0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

35. BÖLÜM

Yazı Boyutu
100%

"GÜZEL ÇİÇEKLER VE ZEHİRLİ BİTKİLER"

Odanın duvarları siyahsa ne olmuş, senin boya kalemlerin var.

Güzel bir vitrine benzer bazı insanlar. Tertemizdir, dikkat çekicidir. Kötüymüş gibi değildir bazen insan, doğrudan kötüdür. O vitrinin önünden geçer, durup bakar; gösterişine, güzelliğine dayanamaz. Eğilip yerden bir taş alır, vitrine fırlatır ve vitrin tuzla buz olur. Cam kırıkları etrafa saçılır, vitrinin rafındaki o güzel elbiseler toza, kire bulanır. Kötü gülümser, yürüyüp geçer ama vitrindeki o güzel elbiseler artık hiçbir bedende huzur bulamaz.

Hüseyin, vitrinin camını patlatan o kötü insandı.

Adını yıllardan beri alamam ağzıma. Dilim acır, canım acır, yüreğim acır. Acı da zaten zaafları kollar, zaaflardan güç alır. O babamdan güç almış, beş yaşındaki bir çocuğun zaaflarından kendine iştahlı bir yemek hazırlamaya çalışmıştı. Bazen düşünürüm çünkü tam hatırlayamam. Bana bakan o gözlerini, sinsiliğini, bıyık altı gülüşlerini...

Dile gelmeyen kelimelerin yarattığı sessizlikte, dakikalardır Han'ın gözlerinin içine bakıyordum ve yüzünü tutan parmaklarım çaresizlikle titriyordu. Bahane edebileceğim bir şey yoktu, o bana anlatmışken benim anlatmamı istemesi adil olurdu ama... hazır değildim. Bunu Gazel’le paylaşmam bile yıllar almıştı, bir anda Hazer’le paylaşamazdım.

Beklenti dolu amber gözleriyle gözlerimi bile kaçırmama fırsat vermeden beni izliyor, sabırla söylememi bekliyordu. "Mila?"

Denedim, gerçekten denedim. Kendimi hazırlamak için derin bir nefes alıp ciğerlerimi doldurdum, dudaklarımı araladım ama nereden başlayacağımı, nasıl anlatacağımı bilemedim. Hazer'in beklentiyle açılmış gözleri ümitsizlikle kapandı ve ardından dudakları aralandı. "Neden?" dedi. Sesi sakin ama sitemliydi. "Neden anlatmıyorsun? Güvenmiyor musun bana?"

Başımı telaşla iki yana salladım. "Güvenmez olur muyum hiç? Gözüm kapalı aynı odada yatıyorum seninle, aynı yatakta. Çok güveniyorum."

"Neden söylemiyorsun o zaman?" diye yineledi sorusunu daha yüksek bir sesle. Çaresizce ovuşturduğum ellerime, yüzüme, bakarak gözlerini bir kez daha sertçe yumdu. "Bahsi açıldığında bembeyaz kesilip titremeye başlıyorsun…" Yerinden fırlayıp ayağa dikildi ve kendi etrafında dönerek elini saçlarının arasına soktu. "Çok korkunç şeyler geliyor aklıma. Deli bir ümitsizliğe, sonunu göremediğim karanlığa kapılıyorum o an..."

O bana ışıkların yandığını hissettirirken, benim ona bu karanlığı hissettirmem... Tanrı bilir bunun kalbimi ne kadar incittiğini.

Söyleyemiyor, belki anlatamıyordum ama onun düşündüklerini de yalanlayamazdım. "Seni o karanlığa ittiğim için üzgünüm," dedim, sanki yere eğilmiş, parçalara ayrılmış gülüşümü topluyordum. "Ne düşündüğünü bilmiyorum ama..."

"Çivisi çıkmış kızım bu dünyanın," dedi aynı ses tonuyla. Lafımı böldüğü için duyduğum anlık kızgınlık yerini tekrar perişanlığa bırakırken gözlerimi etrafa savurup durduğu ellerine çevirdim. Bana arkasını dönerek koltuğa kadar ilerledi ve ayakkabısının ucuyla koltuğun ayağını sertçe eşeledi. "Ne lanet insanlar geziyor etrafta, biri bile sana denk geldiyse... Küçüktün çünkü, masumdun yani... Birisi bir şekilde bundan yararlandıysa..." Aniden sustu ve tekmesini sertçe koltuğun ayağına geçirdi. "Savunmasız kalmış gözlerin geliyor aklıma, çıldırıyorum!"

Savunmasız kalan sadece gözlerim değildi. Bedenim, kalbim, ruhum... "Ben yetimim Hazer," dedim, bunu onun gerçekle yüzleşmesi için söylemiştim. "Hayatımın birçok anında savunmasız kaldım."

"Birinin, birilerinin sana kol kanat germesi gerekiyordu," dedi hışımla bana dönerek. Elbisemin eteğini avcumun içine alarak anın huzursuzluğuyla kararmış gözlerine baktım. "Herkes kötü olmak zorunda değil. Senin de karşına iyi biri çıkmıştır değil mi?"

"Sen çıktın," dedim hiç düşünmeden.

Yüreğine bir ateş düşmüş gibi ilerleyen birkaç saniye boyunca bana bakakaldı. "Ama benden önce... karşına çıkan herkes mi kötüydü? Olmamalıydı. Sen çok iyisin; melek gibi, kelebek gibisin sen."

"Herkes kötüydü," dedim inkâr etmeden, gözyaşlarımın ardından onun gölgede kalan yüzünü izleyerek. "Kimse çıkıp kol kanat germedi." Dudağım hüzünle kıvrıldı. "Daha çok kanatlarımı kırdılar."

"Ama ben sana baktığımda hâlâ bir melek görüyorum," dedi halsiz bir adım atarak. "Koşuyorsun, uçuyorsun, dans edip süzülüyorsun... Yaşamayı seviyorsun."

Elimi kaldırıp bir çırpıda gözyaşlarımı sildiğimde ıslak görüşüm temizlendiği için yüzünü daha net görebildim. "Çünkü yaşamım kanatlarımı kıran o insanlar sayesinde başlamadı, onlar istedi diye de bitecek değil."

Gözlerinin içinde fırtınalar koptu ama bizim duygularımız bu fırtınalardan daha güçlüydü. Sol elinin yumruk olup kapanmasını, bana doğru birkaç halsiz adım daha atmasını izledim.

"Kim onlar?" diye sordu. Sesindeki öfke karnımdaki kelebekleri tokatlamış gibi hissettirdi. "Bana isim ver tamam mı? Bana de ki bunlar yaptı Hazer. Şunlar şunlar şunu yaptı de. Susma işte susma!"

"Bari sen bana bir şeyi dayatma," dedim soluklarım hız kazanırken. "Bari sen beni konuşmam veya konuşmamam için zorlama. Seni üzüyorsam kusura bakma ama bırak da yüreğim hazır hissettiğinde konuşayım seninle! Gelip yüzüme karşı susma diye bağırman konuşma isteğimi getirmiyor."

Çıkışım karşısında gözlerinde bir kırılma oldu ve cümlelerimle hangi duygusunu incittiğimi düşündüm. Kafasını aşağı yukarı sallayarak geriye bir adım atıp aramıza mesafe koydu. "Pekâlâ, sus o zaman Mila. Korktuğun her neyse ona yenil. İmrenilesi bir gücün olduğunu düşünüyorum ama belki de korkaksın..."

"Korkmuyorum!" diye bağırdım bir anda ve sitemli şekilde onu gösterdim. "Beni kışkırtıp konuşmamı sağlamaya çalışman çok basit bir numara."

Dilini dişlerinin arasına alarak gözlerini yumdu ve siyah boyalı ayakkabılarının üzerinde dönerek bana sırt çevirdi. Halsiz birkaç adım atarak az önce kalktığım kırmızı koltuğa yürüdü. Koltuğa oturup dirseklerini dizlerine yaslayıp yüzünü avuçlarının içine aldığında ne kadar hüzün dolduğunu düşündüm. "Utanmasam çocuk gibi oturup şurada ağlayacağım Mila! N'olur söylesen? Ha, n'olur?"

"Yüreğin yerle bir olur."

Yerle bir olmak... Daha önce olmuş aslında; sevilmediğinde, kardeşi öldüğünde, babası onu kovduğunda, oturup yıldızları yalnız izlediği öyle bir gecede... Şimdi bir daha yerle bir edebilir miyim? Hazır değilim işte, kırmaktan korkuyorum. Elini yüzünden çekip kravatına götürdü ve bir çırpıda çekip çıkardı.

"Şu gömleğin düğmeleri... boğazıma iliklenmiş gibi."

Bir şeyleri anladı ya da hissetti. Bu yüzden düğüm düğüm oldu boğazı.

Neyi ne kadar anladığını bilmiyordum ama ben her şeyi anlatana kadar hiçbir şeyi tamamen anlamayacağı belliydi. Sesimi yükselttiğim, bana anlattığı sırları karşısında ona hırçın davrandığım için pişmanlık duydum ve tek ayağımın üzerinde sekerek yanına ilerledim. Hazer başını çevirdiğinde gözlerinde hâlâ söylemem için ısrar eden bir ifade vardı. Önünde durarak ellerimi omuzlarına yasladım. Eli, düşmemem için beni belimden kavradığında gözlerinde hâlâ bir ümit taşıdığını gördüm. Üzülmesini istemiyordum, bu yüzden espri yaptım. "İstersen gömleğinin düğmelerini açabilirim?"

Hazer'in yüzündeki o saf ıstırap sarsıldı ve içini çekerek diğer elini de belimin yanına götürdü. Beni sıkıca tutarak çöktü ve alnını karnıma yaslarken, "O günleri iple çekiyorum," dedi. Sesi sıkıntılıydı ama esprime cevap verdiği için biraz mutlu hissettim. "Yani, üstümü çıkardığın günleri..."

Omuzlarındaki ellerimi saçlarına karıştırarak koyu tutamları yavaşça okşadım. "Ben onu kastetmemiştim, espri yapmaya çalıştım!"

"Basbayağı gömlek düğmelerimi çözmekten bahsettin, ben anlamam ötesini berisini..."

"Ama mi amor," diye sızlandım.

Başıyla karnımı eşeleyip elbisemin üzerinden karnımı ısırdı.

"Karnın çok hoşuma gidiyor. Başımı yasladığımda... bazı hayaller kuruyorum."

