0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

15: GECE NÖBETİ.

Yazı Boyutu
100%

Merhaba balımm!

Bu bölüm için çok heyecanlıyım!! O yüzden tepkilerinize şahit olmam gerek. Okurken lütfen bol bol yorum bırakın, oylarınızı verin!🤩

15.  GECE NÖBETİ.

Affan Lale'yi hayatında üç kez, ilk kezmiş gibi, yeniden gördü. İlkinde ondan rahatsız oldu. İkincisinde ona merak duydu. Üçüncüsünde ona âşık oldu.

İlki on yaşındaydı. Rusya'daydı. Soğuk bir kış gecesiydi.

Türkiye'ye dönerken amcasına, "Ben burayı sevmedim," dedi.

Adam, ışıkları sönmüş, kalkmakta olan uçak içine ve sonra yanındaki koltukta oturan yeğenine baktı. "Neden oğlum?"

"Çok soğuk."

Adam Rusya'ya daha önce de geldiği için cehennem kadar soğuğuna alışkındı ama yeğeni kolayca memnuniyet duyan bir çocuk değildi. Onun kumral saçlarını kaşır gibi okşayarak, "Bir ülke gör istedim," dedi. "Ayrıca dışarıda çok vakit geçirmedin. Ne ara bu kadar üşüdün?"

"Gittiğimiz yerde kimseyi tanımıyordum. Çok sıkıldım."

"Uzun yıllardır görmediğim bir arkadaşımdı, gelmişken onu da ziyaret ettim," diye açıkladı adam, yeğenine. "Evdeki kızlarla tanışmadın mı? Ne güzel, tatlı kızlardı."

"Birisiyle tanıştım," dedi Affan. "Çirkindi."

"Allah çarpar oğlum, yalana bak." Amcası gülerek kafasını bir daha karıştırınca Affan elinin altından çekilerek uzaklaştı ama koltuğundan kalkamazdı ya. "Aklın mı kaldı, ondan mı bu huysuzluğun?" Amcası komik bir şaka yapmış gibi gülüyordu.

Daha fazla konuşmamak için gözlerini kapattı. Ülkeye varana kadar hiç konuşmadı. Uyuyakalmış olmalı ki gözlerini açtığında araba koltuğunda buldu kendisini. Amcası ona eve bıraktığında sadece annesini gördüğüne sevindi. Kardeşi huysuzluk edeceği için yanına bile çıkmadı, malikanenin üst katına yürüyüp odasına geçerken inatla taşıdığı çantasını arkasında sürükledi.

"Bu ne huysuzluk?" diye seslendi annesi, arkasından çıkarak. "Doğru dürüst sarılmadın bile. Yorgunluğuna veriyorum, biraz uyu."

Hiç de sevmiyordu öyle çok sıkı sarılmayı, hemen bunalıyordu. Birisiyle uyumayı da sevmiyordu, yatağında bir tane fazladan yastık bile. Odasına girince eşyalarını kontrol etti, kız kardeşi bazılarının yerini değiştiriyor, bazen de dağıtabiliyordu. Neyse ki bu kez her şeyin yerli yerinde olduğunu gördü, üstünü çıkarmaya başladı. Ellerini yıkadıktan sonra odasına dönünce kardeşinin geldiğini gördü, kendisine sarılınca eğilip onu yanaklarından öptü. "Tamam, şimdi çık," dedi sonra da.

"Ne getirdin?" diye sordu Doğa, hemen abisinin çantasına koşarak. Pijamalarını giymiş, saçları örtülmüştü.

"Git, amcamdan iste," diyerek kızı odadan kovunca Doğa canı yanmış gibi ağlamaya başlayarak uzaklaştı. Her zaman böyle yapıyordu, yüksek sesli ağlayarak babasının ilgisini çekmeye çalışıyordu. Bunun üstüne Affan oda kapısını kilitledi, esneyerek bilgisayarını açtı ve arkadaşları ona MSN'den mesaj göndermiş mi diye baktı. Onu, bilgisayarın başında uykusundan uyandıran annesi oldu. Gece lambasını yakarak onu yatağına taşıdı, yorganını üstüne örttü. Affan kendi rızasıyla annesini öptü. "Seni özledim," dedi annesine.

"Sabah olduğunda anlatırsın neler yaptığını."

Fakat Affan için o gece bir türlü sabah olmadı. Uykusunda o kızı gördü. Yeşil gözleriyle kendisine bakarken. Kız o merdiven korkuluğundan düşerken kendisi de rüyadan uyanır gibi sıçrayarak uyandı, terlemiş hissederek yüzünü sildi. Gözlerini odada gezdirdi, sanki kız buradaymış gibi kaşlarını çattı. Kimse yoktu. Bu yüzden geri uykusuna döndü. Birkaç saat sonra tekrar, o kızı adeta odasında hissederek sıçradı. Hareketsiz, bir hayalet gibi kendisine bakıyor, sessizce dikiliyordu. Tabi, uykusunda öyleydi. Uyandığında yoktu.

O rüyasını ertesi geceye kadar unuttu ama ertesi gece ve hatta sonraki gecede başına aynısı geldi. Kız bir kâbus gibi uykularına çöktü. Uykularının hepsinde aynı duruşta, aynı bakış ve elbise içinde onu gördü. Kardeşine benziyordu, küçüktü ve üzgün görünüyordu. Tam korkuluktan aşağıya sarktığında onu uykusundan uyandırıyordu, sanki kendisine dokunup çağırıyordu.

