dedim, onu sağlıklı görene kadar nasıl hissettiğini merak etmişim.
“Ben iyiyim Lal, asıl senin için endişeliydim.” Sağlam olan kolunu etrafıma sararak bana karşılık verdi. “Affan seni bulduğunu söyleyene kadar aklımdan neler neler geçti. Bana bunu yapanın sana neler yapacağını...” sırtıma hafif hafif vurdu. “İyi gördüm ama seni. Öylesin değil mi? Sağlığın yerinde?”
“Hastaneden geldik, iyi olmasam bırakmazlardı ki beni.”
“Yeter,” diyerek eve çekti Affan beni.
Gerileyip eşikten geçtiğimde, Yalın Affan’a homurdanarak girdi ve kapıyı kapatıp eve bakarken endişeli göründü. Zeus havlayarak buraya yaklaşırken, Affan’da Yalın’ın alçıdaki koluna eğildi. Bir anda ona sarılıp içtenlikle kucaklayınca, Yalın’da gülerek, “İyiyim,” dedi.
“Biliyorum,” dedi Affan, onun sırtını sıvazlayıp derin bir nefes verirken. Sarılmasını gerçekten uzun tuttu.
Yalın yorgundu, alnında şişlik vardı. Düştüğü sırada olduğunu tahmin ettim. Omzunda hem sargısı, hem alçısı duruyordu; gerçekten acı çekiyor olmalıydı. Affan’a sarılmayı bırakıp Zeus’a eğildi ve onu öperken, “Bizim zıppır nerede?” dedi.
Affan Zeus’u tuttu ki Yalın’ın kolundan uzak dursun, hayvan çok hareketliydi çünkü. “Sana babasıyla gittiğini söylemiştim ya, neden inanmıyorsun?”
“Ha, Ayaz’ı mı diyordun?”
Doğrulurken kaş çattı. “Doğru mu bu? Babasıyla mı gerçekten?”
“Sana da söylemiştim ya onun gelip Ayaz’ı almak istediğini. O gece... Rauf beni götürürken belirdi, bana yardım edecekken de Rauf ona Ayaz’dan söz etti. İkisini de son görüşümdü işte, Ayaz’ı götürmüşler.”
Yalın içeriye doğru yürürken homurdandı. “Gidip alalım o zaman.”
“Ben de öyle dedim.” Hevesle başımı salladım Yalın’a ve ikimiz de Affan’a baktık.
Zeus’u gövdesine bastırırken, ısrarlı yüzlerimizi inceledi. “Bir dinlenin, gideriz. Hastaneden yeni çıktınız, kolay mı Rusya’ya kadar uçmak?”
“Konuştunuz mu Ayaz’la?” dedi Yalın, Affan’a biraz kızarak. “Ya iyi değilse, beklemenin ne anlamı var.”
“İyiymiş, konuşmuşlar bile, telefonunda gördüm.”
“Ama o adam...” Yalın bana kararsızlıkla bakıyordu. “İyi birisi değil. Kötü davranırsa Ayaz’a?”
Bu konuda yalan söyleyip Yalın’ı endişelendirmenin de anlamı yoktu. “Ayaz’ı seviyor gerçekten, bir şey yapmaz ama... ben çok merak edip özlerim.”
Yalın anlıyormuş gibi başını sallayıp sessiz eve bakınca, Affan ona gözlerini devirdi. Bunu fark ettiğinde Yalın’da ona dik dik baktı. “Kanka olacağınızı kim bilirdi,” dedi Affan, ona.
“Daha çok... yeğenimmiş gibi düşündüm.” Affan’ın elindeki yüzüğü işaret etti.
Ben bakışlarımı kaçırırken Affan yüzüğüne dokundu.
Yalın, “Neyse, bırak şimdi küstahlığı da bana yardım et,” dedi. Gözleriyle kolunu işaret etti. “Banyo yapmam, üstümü değişmem lazım. Hem neler oldu detaylıca anlatırsın.”