"Yaa," dedim tüm çatışmalarımızı arkamızda bırakırken. "Hayallerinden bahsetmek ister misin?"

"Bahsettim," dedi sadece ama sanki bu kelimenin içinde yaşanması mümkünken yaşanmamış bir şey vardı.

Az önceki soğuk havanın dağılmasından duyduğum mutlulukla uzanıp gözlerimi temizledim. "Bahsettin mi? Ben hiç hatırlamıyorum. Mahcup oldum bak şu an..."

"Açık açık sana bak, bu hayalim, demedim. Ama... hayalimdi işte, hâlâ da öyle.”

Neyden bahsettiğini anlamak için birkaç dakika düşündüm. O sırada Hazer yüzünü sürterek karnımdan kaldırdı ve amber gözlerini bana doğrulttu.

"Hayallerini gerçekleştirmeyi çok isterim," dedim.

Kederi gözlerinin derinliğine gömüldü ve başka, masumiyet kadar temiz bir duygu gözlerine serildi. "Dünyanın en mutlu adamı olurum," dedi samimi sesle.

"Yaa..." dedim ve utandığım için elimle kafasına bastırıp yüzünü karnıma gömdüğümde Hazer'in gülüşü âdeta boğuklaştı.

"Benden hızlısın," diye takıldı bana, sesi hâlâ düşünceliydi.

Ne diyeceğimi bilemedim, sanırım Hazer de tekrar o kötü ihtimalleri düşündü. Düşündüklerinin sadece ihtimal olarak kalmasını isterdim ama her biri gerçekti. O vitrin paramparça, camlar toz duman, kıyafetler hiçbir bedende huzurlu değil.

Ama hayır, duygularıma haksızlık edemezdimm; Hazer'in yanında çok huzurluydum.

"Yoruldun ayakta," dedi Hazer Han saniyeler sonra. Ellerim saçlarından aşağı, nemli ensesini okşayarak indi ve omuzlarına tutundu. Hazer doğrulduğunda ayaklarımı yerden keserek beni kucakladı ve yüzlerimiz yakınlaştığında aklımın ucundan geçmeyen bir şeyi fısıldadı. "Sen var ya sen... Toz duman etmişsin beni kızım."

Yutkunup gözlerimi boynuna kaydırdım ve mutluluktan yudum yudum içtiğimi hissederek ona kocaman sarılmak istedim. Bunun yerine kolumu boynuna dolayarak beni atölyeden çıkarırken yüzünü izledim. Hâlâ huzursuzdu, üstüme gelmeyi bırakmıştı ama kafasının içinde bunu düşünüp duracaktı. Daha önce bir erkeğe kıyamadığım olmamıştı, bir erkeğin kirpiği titrediğinde kalbimin titrediği de olmamıştı ama o Hazer'di.

Ben var ya Hazer'e çok fena...

"Âşıııııksıııın, âşıııksııın..."

Kerem'in sesini duyduğumda gözlerimi Hazer'in boynundan kaldırdım ve sokak kapısında duran Kerem'e baktım. Kapıyı açmış bize bakıyor, bir şarkı söylüyordu.

"Sen âşıksın arkadaş..."

"Ne diyon la?"

"Hiiiç," dedi Kerem, biz sokak kapısına yaklaştığımızda. Apaçık sırıtıyordu. "Sizi görünce bu şarkı geldi aklıma nedense."

Hazer kapının önünde durup ters ters Kerem'e baktı. "İkramiyeyi geri çekiyorum, vazgeçtim." Ve içeri girip kapıyı donakalan Kerem'in suratına kapattı.

"Nasıl ya?" Kerem hayretler içinde konuştu. "İkramiye, paralar… Bir espri uğruna gitti mi hepsi?" Kapıya kafa attı. "Madem gitti ikramiye... Âşıııııksııın, âşııııksııın..."

Hazer kükredi. "La oğlum!"

Ardından sesler kesildi ve bahçede uzaklaşan adım sesleri duyuldu. Hazer beni koltuğa bırakırken dudaklarımı kıvırmakla yetindim. Kerem gerçekten komik, Hazer daha agresif birisiydi ve birbirleriyle zıtlaşmaları komik olabiliyordu. "İkramiyeyi geri çekme," diye rica ettim ona, gözlerine bakarak. "Ne kadar mutlu olmuştu."

"Çekmeyeceğim zaten," dedi, doğrulup hemen çaprazımdaki koltuğa otururken. Topuklarımı yere yaslayarak elbisemin eteğini çekerken Hazer de gömleğinin kollarını indiriyordu. "Rahat bıraksın bizi diye yaptım, zaten ikramiyesini çoktan hesabına yatırdım.”

Elbette şakaydı, bunu anlamadığım için kendime kızdım. Dizlerimiz birbirine belli belirsiz değiyordu ve ayrı koltuklarda otursak da sanki çok yakındık. Hazer de birkaç kez yutkunarak ellerini gömleğinden indirdi ve yavaşça dizlerimin üzerine koydu. "Seni... doğrudan odamıza mı çıkarsaydım?" diye sordu fısıltıyla.

Onun odası, yatağı… "Henüz uykum gelmedi."

Başını yavaşça sallarken bana biraz daha yaklaştı. "Şirketteyken yemek yedin ama acıktıysan senin için hemen bir şeyler hazırlarım. Aç kalma sakın."

Teşekkür eder gibi gülümsedim. "Aç değilim hayatım."

"Hımm," diyerek eteğimin üzerinden dizlerimi nazikçe okşadı. "Ne yapmak istersin o zaman?"

Gözlerimi indirip dizlerime baktım ve iri ellerinin neredeyse dizlerimi tamamen örttüğünü gördüm. Elinin baskısıyla lila elbisemin eteği biraz yukarıya çıkmıştı ama dokunuşu rahatsız edici değil, aksine tamamlayıcıydı. "Bilmem ki," dedim. Gerçekten bilmiyordum. "Aslında ben bu geceyi Gazel’le, evde geçirmek istedim. En son konuştuğumda sahaftaydı, eve geçmiş olmalı. Yalnız kalmaktan korkuyor Hazer."

"Belki kendisine gelebilmek için bu yalnızlığı tatmalı," dedi düşünceli bir sesle. "En başından beri ona asla sert çıkışmadın, belki bundan da yüz bulmuş olabilir. Bırak, sensizliği de görüp biraz korksun, yanlış şeyler yapmasın. Mila bile bana sırtını döndü, ben ne yapıyorum? deyip kendini sorgulasın."

"O benim bir tanem, canımın köşesi... Ne yaparsa yapsın yalnızlığa terk edemem."

İçini çekti. "Tamam, arayıp sor; nasılmış, öğren."

Hep yaptığım gibi alışkanlıktan parmağımı ısırdım. "Çantam atölyede kaldı."

Hazer ellerini dizlerimden çekti ve parmağıma götürüp işaretparmağımı dişlerimin arasından çekti. "Alırım," dedi ve daha önce bir kez yaptığı şeyi yaparak ıslak parmağıma ani bir öpücük kondurdu.

Elimi hızla geriye çektim. "Han!"

Dudağındaki ıslaklığı elinin tersiyle silerek doğruldu. "Ödeşelim dersen parmağımı ısırabilirsin?"

Eteğimi düzelterek elimin tersiyle kaybol gibisinden bir hareket yaptım. Kapıyı aralık bırakıp evden çıktığında elimi ağzıma kapatarak kıkır kıkır güldüm. Onun yanındayken son gününü yaşayan bir kelebek gibi hissediyordum. Sanki o kelebek olup Tanrı'dan bir şey istemiştim, o da bana Hazer'i vermişti. Yarına kadar çok mutluluk vardı sanki.

Çantamla döndüğünde teşekkürümü iletip telefonumu çıkardım ve Hazer mutfağa ilerlerken Gazel'i aradım. İlk aramamda açmadı, bir kez daha aradığımda uyku sersemi yanıt verdi. Evde olduğunu, sahafta yorulduğu için duş alıp uyuyakaldığından bahsetti. Ona Hazer'in yanında olduğumu, beni merak etmemesini söyledim. Behram konusunu hiç açmadım, normal bir şekilde konuştuk. İlaçlarımı almam gerektiğini yoksa ağrılarımın başlayabileceğini söylediğinde, Hazer sarılınca geçer, diyemedim.

Telefonu kapattığımızda içim biraz rahatladı. Çok gergin günler ve geceler geçiriyordum. Daha yarım saat önce Hazer’le tartışmışken şimdi hiçbir şey olmamış gibi davranıyorduk. Sessizce tartışmamızın üzerini kapatmıştık.

Hazer'in sırtı bana doğru dönük vaziyette tezgâhın üzerinde bir şeylerle ilgilendiğini gördüm. Gömleğinin kollarını tekrar yukarı sıvamıştı ve saçları benim yüzümden dağılmıştı. Bacaklarımı, elimin de yardımıyla kaldırdım ve uzanarak sırtımı koltuğun minderine yasladım. Bu koltukların geniş ve rahat olmasını seviyordum.

Saçımı parmağımın arasına kıvırarak Hazer'i, vücudunu, saçlarını izledim. O bana yapılan en güzel iyiliklerden biriydi. Görünümüyle ve elmas kalbiyle.

Arkasını döndüğünde uzanıp çoraplarımı çıkardım ve kenara bırakarak koltuğun kolundaki ince battaniyeyi kendime çektim. Koltukta iyice kenara kayıp Hazer için yer açtığımda kendisi de bakış açıma girdi ve elinde iki siyah kupa olduğunu gördüm. Hafifçe eğilip kupalardan birini bana uzatırken, "Sıcak çikolata," dedi.

"Çok teşekkür ederim Hazer." Hevesle kupayı elinden çektim ve sıcaklığına hazırlıklı olsam da elimdeki ısıyla yüzümü hafifçe buruşturdum. Hazer de kendi kupasıyla çaprazımdaki koltuğa ilerlemek için harekete geçtiğinde elinden tuttum. "Senin için yanımda yer açtım. Gel, buraya otur."

Hazer'in sadece bununla bile mutlu olduğunu hissettim ve onu mutlu etmek kalp atışlarımı hızlandırdı. Heyecanla başını sallayıp eğildi ve yanımdaki boş alana oturarak bacaklarını benim gibi uzattı. Battaniyeyi onunla paylaşırken, "Üşümesin erkek arkadaşım," dedim gülümseyerek.

