0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

27: LALE TARLASI.

Yazı Boyutu
100%

Merhabaaa<33

Bu bölüm çoook özel! O sebepten tümmm yorumlarınızı bekliyorum!

27: LALE TARLASI.

Ben intikamı sıcak da yerim.

Anın sıcaklığı öylesine yükselmişti ki, aldığım her nefeste içim ısınıyordu. Güven Koral'ın yaydığı gerginliği henüz yalnız ben farkındaydım, Rauf ile Doğa öpüşmeye nasıl kapıldılarsa, kapı sesini dahi duymamışlardı. Onları bir arada yakalayacağımdan emindim ama en doğru anda burada bulunmak, her şeyi çok daha güzel yapmıştı.

Sarmış dolaş haldelerdi. Reddedilecek gibi değildi.

Doğa kendisini Rauf'tan geriye çekip, "Seni çok merak ettim," derken, Rauf'da onu tam bırakmadan yüzünü okşadı. "Ben de seni. Aklım hep sendeydi."

Iyy.

Ama süper, süper.

Yanımda gırtlaktan gelen, tükenmiş bir soluk sesi duydum ve aynı anda Doğa'da başını yanına yatırırken kaskatı kesildi. O anı yüzünden okumak için Güven Koral'a bakamadım. Gözbebekleri kocaman oldu ve ağzından bir çığlık kaçarken, yerinde adeta zıpladı. Rauf'da onu takip edip bize dönünce ağzının kenarındaki ruj izlerine gülümsedim.

Keşke bu aptal şaşkınlıkları sonsuza kadar sürse.

"Ba... baba."

"İnanamıyorum," dedim.

Doğa ile Rauf'un gözleri bana çevrildi. Burada olduğum zihinlerine yeni yansıyor gibiydi, henüz bana öfkelenmemişlerdi bile.

Güven Koral içeriye doğru bir adımla yaklaşınca gözleri yine ona döndü. Doğa her an ağlayacak görünerek yeniden, "Baba," diye fısıldadı. "Sen... ne zamandır oradasın?"

"Yüzünün halinden belli değil mi?" dedim, bir de üzülmüş gibi yaparak. Sahi, yapabiliyor muydum ondan da habersizdim.

Babasının kendilerine attığı ikinci adım onu daha da uyandırmış gibi telaşla, "Lütfen beni dinle baba," dedi titreyen sesiyle. "Çok özür dilerim ama önce beni dinle, yanlış anlayacaksın..."

"Neyi? Öpüşmüyor muydunuz?" dedim. Adamın konuşacak hali yoktu. Ona yardımcı oluyordum. Tamamıyla iyi niyet.

Rauf Doğa'dan daha önce kendine geldi ve bana yeniden baktı. Burada neden ve ne niyetle bulunduğumu anlamış gibi gözleri kısıldı ve öfkenin gözlerini ele geçirmesini an an izledim. Zevkle korku dolu bir duygu karnımı adeta karışlıyordu.

"Patron," diyerek öne çıktı Rauf ve daha devamını getirmeden Güven Koral'ın havaya kaldırdığı sert el darbesi suratına indi. Ağır, hızlı bir tokatla Rauf'un başı yana eğildi ve geriye doğru sendeledi.

Her şey daha iyiye gidiyordu.

Dudağımı ısırıp başımı yana eğdim ve bu tokat içinde bulunduğu şoktan çıkardığı Doğa'yı. Ağlamaklı ses çıkararak babasına yapıştı ve onun kolundan tutarken, "Baba lütfen!" dedi yakarırcasına. "Sen... nereden çıktın? Çok yanlış anlıyorsun, biz... inan ki ilk kez oldu bu, bir anlıkla oldu..."

Güven Koral Doğa'yı boğazından kavrayarak adeta elleri arasında sarstığında bir şaşkınlık duymadım değil. Doğa, nefesi kesilmeden önce bağırırken Güven Koral yüzünü kızının yüzüne yaklaştırdı. "Beni kandırdın. Beni hâlâ kandırıyorsun."

Rauf'un gurur kırıklığı ve öfkesinden sonra yüzüne bir endişe yansıdı. "Patron," diyerek Doğa'yı omuzlarından tutup çekti. "Dediği doğru, yalnız bir anlık hataydı."

Doğa öksürerek geriledi ve vücudu öne kırıldı. Gözyaşları yüzünü ıslatırken, Güven Koral hararetli şekilde Rauf'a döndü. "Seni orospu çocuğu hain."

Rauf'un tüm kanı çekildi, Güven Koral'ın öfkesinin asla yatışmayacağı anlaşılınca omuzlarını düşürdü. Adam kendisine yaklaşıp bu kez de ceketinin yakalarından tuttuğunda geri adım atmadı. "Sen nasıl benim kızıma dokunursun?"

Doğa doğrulup korkarak babasına yaklaştı. "Neden bu kadar öfkeleniyorsun, sanki ona güvenmiyor..."

Babası hâlâ Rauf'u tutarken başını çevirip kendisine baktı ve o bakış Doğa'yı geriye itti. "Ona düşmanlarım için güveniyordum, kendisinden on beş yaş küçük kızım için değil."

"Patron, ben yanlış bir şey yapmadım, niyetim Doğa'yı kandırmak de..."

Evet Rauf, işte bazen de cümlelerini böyle tamamlayamazsın. Patronunun yüzüne savurduğu ikinci tokat gibi.

Doğa bir çığlık daha atıp, "Baba!" dedi. Rauf tekrardan sendelemiş, yanağını tutuyordu. "Sakinleş lütfen, kendine gel! Çok şaşırdın ama ben yirmi beş yaşındayım, sanki çocuk mu..."

Babası, "Kes sesini!" diyerek yüzüne haykırınca kararlılığından dolayı onu takdir ettim. "Ne zırvalıyorsun sen, kendini de mi böyle kandırdın! Ben bu adamla bir araya geldiğimde sen neredeyse bir çocuktun, çocuk!"

Güven Koral bir adım geri çekilip elini göğsüne götürünce, "Patron," diyerek ona daha yavaş yaklaştı Rauf. "Çok yeni bir şey, sandığın gibi değil!"

"Baba evet, zaten sana söyleyecektik, senden gizlenecek bir şey mi bu?"

"Arsız, bir de bana söylemekten mı bahsediyorsun?" diyerek yine kızdı babası, Doğa'ya. "Ne diyecektin, baban yaşında adamla yattığını mı!" O kadar hararetlenmişti ki, suratı kıpkırmızıydı. Savurduğu eli aralıksız titriyordu. "Ben de senin başını mı okşayacaktım?"

"Şu an çok sinirlisin baba, benimle böyle konuşma." Doğa'nın makyajı bozulmaya başlamıştı gözyaşları sebebiyle.

"Siz ikiniz..." Güven Koral elini onların arasında dolaştırarak kalbini tuttu. "Siz ikiniz arkamdan iş çevirmek ne demek, öğreneceksiniz."

"Lütfen baba," diyerek yalvarma kıvamına geldi Doğa. "Lütfen Rauf'u öldürme. O senin için her şeyi yaptı, yapmaya da devam edecek."

"Benim evime, genç kızıma göz dikmiş hain o." Rauf'a tekrar yaklaştı ve onu bu kez gömlek yakalarından kavradı. "Sen artık ölü bir adamsın. Kızıma hiç dokunmayacaktın."

Rauf, Güven Koral'a hiç dokunmuyordu, buna cüret edeceğini de sanmıyordum ama geçen her saniyede öfkesi yoğunlaşıyordu. Burnundan soluyarak, "Beni kızına layık görmüyor musun?" dedi.

Hiçbir anını kaçırmamak adına gözlerimi kırpmıyordum bile.

"Aranızdaki yaş farkıyla bir ilişkiniz olması mümkün mü? Senin işin, yerin, görevin belli! Nasıl kızıma bu niyetle yaklaşırsın?"

"Neden baba, imkânsız bir şeyden mi söz ediyoruz? O... bana gerçekten değer veriyor, ben de ona."

"Yemin ediyorum ayağımın altına alacağım seni!"

Doğa babasından korkarak geriye kaçtı ve sanırım gülümsemem ne kadar parlaksa, bir noktada dikkatini çekti. Rauf'un dakikalar önce anladığı gibi, o babasının burada bulunmasında payım olduğunu anladı. "Sen yaptın, sen sebep oldun..."

"Anlayamadım," dedim. Anladım ama işte anlamamam gerek.

Rauf, "Anladın," dedi ve yanıma yürümeye başladığında Güven Koral'da bana döndü. En ürkmüş, masum ifademle Rauf'un karşımda yer almasını izledim ama çıldırmış gibi beni omuzlarımdan kavrayınca her şeyi göze aldığım için korkmadım. "İntikam almaya çalıştın öyle mi? Nasıl göremedim bir hesabın peşinde olduğunu? O masum yüzüne bakıp da bu hesapçılığın akla nasıl gelir değil mi?"

Güven Koral hiç ummadığım şekilde, "Bırak kızı!" dediğinde gözlerim ona çevrildi. Şaşkınlıkla göz kırpıştırdım. "Öfkeni, sinirini çıkaracak yer arama!"

Gülümsedim ama Rauf daha da kinlenip, "Şu aptal ifadeni yüzünden sil!" diye haykırdı. "Bu saatten sonra elimden ne kurtaracak seni?"

"Bu saatten sonra mı? Tahminen bir saate falan öleceksin." Parmağımı çeneme vurarak düşünüyor gibi yaptım. "Benimle uğraşacağına kaçsan mı?"

Doğa, "Allah'ın cezası," dedi bana.

Rauf, suçumu yalanlamıyor, hatta belki de kendisinden korkmuyor olmama dayanamadı. O lanet elleri bu kez boğazıma yaklaşıp beni sarınca, aklıma gelen ilk hamle ile ondan kurtulmaya çalıştım. Yırtmacın kolaylık sağladığı dizimi kaldırarak bacaklarının arasına vurabildiğim kadar sert vurdum ve Rauf'un elleri aniden çözüldü, geriye doğru sendelerken elleri kasıklarına doğru gitti.

"Bana dokunma artık pislik, bıktım senden!"

Doğrulmaya yeltenirken inledi ve elleri tekrar uzandı. Fakat onu iten kuvvet bu kez arkamda belirip yanımdan geçen Affan oldu. Tekmesini kaldırıp ayakkabısını henüz doğrulamayan Rauf'un suratına geçirdi. İrkilerek sırtımı arkama çarparken, Rauf Doğa'nın çığlığıyla sırt üstü yere düştü. Affan soluğu yanında alıp ayağını onun boynuna bastırırken eğildi ve adamın belinde duran silahı çıkararak yüzüne doğrulttu.

"Defalarca defalarca, defalarca... Dedim ki; ondan uzak dur. Biri anlamadın, ikiyi anlamadın, üçü hiç anlamadın. Ama hata da bende. O kadar tehditten sonra sen de anladın, ona dokunmanın benim canımı yaktığını." Silahı yüzüne yaklaştırınca Rauf'un korkusunu içime çektim; oksijenden daha çok ihtiyaç duyuyordum bu ifadesine. "Seni hiç bu kadar ciddiye almadığım için yapıyorsun, ona dokunduğunda durumun benim için ne kadar ciddi olduğunu biliyorsun. Sonunda o kadar ciddiye aldım ki, seni şimdi öldüreceğim."

Güven Koral'da benim gibi, Rauf'tan gözlerini almadan olana şahit olurken, Doğa sendeleyerek yürüdü ve korkarak abisine yaklaştı. "Abi lütfen, bırak onu, kaldır şu silahı..."

Affan tereddütsüzce silahı Rauf'un aralanan ağzına sokunca adam inleyip bağırdı, kendini yerden kaldırmaya çalıştı.

"Gördün mü rezilliği?" dedi Güven Koral, tükürürcesine.

Affan çenesini hafifçe kaldırarak babasına baktı. "Onu kız arkadaşıma dokundurmuyor olmam mı rezillik?"

Gözlerim Affan'ın yüzüne çıkarken göğüs boşluğum yüksek sesli kalp atışlarımla genişledi. Soluğumu tiz şekilde alıp kelebeklerin vahşice çırpındığı mideme dokunurken, Güven Koral kulakları hiçbir şeyi duymadan Doğa'ya baktı.

"Doğa ile ilişkileri var."

Affan'ın ağzı ağır ağır açıldı. "Ha?"

Doğa babasından mı abisinden mi kaçsa, Rauf'a mı yaklaşsa bilememiş gibi telaşla geriledi. "Sandığın gibi değil abi, babam çok yanlış anlıyor, beni hiç dinlemiyor."

Affan kız kardeşinin çehresine bakıp tekrar babasına kaş çattı. "Sen ciddi misin?"

Babası yerde yatan Rauf'a doğru dişlerini biledi. "Gözlerimle gördüm oğlum, gözlerimle! İlişkileri varmış, bir de utanmadan savunuyorlar!"

Affan'ın dudaklarından histerik bir ses okundu ve omuzları geriye düşerken kardeşinin yüzüne birkaç saniye sessizce baktı. "Sen aptal mısın Doğa?"

"Abi bari sen yapma, babamı görseydin... az önce boğazıma sarıldı!"

"Sen gerçekten aptalsın!" dedi Affan, sesini yükseltip.

Rauf yerden kalkmak için Affan'a hamle yapınca, silahın tepesini alnının ortasına yedi.

Midemdeki aptal kelebek hissi yüzünden odağım şaşmıştı.

"Abi!"