Birkaç günden sonra, çok sık uyandırıldığı için geceleri uyumaktan endişe etmeye başladı. Bilgisayarda oyun oynayarak uykuya direnmeye çalıştı fakat dayanamadı, uyudu ve aynı şekilde sonuçlandı her uykusu. Başka bir çaresini düşündü. Odasının ışığını açık bıraktı, ikinci gece annesi fark etti ve ona sebebini sordu. Affan, her gece gördüğü o kızdan rahatsızlık duyup annesine anlattı. Annesi başlangıçta hiç endişe duymadı ama birkaç kez daha oda ışığını açık bulunca olanları rehber öğretmeniyle paylaştı. Kadın bir öğleden sonra ona bazı sorular sordu.

"Korkuyor musun?" dedi. "Seni ne rahatsız ediyor? Neden uyuyamıyorsun?"

Affan sorulara cevap vermeye çalıştı. "Sürekli onu görüyorum. Gece. Odamda. Hayalet gibi."

"O kızı daha önce görmüştün değil mi?" Öğretmeni her soruyu sohbet eder gibi, kaygısızca soruyordu.

"Bir kere," dedi Affan.

"Şimdi rüyalarına giriyor demek. Neden sence?"

"Bilmiyorum ama girmesini istemiyorum. Beni rahatsız ediyor. Onu görmek istemiyorum."

Rehber öğretmeni ona bazı başka sorular da sordu. "Ondan korktuğun bir şey mi yaptı sana?"

"Hayır, niye yapsın ki? Küçüktü zaten."

"Kalbin hızlanıyor mu?"

Affan uykusundan uyandığı zamanları düşündü. "Evet, o düşerken hızlanıyor kalbim. Uyanıyorum."

Öğretmeni onun saçlarına dokunuyordu. Müdür de öğretmenleri de onu takdir ederdi ama sevmezdi. Çünkü sıcaklık duyacakları bir sempatikliği yoktu kendisinin. "Bazen olabilir canım. Neden olduğunu bile bilmeden bazı şeylerin etkisinde kalırız. Sanırım o gün gördüğünde kızın düşeceğini sandın. Zihnimiz bize böyle oyunlar oynar ama hepsi geçicidir."

Ama öğretmeninin dediği gibi olmadı. Işıklarını açmaya devam etti, geceleri uyanmaya da. Annesi durumun devam ettiğini görünce onu bir pedagoga götürdü, kadın kendisiyle çok kez konuştu. Neyse ki bu biraz olsun işe yaradı. Hemen değil ama haftalar içinde, pedagogla konuştukça uykuları daha az bölündü, tekrardan ışıkları yakmadan uyumaya başladı. O kızı yavaş yavaş unuttu.

💨

Günümüz.

Tanıştığımız ilk günlerde yaptığım kupa brownie, yaban mersinli kek, çikolatalı kurabiye, birisini ona birisini Yalın'a ayırdığım krepler... Yemekten, kokudan söz edildiğinde Yalın'ın Affan'ın karşısında uzun uzun gülmeleri. Demek hepsinin, benim anlamadığım bir sebebi vardı; bana söylenmesinin bile gerekmediği.

Elbette, bana söylenmesine gerek yoktu.

Ama... tatlılarımı beğendiğini söylemek apaçık yalandı. Neden bu yalanı söylemişti? Özel durumunu paylaşmak istemediği kişi olduğum için mi? Yoksa... eğlenceli bulduğu için mi? İçten içten alay etmek istediği için mi?

Bu hâlâ beni ilgilendirmeyen bir şey olsa bile nedense gücendirdi. Doğa'nın yanından, sadece bir turtayı yiyerek ayrılırken bile güldüğünü duymuştum. Bedenim kötü bir durumda olmasına rağmen, düşüncelerimde ve kalbimde buna üzülecek vakti ayırdığıma inanamıyordum ama elimde değildi.

Kızmıştım da.

Yüzümü ve ağzımı bir daha yıkayıp odaya döndüm. Acaba suyun bile tadını hissetmiyor mu, diye düşündüm. Ya açlığı? Bu vücudun içinde oluşan bir duyguydu, acıktığında fark ediyor olmalıydı. Fakat hiçbir yediğinden keyif alamazdı, sadece doymak için yerdi. Kandırıldığımı düşünerek kendime üzülmüştüm ama şimdi de yersiz yere onun için üzüntü duydum. Tatlı yiyip tadını alamıyor olsam bir çaresinin bulunması için doktorlara ne kadar dil dökerdim.

Kokular... Neden o gün parfümü koklamak için yaklaşmıştı bana? Kokuyu alamayacağı halde.

Ayrıca demek bu kadar çok parfüm sıkmasının nedeni de buydu, nasıl koktuğundan emin olamayıp endişe duyması.

Öpüşmek de tat alabileceğin bir şey miydi acaba? Yani... Gözlerimi sımsıkı yumarak ellerimi yüzüme kapattım, kısa bir çığlık attım. "Ne düşündüm öyle, nereden geldi aklıma... Hayır hayır, böyle düşünmek istemedim."

Vücudumu dolaba kadar yaklaştırırken bunun hakkında düşünmeyi ertelememi sağlayan ağrıyı yeniden hissettim. Elbisenin askılarını indirip düğmelerini açmak için önüme çevirdim ve çıkarıp pantolon ile vücudumu saran, boğazlı beyaz kazak giyindim.

"Hastaneye gitmeli miyim? Bu evde kalamayacağım kesin, bir lokma bile yemem bu evde... Gerçi beni nasıl zehirlediklerini de bilmiyorum."

Affan'a gitmeyi istediğimi söyleyecektim. Sebebini sorarsa da anlatırdım. Beni zehirledi derdim, belki o da Rauf'un canını bir daha yakardı.

Odadan çıktım ama Affan'ın oda kapısına bakarken dün gece şahit olduklarımı anımsadım. Elçin tüm geceyi onunla geçirmiş olmalıydı. Belki alevlenen tartışmaları sakinlemiş, tatlıya bağlamışlardır. Bunları düşününce odaya girmekten tamamen vazgeçtim ama ben arkamı dönmeden Affan kapısını açınca zamansızca birleşti bakışlarımız.