Bir anda göğsünün üzerinde oyalanan parmaklarımı tuttu, hiçbir şey demeden kalbinin üzerine bastırdı. Elimi çektiğimde Hazer'in bana derin derin baktığını görerek o derinlikte boğulmamak adına bakışlarımı kaçırdım ve sırtımı tamamen koltuğa yaslayarak kupamı sıkıca tuttum. Han hiçbir şey söylemeden elini başıma koydu ve beni usulca omzuna yatırdı. Bunu bekliyormuş gibi derin bir nefes alıp yanağımı o güzel yere yerleştirdim ve kokusunu içime çektim.

"Beni mi kokluyorsun sen?"

"Si."

Hazer kupasını sehpaya bıraktı ve kumandaya uzanarak televizyonu açtı. Kupamı dudağıma kaldırıp sıcak çikolatamdan yudumlar aldım ve çikolata tadının gerçekliğiyle büyülendim. Ekranda çeşit çeşit dizi ve film çıktığında Han hiç oyalanmadan bir diziye tıkladı. Dizinin açıklamasını okumaya fırsatım kalmadan jeneriği ekrana düştü ve Hazer kumandayı kenara bıraktı.

"En sevdiğim diziden bahsetmiştim, buydu."

"Çiftlikte izleyecektik." İlgiyle ekranı izledim. "İsmi ne?"

"11.22.63."

"Mi amor... bu bir tarih."

"Hadi canım," diyerek takıldı.

Yanağımla omzunu eşeledim ve sıcak çikolatamı iştahla yudumlarken Hazer elini battaniyenin altına sokup karnıma koydu ve çenesini başıma yaslayarak gözlerini ekrana dikti. Ben de onun gibi gözlerimi çevirip ekrana baktığımda, "İngilizce öğretmeni olan Jake'in, Kennedy suikastını durdurmak için zamanda geriye gitme öyküsü," dedi ben ilgiyle ekranı izlerken. "Suikastı durdurmaya çalışırken bir kadına âşık oluveriyor. Tabii Sadie de ona âşık oluyor. Güzel bir maceraları var. Senin de hoşuna gideceğinden eminim."

"İzleyelim o zaman," dedim ve kupamı ellerimde sıkıca tutarak gözlerimle ekranı takip ettim. Kırık bacağım şu an rahattı ve diğer ayağımla da Hazer'in pantolonunu çekiştiriyordum. Eli karnımın üzerinde yavaşça dolaşırken kalp atışlarımıza televizyonun sesi de eklendi. Hazer kupasını bırakmış, ellerini benimle oyalıyordu.

"Neden sürekli parmağını ısırıyorsun?"

Hazer'in kısık sesli sorusuyla dakikalar sonra kendime geldim ve parmağımı ısırdığımı fark ederek elimi derhal ağzımdan çektim. Maalesef ki farkında olmadan bunu yapıyordum. “Küçükken…" dedim, konunun yine buraya gelmesinden rahatsız olarak. "…biri beni korkuttuğunda yapardım bu hareketi. Ya da biri canımı acıttığında... bağırmamak için elimi ısırırdım."

Saçlarımı ve karnımı okşayan elleri aynı anda durdu ve ardından bunun telafisini yapar gibi beni daha sıkıca sararak boynunun altına, göğsüne bastırdı. Gömleğinin kumaşı ince olduğu için doğrudan çıplak tenine dokunuyormuş gibi hissettim ve bu ayıbımla gözlerimi omuzuna diktim. Yüzü başımın üzerinde kalıyordu ama boynunun gerildiğini görebiliyordum. Canı acıdı.

"Gülmek istediğinde, canın acıdığında, kızdığında, öfkelendiğinde... Sesini istediğin kadar yükseltip bağırabilir veya kahkaha atabilirsin," diye fısıldadı. Onun yanındayken biriktirdiğim mutlulukların yanında böyle hüzün dolu anlar da vardı. "Şimdi anlıyorum nedenini, üzmüşler bebeğimi..."

🌒

Keşke sen anlamamış olsan, ben de yaşamamış.

Gece rüyamda babamı gördüm. Ölmesine rağmen açık kalan gözlerine bakıp ipten sarkan soğuk bedenine sarıldım. Küçüktüm rüyamda, uyandığımda büyüdüm. Hayatımda her şeyi unutabilirim, çok zor gelse de o tacizi bile belki unutabilirim ama babamın açık kalmış o gözlerini ne yapsam yapayım unutamıyorum.

Gece rüyamda babamı gördükten sonra titreyerek uyanmış, Hazer’in omzunda sessiz sabahı dinlemiştim. Benden çok sonra Hazer de uyanmıştı. Koltukta yattığımızdan kaynaklı beli ağrımıştı ama gözlerini açıp beni gördüğünde öyle güzel ve kendini kaptırmış halde gülümsemişti ki... "Her sabah seninle uyanmam lazım," demişti bana.

Kahvaltı sırasında Kerem koşarak eve girmiş, ikramiyesini almanın mutluluğuyla hiç beklemediği anda Hazer'in yanaklarına öpücükler bırakmıştı.

Kerem’i görünce Fıstık, "Pis Fenerli," diye bağırmıştı.

Kahvaltımız bittiğinde Hazer masayı kaldırmış, bana nasıl bir manzara sunduğundan habersizce ıslık çalarak bulaşıkları makineye dizmeye başlamıştı. Ev işi yapmakla alakalı sorunları yoktu, tamamen düzen insanıydı. Ceketini sandalyeye bırakmış, gömlek kollarını kıvırmış, kendi sıktığı portakal suyunu içmem için ısrar etmişti. Portakal suyum biterken Hazer'in ensesini kaşıyarak bana döndüğünü gördüm ve içimi çektim.

"Ne bu iç çekişler," diyerek yanıma yürüdü ve önümde durduğunda omzumda duran dalgalı saçlarımı kibarca arkaya attı. Bir eksiklik varmış gibi kaşlarını çattı. "Kurdelen nerede?"

Çıplak ayağımla bacağına vurdum. "Çaldın ya."

"Kurdelelerin, saçların ve boynun gibi kokuyor," dedi sesi de bakışları da derinlik kazanırken. "Neme lazım, belki bir gün... saçların yanımda olmadığında lazım olurlar bana."

Bir anda huzurum bozuldu ve dudaklarım büküldü. "Öyle deme mi amor," dedim sitemkâr bir şekilde. "Ben hep buradayım. Doğal olarak saçlarım da."

"Akşam eve geldiğimde yanımda olmayacaksın," dedi bir çocuk gibi mızırdanarak.

"Benden bir tane daha olsa keşke," diyerek espri yapmaya çalıştım.

Elini koluma indirdi. "Senden bir tane daha yapalım o zaman."

Bu cümlenin ağırlığı altında ezildiğimi hissederek donakaldım ve ardından utanarak bakışlarımı kaçırdım. Kan yanaklarıma pompalanmıştı. Hızla elini kolumdan çekip benden uzaklaştı ve titreyen eliyle su bardağına uzandı. Suyu kana kana içerken ben de başımı öne eğerek bu anlamlı cümlenin etkisinin geçmesini bekledim.

Bir an sonra, "Çok ciddiydim," dedi ve tezgâhın arkasından çıkıp saniyeler içinde gözden kayboldu.

Onun merdivenleri çıktığını anladığımda ellerimi tezgâha yaslayarak derin nefesler aldım. Kurduğu cümle ve bahsettiği ciddiyet çok anlamlı, gerçekti. Uzanıp onun yarım bıraktığı suyu kendime çektim ve ben de kana kana içtim.

Hazer bir süre yanıma inmedi, ben de yerimden kalkamadım. Sakinleşmeyi bekledim ve kalbim sürpriz yapar gibi hızlı hızlı atarken adım seslerini duydum. Omuzlarımı dikleştirirken Hazer bakış açıma girdi. Gri ceketini giymişti ve yine muazzam görünüyordu. Başımı çevirdiğimde göz göze geldik ve ısı karnımdan tüm vücuduma yayılırken Hazer'in de yanakları kızardı.

"Gazel sahafta çalışıyor madem, eve gidip tek oturma," dedi bakışlarını çocuk gibi kaçırırken. "Kerem burada kalsın, bir ihtiyacın olduğunda seslenirsin."

"Diziye devam ederim," dedim kısık bir sesle.

Ensesini kaşıdı. "Tamam."

Rahatsız olmuş gibi kravatını çekiştirdiğinde onu baştan aşağı süzerek, "Gri?" dedim.

Göz kırptı. "Manitam epey seviyor."

Gülümsedim. "Ankara'da büyümemene rağmen Ankara ağzıyla konuşuyorsun," dedim.

Bana doğru bir adım attığında, "Ailem beni Ankara'daki erkek öğrenci yurduna postalamıştı," dedi kısa ve öz şekilde.

Bu yeni bilgiyi hazmetmek için gözlerine bakarken alayının altında yatan o incinmiş duygularını fark ettim. İstenmemek onu o kadar üzmüştü ki bunun üzerini alaylı tavrıyla örtmezse bir şekilde dışavurmaktan korkuyor gibiydi.

"O yüzden bu Ankaralı hallerin," diye gülümsedim, düşündüğü kötü şeylerden uzaklaşmasını ümit ederek. Utanmış görünerek bakışlarını kaçırdı ama bana yaklaşmayı bırakmadı. Önümde durduğunda titreyen ellerimi uzatıp ceketinin düğmesini ilikledim. Parmaklarım titrediği için bunu yapmak zaman aldı ve Hazer bunu komik bulmuş olmalıydı ki bıyık altından sırıttı. Ayağımla bacağına vurdum.

"Sırıtıyorsun!"

"Hayır, sırıtmıyorum."

Gözlerimi kısarak ellerimi göğsünün biraz altına yasladım. "Sırıttın. Dişlerini gördüm."

"Aynen. Seni ısırmak istiyorlar, onu da gördün mü?" diyerek dilini altdudağında gezdirdi.

Ellerimi kucağıma indirip ayağımı bacağından çektim ve gülümsememi dudağımın kenarına sakladım. Bu tarz şeyleri Gazel’le konuşurken bile rahatsız olurdum ama şimdi sadece gülümsüyordum.

"Balerinim?"

"Bana bir süredir böyle hitap etmiyordun," dedim buruk şekilde. "Artık dans edemediğim için mi?"

"Mila!" Gözlerinin içine harap bir duygu yerleşti. "Biz seninle... hep dans ediyoruz."

Duygu yoğunluğuyla gülümsedim. "Şarkımız çaldığı sürece dans edeceğiz."