"Abin bunca zamandır doğrusunu yapıyormuş, ben aptalmışım!" dedi Güven Koral, hararetle nefesler alıp telefonunu cebinden çıkardı. "Gelsin alsınlar bu piçi, kapatsınlar."

"Baba, ben boşa mı laf döküyorum, biriniz beni duyun!"

Affan silahın namlusunu Rauf'un yüz hizasından çekmeden doğruldu ve başını yana eğip kız kardeşine baktı. "Seni bir şeye mi zorladı Doğa? Sana zorla mı dokundu?"

"Zorla değildi, öpüştüklerini gözlerimle gördüm!"

Doğa başını göğsüne kadar eğdi.

"Kahretsin," sözcüğü Affan'ın dudaklarından tek seferde kopmuştu. "Bu adam iki yüz yaşında Doğa, üstelik de iğrenç birisi!"

"Evli kadını sahiplenen birisi mi diyor bunu?" Rauf yerde sürükleyerek kendisini kaldırdı.

Affan'ın bu sahte evliliğimden ne kadar huzursuz olduğunu bilsem de, Rauf'un dedikleri bu akşam beni üzemezdi. "Yani iki yüz yaşında olduğunu kabul ediyorsun?" dedim.

"Geri zekâlı mısın sen?" diye çığlık atarak tüm sinirini benden çıkardı Doğa. "Defol git, niye hâlâ orada bekliyorsun?"

"Nereye gideyim ki, neden gideyim?" Bir saniyesini kaçırmak istemem. "Beni hiçbir yere bırakmayan sizsiniz ya?"

"Cehenneme," dedi. "Cehenneme git."

"Stres yönetimini öğrenmen lazım," dedim.

Arkamda gürültü duyuldu ve iki takım elbiseli adam yanımdan geçip odaya girince, onları gözüm bir yerden ısırdı. Sanırım Kerim ile Emir'i kapattıkları çiftlik evinde görmüş olabilirdim. Güven Koral adamları fark edince, "Alın şunu," diyerek Rauf'u gösterdi.

Rauf, "Patron," dedi, bir açıklama yapmak ister gibi.

Odaya yeni giren adamlar birbirine baktı ve sağ taraftaki, "Rauf Bey'i mi?" diye emin olmak istedi.

"Evet."

Ruaf'un kaçacağı yoktu. Maksadı konuşmak, kendini açıklamaktı ama en azından şimdilik bu mümkün değildi. Adamlar kafası karışık halde yaklaşıp Rauf'u çekinceli şekilde tuttuğunda, "Sakinleşmeni bekleyeceğim patron," dedi. "Sana asla saygısızlık yapmak değildi niyetim, Doğa'ya kötü davranmadım, davranmam da."

"Çekin şunu gözümün önünden."

Adamlar bakışarak Rauf'a hamle yaptı ama o kendi rızasıyla yürümeye başlayınca, diğer ikisi çok karışmadı. Yanımdan geçtiği birkaç saniyede gözlerimiz ayrılmadı, insanları durduk yere inciterek güçlü hissedemezsiniz ama sizi kıran birisine karşılığını verme hissini gerçekten seviyorum.

Gözden kaybolunca yarım bir gülümsemeyle önüme döndüm, Doğa arkasından gidiyormuş gibi birkaç bilinçsiz adım atınca babası kolundan sertçe tutup adeta kendisine doğru savurdu. "Sen nereye?"

Affan onlara yaklaştı. Sağ elinde hâlâ silah tutuyordu ve fark ettim ki, hiç yadırgamıyordu.

"Doğa benimle gelsin," dedi babasına bakarak. "Sen sakinleş, bu gece Doğa ile aynı evde olmayın."

Doğa hemen, "Evet," dedi.

"Hayır," dedi Güven Koral, onu hafifçe öne iterek. "Ağlamayı kes. Kendine çeki düzen ver. Daha fazla rezillik istemiyorum."

Doğa, masadan ayrılırken küçük, zincirli çantasını almıştı. Biraz geri çekilip çantasını açarken hıçkırıklara boğuldu ve bir peçete çıkarıp yüzünü silerken abisi onu izledi. "Böyle olmamalıydı, size ben söyleyecektim, gerçekten söyleyecektim." Elinin tersini burnuna koyup titrek soluklar aldı. "Baba, abi?"

Babası, "Sus artık," deyince başı önüne alçaldı. Güven Koral ellerini yüzüne sürüp ceketini, gömleğini düzeltti. "Sessiz, sakince ayrılacağız. Arabaya gidene kadar kimseye bir şey hissettirme. Bir gören olmamıştır diye dua etsen iyi olur."

"Bir de... utanıyor musun benden?"

"Sus Allah aşkına!"

Babasının sesi alçalmıyordu, gayretle ağlamayı durdurup önüne döndü. O kadar içli ağlayınca kalbime doğru bir his alçaldı, ince suçluluk hissiydi. Rauf'un aksine, yanımdan geçerken huzursuzca baktım ama Doğa aniden dönüp bana saldırınca afalladım. Sırtım kapı çerçevesine çarpıp acırken, "Senin yaptığını biliyorum!" dedi, alçak sesle. "Karşılığını göreceksin, hiç şüphe etme. O kalbini sökmek için elimden..."

"Bırak!" Affan onu itmek yerine beni kuvvetle kendisine çekip göğsüne kadar yaslayınca, Doğa'nın kolları aramızda açılan boşluğa düştü. "Her bokun öfkesini ondan çıkarıyorsunuz, sabrım gerçekten taştı Doğa."

Güven Koral Affan ile bana baktıktan sonra Doğa'nın kolunu bir daha kavradı. "Ben sessiz ol diyorum, sen hâlâ n'apıyorsun?"

Doğa sadece beni görüyor gibi, "Meydan okuma olarak kabul ettim," dedi, artık sesi fısıltıya kadar düşmüştü. Çünkü nefes almakta zorlanıyordu. "Senden ölene kadar nefret edeceğim. Ben ölene değil, sen ölene kadar."

Bunu ne kadar ciddiye aldığını fark ederek yutkundum ve o babasının elinden de kurtulup kapıdan geçti. Gözlerim arkasından takip ediyordu. Yürümesi dengesizdi ve eli kalp hizasındaydı. Koridora yaslanarak durunca, "Bu gece daha fazla üstüne gitme," dedi Affan, arkasından giden babasına. "Hastanelik olacak yoksa."

"Yok, siz beni hastanelik yapacaksınız..."

Affan'a tamamen yaslandım ve gözden kaybolduklarında koridordan geçen diğer insanlar yüzünden kendime çeki düzen verdim. İkisinin bana olan nefreti de artık yoğunlaşmıştı, yoksa yanlış bir hamle mi yapmıştım?

Ama ne fark ederdi? Dün de ölmemi istiyorlardı, yarın da isteyeceklerdi.

Başımı kaldırınca Affan'ın doğrudan izlediğini gördüm. Uzaklaşmış, karşısında duruyordum. Elleri ceketinin altından, belinin iki yanına koymuştu. O tabii ki bu gizli ilişkiden babası kadar etkilenmemişti ama midesini bulandırdığını görüyordum.

"Sırtın iyi mi?" diye sordu.

Hafifçe buruştu yüzüm. "Ailendeki herkesin beni bir yere çarpmışlığı var."

Alnı kırıştı. "Böyle söyleme."

Kendimi tamamen toplayıp, "Eşyalarım içeride," dedim. "Almalıyım."

Yüzüme bakmayı kesmeyince anladığını sezdim ama emin olamadım. Bildiğimi tahmin edemezdi ya. Beyaz gömleğinin üstünden göğsünü kaşıyarak önüne dönünce yanında yürümeye başladım.

Salona geri dönüp masaya ulaştığımızda Affan oturmaya meyletti, bu yüzden ben de yanındaki sandalyeye yerleştim. Masaya bırakılmış cam su şişesini aldı, açıp içmeden önce gözlerini kapatıp bekledi. "İyi misin?" diye sordum.

Gözlerini açarken suyu ilk bana uzattı. "İçmek ister misin?"

"Hayır," dedim. "İyi misin diye sordum."

"Tansiyonumu düşürdüler."

Endişe edip nabzına bakmak istedim ama elimde hissedemezdim ki. Sudan biraz içip elini tekrar yüzünde dolaştırırken benim bakışlarım karnından aşağısına kaydı. Silahın ceketin altındaki duruşuna baktım. "Evde olsaydık sana tuzlu ayran yapardım," dedim.

Bunu hiç yapmamıştım ama işe yaradığını duymuştum. Suyu belki içerim diye önüme koyup arkama baktı. "Sırtını neden yaslamıyorsun, acıyor mu?"

"Geçer."

"Gel, lavaboda bakalım."

Elbisemin sırtının bir kısmı zaten açıktı. "Eve gidince bakarım, tahmin ettiğin kadar acımıyor." Vücudum, ortalama dört katı kadar daha duyarlı olduğu için gerçekten tahmin ettiği kadar acıyordu ama beynim alışmıştı.

"O zaman eve gidelim," diyerek sandalyede doğruldu.

Bakışlarım pantolonundan yüzüne kadar çıktı ve dudaklarım aralansa da bir sözcük dökemedim. "Gecen mahvoldu," dedim suçlu hissederek. Keşke başka fırsatım olsaydı, Affan'ın önemseyerek beni de davet ettiği geceye zararım dokunmasaydı. "Biraz daha kalalım."

"Keyif almıyorum. Gidelim." İleriye baktı. "Birkaç dakika bekle."

İlerleyişini izledim. Kalabalık bir masaya ulaşıp dakikalar önce sahnede konuşan adamla el sıkıştı, ayaküstü bir şeyler konuştu. Onu kendi yanlarına çağıran adam da sohbete katıldı, birkaç dakikanın ardından buraya dönmeye başlayınca ben de kalktım.

Ceketini çıkararak yanıma ulaşınca çantamı alarak onunla ilerledim. Karşılama görevlisinden kabanımı aldım ve serin havaya çıkmadan giyindim. Merdivenden inince ayaklarım bilinçsizce denize ilerledi. Karanlık düşmüştü ve suyun üzerinde yıldızların, ay ve gecenin yansıması vardı. Yaklaştıkça rüzgâr saçlarımı savurmaya başladı.

Suyu görünce aklıma uçurum geldi.

"Keşke neden oradan atladığımı hatırlayabilsem," dedim. "Ne beni öyle çok korkuttu ve üzdü, bir hatırlasam..."

Küçüklüğümden beri ne zaman bir su birikintisi; nehir ya da deniz görsem aklıma o yeşil kanatlı peri gelirdi. Sanırım hayal olan her şeyi seviyordum; kendi kurduklarımı da.

"Belki halüsinasyon gördün," dedi. "Rauf sana hatırlamadığın başka ilaçlar vermiş olabilir."

Omuz üstümden kendisine baktım. Ceketi önünde tutuyor, yüzümü izliyordu. Rauf'un doktor olduğu düşünüldüğünde aslında bu çok mantıklıydı. "Demek benden bu kadar nefret etmesinin sebebi buymuş," dedim, sonunda bunları sesli konuştuğum için rahatladım. "Kız kardeşine aşık, yaşamasını istiyor. Bu yüzden her şeyi göze alıyor ve bana her şeyi yapmak istiyor."

Nefes alıp verirken göğüs kasları çok şişti ve omuzları yükseldi. "Babam onu öldürmek isteyecektir."

Başımı korkuyla salladım. "Ondan kurtulmam lazım, yoksa beni bırakmayacak. Bir an önce ölmesi lazım." Birisi hakkında böyle konuşmak istemiyordum ama yanımdan ayrılırken Rauf'un bakışlarını görmüştüm.

"Rauf'tan kurtulmak için mi yaptın?"

Kalbim hızlandı. "Ne?"

Sakinlikle, "Seni yanımdan ayırmıyorum," dedi. "Sana ulaşıp zarar veremez."

"Ya... Ya baban? Bu geceden sonra fikrini değiştirir mi?"

Ummadığım bir merhametle gözlerimin içine baktı. "Çok korkuyorsun."

Bakışlarımı yere kadar indirip göğsümü sertçe ovuşturmaya başladım. "Ayaz'ın güvenliğini nasıl sağlayacağım, bilmiyorum."

Bana hiç yaklaşmadan bakıyordu yüzüme. "Ablan neden ölmek istedi?"

Ansızın neden böyle bir sorunun aramızda belirdiğini anlamadım. "Açık değil mi? Öyle bir bedende yaşamak istemiyordu. Ayperi'nin iç dünyası her zaman benden daha karanlık, dramatikti. Demiştim, gördüğüm şeylere bile inanmazdı, hep gerçekçiydi. Hiçbir şeyden keyif, tat almıyordu. Babamı öldürmeyi denedi ama başaramayınca kendini ondan... bu şekilde uzaklaştırdı."

O soğuk Rus geceleri, yalnız günlerim, sessiz evimiz, delirmiş annem... Zihnimde canlandırıp hatırlamak istemediğim senelerdi.

"Sen de babanın ölmesini ister miydin?"

Günah çıkarmak için mi bunu soruyordu? Rahatlayacak mıydı? Neden bana söz etmiyor, anlatmıyordu? Babamı hayatımda hiç görmek istemediğimi zaten söylemiştim ama o... başkalarını da öldürdü değil mi?

"Kendim yapamazdım ama dilerdim," dedim, hâlâ yere bakarken. "Diledim, diledim, diledim... Ölümü dudaklarımdan o kadar geçirdim ki, ailemdeki herkesi bir bir kaybettim."

Kendimin de çok uzun yaşamayacağını düşünüyordum. Bedenimin kaldıramayacağı bir acı, yaralanma, ameliyat elbet başıma gelirdi.