Ayak tabanıma diken batmış gibi sıçrattı onu görmek. Belirgin bir değişiklik olmasa da beni görünce, odasından çıkma amacı tamamlanmış gibi duraksadı ve bakışlarını saçımdan tırnağıma kadar üzerimde dolaştırdı. "Yedin mi? İyi misin?"

Duş almıştı, elbette. Üzerine benim gibi ama rengi siyah olan boğazlı kazak giydiğini görünce neredeyse bir yumuşaklık hissettim içimde. Göğüs hizasına bakarak, "Yedim," dedim. "Çok güzeldi. Sen de ye, beğenirsin."

Sadece, "Sana aldım," dedi. En azından beğeneceği hakkında bir yalan daha söylememişti.

"Doğa'da yedi," dedim.

Bir daha, "Sadece sana almıştım," dedi.

Neden mesela? Ailesinden hiç kimse sadece bana bir şey almazdı. Gerçi Yalın'da bana hediye almıştı, varlığımdan hoşlanmasa bile. Aynı şey demekse... o kadar da önemli ayrıntılar değildi bunlar.

Bir şey dememem üzerine bana yaklaşmaya başladı. Sırtım odamın kapısına yaslıydı. Önümde durunca ellerimin farkında olmadan bir şey yapmaması için arkama doğru sakladım. İki kez farkında olmadan onu tutmuştum çünkü. "Yediğini söyledin de iyi olduğunu söylemedin. Neyin var, söyle."

"Neyimin olduğunun önemi yok," dedim. "Sen neden geliyordun yanıma?"

Önce düşüneceğim, Rauf'un sırrını paylaşıp paylaşamayacağımı. Ya da o sırrı daha kötü günler için saklayıp saklamayacağımı.

Akıllıca davranmam lazım. Kendimi korumayı öğrenmem lazım.

"Kerim Ayaz'ın ölmediğini kabul etmiş," dedi, ses tonu az öncekinden farklıydı. "Yerini söylemek için seni görmek istiyor."

Karnımdaki ağrıyı tutmamak için biraz bekleyip, "Bana mı söyleyecekmiş?" dedim. "O gün yalnız kaldığımızda söylememişti, şimdi ne değişti ki?"

"Canına tak etmiştir," dedi, neredeyse sıkılmış bir sesle. "Babamın ona nasıl davrandığını tahmin etmişsindir, saklayacak bir şey yok."

Babası Kerim ve Emir'e zarar vermişti demek, bu daha önce de anlaşılmıştı. Ayaz'ın yerini gerçekten söylerse olacaklar neydi? Gidip onu almam, onu görmüş olmam ilaçları kullanmaya başlayacağım anlamına mı gelecekti?

Neyden, nasıl kaçacaktım? Nereye kadar.

"Yalan söylüyordur," dedim, korkumu gizlemeye çalışarak. "Yerini söylemez ki o. Ayaz'ı çok seviyor, asla kaybetmeyi göze alamaz."

"Kaybetmeyeceğini biliyor belki." Affan yüzünü bana eğdi, ben bir türlü yüzümü kaldırıp ona bakmadığım için. "Ona anlaşmamızdan bahsettin mi? Biliyor mu? Biliyorsa seni nasıl alıp götürmedi, kaçırmadı?"

"Sen onun yerinde olsan öyle mi yapardın?" diye sordum. Kerim asla onun ihtimal verdiği gibi benim eşim, âşık olduğum insan değildi. Gerçi bence... Kerim'le aramın iyi olmadığını sezmişti. Yine de kocam olduğunu sanıyordu.

Bana, "Senin kalbini vereceğini biliyorsa oğlunu ve kendini kurtarmak için söyleyebilir," dedi, sorum üstünde durmadan. "İkiniz arasında kalsa hanginizi seçeceğini düşünüyorsun?"

Bir saniye bile düşünmezdim bunu ama söylemem durumu hangi vaziyete sürüklerdi, bilemedim. "Kimi alıp götürdüğünden belli değil mi seçimi?" Kerim o gece beni de götürseydi neler olurdu? Affan'la hiç tanışabilir miydim acaba?

"Seni neden görmek istesin ki o zaman? Babam yalan söylüyor olabilir mi..."

"Ne yalanı?"

"Belki de seni onun karşısına çıkaracak, konuşturmanın yolunu bulmak için... sana da kötü davranmak isteyecek."

Midem yeniden bulanınca sorum gecikti. "Nasıl kötü? Telefon görüşmenden anladığım gibi mi?"

"Evet," dedi. "Telefon açtığında öyle söylemişti. Senin sayende onu konuşturabileceğini düşündü. Şimdi seni görürse söyleyeceğini söylüyor." Kazağını düzeltirken ara verdi konuşmasına. "Ben oradayken bunu yapamaz ama düşünmedim değil şimdi."

Onun dediği gibi, "Sen orada olmayacak mısın?" dedim. "Baban bir şey yaparsa... bana yardımcı olmaz mısın?" Hem hani babası bana dokunmazdı, öyle bir adam değildi?

"Tabi," dedi alçak bir sesle. "Tabi. Ben orada olacağım."

Gidecek miyiz yani?

"Üstünü kalın giymeni istiyorum," dedi. "Yağmur yağıyor."

Elimi karnımın altına dolaştırırken arkamı döndüm, odaya geri döndüm. Hazırlanmadan önce banyoya geri girdim, eğilip kusmayı denedim ama bulantı yüzeye kadar çıkmadı.

"Hamile olduğumu sanıyorlar, çocuğa zarar geldiklerini mi umuyorlar şimdi? Ama böyle düşük olmaz ki, Doğa anlamıştır. N'apacaklar, bir daha mı zarar vermeye çalışacaklar? Affan'a söylemeden, onları tehdit ederek kendimi korusam mı? Affan'a söylesem hamile olmadığımı anlatır mı, o zaman kalbimi koruyan ne kalacak?"