"Evet Mila, evet güzelim." İçini çekti ve gözlerime dolan yaşlar akmayıp azalmaya başlayınca Hazer'in yanakları hafifçe kızardı. "Şey... Gitmeden önce seni bir kere öpebilir miyim?"

"Dudaktan mı?" diye soruverdim gözlerimi kocaman açarak.

Duraksadı ve bakışları gözlerimden sıyrılıp dudağıma indiğinde göğsümde bir duygu gerinerek ayağa kalktı. Bakışları yırtıcıydı ve derimde yabancı bir duygu oluşturmuştu. Kaşlarını çatarak yutkunurken âdemelması bir kez daha titredi.

"Yanağından."

Ne beklediğimi bilmiyordum ama biraz rahatlamış, biraz da hayal kırıklığına uğramış gibi hissettim. Aniden sorunca aklıma öpücükleri gelivermişti. Dudaklarımda bir karıncalanma hissederek başımı salladığımda Hazer bakışlarını tekrar gözlerime çıkararak yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Yanağımı çevirerek öpücüğünü beklerken sıcak dudakları elmacıkkemiğimin biraz altına yerleşti ve iştahlı, istekli bir öpücük bıraktı.

"Hoşça kal," diye fısıldadı uzaklaşırken.

Elimi yanağıma götürdüm. "Kaldım bile."

Evden ayrıldığında sehpanın üzerinde dönerek ayağa kalkmadan bir mutluluk dansı yaptım. Değneğim hemen tezgâha yaslıydı, onu alıp salona geçer, koltuğa otururdum. Dişlerimi fırçalamam gerekiyordu ama banyoya çıkma zahmetine şu an giremezdim. Değneğimi kavradım ve ayağa kalkıp birkaç dakika içinde salona geçtim. O sırada gördüm sehpadaki ilaçlarımı. Benim evimdeydiler, ne ara buraya gelmişlerdi? Ah, Kerem'i gönderip aldırmış olmalıydı Hazer.

Merhemi çıplak kollarıma sürdüm ve izlerin kaybolmaya başladığını görerek mutlu oldum. Hazer koluma bakıp izleri gördüğünde bir süre donuklaşıyor, durgunlaşıyor, yumruklarını sıkıyordu. Geceleri kollarımı nazikçe okşadığını hatırlıyordum. Hepsini öpmeyi istediğini söylediğini de.

Kerem üzerinde siyah bir gömlekle bahçeden geldiğinde elleri toz toprak içindeydi. Aşağıda bir müştemilat vardı ama onun nerede yaşadığını anlamıyordum. Gece gündüz fark etmeksizin hep hazırda bekliyor gibiydi. İçeri girip beni gördüğünde ona içtenlikle gülümsedim. "Merhaba arkadaşım."

Kerem beni selamlamak namına gülümsedi ama gülüşü neşeli, keyifli değildi. "Merhaba Safirciğim."

Bu neşesizliği hüsrana uğramama sebep oldu. "İyi misin Kerem?" Kafasını iki yana salladı. "Bir problem mi var? Paylaşmak ister misin?"

"Ben..." Yaklaşıp salona geçti ve karşımdaki deri koltuğa yerleşerek toz toprak içinde kalmış ellerine baktı. "Leyla'yı aramıştım. Kuzeni çıktı telefona. Müjgan mıdır nedir! ‘Leyla seninle görüşmek istemiyor,’ dedi. Üstelik başkasıyla görüşüyormuş."

Söylediklerine o kadar hazırlıksız yakalandım ki ağzımın açılmasına engel olamadım. "Müjgan atmıştır kafasından," dedim duyduğum ani sinirle. "Leyla’yla konuşmadın sonuçta değil mi? Müjgan birlikte olduğunuzu bildiği için böyle palavra sıkmıştır. Hem sen söylemiştin, Leyla da sana karşı boş değil."

Kerem gözlerime dikkatle baktı ve belli belirsiz gülümsedi. "Öyledir değil mi? Sallamıştır o yılan değil mi?"

Benzetmesine kıkırdadım ve hemen sonra gülmemi kesecek oldum ki Hazer'in söylediğini hatırladım. Sesini istediğin kadar yükseltip kahkaha atabilirsin. Bu yüzden özgürce kıkırdamaya devam ettim. "Elbet öyledir. Bir daha ara Leyla'yı."

Kerem'in huzursuzluğu bir nebze olsun dağıldı. “Ah Leyla," dedi dolu dolu bir iç çekerek. "Önlüklü kekim..."

Kendimi tutamayarak bir daha kıkırdadığımda Kerem bana göz kırptı ve ardından gözleri sinsi şekilde kısıldı. "Şu Müjgan'a doğru düzgün bir ders vermek lazım aslında."

"Polisler ilgileniyor," dedim gözlerimi bacağıma kaydırarak.

"Hazer Bey maddi ve manevi tazminat davası da açtı," dedi düşünceli şekilde. "Donuna kadar alır umarım."

Hoşnut olmamış bir ifadeyle  kaşlarımı kaldırdım. "Ben onların parasına dokunmam."

Kerem koltuktan kalktı. "Hazer Bey'in başka fikirler vardır."

Aklında tam olarak ne olduğunu bilemezdim ama öç almayı sevdiğini belirtmişti. Kerem ellerini yıkamak için alt kata indi ve birkaç dakika sonra döndüğünde mutfağa geçti. Televizyon izlerken kucağıma bir cips paketi düştü. Peynirli cipsti.

"Teşekkür ederim," dedim Kerem'e, o bir bardak meyve suyunu sehpaya bırakırken.

"Afiyet olsun Safirciğim." Doğrularak cebinden telefonunu çıkardı. "Ben bir Leyla'yı arayayım."

Cips paketini açtım. "Sonra gel de beraber dizi izleyelim."

Kerem kıs kıs güldü. "Hazer Bey'e de dizi izlerken fotoğrafımızı atalım, kudursun Ankara keçisi."

O gözden kaybolana kadar gülümsedim ve cipsi yerken televizyonu izlemeye devam ettim. Bir süre boyunca ilgiyle ekranı izledim ve Hazer'e hak vermeden edemedim; dizi gerçekten çok hoştu ama finalini Hazer’le izlemek istiyordum. Altıncı bölüme geçerken çaldığını duyarak koltuğun kenarındaki telefonuma uzandım.

Ben daha sesimi çıkaramadan Gazel heyecanlı, korku dolu şekilde adımı bağırdı ve o an neye uğradığımı şaşırdım. Hıçkırığının sesi geldi.

"Safir! Safir, oradasın değil mi? Galip sahafa giderken yolumu kesti, arabaya tıkıp eve getirdi beni! Odaya atıp üzerime kilidi vurdu. Çıldırmış gibi bağırıp duruyor, sarhoş da zaten! Çok özür dilerim, sürekli bu saçmalıklarla meşgul ediyorum seni ama çok korkuyorum Safir!" Arkadan birtakım kırılma sesleri geliyordu. "Evi başımıza yıkacak!"

"Dur dur, ağlama." Yerimden doğrulmaya çalıştım ama bacağım kırık olduğu için sadece sırtımı koltuktan kaldırabildim. "Tabii ki beni arayacaktın! Ben şimdi polisi arayacağım, adresi vereceğim! Korkma, ben de hemen geleceğim!"

"Polisi aradım ama çok korktuğum için seni de aradım. Özür dilerim, sen bu haldeyken şu uğraştırdığım şeylere bak!" Fısıldıyordu, Galip'in kendisini duymaması için böyle yaptığını düşündüm.

"Saçmalama," diyerek onu azarladım. "Lütfen biz gelene kadar kendini korumaya bak!”

Gözyaşlarının yüzünden aktığını görür gibi oldum. "Safir... tadını kaçırdığım için affet beni."

"Senin tadın kaçmışken benimkinin ne önemi kalır zaten."

"Ta… tamam, bekliyorum."

Ona dikkatli olması gerektiğini bir daha söyledikten sonra telefonu kapattım ve doğrusunu yanlışını düşünemeden Hazer'in telefonunu çevirdim. Telefon çalarken Kerem’e seslendim.

Kerem'in adım seslerini ahşap zeminde duyarken telefon ikinci çalışta açıldı ve Hazer benden önce, tatlı bir sesle konuştu. "Mila, ben de birazdan seni aramayı..."

"Galip, Gazel'i kaçırmış." Bu cümle ağzımdan tek seferde çıktı ve aynı anda Hazer suspus oldu. "Bir süre önce beraber yaşadıkları eve götürmüş, kilitlemiş! Ağlıyordu Hazer, çok savunmasız kalmış. Yardım edelim lütfen!"

"İlgileneceğim." Hazer kendini çabuk toplamış gibiydi. "Sen evden ayrılma. O şekilde hiçbir yere gidemezsin."

Bacağım kırık olduğu için endişe ediyorlardı ama kalamazdım. "Lo siento mi amor,[3]" diyerek telefonu kabaca suratına kapattım. 

Telefonu cebime koyarken Kerem merdivenleri çıktı ve telaş içinde bakış açıma girdi. "Safir?" dedi yüzümdeki ifadeyi görerek.

"Taksi çağırır mısın?"

Kerem ağzını açacak oldu ama hızlı olması için başımı salladığımda hiçbir şey sormadan bir numara çevirdi. "Neler oluyor Safir?"

O eve taksi çağırıp telefonu kapattığında telaş içinde her şeyi anlatmaya çalıştım. Kısa sürede taksi geldiğinde Kerem bana yardımcı oldu ve taksiye bindik. Arka koltukta Kerem'in yatıştırıcı kelimelerini dinleyerek, sakinleşmeye çalışarak o eve varmayı bekledim. Onu aramak istedim ama telefon sesinin Galip'in dikkatini çekmesini istemediğim için ondan bir arama bekledim. Galip zıvanadan çıkmıştı, ona bir şey yapma ihtimali beni gözyaşlarına boğuyordu. Gazel'in psikolojisi zaten kötüydü, bir de bunları yaşayıp daha da dipte hissetmesinden korkuyordum.

Taksi köşeyi döndüğünde camdan dışarı baktım. İki katlı villanın önünde Hazer’le Behram vardı. Taksi yaklaşırken gözlerimi kocaman açıp yaşayacağımız felaketin ayak izlerini seçmeye çalıştım. Polisler evin kapısındaydı, kapıya vurduklarını görüyordum. Hazer’le Behram da kaldırımdaydı ve Hazer ellerini Behram'ın göğsüne koymuş, içeri girmemesi için onu ikna etmeye çalışıyordu. Behram da ona bağırıyor, ellerini savuşturmaya çalışıyordu. Taksi yavaşlayarak durduğunda Kerem ücreti ödedi ve ben kapıyı açarken Hazer'in bakışları bu tarafa döndü. Omuzları düştü. "Geldin de ne yapabileceksin? Niye yoruyorsun kendini Allah aşkına?"