"Ablandan sevgiyle, babandan nefretle bahsediyorsun," dediğinde başımı yavaşça salladım. "Annenle aranda hiç bağ yokmuş gibi hissediyorum."

Kızgınlıkla bakmaya başladım. İşte şimdi çok yanılıyordu. Hemen düzeltecektim. "Vardı tabii ki, o benim annem ya. Psikolojisi iyi olmadığı için bana öyle davranıyordu ama beni seviyordu."

"Nasıl davranıyordu?"

"Şey, kızgın ve ilgisiz. Biraz da ürkütücü. Geceleri odamıza geliyordu, ya ablamı ya da beni hayaletlerden birisi sanıyordu. Ama ilaçlar yüzünden, yoksa böyle birisi değildir." Değildir diye umuyordum, çünkü aklım ermeye başladığından beri annemin normal halini hiç hatırlamıyordum.

"Belki de hiç hayalet görmedin, seni buna inandıran annendi."

Neden benden bu kadar bahsediyorduk, ben bunları düşünmeyi bile bırakmıştım; yaşayabilmek için. "Gördüm," dedim yanaklarımı şişirerek. "Anneme de söylemiştim, zaten bir tek o inanıyordu. Çok heyecanlanmıştı, bana nasıl olduğunu sorup durdu, ben de uzun uzun anlattım."

Baktığımda yerinden bile kıpırdamadığını gördüm ama gözlerinde gerçek duygular vardı; henüz anlamadığım bir durumdan etkilendiğini anlayıp kaş çattım. "Bu hayalet görme olayı, annene yakın olmak için uydurduğun bir yalana benziyor."

Açık bıraktığım ağzımdan içeriye yakıcı, ince bir rüzgâr girdi. "Bu da senin kıçından uydurduğun bir şeye benziyor," dedim, hem sinirlerim hem ağzım bozuldu. Böyle konuştuğum için kızardım.

"Çocuklar görülmek için böyle davranışlarda bulunur, bu çok masum bir şey, alay etmek için söylemedim." Kendini açıklama gayesindeydi. "İlgi, sevgi görmek istediysen..."

"Ya ben ne dedim, annem zaten beni seviyordu dedim, hatırlamıyor musun?" Kızgınlıkla karşısına yürüdüm. "Gerçekten bak seviyordu. Hatta fotoğraflarımızı görürsen inanırsın, birlikte birkaç fotoğrafımız var."

Bekledi. "Ben yanıldım, elbet seviyordu."

"Yanıldın demek, yani sevmediğini düşündün? Tamam neyse ama geçiştirme. Eve gidince fotoğraflara bakacak mısın?"

İlgi duyarak, "Küçüklük fotoğrafların mı?" diye sordu.

"Evet. Bebeklik değil ama çocuk fotoğraflarım." Acaba kaç taneydi? Azdı ama iki üç taneden fazladır umarım. Öyle çok olursa inanırdı. Kendi aile albümlerinde bir sürü fotoğraf vardı.

"Bu zamana kadar neden göstermedin?"

"Sebepsiz yere neden göstereyim?"

"Güzel bir şeyi saklamışsın benden."

Acaba hoşluk olsun diye mi yapıyor yoksa gerçekten ben bahsedince görmek mi istemişti? Affan'da hiç duygu taklit eden biri değildi gerçi. "Güzel değilim ki. Çocuğum çocuk. Biraz tatlıyım yani, o kadar belki."

"N'apıyorsun?"

"Hı?"

Başını alçaltıp önüne bakınca ben de gözlerimi indirdim. Kollarımın hareket ettiğini görmüştüm tabi ama ellerimin o kadar aşağıya inip, pantolon kemerine dokunduğunu fark etmemiştim. Ellerimi yavaşça çekip yanıma indirirken, "Konuşurken, dalgınlıkla," dedim. "Bazen geç fark ediyorum ellerimin n'aptığını. Tabi bilek hareketimden anlıyorum ama dalgınlığıma gelebiliyor."

"Sorun değil."

"Tam zamanında haber verdin," dedim kemerine bir göz atıp.

"Evet, farkında olmadığını anlayınca durdurdum."

"Hı anladım, yoksa durdurmayacaktın. Öyle demek istedin sanki." Tamam, hemen cevap almadan bu konudan uzaklaşayım. "Arabaya gidelim, çok esiyor."

O ceketini bile giymemişti üstelik, abarttığım gibi soğuk değildi belki de. Neredeyse mart ayına yaklaşıyorduk. Araca yerleşince araba çok çabuk ısındı. Park alanından uzaklaşırken insanlar da binayı yavaş yavaş terk ediyordu.

"Arabasına bırakırken Elçin'le çok konuştunuz mu?" diye sordum.

"Nasıl olduğumu sordu, ben de ona. Bu kadar."

Alt dudağımı ısırarak arkama yaslandım, sıcak olunca kabanımı çıkarıp arka koltuğa bıraktım. Babası Rauf'u affetmeyecek gibiydi ama Doğa'yı affederdi değil mi, sonuçta kızıydı. Rauf'tan kurtulsam ondan nasıl kurtulacaktım?

Aslında eğlendim. Gerçek yüzlerinin ortaya çıkmasına sevindim. Fakat yanımdan ayrılırken çok kin doluydular, endişe duymamak elde değildi.

Doğa abisine ya da babasına bildiğimi söyler miydi? Bu geceyi özellikle hazırladığımı. Çünkü anlamışlardı.

Yok, benim bu aile ile sorunlarım bitmeyecekti. Kazandığımı hissettiğim bir gecenin devamında bile kalbimde o buhranlı, karanlık hisler etkili oluyordu. Bu his sürdüğü için telefonumu çıkarıp Ayaz'ı aradım. Saat henüz ondu, uyumuş olamazdı. Aramam yanıt bulunca, "Oğlum," dedim hemen. "N'apıyorsun?"

"Yemek yiyorum."

Duraksadım. "Ne yiyorsun? Kendin mi hazırladın? Ocakla falan uğraşmadın değil mi?"

"Yalın pizza verdi."

İyi, evi yakmasın da.

"Zehir koymamıştır herhalde," diye kendi kendime mırıldandım. "Bir sorun yok değil mi?"

"Oturuyorum. Bir şey yapmıyorum."

Böylelikle bugünlerde onu çok fazla suçlamayla kontrol etmeye çalıştığımı fark ettim. "Tabii ki yapmıyorsun. İyi misin diye aradım zaten."

"Açtım, şimdi geçti."

"Tamam, seni seviyorum. Görüşürüz."

"Tamam."

Arama kapanınca koltuğa iyice gömüldüm. Annemle ilgili söylediklerimden dolayı Affan'a biraz kızgındım, bakmayacaktım. Zaten bu gece ile ilgili ağzımdan bir şey kaçırmaktan endişeliydim, konuşmayacaktım.

Affan'ı da düşünceli gördüm, kardeşinin ilişkisi onu huzursuz etmişti. Ben onunla konuşmayacaktım ama o da benimle konuşmaya yeltenmeyince tadım kaçtı, yüzüne sadece iki kez baktım. Konuşsaydı daha çok bakardım.

Yaklaşıp evin yoluna inecekken yolun köşesindeki aracı fark ettim. Aslında ilk kez görmüyordum, geçtiğimiz gün yürüyüşe çıktığımda da görmüştüm. Etrafta evler vardı ama...

"Sen de daha önce bu arabayı gördün mü?" diye sordum Affan'a.

Aynalardan arkaya baktı. "Haberim var."

"Anlamadım, neyden?"

"O bir koruma. Ben görevlendirdim."

"Gerçekten mi? Hiç söylemedin, tanıştırmadın da." Bir süre koruma tutmaya niyetlenmişti tabi ama...

"İşini uzaktan yapacak. Bizimle bir arada olmayacak."

Yine de tanımam lazım ama ya. "Adı ne? Yaşı kaç?"

"Bekle, tanışırsınız."

Sanki geçiştiriliyordum ama bir şey demedim. Arabayı terk edip eve yürüdüm, Affan kapıyı açıp ayakkabılarını çıkarmak için eğildi. Ben de topuklulardan kurtulacaktım ki, parmaklarını bileğimde hissederek duraksadım. İnce topuklu ayakkabımın bilek kısmındaki kemeri çözüp diğer ayağıma uzandı. Beni eğilmeye bırakmadan kendisi ayakkabılarımı tutan ince kemerlerden kurtardı beni. Böylelikle tek hamle ile ayakkabılardan çıkıp içeriye geçerken, Affan'da doğruldu.

"Ayağa dokunmaktan iğrenmiyor musun?" diye sordum.

"Bileğine dokundum," dedi.

"İğreniyorsun yani."

"Garip sorular soruyorsun."

Tip tip bakıp içeriye girdim, Ayaz ya da Yalın ortada yoktu. Koltuğun yakın kısmına çöküp ağrıyan topuklarıma dokundum. Uzun süredir yalnız düz taban giyiyordum, bugün ayaklarımı ağrıtmıştım.

"Sırtına bakalım," dedi Affan.

Takıyor bu da takınca ya. "Ayağım ağrıyor, bekle."

Koltuğun diğer tarafına oturup öne eğildi ve elimi itti, kendisi topuğuma dokundu. "Şişmiş," dedi.

Utandım. "Bırak."

Topuğumu hafif hafif ovmaya devam etti. Demek tiksinmiyordu. En azından şimdilik. Utandığım için kasılmıştım. Vücudumu serbest bırakıp göğsüme kadar eğilmiş başına baktım, güzel saçlarına. Ağır ağır ovup oradaki yumruyu dağıtınca biraz rahatladım. İlgi görmek beni şımartıyordu, bunu da Affan sayesinde fark etmiştim. Çok belli etmesem iyi olurdu, belki şımarmış halimden hoşlanmazdı.

"Gıdıklanıyorum," dedim, bacaklarım karıncalanıyor ve dizlerim seğiriyordu. Sıcak bir hissin bacak içime sızdığını hissedince ıslığa benzer bir nefes aldım.

"Bence gıdıklanma değil."

Ayağıma bırakıp diğerine uzanacaktı ki, kalçamı kaydırarak uzaklaştım koltukta. Elinin kaza ile bacağıma temas edip ne kadar sıcak olduğumu fark etmesinden endişe duydum. "Odama gideceğim."

Bakmadan fırladım, kalkıp odama yürüdüm. Ayaz yatağımızda yüz üstü uyuyakalmıştı, telefon elindeydi. Telefonu alıp komodine bıraktım ve örtüyü omuzlarına dek çektim. Önce banyoya uğrayıp ellerimi yıkadım, çıkarken elbisenin askısını çözüp üstümden sıyırdım. Dolap aynasından sırtıma baktım, kaburgalarım kızarmıştı. Altlı üstlü pijama takımı giyinip saçlarımı fırçaladım, makyajımı çıkarırken biraz zorlandım.

Odaya geri dönünce yatağa oturup biraz dinlendim. Affan'ı merak ediyordum, acaba Doğa için hayal kırıklığına uğramış mıydı? Şu üzerimdeki gerginlikten kurtulmak adına çıktım. Affan oturma alanında değildi. Yüzümü asarak mutfağa girdim, malzemeleri çıkarıp azıcık browni harcı hazırladım. İki ayrı kupada pişirirken etrafı topladım. Hiç içmediğimi fark edip su içtim. Merdivenden inildiğini duyunca arkama baktım.

"Tatlı kokusu alıyorum," diyerek hızla yaklaştı Yalın.

Kollarımı iki açıp fırının önünü kapadım. "Yok yok, tatlı matlı yok."

"Hadi ama kızım ya, hâlâ mı? Barışmadık mı?"

"Artık tarafsızlığı seçmiş olabilirsin ama bu aynı zamanda ölmemi istiyorsun anlamına da gelir, çünkü tarafsızsın?"

Gülerek sağ taraftan fırına yaklaşmaya çalıştı. Üzerinde atlet ile kısa şortu vardı. Tatlının kokusunu alıp heyecanla odasından fırladığına emindim. "Hayır, ölmen beni gerçekten üzer."

"Hiç inanmıyorum vallahi."

"Lal, ben taş kalpli miyim?"

"Evet." Hemen verdim tabi cevabımı.

"O zaman bana tatlından ver, bu taş kalbimi yumuşat." Uzanıp omuzlarımdan tuttu, beni kendisine çekip üstünkörü sarıldı. "Saatlerce Ayaz'a baktım, hiç dokunmadan ve rahatsız etmeden. Ona pizza bile hazırladım."

"Tamam, o konuda hak verdim. İki tane browni yaptım, birini Affan'la paylaşırsınız."

Ben onu itince kendisi de bana sarılmayı bırakıp fırına göz attı. "Boşver onu, yese de anlamıyor."

Al işte, üzüldüğüm bir konu daha. "Evet, tadını alamıyor ama olsun, yesin."

Yalın'ın gözleri genişleyerek bana indi. "Sen... biliyor musun?"

"Affan bana söyledi," dedim, bak işte, dercesine bir ses tonunda. "Senin o yersiz gülmelerinin sebebi da buydu tabi, nasıl kötü bir arkadaşsın!"

Sırıtmaya başladı, o an küçük bir yanak gamzesi olduğunu ilk kez gördüm. Benimle pek gülümseyerek konuşmadığı için yeni fark etmem normaldi. "Tamam, ben de üzülüyorum ama komiğime gidiyor. Sen üzülmüş gibisin, kendisinin bile çok umurunda değil ki."