Çok zorlanacaktı, sağlığı umduğum kadar kötü olmasa da kolunun bu vaziyeti haftalarca geçmeyecekti. Üzüntümü saklayamadım. Affan Yalın’a kaşlarını kaldırıp, “Banyo mu?” diye yineledi. “Banyo mu yaptıracağım seni?”
“Evet, hadi.”
“Ya siktir git,” dedi Affan, ona arkasını dönüp.
Yalın hemen peşine düştü. “Lan ben nasıl tek yıkanacağım, manyak mısın?”
“Yıkanma.”
“Olur mu şey, günlerdir hastanedeydim Affan, mikrop yuvası oldum. Lal’de hassasken, hasta olur bak...” beni kullanmak kesinlikle işe yarayacaktı.
“Tek elinle yıkan.” O kadar da işe yaramamıştı.
“Etkilenmekten mi korkuyorsun?” Yalın sırıtınca Affan yürümenin ortasında durup ona göz attı. “Ben odanda beklerim, düşersen yardım ederim.”
Yalın mızmızlanarak, “Sargım hep ıslanır,” dedi ve omzu üstünden bana döndü. Göz kırpmanın ardından gülümsedi. “O zaman Lale yardım eder.”
Bir adım geri kaçtım.
“Öldürürüm seni.” Affan arkasını döndüğü gibi onu tişörtünün yakasından kavradı ve oflayarak sürükledi.
Basamakları itişerek çıkıp bakış açımdan kayboldular. Yalın’ın yapmak istediği ilk şeyin yıkanmak olmasını çok iyi anlamıştım, vurulduğundan beri perişan hissediyordu. Mutfağa yürürken Zeus’u yanıma aldım, Affan’ın hazırlayıp mutfağa bıraktığı meyve tabağına yakından baktım. Benim için yaptığını biliyordum, zahmetinin karşılığını vermek için tabağı yedim.
“Tabi, Ayaz olmayınca benim peşimden koşuyorsun,” diye burukça şakalaştım Zeus’la. Evdeyken en çok uğraştığı kişi Ayaz’dı.
Sargımı yalayınca elimi çekip onun ihtiyaçlarını giderdim. Elde olmadan bir süredir ihmal edilmişti. Suyun yanına biraz ödül maması verdim ona, tuvalete çıkması için verandayı geçerken tereddüt ettim ama koruma aracı ile hemen yoldaydı. Bu zamana kadar hep görünmez bir açıda, yolun kıvrıldığı yerde beklerdi ama Affan yeni bir karar vermişti demek.
Yalnız kalmak iyi hissettirmediği için işlerinin bittiğini umarak yukarıya çıktım. Affan’ın odasına uğradım ama yoktu ve Yalın’ın oda kapısı aralık bekliyordu. Kararsızca ilerledim, kapıyı tıklattım. Affan’ın, “Lal?” diye doğrulamak istemesine, “Evde başka birisi mi var?” diye cevap verdim.
Saç kurutma makinesinin sesini duyup girince Yalın’la onun banyoda olduğunu gördüm. Yalın’ın kişisel alanı olduğu için etrafa çok bakınmadan yalnız onlara göz attım. Affan Yalın’ın saçlarını kurutuyor, o ise bir şeyler söylüyordu.
“O pisliği ben de bir kere öldürmek isterdim,” dediğinde Rauf’a hınç dolu olduğunu anladım. Beklendiği şekilde.
“Çoktan ölmeliydi,” dedi Affan’da, böyle hissettiğini bir kereden fazla yinelemişti. “Size bu kadar zarar vermeden önce.”
Yalın bu kez, “Başının belaya girmeyeceğine emin misin?” diye sordu.
“Sana anlattım ya Yalın, suçlanacak bir şeyim yok. Salıncaktan düşüp öldü, ne ile suçlanacağım ki?”
“Orası öyle de, şu diğer adam beni kıllandırıyor. Seninle ilgili her fırsatı değerlendiriyor.”
Düşünmeyi bekletiyor, erteliyordum ama Rauf ölse de o adam hâlâ hayattaydı. Unutmak istesem de onun düşmanlığı Rauf’tan daha sessiz ve ürperticiydi.