Ben ağzımı açmadan Behram bu boşluktan faydalanarak atıldı ve bahçe kapısından girdi. Hazer önünden rüzgâr gibi geçen Behram'ın arkasından bakarken Kerem de kolumdan tutarak inmeme yardımcı oldu.

"Gazel'in yanına gideceğim," diyerek ilerlemek istediğimde Hazer yanımıza kadar geldi ve beni vücuduna bastırıp sokak kapısına kadar götürdü. Sokak kapısı bakış açıma girdiğinde Behram'ın kapıya vurduğunu gördüm. Artık gerçekleri biliyordu ve Galip'e karşı sabırlı ya da saygılı olacağını sanmıyordum. İki polis memuru evin camlarından içeriye bakıyordu. Behram elini sertçe kapıya yapıştırdı. "Gazel? Gazel, beni duyuyor musun? Galip, aç şu kapıyı haysiyetsiz!"

Evin içinden sesler geliyordu, bağırıyorlardı ama Gazel'in sesini tam seçememiştim.

Polis de seslendi. "Beyefendi, daha fazla zorluk çıkarmayın. Açın kapıyı!"

Can havliyle soluklar alıp verirken Hazer'in vücudunun da gerginlikten bir duvar kadar sertleştiğini hissettim. Gözlerim açılan kapıyla büyüdü. Behram vücudunun ağırlığı sayesinde kapıyı açmayı başarmıştı ve kapının açılmasıyla bir an büyük sessizlik oluştu.

Olduğum yerden Gazel’le Galip’i görebiliyordum. Gazel yerdeydi, merdivenlerin önünde oturuyordu ve dudağından kan süzülüyordu. Galip'se ayakta, hemen onun önündeydi ve tamamen kendini kaybetmiş görünüyordu. Elleri yumruk halini almıştı, üzerindeki beyaz gömleğin üzerinde kan lekeleri vardı...

Bir an sonra Gazel hıçkırarak yerden kalkmaya çalıştı ve Behram benim takip edemediğim bir hızla Galip'in üzerine uçtu.

Kerem ıslık çaldı. "O neydi be!"

Behram'ın ileri atılıp Galip'e saldırmasıyla Gazel çığlık atıp merdivene çıktı. Hırpalanmış, saçı başı dağılmıştı. Evin içiyse darmadağındı, yerde cam kırıkları vardı. Behram onu yakalarından tutmuşken Galip kendini kaybetmiş şekilde onu itmeye çalışıyordu.

"Sen kimsin?" diye bağırdı Galip, ellerini Behram'ın omuzlarına vurup onu iterken. "Niye her yerden çıkıyorsun lan? Gazel’le ne alakan var?"

"Kocasıyım," diye bağırdı Behram. Galip az önceki itişmede yere düşmüştü ve Behram yukarıdan üzerine eğilmişti. Gazel başını kaldırıp Behram'a baktı ve kanlı elleriyle yanaklarını silerken gözleri bir duyguyla parladı. Sevgi gibi bir şeydi. "Gazel'in kocasıyım ben! Karım o benim!"

"Ne kocası lan?" Galip'in elleri Behram'ın üzerinden düştü ve yüzündeki ifadeyi göremesem de sesindeki hayreti fark ettim. Polis memurları Behram’ı omuzlarından tutarak çekmeye çalışıyordu. "Ne ara? Nasıl? Ben evlenecektim Gazel’le, biz yıllardır beraber..."

"Bunları duymak istediğimi mi sanıyorsun?" dedi Behram. "Bunların hiçbirini duymak istemiyorum. Duydun işte, ben Gazel'in kocasıyım! Bu da senin Gazel'i son görüşündü!"

Galip kendini kaybetmişti, bu şaşkınlık ona birkaç beden büyük gelmişti. Behram ellerini onun üzerinden çekti ve doğrularak onu ayağının ucuyla itti. Yönünü Gazel'e çevirdiğinde polis memurları da yerdeki Galip’e eğildiler. Galip bomboş gözlerle Gazel'e bakıyordu ve uzun süre bu gerçeği hazmedemeyecek gibiydi.

"Be... Behram..." Gazel'in sesiyle Behram gözlerini onun yüzünde, yaralanmış dudağında, dağılmış giysilerinde dolaştırdı ve canı yanmış gibi yüzünü buruşturarak dizinin üzerinde Gazel'in önünde eğildi. "Ona niye söylediniz? Onu niye çağırdınız?" diye hıçkırarak bize döndü Gazel. "Benden biraz daha soğusun diye mi?"

Ben daha kendimi açıklayacak bir cümle bulamadan, "Bilmesi gerekiyordu," diye cevap verdi Hazer. "Ne de olsa kocan değil mi?"

Galip polislerle tartışırken Behram yere eğildi ve eliyle dudağına uzanarak sızan kanı silmeye çalıştı. Gazel'in sitemi dindi ve ürkek gözlerini Behram'a çevirerek yüzüne sanki... hasretle baktı. Behram kaşlarını çatmış, yoğun bir öfke içinde dudağından akan kanı silmeye çalışıyordu. Gazel dudaklarını aralandığında, "Konuşma," dedi Behram, zar zor duyabildiğim bir sesle. "Dudağın acıyacak, acımasın."

Gazel hıçkırıklara boğuldu. Behram cebinden çıkardığı peçeteyle Gazel'in akan gözyaşlarını, ardından dudağının kenarındaki yarayı temizledi. Gazel gözlerini yummuş, titreyerek kollarını kendine sarmıştı. Gazel onu göremediği için miydi bilmiyordum ama Behram ona o kadar yürekten, içten baktı ki bir an onu çekip sarılacağını sandım. Eli Gazel'in saçlarına gitti ama dokunmadan, titreyerek uzaklaştı.

"İmam efendiye bak sen." Galip'in sesi bir kez daha duyulduğunda Gazel gözlerini korkuyla açtı ve Behram'ın eli Gazel'in yarasında durdu. Polis memuru bir şeyler söyleyerek Galip'i sokak kapısına çekiştirirken Galip tüm hıncı ve nefretiyle bas bas bağırdı. "İmamlar başkasının koynundan çıkmış kadınlarla evlenir miydi ya?"

Ölüm kadar soğuk, tüyler ürpertici sessizlik oluştu ve Gazel gözlerimin önünde utanca boğulup neredeyse un ufak oldu. Kıpkırmızı kesildiğini, bakışlarını yere eğdiğini gördüm ve tam o an Behram yerinden fırladı. Arkasını döndüğü gibi yumruğunu Galip'in suratına gömdüğünde Galip küfrederek polisin kollarına yığıldı.

"Böyle yanlış tercihler yapması, en sonunda doğru insanı bulmasını sağlamıştır belki, ha? Sen kimsin ki onu ağzına malzeme yapıyorsun?"

"Yeter artık!" dedi polis memuru ve ardından Galip'i doğrultup dışarı sürükledi. "Takacağım ikinize de kelepçeyi."

Behram yumruklarını sıkarak gözlerini yumdu ve hemen ardından tekrar Gazel'in yanına eğildi. Gazel, yaşamının ve pişmanlıklarının hepimiz içinde konuşulmasından duyduğu utançla başını tamamen önüne eğmişti. Behram uzanıp yumuşakça Gazel'i kollarından tutup kalkmasına yardım ettiğinde Gazel daha fazla dayanamamış gibi büyük bir hıçkırıkla Behram'a sarıldı.

Kerem onları izlerken mırıldandı. "Balık burcuyum ama ben..."

Polis memuru, Galip'i tutarak yanımızdan geçerken Galip kafasını kaldırıp kanlı suratını ekşitti ve bana bir canavar kadar korkunç şekilde baktı. Gazel'e zorbalık etmesinin bende yarattığı öfkeyle, hiç yapmayacağım şekilde bağırdım. "Bok herif."

Bana doğru bir adım atacak oldu. "Sen var ya Safir..."

Hazer beni tutmaya devam ederek ona döndü. "Bir şey mi diyecek oldun?”

Durumun kızışmasından korktuğundan olsa gerek polis memuru Galip'i hızla arabaya çekti ve bu sırada bakışlarım tekrar ileri döndü. Hazer bakışlarını yüzüme çevirdi. "Sen az önce bok mu dedin?"

Dudaklarımı ısırdım ve ilk kez kabalığımdan pişman olmadan omuzlarımı silkerek önüme döndüm. Behram'ın ellerini kaldırdığını ama ne yapacağını bilememiş gibi bocaladıktan sonra yeniden indirdiğini gördüm. Hazer hemen arkamda, diğer polis memuruyla bir şeyler konuşuyordu. Gazel'in şikâyet bildirmek için emniyete gelmesi gerektiğini, istiyorsak bizlerin de şikâyetçi olabileceğini söyledi memur. Galip hâlâ yerleştirildiği polis arabasından bağırıyor, bu işin peşini bırakmayacağına dair tehditler savuruyor, hakaretler ediyordu. Gazel’e sarılmamaya çalıştığından Behram'ın buz kesen ellerinin çaresizlik içinde bocalamasını izledim.

Polis arabası uzaklaştığında etrafımızı derin bir sessizlik kapladı. Hazer, ben bir şey demeden beni hemen arkamızda duran kendi arabasına yaklaştırdı ve kapısı açık olan arka koltuğa oturttu. Bacaklarım açık kapıdan sarkıyor, kaldırıma değiyordu. Hazer doğrularak Kerem'e bir hareket yaptıktan sonra eğilerek yanaklarımdan tuttu. "İyi misin?”

Gözlerimi ona kaldırdığımda ikindi güneşi gözlerimi yaktı ve burnum sızladı. "Gazel'e sarılabilirsem iyi... olacağım."

Anlayışlı şekilde başını sallayarak yüzümü kuruladı. "Ağlama ama tamam mı?"

"Geliyorlar."

Kerem'in sesini duyduğumda bakışlarım evin kapısına düştü. Gazel hâlâ Behram'a yaslıydı ve eliyle yüzünü kurulayarak kaldırıma çıkıyordu. Bakışları beni bulduğunda elleri yüzünden düştü ve olduğu yerden fırlayıp bana doğru koşmaya başladı. Onun için kollarımı açtım ve Gazel'in vücudu, bildiğim o hissi bana tattırarak kucağıma düştüğünde kollarımı sıkıca boynuna dolayarak, "Çok şükür," dedim büyük bir rahatlamayla. "Çok şükür iyisin! Affet, gelemedim yanına bacağım yüzünden! Dur, dur da ağzındaki yaraya bakayım..."