Mantığım akıllıca davranmamı söylüyordu, kalbimse Affan'ın yanına gidip bir bir anlatmayı.

"Kalbimi niye dinleyeyim ki? Kalbimin onun için bir önemi yok."

Kürkümü giyinip su içmek için odadan çıktım. Çünkü zehirlenen vücuda su girmesi gerektiği bilgisi zihnimin derinliklerinden belirdi. Mutfağa girerken Müjgan'ın da geldiğini gördüm, onun kabalığına maruz kalacak halim yoktu. Neyse ki bana bir kez baktıktan sonra arkasını döndü, hiç ilgilenmedi.

Kendime dolapta gördüğüm cam şişedeki suyu aldım. Şişeyi tamamen bitirdim. Evet, vücudumdaki zehri temizleyebilirdi ama bence hâlâ hastaneye gitmeme gerek olabilirdi.

Oturma alanına geçip Affan'ı beklerken karnıma doğru sarıldım. Dünden beri önce ruhsal, ardından çektiğim fiziksel acının sonu gelmemişti. Gözlerim gümüşlükteki çerçeveye denk gelince ayaklarım beni oraya götürdü. Duru'nun gülümsediği fotoğrafı izlerken dudaklarım titredi. "Ayaz'ı çok sevdiğim doğru ama sana bunu yapan oysa... ona nasıl sevgiyle bakarım, bilmiyorum. Çok özür dilerim canım."

Ayaz'ın yaradılışında bu bilinçsizlik, duyarsızlık olduğunu biliyordum ama daha fazla şey yapabilir miydim? Nasıl yapacaktım ki? Beni sevmesini bile sağlayamamıştım.

Yine de hayatında olmama çok alışmıştı. Beni arıyor muydu? Nerede olabilirdi, tahmin yürütemiyordum.

"Atkı ve beren nerede?"

Fotoğrafı izlerken yakalanmak kötü hissettirdi. Arkamı dönünce bana yürüdüğünü gördüm. "Kürkümü sıkıca kapattım, arabada olacağımız için üşümem."

"Saçların ıslanırsa kafan üşür, bereni al," diye uyardı.

Kararlılığını görünce odama geri çıktım, beremi saçlarıma takarak indim. Beremin önü tıpkı şapkalarda olduğu gibi siperliydi, düzelterek inince Affan'ı koltukta, bir şey içerken buldum. Elindeki kadehi çevirerek camdan dışarıya bakıyordu. Doğrulup bitirmeden kadehi orta sehpaya bıraktı, yanıma yürürken lacivert kısa kabanını giyindi.

"Dün gece neden eve benimle dönmedin?"

Daireden ayrılırken hâlâ karnımı tutuyordum. "Şart değildi ya seninle dönmem."

"Onu sormadım. Neden dönmediğini sordum."

Asansörde yan yana dururken sessiz kalmayı tercih ettim. Söyleyemezdim Elçin ile onu bir arada görmek istemediğimi. İnerken bakışlarını hissettim. Arabasına geçene kadar soğuk otoparkta yan yana yürüdük. Araçla ayrılırken kürkümü çıkardım, çünkü terlemeye devam ediyordum.

"Kerim'in aklında planları olabilir," dedi, dirseğini cama yaslayıp sağ eliyle direksiyonu tutarken. "Kaçmak için seni kullanabilir. Ona ayak uydurma."

Kaderimi, hayatımı neden onlara teslim ettiğimi düşündüm. Belki de Kerim ile kaçmalıydım, belli ki Ayaz'ı bir süre daha bulamazlardı. Ya ben, suçlu hissettiğim için mi teslimdim?

"Eğer yerini söylerse Ayaz'ı almaya beraber gideceğiz değil mi?" diye sordum.

"Bunu babamla görüşmem gerekecek," dedi.

Bunun hakkında bir şey yapmalıydım. "İstesen yaparsın. Öyle demiştin. İstersem olur gibisinden bir şeyler, şimdi kelimesi kelimesine hatırlamıyorum." Çok şey istemem. İstemesem iyi olur. Durduramam kendimi.

"Babama kalırsa oğlunu görmene izin vermeyecek."

"Kendisi bir daha kızını göremeyeceği için mi? Kulağa adil geliyor aslında ama ben... onun diğer kızına hayat vereceğim, bunu düşünüp biraz merhamet etse ya keşke." Yine bir şeyler diyecektim, konuşmam uzayacaktı ama mide bulantımla kafamı arkaya bastırıp sustum.

"Diğer kızına hayat vereceğinden henüz haberi yok, hâlâ söylemedim," dedi tane tane. "Ağzından bir şey kaçırma sakın."

"Yok yok ben ölsem söyleyemem. Söylersem de ölürüm zaten. Of of..." başımı diğer tarafa çevirip gözlerimi yumdum, yola bakarken midem daha çok bulanıyordu. Elim sürekli karnım ile midem arasında dolaşıyordu.

Gözüm bir kez daha aramızdaki boşlukta duran cam şişeye kaydı. Su içme isteğiyle, "İçebilir miyim?" diye sordum Affan.

Gözlerini bir anlığına yoldan çekti ve neyden bahsettiğime baktı. "Suyu mu? O kullanmış, içtim ben."

Bakışlarımı kaçırdım. "Benim için sorun değil. İçmeyeceksen içebilir miyim?" Anayoldaydık, bir süre markete rastlamayacağımız açıktı.

Affan direksiyonu diğer eline emanet edip uzandı ve yarısı içilmiş suyu bana uzattı. "İç o halde."