“Rauf yalnız ve imkanları kısıtlı bir adam, o ise...” Yalın dinlenildiğini bildiği için susup bana doğru baktı. “Rauf’tan bahsetmek seni geriyordur.”
Germiyordu, onun öldüğüne inanmam için ölümünden daha sık bahsedebilirdik.
“Omzun ağrıyor mu?” diye merakımı belirttim.
“Maalesef ağrıyor ama dua ediyorum kurşunun göğsüme gelmediğine.”
Evet, kalbi ile sol omzu arasında yakın bir mesafe vardı.
“Sana hiç yardım edemedim,” dedim. Benimle konuşma şeklinden, bana herhangi suçlaması olmadığını anlamıştım ama söylemem gerekiyordu işte. “Beni Ayaz’la tehdit edince hiçbir şey yapamadım, öylece çıkıp gittim evden.”
Kaşlarını çatmaya başladı. “Ayaz uyanmış mıydı? Şahit olduysa o da çok korkmuştur.”
“Çok bir şeyin farkında olmamıştır,” diye yuvarlak bir cevap verdim, doğrudan yalan söylemek yerine.
“Gözü dönüp ona da bir şey yapmadı Allah’tan.” Affan daha iyi kurutmak için onun saçlarını çekiştirince Yalın biraz homurdandı, ben de kafamı çevirirken gülümsedim.
“Bana yemek de hazırla,” dedi Yalın. “İlaçlarımı almam lazım.”
Affan’ın kurutma makinesiyle işi bitince kısık ses sonunda kesildi. “Tamam, hazırlarım, bu şekilde yapamazsın sen.”
Affan’ın uysallığına hafifçe sırıtıp odasına geçti, dikkatlice uzandı. Üzerine tişörtüyle rahat bir eşofman giyinmişti. Sevgilim yanıma gelip odadan benimle ayrılırken, Yalın’ın keyfini yerine getirecek bir şeyler düşünmeye başladım.
O gün ve sonrasındaki gün ben de Affan’la beraber Yalın’a yardımcı oldum. Kişisel ihtiyaçları için Affan’ı çok sık çağırıyordu, bir noktada Affan’ın ilgilenmeyeceğini bile düşündüm ama pek söylenmedi. Vücut ağrılarım hâlâ devam ettiğinden ötürü oturduğum yerden bir müddet kalkmak istemiyordum, bu yüzden Yalın’a yemek hazırlarken bile Affan görevi devraldı. O da hareketlerimin yavaşlığını, sürekli bir yere yaslanarak ayakta kalmak istediğimi görüyordu.
En sevmediğim şey Affan’ın odasına kapanıp telefon görüşmeleri yapmasıydı, bu genellikle uğursuz bir durumun habercisi olurdu. Yalnız iki kez konuşma yaptığını gördüm, polis memurlarının ya da o adamın bir şekilde ortaya çıkmasından endişe ettim.
İki gün boyunca Ayaz’dan haber alamamak beni delice strese soktu ama Affan’a belli etmemeye çalıştım. Telefonu kapalı, şarjı doldurulmamış olabilirdi. Bu stresle boğuşmaya çabalarken yalnız kalıyordum ama ortadan beş dakika bile yok olsam Affan hemen fark ediyordu, beni yanına; odasına, yatağına, mutfağa, verandaya götürüyordu. Giyinirken, yemek yerken, uyurken beni bırakmıyordu.
Onun ilgisi ve şefkatinin olmadığı bir hayatı düşünemez olmuştum.
Öncesinde nasıl oluyordu da yaşayabiliyordum ki?
Gece yarısı yine uykuya dalamadım, Affan zaten çok uyuyan bir insan değildi; garip şekilde benimleyken de huzurla uykuya dalamıyordu. Ya bana bu kadar yakın olup etkim altında kalmak onun uykusunu dağıtıyordu ya da kabul etmese de bir yatağı paylaşmakta zorlanıyordu. Yine de beni yanında, yatağında çok istediğini biliyordum.