"Hayır, geldin sonuçta; üstelik bu halde," dedi Gazel, yüzünü görebileceğim kadar benden uzaklaşıp darmadağın halde yüzüme bakarken. "Çok özür dilerim! Benim yüzümden uğraştığın şeylere bak, üstelik bu haldeyken..."

"Ölecek olsam da gelirdim," dedikten sonra ona bir kez daha sarıldım. Diğer üç adam da bizi izliyordu, sevgimi kolay kolay gösterebilen biri değildim ama Gazel için o kadar korkmuştum ki onu bırakmayı istemiyordum. "Hemen yakınlardaki bir hastaneye gidelim," dedim, onun başka darbeler de almış olmasından korkarak.

"Kendimi korudum, sadece dudağım," dedi ve devam edemeden susarak tekrar bana baktı. Dudağındaki kanama durmuş olsa da kan lekeleri ağzının çevresinde kurumuştu. "Teşekkür ederim. Bak... sen olmasan ben kimi arardım? Kimsem yok."

Bu gerçeği suratıma çarptığında bir kez daha öyle çok üzüldüm ki gözlerim dolmasın diye kendimi sıktım. Gazel tamamen doğrulup mahcup ve minnet karışımı bir duyguyla Hazer'e baktığında, "Merak etme," dedi Hazer, daha sıcak ama mesafeli sesiyle. "Galip'in içeride kalabildiği kadar uzun kalması için tüm imkânlarımı kullanacağımı."

"Kuru bir teşekkür yetmiyor ama... teşekkür ederim."

Ben bir kez daha onun ellerinden tutup dudaklarımı araladığımda Behram benden daha önce, "Gazel," diye seslendi. Gazel başını çevirip ona baktı ve Behram’la doğrudan göz teması kurdular. "Buraya gel, eve gideceğiz."

Hiçbirimiz bunu beklemediğimiz için şaşırarak suskunluğa gömüldüğümüzde Gazel gözlerimin içine baktı. Onun Behram’la gitmeyi, sorunları çözmeyi istediğini biliyordum. "Onu önce bir hastaneye götürsen," dedim. Sesim çatlıyordu. "Sonra eve gidersiniz."

Behram hiçbir şey demeden Gazel'e bakmaya devam ettiğinde bu siteminde haklı olduğunu bildiğim için kırılmamaya çalıştım. Gazel eğildi ve birbirimize tekrardan sarıldık. Benden ayrılıp elini yüzünü düzeltmeye çalıştı ve ardından sırtını dönerek Behram'ın yanına ilerledi. Üzerinde siyah pantolonuyla kiremit rengi bir ceket vardı ve omuzları amansızca titrerken kollarıyla da kendini sarmıştı. Behram'ın onun için açtığı kapıdan girdi ve koltuğa oturduğunda Hazer'in Behram'ın yanına gitmek için birkaç adım attığını gördüm. Behram’ın bunu fark edip etmediğini anlamıyordum ama şoför koltuğuna yerleşip kapısını örttüğünde Hazer'in de benim gibi çaresiz bir duygunun esiri olduğunu anladım.

Gazel ve Behram arabaya iki yabancı gibi yerleşip birbirlerine bile bakmadan yola çıktı ve az sonra araba gözden kayboldu. Hazer de bir süre arabanın döndüğü köşeyi izledi ve ardından bana dönerek yüzüme uzandı. Başımı karnına yasladığında ben de kollarımı etrafına sardım ve gözlerimi kapatarak Hazer Han'a sıkı sıkıya tutundum. Hayatı büyük yaşamayı sevmezdim, ürkerdim ama bazen sizin ne istediğiniz önemini kaybediyordu. Hayat sizinle büyük oynuyordu.

"Gerçekten bok dedin..."

1 Ay Sonra

Hazer bu sabah benim için bir çiçek daha dikti. Çünkü anneler günüydü ve ben de geleceğin bir anne adayıymışım.

Sabahtan bu yana o çiçeğime bakıyor, gülümsüyordum. Nefis bir bahar günüydü ve zaman şu sıralar su gibi akıp gitmişti. Geçen zaman içinde birkaç kez doktor kontrollerine gitmiş, sargımı yeniletmiştik. Doktor iki hafta içinde sargıyı çıkarabileceğimizi söylemişti ve çok mutlu olmuştum. Çünkü zaman çok sıkıcı geçmişti, sürekli uzanmış veya yatmıştım; ayrıca ağlamıştım da. Dans etmeyi o kadar çok özlemiştim ki birkaç kez sinir krizi bile geçirir gibi olmuştum.

Gazel, Behram'ın evinde kalıyordu. Bense bazen kendi evimde, bazen Hazer'in evinde kalıyor, vaktimin çoğunu Kerem’le geçiriyordum. Gazel’le birkaç kez görüşmüştük, hiç mutlu değildi ve Behram’la aynı evde yaşamalarına rağmen çok az konuşuyorlardı.

Günler bu şekilde akıp gitmişti. Bugünse Hazer'in evindeydim ve yanımda yine Kerem vardı. Hazer şirketine tek başına gidiyor, Kerem'i çoğu zaman yanımda bırakıyordu. Hazer bana ders çalıştırmıştı, ben de evdeyken bol bol çalışmış, kitap okumuştum.  Hatta Hazer’le iki kez Playstation oynamış, ikisinde de Hazer'e yenilmiştim. O da yenildiğim için beni öpmüştü.

Banyo ihtiyaçlarım için Gazel gelip bana yardımcı oluyordu. Hazer'e sorduğumda bir zamanlar gittiği psikiyatristi önermişti ve Gazel üç haftadan beri oraya gidiyordu. Sakinleştirici ve adını bilmediğim birkaç ilaç daha kullanıyordu.

Kerem'e Hazer'in avukatını sormuştum. Ondan numarasını almıştım ve arayıp konuşmuştum. Kerem’in Hazer’e bu konudan bahsettiğine emindim ama Hazer açıkça bir şey sormamıştı. Avukata, bir taciz davasına bakıp bakamayacağını sormuş, bunun aramızda kalacağıyla ilgili kendisinden söz vermesini istemiştim.

Bakacağını söylemişti.

Hazer’le Behram'ın arası kötüydü, iyileşen hiçbir şey yoktu. Behram kendi içinde hâlâ olayı soğutamadığından olsa gerek Hazer’le görüşmek istemiyordu. Hazer camiye gidip onunla konuşmaya çalışıyordu. Hatta bir kez konuştuğundan da bahsetmişti ve Behram ona içindeki öfkenin soğuyamadığını söylemişti.

Okuduğum kitabı salıncağın kenarına bırakarak başımı gökyüzüne kaldırdım ve elbisemin eteklerinin uçuşmasına gülümsedim. Kahverengi saçlarım yumuşakça dans ediyordu. Bu elbisemi Hazer'e güzel görünme arzuma yenilerek giymiştim. Hiçbir yere gitmiyor olsam da Hazer'i karşıladığım için güzel elbiseler giyiyordum.

"Safirciğim, bir şeye ihtiyacın var mı?" diyerek yanıma yürüyen Kerem'i gördüğümde salıncağın zincirini tutarak kafamı iki yana salladım. Elinde bir saksı çiçek tutuyordu, ilk an bu çiçeği bahçeye dikeceğini düşündüm ama çiçeği bana getirdiğinde afalladım. Saksı şeffaf bir ambalajın içindeydi ve üzerine beyaz bir zarf tutturulmuştu. Kerem memnuniyetsiz bakışlarla saksıyı bana uzattı.

"Bu sabah, sen Hazerciğimle uyurken gelmişti. Hazer Bey'e göstermedim sinirlenmesin diye. Aslında alıp atacaktım ama sana geldi sonuçta, ayıp olurdu."

Onu şaşkınlıkla dinledikten sonra saksıyı ellerimin içine alarak üzerindeki notu çıkardım. Kerem memnuniyetsiz bakışlarla çiçeği izlerken açıp notu okudum. 

Her ne kadar bu adrese göndermek beni mutsuz etse de çiçeklerin sana ulaşmasını umut ediyorum. Bugün, aklıma çiçek göndermek istediğim senden başka kimse gelmedi.

Randevu teklifim hâlâ geçerli. Pes etmedim.

Notun sahibi Nazım'dı. Onunla bir aydan uzun süredir ne görüşmüş ne de konuşmuştuk ama görünen oydu ki hâlâ görüşmekte ısrarcıydı. Hazer'in evinde kaldığımı, bu adresi nereden bildiğini bilmiyordum ama kesinlikle huzursuz ediciydi.

Omuzlarımı düşürdüm. "Şimdi ben bu çiçekleri ne yapacağım?"

Kerem de benim kadar rahatsız olduğu için bu duruma hemen bir çare buldu. "Yan bahçeye dikelim?"

"İzinsizce?"

"Ben izin alırım. Bir evli çift oturuyor zaten, sürekli de bahçeyle ilgileniyorlar."

Saksıyı geri ona uzatırken, "Bugün çiçek gönderen gönderene," dedi Kerem saksıyı ellerimden alırken. "Hazer Bey de Behram’ın annesiyle Muazzez'e çiçek göndermemi iletti. Kendisi de Bahar Teyzeciğimle öğle yemeğinde buluşmuş, annesine ne hediye aldı acaba..."

Kaşlarımın çatıldığını çok sonra fark ederek bakışlarımı Han'ın sabah diktiği çiçeklere diktim. Anneler günü olduğu için annesini yemeğe çıkarmış, Behram'ın annesine de bir jest yapmıştı ama Muazzez neden buna dahil edilmişti ki? Anne değildi, üstelik Hazer'i seviyordu ve bu çiçekleri yanlış yorumlayabilirdi. Salıncağın zincirini daha sıkı tutarak kendime bir azar çektim. Çiçek göndermişse ne olmuştu ki? Muazzez annesiyle aynı evde yaşıyordu ve Hazer annesine göndermişken ona da göndermiş olabilirdi.

Hem ona sadece çiçek aldı, senin içinse kendi elleriyle çiçekler dikti.

Düşüncelerimin kasvetinden sıyrılarak Kerem'e sıcak bir gülümseme gönderdim. "Kurabiyeleri fırından çıkarmıştın değil mi?"