"Tatlılarımla ilgili yalan söylediği için kızdım ama çok da üzüldüm. Bir de tatlarını özlediği yemek falan varmış, ne zaman geçeceğini de bilmiyormuş."

Yalın sözlerime kulak verip, "Senin kokunu alamadığı için de çıldırıyor," dedi.

Beni özellikle utandırdığı için ayağına bastım.

Kıkırdadı. "Bu arada sen niye tek küpe takıyorsun." Kulağıma bakıyordu. "Düşürmüşsün, farkında mısın?"

"Uçurumda düşmüş, yalnız kaldı küpem. Olsun, yine de çıkarmayacağım."

"Kötü durmuyor, tarz olmuş."

Mikrodalga ötünce Yalın benden hızlı hareket etti. Kupaları çıkarmasını izlerken ben de kaşık aldım. Ada tezgâhına dirseklerini yaslayıp sıcak olmasına rağmen yemeye başladı, dili yanınca sızlandı. "Ama çok güzel."

İkinci kez kaşık soktuğu kupaya baktım. "Affan o kupadan yemez ki daha. Off."

Başını salladı. "Yemez vallahi. Sen paylaş onunla."

"Benimle yiyeceğini nereden çıkarıyorsun?"

"Senin bizzat ağzını bile yer o."

Bu da iyice cıvıtmıştı yahu! Tezgâhta ona atacak bir şey arayıp sonra boş ekmek sepetine uzandım, kafasına fırlattım. "Neden böyle konuşmaya başladın? Utandırmak için mi? Yapma sakın!"

Hâlâ yanan dilini üflüyordu. "Ayaz bile aranızdaki durumu fark etmiş, neyi gizleyeceğiz, hepimiz aynı evdeyiz."

"Sen de haklısın ama yani biz... bizim için ne denir bilmiyorum. Beraber olalım istiyorum, öyle yani..."

Sırıtmayı bırakıp daha düşünceli şekilde gülümsedi. "Yakışıyorsunuz."

İster istemez şaşırıp samimiyetini tarttım. "Yan yana mı? Alay mı ediyorsun? Üzülürüm bak."

"Hayır, ciddiyim. Hatta dün bana beraber çekildiğiniz fotoğrafı gösterdi, orada daha da fark ettim. Fotoğrafı göstermesine de şaşırdım, biraz hevesliydi." Ada etrafında dolanıp kendisine su alırken ben de dudaklarımı ısırıyordum. Demek öyle, sevinmiş miydi birlikte fotoğraf çekilmemize?

Ona arkamı dönerek kıkırdadım, tatlımı alıp kaşığı içine daldırdım. Yüzüne karşı daha fazla gülüp kendimi utandırmadan çıktım. Oturma alanına geçerken de Affan'ın indiğini fark edip yavaşladım. Bir içki almış, koltuğa yerleşmişti. Gömleğinin önü açıktı ama henüz giysileri üstündeydi. Ayağını ortadaki sehpaya kadar uzatmış, başını arkaya yaslamıştı.

Pek konuşma, benimle ilgilenme havasında olmadığı görülüyordu.

Yine de belki konuşur diye önünden geçip oturduğu koltuğun diğer ucuna oturdum. Ona bakarak tatlımı yemeye başladım. Nadiren alkol alıyordu, sıvının renginden anladığım üzere de hep aynısını içiyordu. Tatlımı yarılarken mutfaktan sızan ışığın yüzündeki gölgesi hoşuma gidince dakikalar nasıl geçti anlamadım.

Kalan tatlımı aramızdaki boşlukta ona uzattım. "Bunu sana ayırdım."

Hafif bir nefes verip, "Bırak, birazdan yerim," dedi. Elindeki kadehi salladı, şu an bunu içiyorum, dercesine.

Kabul etmedim. "Önce tatlı ye, sonra iç."

"Bunu içmeye başladım bile."

Kupadaki kaşığa göz kıstım. "Benimkiyle yemezsen başka kaşık getiririm."

"Yerim; sonra."

Yanında biraz daha oturmak istiyordum. Oysa arabada kızgındım, yüzüne bakmayacağımı söylüyordum ama belli ki ben ona dayanamıyordum.

"Fotoğrafları çıkardın mı?" diye sorunca hevesle yerimden kalktım. "Unutmuştum, gidip bakayım." Koşarak odama gittim. Komodindeydi, ormandaki evden getirmiştim. Albümü açıp annemle olan fotoğrafları aradım ve yalnız üç tane bulunca canım sıkıldı, hevessizce yanına geri döndüm.

Koltuğa, bu kez daha yanına oturup fotoğrafları uzattığımda oturuşunu toplayıp doğruldu. İlk fotoğrafa dikkatini verdi. Burada annem, ablam ve ben vardık. Evin bahçesindeydik, etrafımız yeşildi ve evimiz arkada görünüyordu. Ben Ayperi'nin eline yapışmış, dişlerimi göstererek gülümsüyordum. Annem bir ağaca yaslanmış, gökyüzüne bakıyordu.

"Bu sen misin?" diyerek fotoğrafı iyice yaklaştırdı Affan.

"Evet, o sırıtan."

Gözleri kısılmaya başladı. "Yüzün çok tanıdık geldi."

"Allah'ım ya, acaba neden? Her gün bana bakıyorsun ya Affan."

Fotoğrafla çok ilgilenip yanımdaki ablamın yüzünü kapadı, sadece bana uzun uzun baktı. "Bu fotoğrafı hiç salonda bulundurdun mu? Belki görmüşümdür."

"Yok, getirdiğimden beri odadaydı." Ablamı niye kapatıyordu, ne de güzel çekmişti. Gıcık olarak parmağını ittirdim.

"Küçüklüğüne çok benziyorsun, sanıyorum ondan."

"Ablam da çok tatlı değil mi?" Ablamla birbirimize benziyorduk zaten.

Ona çok uzun bakmadan, "Evet," dedi ve gözleri fotoğrafta yer değiştirip anneme doğru baktı. "Annenin fotoğraf çekildiğinizden haberi yok gibi."

Gülümsemem yüzümde dondu. "Salak mısın Affan ya, fotoğrafta ya işte."

Bu gece ona ikinci kez böyle kötü konuşmuştum, telafi etmek için yarın güzel bir şey söyleyecektim. Neyse ki o üstünde durmadı. "Tabi fotoğrafta ama sizinle değil."

Uzanıp diğer fotoğrafı da aldı, bu kez annem de kameraya bakıyordu. Ayaktaydı ve biz de iki yanında, onun karnına kadar uzanan ufak boylarımızla dikiliyorduk. Annem hafifçe tebessüm ediyordu.

"Annenize benzemiyorsunuz," dedi.

"Maalesef diğer ebeveynime benziyorum." Babam bile demek gelmedi içimden.

Affan gözlerini kaldırıp yüzüme baktıktan sonra diğer fotoğrafı da çekip aldı. Bunda bir düğündeydik, düğün masasında oturmuştuk. Kimin olduğunu hatırlamıyordum ama muhtemelen babamın bir arkadaşı, yakınıydı. Affan yedi, sekiz yaşlarındaki görüntüme bakıyorken yüzümdeki gülümsememi okşadı.

"Elbiseyi güzelleştirmişsin," dedi.

"Elbisem zaten güzel değil mi? Yeşil. Kabarık etekleri vardı." Bu fotoğrafta gülümsemem azalmıştı.

"Ailendeki en güzel kız senmişsin."

Bana güzel dediğinde hep sevinirdim ama bu kez değil. "Öyle deme. Annem çok güzel. Ablam da."

Elindeki fotoğraf için, "Bunu alıyorum," dedi.

"Aile fotoğrafımı n'apacaksın?"

"Alıyorum."

Şimdilik geçiştirdim. "Tamam biraz bak, sonra alırım."

Fotoğrafı kenara bırakıp diğerlerini bana uzattı. "Gördün mü bak, annem fotoğraflarda gülümsüyordu."

"Evet, gülümsüyordu."

Sonunda anlamış, ikna olmuştu bizi sevdiğine. Ben de iç çekip fotoğraflarımıza baktım, her zaman annemden çok ablamı sevdiğim için ona daha uzun bakıyordum. Benim gülümsediğim çoğu fotoğrafta o sadece bakıyordu. Ne kadar üzgün bir kızdı, hem de senelerce.

Boğazıma yumru oturup burnum da sızlayınca soluğum titrek çıktı. Geceyi daha fazla uzatmama kararı alıp kalktım ve odama doğru ilerledim. Affan'ın bakışlarını sırtımda hissettim, çok uzaklaşmadan da, "Ne zamandır biliyordun?" sorusu salonda yankılandı.

Durup karanlık koridordaki gölgeme biraz baktım ve akabinde omuz üstü bakışımı attım ona. "Neyi?"

"İlişkilerini."

Anlamıştı demek. Ama nasıl? Doğa mı söylemişti, bu akşam yaşananlardan mı yola çıkıyordu? "Anlamadım, ben nereden öğreneceğim?"

"Onları görmüş müydün?" dedi inkârımı duymamış gibi.

"Bu gece? Evet, gerçekten öpüşüyorlardı. Doğa'ya da hayret ettim, Rauf'a nasıl yüz vermiş? Tamam, Rauf'un tipi fena değil ama... Doğa çok güzel, daha iyisine layık."

Onu oyalama çabam başarılı olmadı. "Babamla onları bir araya getirmeyi ne zamandır planlıyordun?"

Her şeyi anlamıştı, her şeyi. Biraz daha reddetmek aptalca olacağı için konuşmadım. Affan, sorularına bir yanıt bulamayıp bu kez, "Bana güvenmiyor muydun?" diye sordu.

Vücudumu kendisine döndürüp bir ayağımın üstüne yüklendim. "Asıl sen bana güvenmiyor musun?"

"Sana güveniyorum."

İkinci kez bunu açıkça söylemesinden etkilendim ama o zaman... "Bana hiçbir şey anlatmıyorsun," dedim. "Çok gizemli birisin. Bilerek mi yapıyorsun, kapalı yaşamaya alışkın olduğun için paylaşmayı mı sevmiyorsun bilmiyorum ama... senin hakkında duyduklarımı bilmene rağmen bana hiç açıklama yapmadın. Neden o uçaktan bahsetmiyorsun, hâlâ mı bir şeyler hatırlamıyorsun?"

Babamı öldürdüğünü fısıldamıştı ama gelip hiçbir şey anlatmıyordu.

"Kötü şeyler yaptığım açık değil mi Lal? Ama sebebini bilmediğim için kimseye anlatmıyorum."

"Ne yaptığını artık biliyor musun? Yoksa eve birkaç kez gelen adamın sözlerine inandığın için mi söylüyorsun?" Tekrar oturduğu koltuğa yürümeye başladım.

Affan konuşmadan önce koridora baktı ve Yalın sessizce, bize göz kırparak üst kata çıktı. Onun oda kapısının örtülmesini bekleyip, "Bilgisayarımda şifresini hatırlamadığım dosyalar vardı," dedi. "Aylardır şifrelerini kırdırmaya çalışıyordum."

Çok meraklandım. "Sonunda açabildin mi?"

"Birisini evet." Bitirdiği kadehi bırakmak için orta sehpaya yaklaştı. "Bir liste isim vardı. O insanların kim olduğunu araştırdım. Hepsi ölmüştü. O listeyi birisine mi ilettim, doğrudan bana mı geldi bilmiyorum."

Babamın adını o listede mi görmüştü?

Bana anlatmaya devam etmesi için onu huzursuz etmeden sordum. "Kimmiş peki bu insanlar? Belli ki öldürülmesi istenmiş bu insanların... kendinin yaptığını mı düşünüyorsun?"

Göğsünü kaşımaya başlayıp bana kısa bir bakış atarken başını yavaşça salladı ve gözlerini benden kaçırdı.

"Uçak kazasında mı ölmüşler?"

Onu çok kaygılı ya da stresli görmüyordum, yalnızca benim tepkilerimi dikkate alıyor gibiydi. "Evet, uçak kazası."

Babamı uçak kazasında mı kaybettim yani?

Üzüntü değil tabi ama garip bir his oturdu içime. Belki de üzülemediğim için o duyguyu hissediyordum, bu kopuk bağın bizi yine bir yerde birleştirmesine inanamıyordum. Çok tatsız bir duyguydu.

"Bu insanlar masum muydu?" Babam değil.

Affan, "Hayır," dediğinde buna inandım, çünkü babam bir kanıttı. "Ben insanlarla ilgilenmem. Suçlarıyla da masumiyetleriyle de. Böyle bir suça beni ne itti, bilmiyorum."

Kendini suçlu olarak görüyordu değil. O zaman bu Affan'ın diğer insanlar tarafından da mı suçlu görüldüğü anlamına geliyordu? Mesela polisler?

"Bunu senden başka kim biliyor?" diye korkarak sordum.

"Buraya gelen o adam, başka birisini bilmiyorum."

Ellerim göğsümün üzerinden düştü. Ama ben biliyordum ya, ben biliyordum. Gecenin önceki saatlerinde gördüğüm adamı hatırlayıp, "Sana önemli bir şey söylemem lazım," dedim. Korkarak önüne kadar yürüdüm. "Bugün davette bir adamla çarpıştım, davete oğlu ile katılmış, orta yaşlarda, neredeyse beyaz saçları vardı. Yersizce, aniden oğlunun hırçınlığından söz edip karısını kaybettiğini söyledi."

"Sana kaba mı davrandı?" diye sordu.