Yüzüm kolundaydı, camdan dışarıyı seyrediyordum. Telefonuyla ilgilenirken saçlarımı okşuyordu.
Bir kötü haber, kötü bir şey yaşanma korkusu var olan bir parça uykularımı da kaçırıyordu.
“Tatlı yapacağım,” diye kalkmaya çalıştığımda, başımın arkasına bastırdı ve kolunu ısırdığımda kulağıma eğilerek güldü. “Acıttığını mı sanıyorsun?”
Isırıp hafifçe pembeleştirdiğim koluna baktım, dişlerimi sürterken onunla göz göze geldim. Telefonunu ilgisizce kenara fırlatıp tamamen bana döndü, parmağını bir tutam saçıma doladı. “Acıtmak için ısırmamıştım,” dedim. Hayret bir şey, onun canını acıtabileceğimi nasıl düşünürdü?
“Çok dramatiksin, gerçekten ısırsan ne kadar acıyabilir, etim kopacak değil ya.”
İşte öyle deyince... “Emin misin?”
Alnını alnıma değdirene kadar yaklaştı. “Beni hassas birisi mi sanıyorsun?”
“Sanmıyorum.” Aksine, hassas birisi olduğunu düşündüğüm olmuş muydu hatırlamıyordum. “Yani bazı konularda hassassın.”
“Tek bir konuda.”
Dişlerimi koluna tekrar sürtünce, elini saçlarım arasına kaydırıp boynumu yatırdı ve bakışlarında daha ham bir duygu açığa çıktı. Ne olduğunu anlayıp önce gözlerimi kaçırdım, dizini bacaklarımın arasına itip ağır nefesler alırken biraz acıtarak kolunu ısırdım. Gülümserken yüzünü buruşturdu. “Çok tatlısın.”
Gözlerimi devirdim ama uzaklaşamadım, bu şekilde bana bakarken aklıma o gecemiz geliyordu. Aynı bakışlar olduğunu hemen anlamıştım. Elini enseme kaydırarak belime uzandı, beni kavrayıp üstüne çekecekti ki, Yalın’ın sesini duydum.
“Affan, su getirsene.”
Affan gözlerini yumdu. “Bu bacağının kırıldığını falan mı sanıyor?”
Omzumu silktiğimde Yalın odasından bir daha bağırdı. “Duyuyor musun Affan? Lal’e sesleneceğim yoksa.”
Yalın’ın bu konudaki alçaklığını iki gündür farkındaydım. Affan’ın başlangıçta itiraza meyilli olduğu her şeyi adımı geçirerek ikna ettiriyordu. Beni yatağın diğer tarafında bırakıp doğrulunca, neşesizce gülümsedim. Oyalanmadan ben de çıktım.
Affan ona suyu çıkarırken mutfakta oyalandım, tatlı malzemeleri çıkarıp bakındım. Aspiratör ışığında yavaşça hareket ediyordum. Hemen dönmeyince Yalın’ın sevgilimi oyaladığını anladım, tatlıyla uğraşırken fırını çalıştırdım. Tatlım pişerken, aklımda Ayaz vardı; bu yüzden telefonum cebimde çalınca kalbim kuvvetlice çarptı.
Eşofman cebimden çıkardığımda oğlumun ismini gördüm.
O kadar rahatlama yaşayınca, daha önce olduğu gibi bedenim iflas etti. Dizlerim üstünde eğilip sırtımı adaya yasladım ve görüntülü aramayı telaşla açıp, “Ayaz?” dedim.
“Anne?”
Sesiyle beraber loş ışıktaki yüzünün yakın görüntüsünü görünce hem gülümsemeye hem de gözlerimi ıslatmayı başardım. Telefonu yüzüne çok yakın tutmuş, ekranını inceliyordu. “Seni çok özledim,” dedim. Keşke önce nasıl olduğunu sorsaydım ama ilk aklıma gelen buydu.