Kaptığım gibi önüme dönüp aralıklı yudumlarla suyu içtim. O bu konularda çok titiz, dikkatliydi. Tabi bende onun kadar olmasa da önemsiyordum ama... Cam şişeyi bitirdim ve aramıza geri bırakınca Affan gözlerini yüzümde tutup kesintisizce baktı bir müddet.

Şehir merkezinden uzaklaştığımızı anladığımda dakikalar geçmişti. Araçların azaldığı, ıssız yollara girmeye başladık ve sonra da araba yavaşladı. Ormana doğru sıkılaşan ağaçlık alana girince arazilerdeki evleri gördüm. Aralıklı mesafelerde birkaç büyük, taş ev vardı. Affan kapıları iki yana açılmış araziye girip ilerideki eve yaklaştı ve garaja girmeden, dışarıda durdu.

"Burası nere?" dedim. "Birinin evi mi yoksa Doğa'nın bahsettiği yazlık mı?"

"Hayır, yazlık Göcek'te."

"Göcek neresiydi?" diye sordum, hatırlayamadığımdan.

İkimiz de varmış olmamıza rağmen araçtan inmiyorduk. "Muğla'da," dedi. "Yazlık orada."

"Sen Muğla'lı mısın?" diye sordum, birbirimiz hakkında bu bilgilere sahip değildik.

"Annem Muğla'lı," dedi, konuşurken hep yüzüme bakıyordu. "Babam Ankara'lı. Ya senin ailen nereliydi?"

Ailemin Türk olduğunu konuşmuştuk daha önce. "İkisi de Gaziantep'liymiş," dedim. "Ben hiç gitmedim tabi."

Başının koltuğun arkasına koydu. "Tatlıya düşkünlüğün buradan mı geliyor acaba?"

Bağlam kurmaya çalıştım. "Gaziantep'de çok tatlı mı yenir?" Sadece son dört yıldır Türkiye'deydim, hakkında yanıldığım çok şey vardı.

"Çok," dedi. "Baklava, künefe, şöbiyet ilk aklıma geleneler."

"Ya ben şerbetli tatlıları o kadar da çok sevmiyorum. Seviyorum ama çoook değil," dedim. "Şöbiyet mi? Mesela onu hiç duymadım."

Yüzündeki sakinlik onunla konuşmama devam etmemi sağlıyordu. Beni dinlemeyi bekliyor gibi bakıyordu. "Bir gün onu da yersin."

Şerbetliyse çok sevmezdim ama yine de yerdim. Gaziantep'i de ara ara merak ettiğim olmuştu ama orada tanıdığım kimse yoktu. Zaten artık ait hissettiğim hiçbir yer olmadığı gibi beni tanıyan kimse de kalmamıştı herhangi bir yerde. Sanki bu dünyaya, hiçbir yere ait olmayacağım halde gelmiştim. Belki bu aitsizliğin sebebi buydu; erken ölecek olmam. Sonunda buldum mu bunun sebebini? Neden hiçbir yerimin olmadığını. Öleceğim için. Bana gerek duyulmadığı için mi?

"Gaziantep'lisin demek." Affan doğrularak kapısını açtı. "İn bakalım."

Kendimi dışarıda bulunca beremi geri taktım. Affan anahtarını çevirerek yanıma geldi, diğer elini belime koyarak yürümem için teşvik etti. Ev epey geniş bir alana yayılmıştı ve büyüktü, garajın yanında da kapalı, hayvanlara ayrıldığını düşündüğüm geniş bir yer vardı. Boyumuzdan büyük kapı önünde durunca Affan tıklattı ve kapıyı açan Rauf oldu.

Kaskatı kesilerek Affan'ın eline yasladım vücudumu.

Kâbus gibi gece gözlerimin önüne geldi. Ağrılarım ve mide bulantım arttı. Yapabilseydi bana neler neler yapacağını öğrendiğimden beri tamamen güvensiz hissediyordum. Rauf'un gözleri sırasıyla üzerimizde dolaştı ve Affan kapıyı tamamen açarak içeriye girerken, beni de kendisiyle eşikten geçirdi.

Rauf arkamızda kalırken titriyor mu diye ellerime baktım. Hemen sakladım onları Affan fark etmeden.

Geniş, uzun bir holden geçtik. Sırasıyla birkaç kapı vardı ama Affan doğrudan karşıdaki, iki kapılı bölmeyi açarak içeriye girdi. Yüksek tavanlı, büyük oda ve koyu renkli mobilyalar arasında Kerim dikkatimi hemen çekti.

Yüksek bir şöminenin önünde Emir ile beraberdi. Sırt sırta, sandalyelere oturtulmuş, kalın bir halat ipiyle bağlanmışlardı. Kerim kendindeyken Emir'in gözleri tamamen kapalıydı. Dövüldükleri bir saniyede anlaşılıyordu. Yüzleri morarmış, gözleri şişmiş, dudakları patlamıştı. Kim olursa olsun böyle bir yüze bakmak beni kötü yaptı, gözlerimi kaçırmadan da Kerim başını önünden kaldırıp bana baktı. Ne kadar hırpalandılarsa kıyafet yakaları bile sökülmüştü.

"Milena," dedi, sanki heyecanlanmış gibi. "Seni çok merak ettim, iyi misin?"

Yeniden başlıyoruz galiba.

Yapmam gerektiği için ona doğru bir adım attım ve ikinci adımımda Affan kolumdan tuttu, yürümeme engel olarak önüme geçti. Kendimi bir anda o geniş omuzlarının arkasında bulunca afalladım. Kerim ile Emir'e yaklaşırken salonun sağ tarafına baktı, ben de aynısını yaptım ve babasını gördüm. Geniş yemek masasının başında oturmuş, bir şeyler yemekteyken buraya bakıyordu. Göz göze gelince hangisiyle başa çıkmam gerektiğini bilemedim, sadece burayı terk etmek istedim. Bu adamın gözlerindeki yas bana sürekli Duru'yu hatırlatıyordu. Yaşlı bir adam olmamasına rağmen üzerinde bir ağırlık vardı. Affan hatırlamıyor, Doğa kendi kalbi için de endişe duyuyor ama babaları... Duru için en çok kahrolan insan, açıkça.