"Hayır, öyle bir durumdan bahsetmiyorum. Karısını nasıl kaybetmiş biliyor musun, uçak kazasında? Açıkça söyledi, ben de şaşırdım, üstelik orada bulunmaktan mutlu olduğunu da ifade etti." Keşke davet salonundan ayrılmadan söyleseydim, belki adamı orada bulabilirdik. "Şöyle de bir şey var, ben o adamı daha önce de gördüm ama nerede olduğunu hatırlamıyorum."

Biraz düşünsem hatırlardım ama bu gece çok şey olmuştu, o adamı gördükten sonra ikinci kez düşünmemiştim bile.

"Senin karşına bilerek çıkıyor yani," dedi alnını karışlayarak koltuğa yaslandı. "Tarif etsene, nasıl birisi?"

"Dedim ya, orta yaşlı, kemikli bir çehresi var, saçlarının rengi göze çarpıyor. Türk'e benzemiyor ama konuşması Türkçe'ydi. Kibar kibar konuşuyordu ama... çok huzursuz oldum."

Affan'a bunları söylemem iyiydi değil mi, yardımcı oluyordum ona?

"Karısını uçak kazasında kaybetmiş ve ikidir senin karşına çıkıyor?"

"Evet," dedim. "Tesadüf değil değil mi?"

Bir şey düşündüğü açık şekilde daldı öyle birkaç saniye. "Özellikle senin karşına çıkıyor, seni karısına bir karşılık olarak görüyor."

"Ah..." dudaklarımdan farkındalık dolu mırıltı döküldü. "Karısının adı listedeydi, o da ölmemi istiyor."

Yaşamam için sadece Affan var, herkesse sanki ölmem için.

"Bir o eksikti," diye kabaca ses çıkardı. "Bulmak lazım bu adamı, çabuk bulmak."

Tedirgin olup koltuğa, yakınına oturdum. "Sence her şeyden haberi var mı? Benim ne niyetle ailenle görüştüğümden, ailenden, Duru'dan?"

"Bu gece oradaysa tabii ki vardır."  Onu telaşlı gördüm. Çok huzursuz olup kalktı. "Telefon görüşmesi yapmam lazım."

Giderken arkasından baktım. Bir tanıdığını, yakınını arayıp adamı soruşturacaktı belki de. Yüzüm epey düştü, gecem daha da tatsızlaştı. Hiç mutlu olmamaktan, hiç uzun süre mutlu kalamamaktan korku duydum.

Hiçbir şey yapmadım ama bir anda o kadar çok düşmanım oldu ki...

Affan geri inene kadar güvensiz hissettim. Kafamı kaldırıp duvar saatine bakınca yarım saatin dolduğunu gördüm. Bu kadar uzun ne konuştuğunu merak ederek döndüm koltukta. Hâlâ önü açık gömleği, pantolonu içindeydi. Önüme kadar yürüyüp durdu ve gerilen çenemi tutarak yüzümü kaldırdı. "Endişeli misin?"

"Çok," dedim.

"Bizden uzak tutacağım, durumu halledeceğim."

"Nasıl olacak? Kendi rızasıyla uzaklaşmaz ki, n'apacaksın?" Bu kadar değil, birkaç sorum daha vardı üstelik.

"Güzellikle değilse de zorla."

"Evet, öyle olur tabi ama... çok tehlikeli şeyler bunlar, ne ölmek ne de birisinin ölümünden bahsetmek istiyorum ben."

"Farkındaysan senlik bir durumdan söz etmiyoruz, benim sorunum bu."

"Ama... ama dedin ya, beni bir karşılık olarak gördüğünü."

"Hâlâ benim sorunum."

İnleyerek başımı eğdiğimde, Affan önümden çekilip yanıma oturdu. Hiç mesafe bırakmadan yerleşmişti, kalçam bacağının kenarına değiyordu. Yüzümü avuçlarıma gömdüğüm sırada, sırtımdaki saçlarımı toplayıp sol omzumdan önüme doğru bıraktı. Göğsümden dökülen dalgalı tutamlardan parmaklarını koparışını izledim.

"Sırtına baktın mı?" diye sordu.

"Baktım, iyi."

"Ben de bakmak istiyorum," dediğinde gözlerimi birleştirdim yakınımdaki altın gözleriyle.

Tamamen öne dönüp oturuşumu ayarladım ve kollarımı göğsümde kavuşturdum askılımın ön kısmı açılmasın diye. Affan giysimin uçlarından tutup yukarıya kaldırdı ve serinlik tenime çarptıktan sonra nefesi alçaldı. Yumuşak bir teması hissettim, hafif bir kemik dokusunu; parmaklarının tersini belimin az üstüne sürttü.

"İnsanlar canının ne kadar çok acıdığını bilmemeli," dedi.

"Saklıyorum."

Giysimi geri indirerek bir kolunu belime doladı ve beni kendisine çekti. İnce kumaşın arkasında onun çıplak göğsünü hissedince dizlerimi birbirine bastırarak tiz nefes aldım. Diğer elini de kolumun altından geçirip sol göğsüme, doğrusu kalbimin üstüne yaklaştırdı. Eğilip dudaklarını sol omzumun üstüne bastırdı, tenimdeki ıslaklıktan beni öpmeden önce yine dudaklarını yaladığını anladım.

"Sarılıyor musun?" diye sordum.

"İç sesini dinliyorum," dedi, elini kalbime biraz daha bastırarak.

Yok, dinlemese iyi olur. Dinleyemezdi zaten, öyle söylüyordu sadece. Elleri çok büyük olduğu için bedenimin yarısı kaplanmış gibi hissederek, "O kalbim," dedim.

"Ben iç sesini duyuyorum."

"Nereden çıkardıysan bunu, yoksa ne düşündüğümü mü merak ettin?"

Belimden biraz daha çekti. "Benim iç sesim yok, insanlarınki nasıl merak ediyorum."

"Kalp atışı olmayacağı kesin."

Küçük hamlelerle oturuşumu değiştirip ona döndüm. Eli kalp hizamdan düştü ama bu kez iki yandan belimi tutuyordu. Beni çok heyecanlandıran yakınlıkta yanaklarıma, alnıma ve dudaklarıma bakınca soluğum hızlandı. Başımı eğip ellerimi bir hevesle kaldırıp, "Ben de senin iç sesini dinleyeyim," dedim ama ellerim daha kalbine oturmadan düştü. "Pes bana, sanki hissedeceğim. Bu da unutulmaz ki, neyse... zaten iç ses duyulmaz ki."

"Benim iç sesim yok dedim ya."

Ben de, "Var var," dedim.

Koltuk genişti ama yine de düşmemek için ona çok yakın oturuyordum. Dizlerim bacağının yanına, dirseğim koluna, ellerim dizlerine sürtünüyordu. Farklı noktalardan, bir şekilde, doğal temas halindeydik. "Belki de vardır."

Teması hissetmeyecek olsam da ellerimi boynunun altına koydum. Omuzlarının kasılıp âdem elmasının belirginleşmesi gözüme çarptı. Gözleri parmaklarımın yavaş kayışını takip ederken, "Tabi vardır, sadece o da senin gibi az konuşuyordur," dedim.

Hiç göstermeden, anlık şekilde dudaklarına baktım. Dudaklarımla değil, dudaklarımla bakmadım dudaklarına. Sadece işte... gözlerimle.

Yaklaşmaya başladığında heyecanlandım, dudaklarından çekemedim gözlerini. Yanağını yanağıma sürterek geçtiğinde ise gözlerim umutsuzca kapandı. Kulağıma doğru eğildi. "Ben kendimden sadece seni dinliyorum." Küpemle birlikte kulağımın arkasını öptü. "Bu iç ses midir?"

"Ben çok konuştuğum için sesimin yankısı uzun süre kulaklarında kalıyor olabilir," dedim, fark ettirmeden onu kokladım.

"Hayır Lal, sen hiç konuşmasan da benim içimde yankılanırsın."

🧚

Rüyalarımda su gördüm. Sudaki yansımamı. Huzurlu hissettiriyordu ama kısa sürmüştü. Çünkü uykum, bir karabasan tarafından bölünmüştü. Uyku felci, beni dakikalarca yatağa hapsedip kıpırdatmamıştı. Kendime geldiğimde sabah ışığı odadaydı ve kaslarım çok ağrıyordu.

Saatler sonra Yalın'ın, "Bu kanalı sana yasaklıyorum," diyen sesini mutfaktayken duydum. Ayaz, kahvaltısı için bir şeyler yedikten sonra yanımdan ayrılmıştı.

Anlamaya çalışarak, "Neden?" diye sordu Ayaz. Mutfaktan ayrılıp koridora çıktım ve onlara göz attım.

"Yüksek sesle şarkı dinliyorsun, başım ağrıyor artık." Yalın ayakta, televizyon kumandası ile bir şeyler yapıyordu.

"Bu kanal değil ki, Youtube'dan açtım," dedi Ayaz'da.

"Her şeyden haberdarsın anlıyorum ama senin yaşındaki hangi çocuk 2pac dinler. Bu adamı nasıl tanıyorsun? Sen dünyaya gelmeden ölüp gitmişti."

Ayaz ona doğru ilerleyip kumandayı aldı ve ekrana bakarak tekrar şarkıyı açtı, yüksek sese aldı. "Bana ne, ölsün. Ben şarkısını dinleyeceğim."

Yalın dişlerini sıkıp kumandayı ondan bir daha aldı ve artık yanlarında olduğumu fark ederek bana döndü. "Bu şarkılar küfürlü, farkında mısın?"

"Küçüklükten beri merakı var, benim bile bilmediğim rap şarkılar biliyor, birini kapatsam diğerini açıyor." Ki artık rap şarkılarının hiçbiri masum gelmiyordu kulağa, en azından İngilizce'yi daha az anlıyordu.

Yalın kulağını kapatırken şarkının sesini bir daha kıstı. "Hani laftan anlıyordu senin çocuğun, bir laftan anladığı yok."

"Yemek, uyku ve hobileri hariç." Onlar söz konusu olduğunda bana da kulak asmıyordu.

Yalın, kendisine bakan Ayaz'a döndü. "Sen de mi şarkısı olmak istiyorsun?"

"Hayır," dedi Ayaz.

"Büyüyünce ne olacaksın?" diye sordu bu kez de.

"Ne olacağım?"

"Ben de onu soruyorum işte, ne olacaksın?"

Ayaz, "Bilmiyorum," dedi.

Yalın kumandayı kendi eline doğru vurarak onu süzdü. "İlginç bir çocuksun aslında, kafa açıyorsun." Kumandayı ona uzattı. "Kısık sesle, tamam mı?"

Oğlum bir şey demeden aldı ve şarkı bitene kadar sese dokunmadı. Yalın sabır çekerek kulaklarını kapatırken, göz ucuyla üst kata baktım. Affan hâlâ aşağıya inmemişti. Sessizce basamakları çıkıp odalara bakarak ilerledim. Yatak odasının kapısı aralıktı. Girmeden önce kıyafetimi düzelttim. Düşük bel bol pantolon ile mürdüm renginde beni iyice saran bluz giyinmiştim. Karnı açık olduğu için üstümdeki duruşunu düzeltip odaya girdim.

Odası aydınlık, toplu, çok temizdi. Kendisini göremeyip sesi takip ettim. Banyosunun kapısı açık olunca telaşlanmaya vaktim olmadan onu gördüm. Yalnız bir şortla, lavabo önündeydi. Eğilmiş, yüzünü yıkıyordu. Bakımıyla uğraştığını anlamama rağmen geri çekilmedim, kapının kenarına yaslanıp izledim. Kenardaki havlusuna uzanıp ıslak yüzünü, boynunu silerken bana baktı. Bu beni fark ettiği bakış değildi, odasına girdiğimi birkaç dakikadır farkındaydı.

"Saçlarını nasıl bağladın?" diye sordu.

Neredeyse aylar sonra saçımı ilk kez toplamıştım. Ev hapsi ile koşuşturma arasında geçen zamanda bir saç lastiği bile alamamıştım. "Elbiseyi aldığımız mağazada toka görmüştüm, kıyafetlerin arasına koymuştum."

At kuyruğumdan bir tutamı parmağımın arasına alıp kıvırırken, Affan havlusunu kirli sepetine fırlatıp buraya yürüdü. Çok derin nefes almam gerekti ki çarpıcı görüntüsünü atlatabileyim. Yan duruşumu taklit edip tam karşımda durdu ve saçlarımı incelerken, "Dün her şey istediğin gibi gitti," dedi. "Bugün nasılsın?"

Ayağımı yerde döndürerek sorusunu hazmetmeyi bekledim. "Ben hiçbir şey bilmiyorum. Bu sizin aile meseleniz."

"Rauf'a neler olacağını merak ediyorsun değil mi?"

Hem de nasıl. "Babanı ikna etmeyi başarır mı?"

"Biraz sakinleşsin, babamın ağzını arayacağım," dedi.

Karşımdan çekilip dolabına doğru yürüyünce arkasından yavaşça ilerledim. Saçları hafifçe nemliydi, geniş sırtına bakarken kendimi zor durdurup ona çarpmaktan kurtardım. Kolyesi yamulmuştu, zincirden tutup onu düzelterek önüne geçtim ve zinciri bırakmadan parmağımı boynuna sürttüm. Vücudu çok çabuk tepki verdi.

"Babam takı takan erkekleri hiç sevmezdi," dedim.

"Baban hiç umurumda değil."

Öldürmenden belli...

Onu bırakıp bir adım geri çekildim ve o dolabını açıp kıyafet çıkarırken, "Babamın düşüncelerine katıldığımdan değil," dedim.

"Hımm, öyle mi?" dedi.