Yüzümü izlediğini bakışlarının ekranda yer değişmesinden anlıyordum. “Sana bir şey oldu mu?” diye sordu.
O geceyi hafızasından silmek için, “Hayır solnişkom,” dedim. Ekranına gülümsedim. “Baksana yüzüme, hiçbir şey yok.”
“Baktım, gülüyorsun.”
Başımı aşağı yukarı sallayıp ruh halini anlamak için ben de onu inceledim. “Senin aradığını gördüğüm an gülmeye başladım. Mesajlarımı görmedin mi, neden o kadar geç cevap verdin?”
Hâlâ yüzümü inceleyince, beni bu kadar ciddiye almasıyla havalara uçmak istedim.
“Ayaz, bana neden cevap vermedin?”
“O kadın telefonumu almıştı,” dedi. “Babama söyledim, geri aldım.”
Neyden söz ettiğini hiç anlamadım. “Kadın mı?”
Başını sallarken telefonu yüzüne biraz daha kaldırdı. Allah’ım o dolgun yanaklarıyla çok tatlı görünüyordu. “Evet, burada bir kadın var. Telefonum ondaydı.”
Kerim’in telefon görüşmemiz sırasında değindiği kırıcı noktayı hatırladım. Başka birisinin yerimi alabileceğimi söylemişti.
“Kim ki o? Dadı mı?” Belki Müjgan gibi, yardımcı bir kadındır yalnızca.
Ayaz oda kapısına bakıp tekrar telefona eğildi. “Dadı mı? Öyle mi?”
“Canım... ben sana soruyorum? Ne için orada ki? Ne dedi sana?”
“Rusça konuşuyor anne.”
Aklıma gelmemiş olsa da söylediğine şaşırmadım. Ayaz’ın Rusça’sı Türkçe kadar zengin olmasa da birçok basit kelimeyi biliyordu. “Baban tanıştırmış olmalı? Ne dedi peki?”
Biraz garipsemiş gibiydi. “O kadına da anne diyebilirmişim.”
Söylediğini yapmak için beklememişti bile, bu kadar hızlı mı olmak zorundaydı= Beni Ayaz’ın hayatından çıkarmak istiyordu ve Ayaz’ın buna duygusuz yaklaşacak olması, onunla aramızdaki bağı da alıp götürürdü.
“O baban... delirmiş mi ne? Nasıl bunu söyler? Ya sen ne dedin Ayaz?” Cevabından korksam da sordum.
“Yok, demem, dedim.”
Ekrana karşı o kadar büyük gülümsedim ki, Ayaz sırıttı.
“Neden demezsin?” diye sordum.
“Benim annem sensin.”
Yüzümü bir saniyeliğine koluma gömüp yaşları gizledim. Bana göstereceği sevgi kırıntısına, nefes almak kadar ihtiyaç duyuyordum.
Ayaz beni bekledikten sonra, “Niye bana bakmıyorsun?” diye sordu. “Yüzünü görmek için görüntülü aradım anne.”
Burnumu çekip, “Bakacağım,” dedim ve gözyaşlarımı temizlemenin ardından ekrana döndüm. “Beni özledin mi?”
Bir şey demedi.
“Sağlığın yerinde mi? Karnın tok mu?”
Başını sallayarak beni rahatlattı.
Aklıma takılıp beni korkuttuğu için, “O kadına sakın anne deme,” dedim. “Senin annen benim.”
Ayaz, bu fikirden hoşlanmıyor gibiydi. Kendisini kafa karışıklığı ve belirsizliğe sürüklemişti. Kerim işte hep bunu yapıyordu, onu sevse bile düşüncesizce büyütüyordu. Ben nefret etsem bile asla babasının başkasını olduğunu söyleyemezdim.
“Anne?”
Yüzüne dokundum.
“Ayaz?”
“Beni alır mısınız? Ben eve dönmek istiyorum.”
DEVAM EDECEK.
Son sahnede böyleydim: 🥹
Bölümü beğendiniz mi? Rauf’un ölümü hakkında ne düşünüyorsunuz?
Yorumlar yükleniyor...