Bugün Hazer için Kerem’le çikolatalı kurabiyeler yapmıştık.

"Yetti Kerem, ona da yetti Safirciğim."

Kerem saksıdaki çiçekleri yan bahçeye dikmek için yanımdan ayrıldığında bahçe kapısından dışarı baktım. Hazer'i görebileyim diye kapıyı açmıştık. Salıncağın zincirlerine tutunarak başımı arkaya yatırdım ve saçlarım rüzgârda uçuşurken gülümsedim.

Tam o anda biri demir kapıya vurdu.

Başımı kaldırdığımda bakışlarım demir kapıya odaklandı. Siyah, yorgun bir köpek kapının önünde nefes nefese durmuştu. Simsiyah gözleri bitkin bakıyordu. Çok iri değildi ama yavru olmadığı da aşikârdı. Bir kısmıyla kapıya yaslanmış, dilini çıkarmıştı. Canım benim, susamış mıydı?

Bir an bile düşünmeden ellerimi çırptım ve ıslık çalarak onu yanıma çağırdım. Köpek ilk birkaç saniye kararsız göründü ama sonra kapıdan içeri süzüldü. Patilerinin üzerinde bana yürüyerek dizlerimin önüne kadar geldiğinde, "Merhaba dostum," dedim ve ellerimle tüylü kafasını tuttum. "Hangi rüzgâr attı seni yanıma?"

Biraz tedirgin göründü ama benden kaçmadı. "Az sonra Kerem gelecek, senin için su ve yemek isterim," dedim sevecen şekilde. "Çok tatlısın sen!"

Üzerini kontrol edip bir yarası olup olmadığına bakarken Kerem kapı ağzında göründü ve toz toprak içindeki elleriyle yanıma yürüdü. Köpeği görünce şaşırmış, ardından kaşlarını çatmıştı. "Kapının önüne gelip dilini çıkardı, susadı galiba," dedim üzüntüyle. "Biraz su, yiyecek bir şeyler verir misin?"

Kerem her nedense huzursuz göründü. "Fıstık'ın mamasından yer mi acaba?"

Kıkırdadım. "Hayır."

Kerem ona su ve yiyecek şeyler almak için eve girdiğinde küçük dostuma dönerek tüylerini okşadım. "Aslında Kerem kapının önüne sizin içmeniz için su koyuyordu, bitti demek ki."

Tüylerinin arasındaki bir otu alıp onu rahatlattıktan sonra dilini elbisemde hissederek yalancıktan kulağını çektim. "Seni sapık!"

Ayağıyla yeri eşeleyip usluca dururken içimdeki o sevgi seliyle ona baktım ve aynı sırada bir fren sesi duyarak heyecanımda boğulacak gibi oldum. Kafamı kaldırdığımda saçlarım yüzüme çarptı ve Hazer'in siyah arabası bakış açıma girdi. Gelmiş, evine dönmüştü.

Araba kapısının kapandığını duydum ve birkaç saniye sonra Hazer bakış açıma girdiğinde kocaman gülümsedim. Ceketini çıkarmış, omzuna atmıştı ve o da beni gördüğü an kapının önünde kalmış, yüzümü seyre dalmıştı. Beyaz gömleğinin ilk birkaç düğmesi açıktı ve kravatını çözmüştü. İş sırasında sürekli saçlarıyla uğraştığından saçları karman çormandı. Onu görünce içime bir ferahlık çöktü ve Hazer göz kırpıp içeriye doğru bir adım atarken duraksadı. Dizlerimin önündeki köpeğe baktı. Gözlerine keskin bir bakış oturdu ve kaşları gözlerinin üzerinde birleşti. Birkaç saniye bocalamış gibi görünerek yavaş adımlarla bana yürümeye başladı. "Bu köpek nereden çıktı?" diye sordu.

"Kapının önüne geldi, susamış göründüğü için ben de içeri çağırdım." Köpeğe gülümsemeye çalıştım. "Kerem su getiriyor onun için."

"Dışarıya su koyuyoruz, oradan içebilir Mila."

Sesindeki sertlik beni rahatsız etti ve onu görmemin mutluluğunu sindiremeden bambaşka bir duygu tarafından alt edildim. "Bitmiş sanırım. Onu ben çağırdım, sen neden... bu kadar gerildin?"

Yanıma gelip çoğu zaman yaptığı gibi beni öpmemişti bile.

Suratı düz bir hal almıştı, köpekten rahatsız olmuş görünüyordu. “İyi, su ver, sonra da gitsin," dedi ve adımlarını bana değil, eve çevirdi. "Ayrıca salınacakta sallanmamanı söylemiştim."

"Sallanmıyordum," dedim sakin bir şekilde. Yanıma gelip bana sarılmaması, o şekilde bakması içimi sızlatmıştı. "Ayrıca suyunu yemeğini verdikten sonra onu kovmayacağım. Kendisi sıkıldığında gider."

"Mila..."

Tek kaşımı kaldırarak ona döndüm. "Köpeklerden hoşlanmıyor olabilirsin ama gözlerini öyle kısıp dik dik bana bakmana gerek yok."

Gözlerimi kısıp onun bakışını taklit ettiğimde bir an dudakları seğirir gibi oldu. "Ben gözlerimi öyle yapmıyorum," dedi.

"Yapıyorsun," dedim omuz silkerek.

İçini çekti ve dizlerimin önündeki köpeğe bir bakış attığında gözlerindeki sıcaklık tekrar soğudu. "Aç falandır o şimdi, ısırır seni," dedi ki gerçekten bundan korkmuş gibi telaşlı göründü. "Hadi, içeri geç."

"Isıracak olsa zaten ısırırdı Han," dedim ve ellerimi daha bir şefkatle köpeğin tüyleri arasında gezdirdim. Köpek de Hazer'e bakıyor, soluyordu. "Yemeğini yedirip biraz oynayacağım. İstersen bize katılma."

"Ya ısırırsa... Şu dişlerine bak."

"Mi amor," dedim ve gözlerine bakarak dudaklarımı kıvırdım. "Ev senin, bahçe de senin. Tabii ki evinde istemeyebilirsin ama..."

"Lütfen, saçmalıyorsun," dedi sesindeki sert sınırlar kaybolmuştu. "Ev bizim. Ben sadece... seni ısırmasını istemiyorum."

"Teşekkür ederim hayatım ama... beni ısırmayacak, emin ol."

Kerem elinde iki ayrı kapla dışarıya çıktığında Hazer’le aralarında bir bakışma yaşandı ve ardından Kerem yanıma kadar yürüdü. Köpeği çağırdığında köpek su ve yemeği gördüğünden olsa gerek hızla Kerem'in peşinden koştu. Kerem kapları duvarın kenarına bıraktığında köpek derhal suyu içmeye başladı.

Gözlerimi tekrar Hazer'e çevirdiğimde onu tam eve girerken gördüm. Fakat bir an sonra bakışlarımı hissetmiş gibi durdu ve kalbim göğsümün içinde bir yumruk gibi kasıldı. Saniyeler içinde mesafemiz sıfırlandı ve soluğu benim yanımda alarak üzerime eğildi. Saçlarımı kenara çekerek dudaklarını yanağıma bastırdı. "Merhaba bebeğim."

Öpücüğünün tatlı hissiyle elbisemin eteklerini sıkıca kavradım. "Hola." 

Rüzgârla uçuşan saçlarıma oldukça narin davranıp kulağımın arkasına koydu ve ardından gözleri aheste bir tavırla vücudumu süzdü. Dizlerime kadar çıplak olan bacaklarıma, elbisemin eteklerine, göğüs dekolteme ve boynuma yavaşça bakarak tekrar gözlerimle birleşti. Bakışları, kalbi kadar sıcakladı ve elmaslar parıldadı. Bir an uzanıp beni bir daha öpeceğini düşünsem de uzaklaştı ve saniyeler içinde bana arkasını dönüp gözden kayboldu.

"Cilveleşmelere bak ya..."

Kerem'in sesiyle gözlerimi onun hayaletinden çekip onlara yönlendirdim. Kerem’in köpeğin tüylerini okşamasını, salıncağın zincirlerini tutarak bir süre izledim. Sanırım Hazer duş alacak, sonrasında kıyafetlerini giyip yemek için yanımıza inecekti.

Köpekle oynarken Hazer'i sokak kapısının önünde gördüm ve ne kadar süredir orada durup bizi izlediğini merak ederek ona el salladım. Hazer kollarımı göğsünün üzerinde kavuşturup sırtını pervaza dayadı ve bir ayağını diğer ayağının önüne atarak sakince bizi izlemeye devam etti. Üzerine fermuarlı bir kapüşonluyla siyah pantolonun giymişti. Elinde bir sigara olduğunu gördüm ve sigaraya olan düşkünlüğüne üzülürken köpeğin dilini bacağımda hissederek ona döndüm.

Hazer'in, "Bir de manitamı yalıyor," dediğini duydum uzaktan.

Köpekle daha ne kadar oynadık bilmiyorum ama Hazer bize yaklaşmadan uzunca süre orada kaldı. Hava tamamen kararmıştı. Köpeğin yorulup oturduğunu, bir süre dinlendikten sonra kalktığını gördüm. Bahçede bir tur attı ve bahçe kapısından çıkıp sokakta dolaşmaya başladı. Hazer bana yürüdü ve yanıma gelip kalkmama yardımcı oldu. Kolumu boynuna doladığımda eli de alıştığım gibi belime yerleşti ve ayaklarım yerden kesildi. Yanağımı yanağına yasladım.

Beni evden içeriye taşıdığında Kerem'in ortalıkta olmadığını gördüm. Kapıyı kapattı ve ellerimi yıkamayı istediğim için beni banyoya çıkardı. Lavaboya girip ellerimi yıkadım, sıcakta yanan yüzüme biraz su serptim ve tekrar alt kata indik. Merdivenlerden inerken onun saçlarıyla oynadım. Hazer bundan çok huylanıyor, elinde olmadan gülmeye başlıyordu.

"Mila, gıdıklanıyorum..."

Elimi çektim ve Hazer oturma odasına geçip beni koltuğa bıraktığında orta sehpanın üzerindeki nefis yemekleri gördüm. Işığını sevdiğim abajur yanıyordu ve etrafa aydınlık yayıyordu.

"İlaçlarını ihmal etmedin değil mi?"

"Hepsini vaktinde aldım."

"Aferin balerinime."