"Kocan seni merak etti," dedi, sandalyede geriye yaslanırken. "Senin güvenliğinden emin olmadan oğlunun nerede olduğunu söylemezmiş. Ne aşk! Ama yanılmıyorsam o seni bırakıp gitmişti değil mi?"

Beni üzmek için mi gerçekten bahsetmişti. Oysa Kerim cehenneme kadar gidebilirdi. Tabi, Ayaz'ı bırakarak.

"Sen çık," diyen Affan'ı duyunca gözlerimi Güven Koral'dan çekip Affan'ın bakışlarını takip ettim. İleride, yanan şömine kenarında dikilen adama bakıyordu. Görür görmez onu tanıdım. O gün peşimden koşup beni yakalamaya çalışan adamdı. Onun da çehresinde şiddet izleri vardı. "Kaybol gözümün önünden."

Adam bir saniye tereddüt etmeden uzaklaştı ve Rauf'un bakışlarını hissedince göz ucuyla baktım. Ne yaptığımı bildiğimi bilmiyorlardı. İçimdeki sıcaklık bu kez sinirden ortaya çıktı. Affan, "Sen de," diyerek bakışmamızı bölünce Rauf kaşlarını kaldırarak ona döndü. "Bende mi? Sen beni bu elemanlarla bir mi tutuyorsun?"

Affan, "Dışarıya çık," dedi bir daha.

Rauf iyice kızarmaya başlayınca Güven Koral sandalyesinde doğruldu. "Sen çık Rauf, Affan bugün tersinden kalkmış belli ki."

Böyle denince Rauf alaycı şekilde gülerek Affan'la aramızdan geçti. Gidene kadar arkasından baktım ve önüme dönünce babasının buraya yaklaştığını gördüm. Polo yaka bir lacivert kazağının üstünden göğsünü kaşıyarak, "Nedir bu sinirin?" dedi Affan'a. "Rauf'la çok tersleşiyorsunuz."

"Benimle nasıl konuşması gerektiğini hâlâ öğrenemedi."

Affan'ı dikkatle inceledi. "Tamam, konuşurum onunla." Gerçi ikisi arasındaki sürtüşmeye alışkın gibiydi.

"Beni çözün!" diyerek ses yükseltti Kerim, ayakları da bağlanmıştı ama kalkmaya çalışıyordu. "Karımla konuşmak istiyorum. Neredeydi bunca gün, ona da mı eziyet ettiniz?"

"Ona düşkünsen neden arkanda bıraktın?" dedi Affan, önüne kadar yürüyerek. Üzerindeki kabanı ağır ağır çıkardı.

Kerim onu görmek için başını biraz arkaya attı. "Milena'ya geri alacağımı söyledim! Kendisi için döneceğimi biliyordu. Biz birbirimiz ve çocuğumuz olmadan yapamayız." İç çekerek başını salladı, söylediklerini desteklercesine.

"O sensiz iyi," dedi Affan.

Kerim bir duraksadı. Gözleri bana çevrildi, ki yüzüne bakarken midem gerçekten bulanıyordu. "Anlayamadım? Sen neden sürekli karımın yanındasın? Sizin derdiniz ne?"

Affan, "Öyle, canım istiyor," dedi bu kez de.

Babası her ikisine bakıp sonra tıpkı Kerim'in yaptığı gibi, yüzümde bir cevap varmış gibi bana baktı. O cevaba ulaştı mı bilemezdim ama bir şeylerden rahatsız olmuştu.

"Sadede gelelim," dedi, her ikisine de yaklaşırken. "Karımı görürsem oğlumun yerini söylerim dedin. Dilediğin gibi karını da gördün. Şimdi anlatmaya başla."

"Böyle mi?" dedi, onu saran ipleri işaret ederek. "Buradan karımla gidersem oğlumun yerini söylerim."

Affan, "Hayır," dedi, babasına şans tanımadan.

Güven Koral, "Doğru söylediğini bile bilmeden ikinizi de özgür mü bırakacağım?" dedi, sanki bir çocuktan masal dinlemiş gibiydi. "Karın bize lazım. O artık buradan gidemez."

Bir parça gurur emaresi göstermek için çenemi kaldırdım ama içten içe, bu esaretin beni perişanlığa sürüklediğini biliyordum. Kerim, "Anlayamadım?" dedi. "Size lazım mı? Milena'mı? Ne için, oğlumu bulmak için mi?"

"Demek ona söylemedin?" dedi Güven, bana bakarak. "Aferin, sözünde duruyorsun kızım." Son sözcüğü iğrenerek söylediğinde irkildim.

"Milena?" dedi Kerim, yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunu sezerek.

"Ayaz'ın yerini söyle," dedim ama aramızda bir söz olmasına rağmen ben de onların Ayaz'a zarar vermeyeceğinden emin olamıyordum. "Bunun için görmek istemedin mi beni?"

Kerim onlarla aynı şeyi istememe şaşırmaya devam etti. "Bir dakika. Bir sorum var; sen onlara ne için lazımsın? Hangi sözden bahsediliyor."

Affan oda içinde yürüyüp kabanını deri koltuk kenarına bıraktı. Kollarını da göğsünde bağlayarak kalçasını oraya yasladı, bana baktığında gözlerimiz birleşti. Onun söylemeye niyeti yoktu anlaşılan, ben de söyleyemezdim. Güven Koral Kerim'in karşısına geçip, "Gördüğün gibi karın oğlunuza bir şey yapmayacağıma güveniyor," dedi.