O tişörtü üzerine geçirirken dolabının kenarına yaslanıp içerisine göz attım. Çok ve güzel giysisi vardı, Affan'ın giydikleri hep hoşuma gidiyordu. Genelde beyaz ile siyah tercih ediyordu. "Gerçi sen çok takı takmıyorsun," dedim. "Saat falan, bir de bu kolyeni."

"Hımm," dedi yine, boş konuşmamı dikkatle dinleyerek.

"Hıhı." Dudak büküp bileğine göz attım. "Dijital saatini takmıyorsun ama artık."

Tişörtünü düzeltip dolap içine bir daha baktı, askıdan pantolon çekip altı. "Sayende çok ses çıkarıyor."

Alt dudağımı ısırarak omuz silktim, anlamamış gibi yapmayacaktım. "Olsun ben zaten erkeklere klasik saatleri daha çok yakıştırıyorum."

Pantolonunu elinde sabit tutarak yüzüme döndü. "Hangi erkeklere?"

"Yani, dışarıda gördüğüm, tanımadığım sıradan birisi. Gözüme falan çarpıyor illaki."

Şortunu çıkarmaya niyetlenir gibi ellerini önüne götürünce arkamı döndüm. Yanımda, hatta çok yakınımda giyinmesinin garip bir hissi vardı. Parmak uçlarıma çıkıp alçalarak dizlerimi birbirine bastırdım ve kemer sesi duyunca omuz üstünden kontrol ettim. Henüz fermuarını çekiyordu. Yutkundum.

"Gece iyi uyuyabildin mi?" diye sordu, bakışları belimde dolaşıyordu.

Bana çok sık bu soruyu soruyordu. "Evet."

"Karabasan görmedin yani?"

"Gördüm."

Pantolonu ile işini tamamlayıp yataktaki şortuna uzandı, onu banyoya götürdü. "O zaman nasıl iyi uyumuş oldun?"

"Bir rüya gördüm, huzurluydu. Kısa sürdü ama güzel bir his bıraktı."

"Ama karabasan da görmüşsün."

"Olsun olsun ama rüya da gördüm." İlgisizliğine üzüldüm. "Sormayacak mısın?"

"Beni mi gördün?"

Keşke onu görseydim. "Yok ya, ben seni pek rüyamda göremiyorum."

Onun da ilerlediği şifonyere yürüdüm. Üstündeki birkaç parfüme baktım, o da bir tanesini alıp kendisine sıkarken şifonyerin ilk çekmecesini açıp neler olduğuna ufak aralıktan göz attım. Affan kurcaladığımı fark etse de bir şey demedi. "Hiç mi görmedin?"

Bununla ilgilenmesiyle mutlu olsam da hatırlamaya çalışırken ümitsiz bakışlar yolladım. "Pek değil."

Parfümünü bırakırken havaya sızan kokuyu içime çektim. Böyle o kadar güzel kokmuyordu ama tenine karıştıktan bir süre sonra ona yaklaştığımda harika oluyordu parfümün kokusu.

Bakışları durağanlaşınca dikkatimi tekrar ona verdim. Kendisini biraz alınmış, hatta üzgün gördüm.

"Hep karabasanlar yüzünden," dedim, ona kendimi affettiren gülümseme ile bakarak.

Bir şey demeden gitti. Bundan neden etkilendiğini anlamadım.

O böyle önümden, benimle değil de kendi kendine yürüyüp gidince içim çok burkuluyordu. Bunu ona söylesem bırakır mıydı bu davranışı?

Odadan çıkarken ceketini almıştı. Merdivende onu takip ederken, "Nereye gidiyorsun?" diye sordum.

"İşim var."

"İşinle ilgili iş mi?"

"Banka işleri falan."

Onu gözlerimle takip etmeye devam ettim. Mutfakta yer alıp su içtikten sonra hiçbir şey atıştırmadan çıktı. "Aç mı gideceksin?"

"Hazırlamaya vaktim yok."

Hemen, "Ben şipşak hazırlarım," dedim.

"Karnımı mı doyuracaksın?"

"Hıhı," dedim.

Sırtım duvarla birleşene kadar yaklaşıp burnuma fiske vurdu ve sonra dudaklarını yaladığında bir öpücüğün geldiğini anladım. Dudaklarım aralandı ama o burnumdan öptü. "Benim seninle ilgili doyumsuzluğum başka."

Evden ayrıldığında tekrardan korkulara kapıldım. Bunun böyle olması canımı çok sıkıyordu. Affan bensiz gittiğinde, en az birkaç saat dönmeyecek olduğunda huzursuzlanıyordum. Neden ama? Bu birisine yakınlık hissetmekten daha öte bir duyguydu.

Oysa geri dönecek, neden ki bu his?

Onu kendime ait hissetmediğim için mi?

Ya da o bunu hissettirmediği için.

Affan gittikten biraz sonra telefonum çalınca biraz şaşırarak odama ilerledim. Ekranı açınca yabancı numara gördüm. Rauf ve Doğa olabileceği için açmak istemedim ama ikinci kez çalınca korkarak kulağıma götürdüm.

"Lal?" dedi Kerim.

"Sen beni nasıl arıyorsun?" diye şaşkınlıkla bağırdım.

Bir saniye geçmeden hemen, "Ayaz seninle mi?" diye sordu telaşla. "Senin yanında mı, doğru mu?"

Ağzımı açıp kapadım. Kimden öğrenmiş ve dahası bana nasıl ulaşmıştı? "Yerini senin bilmen gerekmiyor mu?" dedim. "Benden gizleyip kaçırdın ya?"

Öfkeli inleme sesiyle huzursuz oldum. Onu sevmediğim kadar da beraber yaşadığımız senelerde korkarak ona katlanmıştım. "Lütfen söyle," dedi, yumuşak bir tonda konuşmaya çalışıyordu. "Oğlumu çok merak ediyorum Lal. Ve de çok korkuyorum sağlığı için."

"Çok iyi oluyor sana, çok. Bana da aynı hisleri yaşattın." Bir oh hareketiyle elimi göğsümden aşağıya sürükledim.

"Doğru mu yani?" dedi heyecanlanarak. "Ayaz seninle mi? Sağlığı yerinde mi?"

"Sen bana nasıl ulaştın? Esir tutuluyordun?"

Beni duymuyor gibi, "Bursa'dasın üstelik," dedi. "Doğru mu Lal, konuşsana? Ayaz n'apıyor?"

"Sen... nereden haberin var bunlardan? Kim söyledi?" Huzursuz olup şüphe duydum. "Konuşmak istemiyorum, artık hayatımdan çı..."

"Sakın kapatma!" dedi anlayarak.  Yükselttiği sesiyle göğsümü sıkıştırdı. "Bursa'dayım, bana konum at."

Gerçekten birçok şeyi öğrenmişti, önceliği de Ayaz'ı görmekti ama... olmazdı. "Bu bir oyun mu? Rauf'la mısın? Ya da Doğa ile mi? Oğlumu kaçıracaksınız değil mi?" Felaket senaryoları aklımdan bir bir geçti.

"Allah aşkına, Rauf beni neden bıraksın, onu günlerdir görmüyorum zaten." Derince nefeslendi. "Kaçmayı başardım, yerini de öğrendim. Bak, Ayaz'ı götürebileceğim bir yer yok, güvendeyse senin yanında kalsın ama önce göreyim. Şu an alsam bile Ayaz'ı götürebileceğim hiçbir yer yok Lal. O beni sormuyor mu, merak etmiyor mu?"

"Unuttun mu?" dedim, bana dediği gibi. "Ayaz özlem duymuyor, yani seni pek salladığını söyleyemem."

Sabrını korumak istiyor gibi uzun soluklar aldı. "Eğer onu bana getirip görmeme izin vermezsen, Ayaz'ı bulduğum ilk anda ona annesi olmadığını söylerim. Bursa'dayım, onu bulduğumda gerçeği anlatırım. Beni, ailemiz için böyle bir sona sürükleme karıcığım."

Gözlerini oymayı hayal ederek sakinleşmeye çalıştım. "Ona gerçek annesini öldürdüğünü de söyleyecek misin?"

"Ablanı ben öldürmedim. Ailendeki herkes seni terk etti diye beni sorumlu tutmaktan vazgeç. Yanında kalan sadece ben olmuşken bu nankörlüğü yapma."

"Kes be tamam." Hiç dinleyemezdim bunları.

Telefonu kapadım ve anında yolladığı konuma baktım. Kırk dakika gösteriyordu, merkeze yakındı. Tamam, Ayaz'a bu sırrı açıklamasını istemiyordum ama ona güvenip öylece gidemezdim ya.

Dudak ısırarak odadan çıktım. Geleceğimi söylemiştim ama yalnız olacağımı değil.

Oturma alanına girince Yalın'ın yüksek sesli rap şarkısına eşlik ettiğini, Ayaz'ın ise çikolata ambalajı açarak mutfaktan buraya yürüdüğünü gördüm. Kumandayı alıp sesi makul seviyeye indirdikten sonra Yalın'a döndüm.

"Seninle bir işimiz var."

Ayaz elindeki diğer çikolatayı ona uzatınca Yalın alıp, "Aferin," dedi ona ve sonra bana döndü. "Anlayamadım?"

"Ayaz'ın babası aradı," dedim ve oğlum da başını bana kaldırdı. "Ayaz'ı görmek istiyor."

Yalın açık şekilde afallayıp oturuşunu dikleştirdi. "O nasıl... özgür anlayamadım? Sen ona geri mi döneceksin, oğlunu alıp gidiyor musun? Ne istiyorsun benden anlamadım?"

Sesi bir suçlama ve hatta kızgınlığa dönüşünce açıklamaya çalıştım. "Hayır, sadece Ayaz'ı görmesi için. Beni tehdit etti, yani... Oğlunu çok özlemiş, bir görsün geri geleceğiz."

"Babam ölmemiş mi?" dedi Ayaz.

"Bu çocuğun soğuk kanlılığı beni ürpertiyor," diyerek bana ofladı Yalın. "Olmaz öyle şey, ayrıca o piç İstanbul'da değil mi?"

"Nasıl bilmiyorum ama Bursa'da olduğumuzu öğrenmiş," dedim. Ona sorunumu anlatamıyordum ki. "Konumu attı, Ayaz'ı görsün, hemen döneceğiz."

Olumsuzca ellerini iki yana salladı. "Affan'ın haberi yok tabi. Bu durum her neyse hoşuma gitmedi. Affan'ın onun buraya geldiğini öğrenmesi lazım, sonra bakar..."

"Yalın, ben de hayatımla, yapacaklarımla ilgili kararlar alabilirim değil mi?" Ben de bayılmıyordum ama Ayaz'a gerçekleri anlatmasından korkuyordum. "Geri dönmeyecek olsam sana haber verir miydim?"

"Kıskançlık yapar diye mi Affan'a söylemiyorsun?"

"Kıskançlık mı?"

"Evet, bu aralar çok kıskanç davranıyor."

Bakışlarımı kaçırıp bizi izleyen Ayaz'la konuştum. "Gidip üstüne kalın bir şeyler giyin canım."

Oğlum uzaklaştığında, "Sana anlatmıştım, Kerim ile ben birbirimizi zaten hiç sevmiyoruz ama Ayaz'ın da onu görmesi gerek," dedim. "Bizimlesin, sorun çıkardığında müdahale edersin."

"Anlamıyorum, nasıl buraya gelmiş, kaçmış... Ayaz'ın onda olmadığı kesinleştiği için mi bıraktılar acaba?"

"Bilmiyorum, belki gittiğimizde öğreniriz."

"Affan belamı sikmez umarım."

O da hazırlanmak için odasına çekilince kararsız şekilde telefonumu açtım. Affan'a bunu söylemenin bir yolu yoktu, zaten kendisi de Ayaz'ın teyzesi olduğumu öğrenmesi gerektiğini düşünüyordu. Onları beklerken lalelerime bakıp kokladım. Henüz solmaya başlamamışlardı ama solduklarında üzülecektim.

Evden ayrılırken tedirginliğim sürttü. Yalın'da yaptığından emin değildi ama neler olduğunu anlamak için gerçekten onu görmek lazımdı. Konuma yaklaştık, merkeze yakın olsa da yine ana yolda bir yerdi ve ileride, sağa park edilmiş bir araç duruyordu. Yalın arabayı durdurup bir konuma, bir araca baktı. "Bunlar mı?"

"Galiba," dedim. "Sen burada kal, sorun olursa gelirsin."

Başını salladı ve ben oğlumla inerken, ilerideki arabanın kapısı da açıldı. Kerim'i gördüğümde yolun yarısındaydım ve Ayaz elimi tutuyordu. Kerim'in yüzünü neredeyse tanınamaz halde bulunca endişe ettim oğlumun babasını öyle görmesi için ama... Kerim soluğu yanımızda alıp eğilince hiç şansım kalmadı. Ayaz'ı kolları arasına çekip sarılırken, "Oğlum!" dedi coşkuyla. "Aslanım benim, çok özledim seni!"

Ayaz'a zararsız bir sevgi ile yaklaştığı anlar ona tahammül edebildiğim nadir anların kendisiydi. Ayaz sarılmayı tek taraflı tutmadı, kollarını babasına doladı. "Seni dövdüler mi?"

Kerim onun yüzünden öpüp saçlarını okşadı ve geri çekilip doyamamış gibi sarılmasını tekrarladı. "Ben de onları dövdüm oğlum, sorun yok. Zayıfladın mı sen, yemiyor musun bir şey?"

"Yemesem ölürüm."