Kendini yanımdaki koltuğa bırakarak sehpayı önümüze çektiğinde dumanı tüten yemeklere baktım. Mantar ve et sotenin yanında pirinç pilavı vardı ve Hazer kendisine alkol doldurmuşken benim için yine meyve suyu doldurmuştu.

"Hazer?"

"Mila?"

Onun kadehine ve içindeki kırmızı alkole baktım. "Ben de biraz... tadına bakabilir miyim?"

Alkol, sigara tarzı şeyler benlik değildi ama tadını merak etmiştim ve birkaç yudumun sorun olacağını sanmıyordum. Hazer'in kaşları belli belirsiz çatıldıktan sonra koltuktan doğruldu ve mutfağa geçti. Bir kadehe kırmızı şarap doldurmasını izledim.

Yanıma kadar yürüyüp kalktığı koltuğa geri oturduğunda kadehi bana doğru uzattı. Parmaklarımın arasında tuttum ve Hazer bugün sürdüğüm hafif renkli ojelerime bakarken, "Teşekkür ederim," dedim.

"Tatlılar," dedi ojelerime bakmaya devam ederken.

Espri yaptım. "İstersen sana da sürebiliriz."

Yüzüme dik dik baktı. "Yok, ben ayda bir manikürcüme gidiyorum."

Dişlerimi göstererek sırıttığımda gözleri gülüşümde oyalandı ve boğazına bir şey takılmış gibi sertçe yutkundu.

"Hazer?"

"Hımm?"

"Çok iyisin, tüm iyilikler seni bulsun."

Tüm iyilikler onu bulmuş gibi gülümseyerek ağzıma baktı. "Ufak yudumlarla," dedi.

Altdudağımı ısırıp omzumu silktiğimde tek kaşını kaldırarak tepki verdi. Hazer kendi şarabından bir yudum aldı ve âdemelması titrerken ağzıma odaklandı. Kadehi dudaklarımın arasına yaslayarak dediği gibi ufak bir yudum aldım ve boğazımdan akışını hissettim. Hazer kadehini masaya koyarken bir kez daha yutkundu.

"Soğumadan yemeğini ye."

"Peki hayatım."

Kaşık ve çatalımı kavrayarak yemeye başladığımda Hazer beni rahatsız etmemesi için saçlarımı sol omzumda topladı. Kendisi de sehpaya doğru yaklaşıp tabağını önüne çekti ve benimle aynı anda yemeğini yerken televizyonu açtı. Ekrana bir bakış atarken aklıma hâlâ o dizinin finalini izlemediğimiz geldi. Heyecanla ona döndüm.

"Hazer?"

"Güzelim?"

"11.22.63'ün finalini izlememiştik," dedim, bunu unuttuğum için kendime kızarken. "Açabilir misin? Tabii izlemek istediğin bir şey yoksa."

"Sen finalini izlememiş miydin?" diye sordu.

"Seninle izleriz diye düşünmüştüm ama..."

Göz kırptı. "Biz başka şeyler yapmıştık."

Bakışlarımı kaçırdım.

Hazer büyük ekran televizyonunda dizinin final bölümünü açtı ve gözlerim ekrana odaklandı. Pilavımla sotemi hemen bitirdim ve ilgiyle ekranı takip ettim. Jeneriğin ardından görüntüler ekrana düştü ve Hazer de yemeğini bitirip sadece şarabını içmeye başladı. Hazer'e eşlik etmek hoşuma gitmişti. Şarabın yakıcılığını boğazımda hissederken Hazer koltukta bana kaydı ve bacaklarımız birbirine sürtündü.

Kalbim sanki boğazıma fırladı. Dikkatim dağıldı ve elim titreyince kadehteki sıvı da titreşti. Hazer sol elini yavaşça bacağımın üzerine, dizime koydu ve yavaşça okşadı. Kadehten üst üste birkaç yudum daha aldığımda, "Yavaş," dedi Hazer, işaretparmağını dizimin arkasına sürterken. "Çarpar seni, ilk içişte sınırları zorlamayalım."

Tebessüm ederek kadehin kenarına bulaşmış ruj lekemi temizledim. "İlk kez içmiyorum. Daha önce Gazel’le bir kutu bira içmiştik."

"Sayılı günahlarından biridir herhalde," dedi. Biraz şaşırdığını hissettim ama dehşete düşmüş değildi.

"Çok fazla inanıyorsun... masum olduğuma."

"Hiçbir şeye bu kadar inanmadım."

"İyiyken herkes masumdur. Önemli olan o insanla kötü olduğunda onu ne olarak gördüğündür."

Başımı ona çevirip kadehi sehpaya bırakırken yüzümü hafifçe buruşturdum. Han uzandı ve saçımın arkasındaki kurdeleyle uğraşmaya başlarken yüzünü de yüzüme yaklaştırdı.

"Senin bendeki karşılığın hiçbir zaman, şartlar ne olursa olsun olumsuz olmayacak. Hep temiz, güzel, masum, bir melek gibi kalacaksın aklımda."

Heyecan içinde gülümsedim. "Teşekkür ederim, bana güvenmene mutlu oldum."

Parmakları ensemde dolaşırken tatlı bir his bıraktı. "İspanyolca teşekkür et."

"Ihıh."

"Mila, Mila, Mila..."

Elbisemin etekleriyle oynarken bakışlarımı tekrar ekrana çevirerek diziyi izlemeye devam ettim. Hayatıma heyecan, tarifsiz duygular, arzular katmış olmasının yanında bir dinginlik ve ferahlık katmıştı. Böyle yana yana oturup sessizce bir şeyler yapmayı, kulağıma yaklaşıp, Mila, Mila, Mila demesini, ansızın bir öpücük kondurmasını, saçlarımı okşamasını çok seviyordum.

İlerleyen dakikalarda Hazer beni, ben de diziyi izledim. Heyecan ve merak içindeydim. Şarap bana hafif bir sersemlik katmıştı ve Hazer'in bakışları altında epey sıcaklamış, terlemiştim. Hazer ikinci ve üçüncü kez kadehini doldurmuş, sanırım o da biraz çakır keyif olmuştu. Rahatladığını görüyordum, birkaç kez bana bir şey diyecekmiş gibi geldi ama hiçbir şey demedi.

Uykumun geldiğini hissederek gözlerimi ovuşturdum ve dudağımı ısırarak önümüzdeki sahneleri izledim. Sonu sanırım kötü bitecekti ve daha şimdiden kalbim hüzün doluyordu. Elini saçlarımdan sırtıma kaydırırken yutkunduğunu işittim. Nefesimi tutmuş, kadınla adamın dans sahnesini izliyordum. Gözlerim doldu ve karanlığın içinde bir nefes yanağıma çarpıp boynuma indi. Gözyaşları içinde gülümsedim ve kalbimin avuçlarında bir kelebek gibi sıkışıp kaldığını hissettim.

"Mila," diye fısıldadı. Sesi boğuktu.

"Bir saniye," dedim sahneyi izlerken. "Çok güzel dans ediyorlar."

Hazer'in bir an dönüp ekrana, ardından bana baktığını fark ettim. "Sana bir şey diyeceğim."

Parmağımı dudağımın üzerine yaslayarak, "Şşt," dedim, konuşmaları daha iyi duymak için.

"Mila..."

"Ah, kadının hiçbir şeyden haberi yok. Tüm acıyı Jack çekiyor."

"Mila?"

Gözlerim ekrana, kadın ile adamın dansına kilitlenmişken, "Efendim?" dedim heyecanlı bir sesle.

Derin bir çekiş... "Çok güzelsin."

Bir gülümseme dudaklarıma kondu ve ona espri yaptım. "Bana bilmediğim bir şey söyle Haz..."

"Sana âşığım."

Ben artık bir kelebeğim ve bütün dünyayı kalbinde gezebilirim.

Dünyanın ekseni kayar bazen. Tırtılların hepsi kozalarından kelebek olup çıkar, nehirler akarsulara karışıp çağlar, kuşlar bir ritimde şarkı söyler, güneş tepeye yükselip ruhları aydınlatır. Benim de ruhum işte şimdi aydınlandı. Hep kendime söyledim. Hep Tanrı'nın bizim için bir bildiği olduğunu düşündüm, meğerse aşkmış. 

Vücudumu deli bir titreme aldı, hiçbir şeyin sesini duyamaz oldum; kulaklarımda basınç oluştu, midemin altında bir düğüm... Odanın duvarları etrafımda döndü ve başım ağır çekimde ona çevrildi. Ellerim buz gibi oldu, yüreğime bir sıcaklık indi ve Hazer'in gözlerine baktığımda onun da bu itirafı söylemeyi beklemediğini gördüm.

Zaman ve mekân kavramını yitirip gözlerinin içinde bir yolculuğa başladım. Eğer o olmasaydı, onunla biz olmasaydık, aşkı doğurmasaydık, yaşamak anlamsız bir gaye, anlamını bulamayan bir yolculuk olarak kalırdı. Ama biz olduk ve bir şarkı çaldığında kalkıp dans ettik.

Kirpiklerimdeki damlalar yanaklarıma düşerken Hazer'in nefesinin titremesini, yanaklarının kızarmasını izledim. Utanmış ve şaşkın görünüyordu. Kalplerimiz birbirimizin avuçlarında atarken ona karşılık vermek için dudaklarımı aralandım. "Hazer, ben... ben de..."

Zil çaldı.

Nasıl bir zamanlamadır, nasıl bir talihsizliktir bilmiyorum ama zilin sesini duyduğumuzda ikimiz de bir rüyadan uyanır gibi sıçradık.

"Ben... kapıya bakayım..."

Yanımdan ayrıldı ve saniyeler içinde bakış açımdan çıktığında nefes nefese etrafıma bakındım. Adım seslerini tekrar duyduğumda heyecanlı, hâlâ kocaman açık olan gözlerim omzumun üzerinden arkama döndü. Hazer bakış açıma girmişti, elinde bir deste çiçek vardı ve... parmaklarının arasında not kâğıdı tutuyordu. Gördüklerimi anlamlandıramadım ama o destenin içindeki her çiçeğin solmuş, neredeyse çürümüş olduğunu görerek şaşkınlığa uğradım. Hazer'in gözleri not kâğıdının üzerinde dolaştı ve ansızın yüzü kasıldı, gözleri yırtıcı bir hal aldı. Elindeki not kâğıdını bana uzattı ve bakışlarım kötü el yazısıyla yazılmış kelimelere odaklandı.

Işıkların yandığını sanıyorsun,
Yanılıyorsun.

BÖLÜM SONU.