"O zaman yerini n'apacaksın?" dedi Kerim bağırarak ve saniyesinde yüzünde bir darbe patladı. Şöminenin diğer yanındaki adam ona uzanarak bir tokat savurdu ve ağzındaki kan etrafa sıçrarken, adam Kerim'in yüzünü tekrar Güven Koral'a doğru çevirdi. "Dinle," dedi sadece.

Kerim bir yığın kanı ayaklarının ucuna tükürüp bezmiş bir soluk verdi. "Ayaz'ın yerini söyledikten sonra ölmeyeceğimin garantisi var mı?"

"Yok," dedi Affan.

Şişmiş gözleri Affan'ı buldu ve ona bakışında kızgınlıktan farklı bir duygu gördüğümü sandım. Elimi kürkümün içinden karnıma bastırdım, bulantının geçmesi için derin nefesler aldım. "Sen benden özellikle fazla nefret ediyorsun gibi?" dedi Affan'a.

"Tiksinti veriyorsun bana," dedi Affan.

"Bir sebebi olmalı?"

Güven kendisine eğilince Kerim'in başı da ona döndü. Adam onun yüzünü avuçları içine alıp sıktı. "Oğluma hesap sorma. Sana sabrım bitti. O piçin yerini söyle."

Kerim'in köşeye sıkıştığını görüyordum ama beni neden çağırdığını merak ediyordum. Sağlığımdan endişe duyduğu bir yalandı. Gücü mü tükenmişti, canının acımasından mı bıkmıştı? Söylemesini istemiştim ama bundan bile emin değildim. "Ayaz'ın yerini söylediğimde insan gibi anlaşmaya başlayacağız," diye şart koştu Kerim. "O adamlar bana bir fiske daha vurmayacak."

Affan, "Yakıştığını söyleyecektim," dedi onun yüzündeki izlere sırasıyla bakarak.

Bunun üzerine Kerim, "Oğlun da benimle böyle konuşmayacak," diye ekledi.

"İşte onun için kimse bir şey yapamaz," dedi babası.

Kerim gözlerini devirerek, "Ya ilk dediğim?" diye yineledi. "İnsan gibi davranacaksınız."

"Eğer sen dürüst olursan," dedi Güven.

"Peki n'apacaksın ona?"

"Gerçekleri soracağım," dedi. "O piç bana yaşananları tane tane anlatacak."

Kerim, hâlâ Ayaz'ın güvenliğinden endişe duyuyordu, bu yüzden kelimeler gayret etse de dudaklarından dökülmüyordu. Başını sol boynuna yatırarak tekrar bana baktığında, "Karıma söylemek istiyorum," dedi. "Yaklaş."

Bir tane de ben vuracağım bu adama ya. Adımı söylese yetmiyor mu?

Affan'ın arkadaki adamla göz temasını gördüm ve bunun üzerine adam Kerim'in saçlarından tutarak kafasını bir daha Güven Koral'a çevirdi. Kerim, konuşulmadan iletilen mesajı almış gibi tıslayarak, "Peki, yaklaşmasa da olur," dedi.

"Evet?" dedi Güven.

"Ayaz," dediğinde bir anda onu durdurmak istedim. O saniyeden sonra oğlumun başına geleceklerin korkusu yüreğimi sıkıştırıp durdu. Kerim önce bana baktı. "Ayaz babanın yanında... Dedesinin. Güvende ama başıma gelecekleri bildiğim için onu nerede saklayacağını öğrenmedim."

"Ne?" dedim ama bir haykırışla mı bir fısıltıyla mı, anlamadım. Sesim kendi kulaklarıma yükselmedi. Hırpalanmışçasına önce ileri, sonra geri adım atıp histerik bir ses çıkardım. Bana, korkacak şeylerimin azaldığını söylemişti, şimdi ise korkacak büyük bir şeyim olduğunu söylüyordu. "Sen... sen ne diyorsun? Babam öldü ya?"

Öldüğünü söyledi. Yıllar önce babamın öldüğünü söyledi. Özgür kaldığımı ve bir daha, onu görmemin mümkün olmadığını. Sevinecek bir şey bulduğum ender anlardan birisiydi o. Şimdi ise... neler diyor, hem de neler...

"Baban hayatta değil mi?" dedi Güven Koral. "Yalan mı bu?"

"Hayatta," dedi Kerim, yalnız bana bakarak. "Ölmedi. Ayaz onun yanında."

O ölmedi ve Ayaz yanında mıydı? Nasıl ölmez? Ölmediyse nerede? Nasıl beni bulmadı, Kerim onu nasıl buldu? Çocukluğumun hatırladığım ilk anları ve büyüdükçe benden alındığını fark ettiğim hayatım gözlerimin önünden geçti. Hayatımı kendim için yaşadığım bir an bile olmamasının sebebi, babamın yaşadığını düşünmek bile beni gözyaşlarına boğdu.

Kerim'e doğru bir adım, sonra iki adım yaklaştım. "Ayaz onun yanında mı? Ayaz onun yanında öyle mi? Sen Ayaz'ı nasıl ona verirsin, onu benim kaçtığım hayata nasıl bırakırsın?" Sahip olduğum son gücü, yanına varıp onu omuzlarından iterken kullandım. "Kendini korumak için bu kadar ileri mi gittin?"

"Baban Ayaz'ı gördüğüne çok sevindi."

Söylediği gibiyse eğer babam sadece tek bir amaç için sevinirdi. Ayaz'a sahip olduğu için. Bir çocuğun zayıflığından, bilgisizliğinden faydalanmak için. "Yalan mı söylüyorsun, gerçek mi?"

"Sakin ol," dedi, uyarır bir ses tonunda.

"Bile bile, Ayaz'ı nasıl... ona maruz bırakırsın sen?" Hâlâ ne diyeceğimi bile bilmiyordum. Aklım adeta durmuştu.