"Yani az mı yiyorsun demek istiyordum." Kerim bir daha geri çıkıp onu karşısında konumlandırdı, tepeden tırnağa süzdü. "İyi misin peki? Her şey yolunda mı?"

"Seni niye dövdüler?" Ayaz eğilip onun yüzüne daha yakından baktı. Çirkin bulmuş gibi yüz buruşturdu.

"İçinde bulunduğumuz durum zor, sana biraz bahsetmiştim. Neden seni sakladığım yerde kalmadın?"

"Sıkıldım," dedi Ayaz.

"Kaçtın öyle mi?"

"Senin yüzünden," diyerek aralarına karıştım.

Kerim başını bana doğru kaldırıp şöyle bir süzdü, arkamdaki arabaya da baktı. Gördükleri üzerine biraz düşünmek için susup, "Ayaz'dan haberleri varsa nasıl hâlâ hayatta?" diye sordu. Bağlantı kuramamıştı.

"Affan beni öldürmez," dedi Ayaz.

Kerim için bunları anlaması daha da güçlendi. "Onlara anlattın mı yaşananları?"

Ayaz onayladı.

"Yoktan yere onu kaçırarak beni bu lanet aileye bulaştırdın," dedim, Affan'ı onlardan saydığımdan değil tabi. "Ayaz suçsuzken... onu hiç dinlemeden uzaklaştırıp her şeyi mahvettin."

"Şimdi sırası değil." Erkekler neden böyleydi? Kendileri istemediğinde hiçbir şeyin sırası olmuyordu. "Affan inandı mı? Bu yüzden mi dokunmuyor Ayaz'a?"

Ben, Affan'ın Ayaz'a tamamıyla güvenmediğini açıklamadan, "Annem üzülmesin diye," dedi oğlum.

Duydukları Kerim'in bir şeyleri anlamasını kolaylaştırdı. Ayaz'ın saçını yeniden okşayıp doğruldu ve karşıma yürürken üstünün ne dağınık olduğunu gördüm. Araca göz attım, nereden bulmuştu ki? Emir açık kapının iç tarafında oturmuş, burayı izliyordu.

"Sen ve o piç arasında n'oluyor?"

"Ağzını topla, yoksa bir çarparım daha da dağılır."

"Aklına mı girdin, sana zarar vermesin diye mi kandırdın?"

Ayaz'ın yanlış anlayabileceği her şeyden kaçınarak, "Ayaz'ın suçsuz, benimse masum olduğumu biliyor," dedim.

"Belliydi o herifin sana yavşadığı, bir bakışı vardı..." anıları anımsıyor gibi gözlerini kıstı. "Fakat ailesi, onlar n'olacak? Onlar inanmıyor mu? Neden seni bırakmıyorlar?"

"Doğa annemin kalbini istiyor."

"Ne?" Kerim söz edilen şeyi hiç anlamadı ve herhalde Ayaz'ın çocukça bir şey söylediğini düşünüp üstünde durmadı. "O adamın Ayaz'a zarar vermeyeceğinden emin misin?"

"Ayaz'ı götürebilecek güvenli bir yerin var mı?" diye sordum.

"Şu an yok ama bulacağım." Aklımdan geçenleri sezerek bir anda kolumdan tuttu, beni çekiştirdiğinde yumruğumu göğsüne oturttum. "Ayaz'ı geri alacağım, sakın aklından başka bir ihtimali geçirme. Geri döneceğim."

Ayaz'ı ona bırakamazdım, bu kendimi de ona bırakmak olurdu ama ben Affan'la kalmak istiyordum.

Tekrar ormana dönüp o sessiz, yalnız evde kalamazdım.

Ama Ayaz'ı da bırakamazdım.

"Uzak dursun iyi olur." Kerim sert bir itişle kayıp üç adım kadar gerime uzaklaştığında, yanımıza gelen Yalın'a baktım. Kerim zaten o kadar sarsılmış, bitap haldeydi ki, üstüne gelen Yalın'a afallamış şekilde bakmaktan başka n'apabilirdi? "Nasıl kaçtın sen, Güven Amca'nın haberi var mı?"

Kerim omzunu ovuşturarak, "Sen kimsin lan?" dedi.

"Adı Yalın," diye tanıttı Ayaz.

"Artistliğine soruyor," dedi Yalın, Ayaz'a göz kırparak. "Merak ettiğinden değil." Kerim'in karşısında kaldı. "Lal'in burada olduğunu nereden öğrendin, neyin peşindesin?"

Kerim'in sinirleri iyice bozuldu, yüzünden okuyordum. "Ailemi merak etmiş olabilir miyim lan, serseri? Bir sen eksiktin zaten... O evde neler dönüyorsa? Madem Ayaz'ın suçsuz olduğunu biliyorsunuz, ailem niye sizin yanınızda?"

"Lal'i arkanda bırakıp giden sen değil misin? Oğlun için mi döndün?" Kerim'i bir daha omzundan ittirerek sertçe ekledi. "İkisi de buradan ayrılmıyor. Sen de, ben Güven Amca'ya haber verene kadar şehri terk etsen iyi olur, yoksa esaretine geri dönersin."

Kerim Ayaz'a bir daha baktı. Onun hayatta gerçek sevgi duyduğu tek kişinin o olduğunu biliyordum. Emir'in araçtan inip arkadaşına yaklaştı ve onun da önüne geçip Yalın'ın karşısına dikildi. "Gidiyoruz, sorun çıkarmak için gelmedik." Kendisinin de yüzü arkadaşınınki gibiydi. "Tek düşündüğü oğlu, görmek istedi, şimdi gideceğiz."

Kerim arabaya yaslanırken gözlerini bana kaydırdı. "Ayaz için kalacak yer bulup seni arayacağım, sakın o telefonu açmamazlık yapma Lal. Çok kısa sürecek, oğlumu sana bırakmayacağım."

"O Ayaz'ın annesi ve her şeye karşı onu koruyor." Yalın her iki adamı da süzerek yüz buruşturdu. "Güven amcadan nasıl kaçabildiniz, söyle?"

"Kendimi öldürtecek değilim," dedi Kerim ve Emir'e bir bakış atarak şoför koltuğunun yan tarafına geçti. Bakışlarını Ayaz'dan koparması zaman aldı, Emir'de arabayı sürmek için oturdu ve Yalın camı açık arabaya eğilip onlara bir daha baktı. "Lal ve Ayaz sana geri dönemez. Matematiksel olarak hesaplıyorum. Lal Ayaz'ı bırakmaz, Affan'da Lal'i. Çıkan sonuç çok basit değil mi? Sağlığın için, buraya dönme."

"Çok beklersin orospu çocuğu!" dedi Kerim ağız dolusu ve Emir arabayı çalıştırınca, Yalın geriye sersemleyip önünden geçen tekere tekmesini savurdu.

"Ne götler," dedi, homurdanarak.

Ayaz'ı kendime çektim ve arabada uzaklaşıp gözden kaybolana kadar onu tuttum. Nasıl özgür kaldıklarını aklım almıyordu, yerimizi kim söylerdi ki? Ayaz için geri döneceğinden şüphem yoktu ama Ayaz'ı ona bırakamazdım.

"Güven amcayı arayacağım." Yalın bize yaklaşırken telefonunu çıkarmıştı. Bir iki çaldırdı. "Güven amca, merhaba."

Telefonu hoparlöre aldı.

"Önemli mi Yalın?" derken adamın sesi gergindi.

Yalın ekrana tip tip baktı. "Bu Kerim... kaçmış, sen mi bıraktın?"

Hattın ucunda gürültü koptu ve sonrasında, "Nereye kaçmış, ne diyorsun?" diye sordu Güven Koral. "Ne duydun oğlum?"

"Bu piç Lal... Milena'yı aradı, o şekilde anladım. Sen de bırakmadıysan nasıl kurtulmuş?"

"Rauf denen hain başlarında yok ya, adamları atlatmışlardır." Sinirden sesi çatlıyordu. "Tamam oğlum, sen kapa, çiftliği arayayım n'olduğunu öğreneceğim."

Arama iki taraflı kapanınca Yalın biraz kafası karışık görünerek bana baktı. "Rauf'a hain mi dedi, yanlış mı anladım?"

Henüz haberi yoktu demek. Vazife edinip söylemeyecektim, Affan kendisi söylerdi. Omuzlarımı silkerek arabaya geçtim ve Yalın'da koltuğa yerleşti. Bizi eve götürmek için hareket alınca yanaklarımı şişirip derinden ofladım. "Ayaz için geri dönecek, onu benden almadan rahat etmeyecek."

"Nereye alıyor?" dedi Yalın. "Sen onun annesisin." Aynadan Ayaz'a baktı. "Baban götün tekiymiş dostum, annense ne tatlı bir kadın. Senin seçimin de annenden yana olur değil mi?"

Ayaz elini savurup ofladı.

Yalın önüne dönüp abartılı şekilde gözlerini devirdi. "Buna yemini suyunu ver, şeytanla bile şikayetsiz yaşar."

"Katılıyorum," dedim üzülerek.

"Bu çocuğun psikolojisi hiç hassas değil," dedi. "Babasının yüzü haritaya dönmüş, sallamadı bile."

Ayaz telefonunu çıkarmış, oyalanmaya başlamıştı bile.

Alçak sesle, "İnsanların acılarıyla empati kurmuyor, bu yüzden de üzülmüyor," dedim.

Yalın, gerçekten ilgisini çekiyormuş gibi Ayaz'ı inceledi. Oğlumun hassas psikolojisi olsa endişe duyardım babasını böyle gördüğü için ama etkisinde kalmıyordu, Yalın bile artık fark ediyordu.

Kerim'in bende oluşturduğu stres yüzünden yolu takip edemedim, ne ara döndük fark edemedim. Eve girdiğimizde aklımdaki tek şey Affan oldu. Vakit geçerken iyice merak ettim, evde dolanıp kendimi oyaladım. Yalın'la Ayaz takılıyordu ama benim hiçbir şey yapasım gelmiyordu. Hava kararınca iyice sıkılmış, perili kitabımı okuyordum.

Mesaj sesi duyunca heyecandan kitabı fırlattım.

Ellerim telefona, gözlerim ekrana yapıştı.

Galeriden bir araba teslim alıyorum, bu yüzden gecikeceğim.

Profil fotoğrafına bakarak resmini okşadım ve gülümseyip hemen ses kaydı attım.

Hayırlı olsun. Kazasız belasız kullan. Ben de bir kere sürebilir miyim peki?

Mesajım anında okununca çok sevindim. Yazdığını gördüm, ses kaydı atamayacağı bir ortamdaydı.

Sadece bir kere.

Çok kötüsün ve cimrisin. Bir de paylaşımcızsın.

Son yazdığın kelimenin Türkçe'de bir anlamı yok.

PAYLAŞIMSIZSIN DEMEK İSTEDİM.

Türkçe okumayı öğrensen de yazmayı öğrenememişsin.

KOLAYSA SEN RUSCA ÖGREN GÖRYİM.

Öğret.

Bakarız. 👍🏻

💚

Bana kalp attığına inanamadan ekranıma baktım. Yeşil bir kalpti. Telefonumu göğsüme bastırarak yerden kalktım ve yatağıma uzanıp mesajlarımızı tekrar okudum. Sonra bana daha önce attığı ses kayıtlarını dinledim.

İyice geç olunca uyku bastırdı, cilt ve ağız bakımımı yapıp Ayaz'ı yatırdıktan sonra Affan'ın odasına çıktım. Yalın'a görünmemeye çalıştım, yoksa dalga geçebilirdi. Onun yatağına sızıp örtüsünün altına girdim, yüzümü yastığa gömdüm. Biraz uyuyup kalkacaktım. Gerçekten bunu yapacaktım. Bir saat belki. Gelmesi daha geçi bulurdu. Affan'la uyusam acaba karabasanları görür müydüm?

Onunla uyusam... ama böyle bir şey nasıl istenir ki?

Uykuya daldım ve bir zaman sonra nefes alamadım. Affan'ın kızdığı gibi, yüzüm yastığa gömülü olduğu için nefes alamadığımı sandım ama hareket edemiyordum. Kendimi çevirip nefes alamıyordum, hem kâbus görüp hem yatağa çakılıyordum, bir güç sanki ensemden bastırıyordu.

Gözlerimi kocaman açarak hareket ettirdim.

Bir karartı üstüme çökmüştü.

Korkum vücudumu harekete geçirdi ve güçlü bir çığlıkla kendimi döndürüp yataktan fırladım. Her şey sanki rüyamda gerçekleşiyormuş gibi hissederek önümü görmeden koştum. Karartının sahiciliği yalnız aklımı değil, gözlerimi de bulandırdı. Karanlıkta koştuğumu hissettim ve ikinci bir çığlık attığımı, ses kulaklarımda yankılandığında fark ettim.

Rauf mu geldi? Eve kadar geldi mi?

"Lal? Lal?"

Acı hissettim ve göz kapaklarımda bir ışık patlarken vücudumun tutulduğunu anladım. Deli gibi gözlerimi kırpıştırıp bakışlarımın sabitlenmesini bekledim. Odanın tavanını, biraz alçağa inince Affan'ı gördüm. Yere eğilmiş, beni kollarında, dizlerine sabitleyerek kavramıştı. Öyle hızlı nefes almama rağmen gözlerindeki endişeyi gördüm. "N'oldu? Neden çığlık atarak koşuyorsun?"

Ciğerim şişmiş gibi, yeterince nefes çekemiyordum içime. Konuşamadığımı görüp bakışların ileriye, yukarıya kaldırınca ben de oraya baktım. Yalın merdivenin başında durmuş, üstü çıplak, uykulu şekilde bize bakıyordu.

"Sen mi korkuttun?" diye bağırdı Affan.

Yalın sersemlemiş halde, "Çığlıklarına uyandım, ne korkutması lan?" dedi.

Kıyafetimin yakasını açmak istedim, üstümde ne olduğunu bile bilmiyordum. Dizlerim yere değiyordu, Affan vücudumun yukarısını tutuyordu. Onu telaşla ittirip kalkmaya çalıştım, evin kapısına gidip açtım ve kendimi verandaya çıkarıp içime oksijen çektim.

"Lal," diyerek bana yaklaştı Affan ve yüzümden tuttu. "N'oldu? İyi misin?"

"Nefes alamadım, şimdi alıyor muyum baksana..."

Verandanın korkuluğuna tutunup yüzümü avuçlarında kaldırdım. Üzerinde ceket vardı, dışarıdan yeni mi gelmişti eve? Saat kaçtı, gecenin bir vakti mi? Yüzümü dikkatle izleyip aralık dudaklarıma doğru baktı ve bana yaklaşıp, "Alıyorsun," dedi. "Yere düşer gibi oldun, acıyor mu bir yerin? Neden öyle bağırıyordun?"

Omuzlarımı düşürüp arkama döndüm, evin ışığı yanıyordu ve hiçbir şey yoktu. Bu kadar gerçek hissettiren bir korkunun hayal ürünüm olduğunu itiraf edemedim, deli gibi davrandığım için utandım. "Karabasan gördüm yine ya. Bir karartı doğrusu. Acaba hayalet miydi? Yok ya, sanmam, bu evde kimse ölmedi ki. Öldü mü yoksa? Neyse söyleme. Öyle bir karartı, vücuduma çöküp beni bastırdı sanki, güçlükle yataktan ayrıldım. Korktuğumdan bağırdım, korktuğumdan..."

O saniyelerde Affan kimsenin bana bakmadığı bir merhametle baktı.

Yanağımdan süzülen gözyaşıma doğru alçalıp dudağını oraya bastırırken gözlerini yumdu. "Eve bakmamı ister misin?"

Mahcubiyetle gözlerimi kaçırdım. "Yok, gerçek değil, belli ki ben öyle sandım."

"Biraz hava alalım o zaman," dedi ağır ağır sırtımı ovuşturarak. "Arabaya geç, birkaç tur atalım."

Yanaklarımı şişirerek inledim. "Gece ağlayıp sussun diye dışarıda gezdirilen bir bebek miyim şu an?"

"Bebeklere öyle mi yapılıyor?"

Üşüdüğümü fark edip ona yaklaştım. "Hiç duymadın mı?"

"Hayır."

"Öyle yapılıyor. Ben de yaptım Ayaz'a bir kez. Arabada uyuyakalmıştı."

Affan omuzlarımdan aşağısına baktı. Üstümde askılı ile pijama altı vardı. Derhal çıkarıp ceketini verdikten sonra açık kapıdan girdi. O sırada ürpererek ormana baktım ama karanlıktı. Affan'ın bahsettiği araç gözüme çarptı ama buradan rengi bile ayırt edilmiyordu.

Kapı kapandığında Affan'ın elinde bir çift ayakkabı ile kabanımı gördüm. Uzun diye kürk yerine onu almıştı bence. Ayakkabılarımı giymek için eğilip doğrulunca ceketini verdim, kabanımı giyerken yanında verandayı indim. Arabaya yaklaştık ve Affan oturup kemerimi takana kadar benimle ilgilendi. Boynunu okşayarak gözlerinin içine baktım. "İyi ki varsın."

"Hayır," diye fısıldadı, gözlerini yumup.

"Ne hayır?"

"Ben içimden geçiriyordum bunu. Senin için."

Şimdi mi? Ama tam şimdi mi? Daha öncesinden bahsediyordu belki de. Ben elimi çekmeden uzaklaşmayacağını anlayınca indirdim parmaklarımı ve Affan direksiyona yerleşince kabanıma sokularak eve baktım. Ayaz güvendeydi değil mi? Tabi canım, öyleydi. Bu korkulara teslim olursam devamı gelirdi, bitmezdi.

"Arabayı beğendin mi?"

Affan tavan lambasını yakınca ıslak, durağan gözlerimi araç içinde dolaştırdım. İçerisi genişti, koltuklar büyük, krem deri kaplamaydı. Çok yeni, son model araba olduğu belliydi. "Çok güzelmiş," dedim. "Sen bayağı uzunsun, bir doksan falan mısın? Kemiklerin, vücudun da iri. O yüzden mi büyük araba alıyorsun, daha iyi olsun diye."

Ne konuştuysam sonuna dek dinleyip başını salladı. "Kapalı, ufak alanlardan hoşlanmam."

Araç navigasyonundan saate bakınca dörde geldiğini gördüm. Çok işi vardı demek, eve ancak dönmüştü. Bacaklarımı kendime sarıp camı indirdim, serin havayı göğsüme çekip gökyüzüne baktım. Küçük yaşlarımdan beri hiç huzurlu uykum olmamıştı, bu vakitten sonra da olmayacağını hissediyordum.

Ben camı açtığım için Affan'da arabayı ısıttı. Ana yola çıktı ve dakikalarca sürdü. Gökyüzündeki koyu renk açılıp önce lacivert oldu, ardından öbek öbek grimsi bulutlar belirmeye başladı. Etraf alacalı, geçişli bir tona bürününce çenemi dizime koyup alık alık, hayranlıkla baktım.

"Daha iyi misin?" diye sordu. Sahi hiç uyumamış oldu değil mi? Muhtemelen eve geldiği gibi odasına çıkıp uyuyacaktı.

"Kendime sinir oldum, çocuk gibi davrandım."

"Bir şey mi tetikledi seni, huzursuz mu etti?"

"Tetiklediyse de tetiklesin, neden bu kadar etkileniyorum ki. Hiç deliksiz, huzurla uyuyamıyorum. Uyku ilacına mı başlasam?" Normal insanlar gibi uyumak istiyordum.

"Seni uzun, huzurla uyutmanın başka çarelerine bakarım."

Saçlarımda rüzgârı hissederken yolun kenarındaki çiçek tarlalarını gördüm. Ve Affan'ın fotoğrafımı çektiği lale tarlasına yaklaşınca gülümsedim. O fotoğrafları bana hâlâ atmamıştı ve artık elinde daha fazlası vardı. Araba yol kenarında, çiçeklerin yanında yavaşlayınca ayaklarımı yere indirdim.

"Bu çiçeklere kim bakıyor, suluyor, ölmüyorlar mu?"

"Allah suluyor Lal. Yani... Yağmur falan yağıyor ya hani."

Düşünemedim diye kendime kızdım ama Affan'a dönüp baktığımda, kendi anlatısına gülümsediğini gördüm. Sırf o gülümsüyor diye dudaklarım kıvrıldı ama gözlerinin içlerindeki kızarıklık içimi cız etti. Çok uykusuz kalmıştı, onun da uykuları benim gibi bölünse de sabaha kadar da uyanık kalmıyordu.

"Gözlerinden uyku akıyor," diye fısıldadım.

"Sana bakmak mı uyumak mı? Sana bakmak."

Kollarımı ona uzatmak gibi bir güdü hissettim ama çok fazla samimi mi olur, kollarım arasına girer mi bilemedim. Bana gülümsemesinde çok tatlı bir şey vardı. Çünkü tanıştığımızdan beri onu hiç başkasına böyle gülümserken görmemiştim.

Ona kollarımı uzatamadan araba kapısını açtım, dışarıya adım atıp lalelere yaklaşırken üstlerine düşek soluk ışığa baktım. Elimi uzatıp bilek içimle dokundum, çok soğuk ama canlılardı. Eğilip kokladım.

Araba kapısı kapanınca ona döndüm. Kaputun etrafını dolanmış, aracın yanına yaslanmıştı. Sabah serinliğinde saçları dağılıyordu. Nefeslerimi daha düzenli alıp üşümemek için kollarımı etrafıma sardım. "Hava almak gerçekten iyi geldi."

"Ne zaman, neye ihtiyacın varsa..." omuzlarını silkti.

"Her zaman mı? Yine böyle sabahın üçünde, dördünde bile mi? Seni uykundan uyandırsam bile mi?"

"Bile."

"Az uyuyorsun, seni uyandırmam ama uyandırsam bile kızmaz mısın?"

"Sana değil."

Affan titrediğimi görüp yaklaştı. Benim gibi lalelerin içine karışmadı, ben lalelerin başlangıç noktasındayken o yolun kenarındaydı. Kabanın yakalarını örtüp rüzgârı bana dokundurmamaya çalıştığında, ellerimi kollarına koyarak ondan güç aldım. Ondan önce üstümü örten son insanı hatırlamıyordum bile. Daha önce kalbimi, göğüs kafesinden hiç çıkarmadım, onun avuçlarına nasıl verdim bilmiyorum.

"Seni seviyorum," diye fısıldadım.

Beni tutan eller, ya da beni saran eller göğsümün üstünde dondu ve Affan'ın boynuma hizalı bakışları ağırca yüzüme kalktı. Hayretler içindeki gözleri bana çok yanlış bir şey dediğimi hissettirse de, duyduğum yüksek sesli kalp atışının ona ait olduğunu anladım. Kelimeleri söylediğime inanamıyor gibi dudaklarıma baktı. "Ne dedin?"

"Bilerek olmadı." Onu sevmek mi bilerek olmadı, yoksa bunu söylemek mi? Gözyaşlarıma bakılırsa ikisi de.

Ama Affan gözyaşlarıma değil, sadece dudaklarıma bakıyordu.

Yüzümü, baş parmaklarını elmacık kemiklerime doğru bastırarak tuttu ve sol yanağıma doğru eğilip kirpiğimin altından öptü. Diğer gözüme geçerken yüzümün ortasındaki köprüden, burnumdan öpüp sonra yanağımdan kayan gözyaşını yakaladı. Dudaklarıyla yalayıp tenimden süpürür gibi, nefesini vererek ve bastırarak öptü.

Bir daha, "Bilerek yapmadım," dedim ama ama...

Sıcak nefesini ağzımın üstünde hissedince gözlerimi ona kaydırdım, dilini çıkarmış, dudaklarını ıslattığını görünce bir öpücüğün daha geldiğini anladım. Elini başımın arkasına koyup gözlerimin içine baktıktan sonra dudaklarını önce dudağımın sol tarafına bastırdı, göz kapakları düşerek kapandı. Alt dudağımın altından dolanıp sağ dudak kenarıma geçti, yanak bitişiğimden sertçe öptü. Ben soluk soluğa kalırken geri çekildi ve sadece bir an sonra dudaklarını sıkıca kapalı dudaklarıma bastırarak derinden inledi.

Kapalı dudaklarımı açmam için, "Hadi," diye yalvaran, iç gıdıklayan bir ses çıkardı.

Dudaklarımdaki ıslaklık ve kalın, yumuşak doku başımı döndürünce onun gibi gözlerim kapandı. Güdüsel bir ihtiyaçla kapalı dudaklarımı araladım ve Affan'ın dudakları, alt dudağımı kavrayarak dudaklarıma yerleşince az öncekinden daha fazla temas hissettim. Dizlerim titrerken vücudumu ona yasladım ve ağzındaki tadı hissederken, titrek bir nefesle üst dudağını öpmeye çalıştım. Çabamı fark etti ve kafamın arkasından bastırıp boğuk şekilde inlerken, üst dudağını öpebilmem için dudaklarım arasına koydu.

Dilimdeki tüm ıslaklık onun dudaklarına karışınca çarpılmış gibi oldum.

Ağzını aceleyle hareket ettirip o kadar aralıksız, uzun sesler çıkarıyordu ki, toplum içinde beni asla böyle öpemeyeceğini düşündüm.

"Ihmm, evet, öyle yap," dedi yarı boğuk yarı sızlanma gibi bir sesle.

Bir daha bu ana hiç dönemeyecektim, bu yüzden bitmesini istemedim.

Üst dudağını tekrar öptüm ve kulak arkalarımdaki uğultu, kalbimdekiyle birleşip vücudumda yankılar oluşturdu. Affan dudaklarını alt dudağıma doğru yaklaştırıp öpüşmeyi değiştirirken dilini alt ve üst dudağıma sürterek çok hızlı şekilde ağzımın içine, dışına, etrafına, üstüne öpücükler dizdi. Dillerimiz kazayla çarpınca çıkardığı ses, bu kez onun vücudunun bir yankısı oldu ve tam ağzının çekileceğini hissettiğim her anda, dudakları daha da sertleşti. Her inlemesi ve yumuşak iç çekişini duyup, dudaklarım yoğun kan akışı yüzünden kıpkırmızı olana kadar onunla öpüştüm.

Hiç tat almadığı halde dudaklarımda o kadar uzun süre kaldı ki, güneş doğarken bile günler olmuş ve o beni hâlâ bırakamıyormuş gibi hissettim.

DEVAM EDECEK.

BUNLAR DAHA DURMAZ DİYENLER. 🤚🏻

Aşklarım dilerim beğenmişsinizdir. Bu mutlu ayrıldığınız ender bölümlerden olabilir. Bundan sonrası için diyorum :( Düşüncelerinizi yorumlara bırakın lütfen.

Bölümü bir emoji ile anlatır mısınız? Ya da bölümün ennn sevdiğiniz sahnesini?

Vee de hafta sonuna kalmadan bölümü yetiştirmeye çalışacağım, beklemede olun<3333