"Sandığın gibi değil," dedi, dudağının acısıyla da inledi. "Ayaz'ı emanet edebileceğim kimse yoktu."

"Onu bir sokağa bırakıp terk etsen daha iyi, sen de biliyorsun," dedim, dehşet içinde. "Onu... rastgele bir adamın evine bıraksan daha iyi! Onu bu canilerin eline versen daha iyi! Ayaz'ı kör bir kuyuya atsan daha iyi!" Çığlık atarak ona ulaştım ama aniden bedenim tutulunca, göğsümden çıkan ses bir iniltiye dönüştü.

"Bırak!" dedi Affan, sonra da vücudumdaki kollar gevşedi, Affan yanıma sertçe yürüyüp beni bırakan adama baktıktan sonra gözlerini üstüme çevirdi. Ağrıyan bedenime yaklaşarak karşımdaki yerini alınca dolu gözlerim güçlükle onu buldu. Yüzüme doğru hafifçe eğilirken dirseğimden tuttu. "Baban yaşamıyor mu?"

İçimdeki güç ve öfke kırıldı, hassas kişiliğim onun gözlerine bakarken ortaya çıktı. "Öyle söyledi, öldüğünü söyledi. Yaşadığını şu an duyuyorum. Nerede, nasıl... hiçbir şey bilmiyorum. Gerçekten, bir şey bile bilmiyorum. Beni neden kandırdı, onu bile... Ya buradaysa ya yakınımdaysa, n'apacağım ben?"

Güven Koral, "Sen ne iş çeviriyorsun?" dedi, sabrı taşmış gibi.

"Milena şoka girdi, babasını kaybettiğine çok üzülmüştü."

"Adı soyadı ne bu adamın?"

Babamın adını duymaya katlanamadım. Kolumu çekip arkamı döndüm, kendi özgür irademle bir odadan diğerine geçmekten başka şey yapamıyordum ama bu kez o evden çıktım. Kapıyı çarpıp kendimi serin havaya teslim ettim ve yanaklarımı sile sile, körlemesine yürüdüm. "Ayaz'ın hayatını mahvedecek, ölmemin bir anlamı bile kalmayacak..."

Arazinin ortasında durup yanaklarıma son kez dokunurken başımı iki yana salladım. Bana dokunamayacak kadar uzakta olmalıydı ama Ayaz'ı alabileceğim kadar da yakında.

Bedenin çekilince ve ansızın bir sıcaklığa yaklaşınca gözlerimi kaldırdım. Affan'dan başkası olduğunu da düşünmemiştim. Eli kolumdan yukarıya çıkarak omzuma yükseldi, titreyen omzumu parmakları arasında sıkıştırdı. "Ayaz babanın yanında olabilir mi?"

"Bilmediğimi anlamadın mı?" dedim, sorusuna gücenerek. "Hiçbir şeyin suçum olmamasına rağmen ne kadar acı çektiğimi görmeden neden sadece bu soruları soruyorsun! Bana bir şey sorma! Ne için korkup endişe duyacağımı şaşırmış vaziyetteyim, hiç mi anlamıyorsun sen beni? Bak, böyle bağırıyorum işte sana! Neden, beni anlamadığın için! Hiç umursamadığın için!"

"Sakinleşmelisin," diyerek beni bıraktı.

Aracının yanına gidip kapıyı açınca öfkemin tesirsizliği beni utandırdı. Ellerimi yanımda sıkarak arabaya, yanındaki koltuğa oturdum. Yanında olmak istemedim ama elimde hiçbir daha iyi ihtimal yoktu. Dün geceden beri ona duyduğum karşılıksız kırgınlığın bir noktada patlayacağını biliyordum ama keşke yapmasaydım, kendimi küçük düşürmüştüm.

Ellerimi, bulanan midem yüzünden bir daha üstümde dolaştırdım. Aracın hareketlenip arazide tökezlediği saniyelerde bu bulantı arttı. Sanki üzülmek de midemi bir anda ağrıtmıştı. Yüzümü tamamen dışarıya çevirip camı indirdim ve mide bulantısını bastırmak için havayı soludum. Safra tıpkı gece boyu olduğu gibi yukarıya tırmanmaya başladı.

"Arabayı durdur," dedim ve Affan'ın tepki vermesi birkaç saniyeyi buldu. Arabanın yol kenarına yanaştığını hissettim ve o, "İyi misin?" diye sorarken aceleyle kapıyı açtım. Dışarıya çıktım ve attığım ilk adımdan sonra dizlerimi kırarak yere çömeldim, tüm safra ağzımdan dökülürken alnımı tuttum.

"N'oldu?" diyerek Affan yanımda eğilince bir daha başım öne eğildi ve ne varsa ağzımdan, iğrenç şekilde döküldü. Islanan gözlerim bulandı ve öğürtüm, öksürüklere karışırken, dizlerim yere kadar yaslandı. "Lal, güzelim n'oldu?" Affan elini alnıma koyarak yüzüme eğildi.

Bittiğini sandım ama midemdeki küçük hareketlilikle beraber bir daha öne eğildim, alnım tamamen onun avucuna gömülürken omzumda gövdesine yaslandı. Midemdeki o baskıdan kurtulduğum için bir rahatlamayla gözlerimi yumdum ve elimi ağzıma götürdüm, "İğrenç," diye inledim.

Affan elini alın hizamdan çene hattıma kadar indirip yüzümü kaldırdı. "Arabayı hızlı mı kullandım, miden mi bulandı? Farkında değildim, gerçekten."

Gözlerimi açtım ve sadece bir saniye bakabildim amber rengindeki o sıcaklığa. Sonra vaziyetimi, az önce gördüklerini anımsayıp hızla ağzımın kenarını silmeye çalıştım. Dizlerim yere yaslandığı için acıyordu ama önce kirlenen kürkümü çıkarmaya çalıştım. Affan elini alnımda, yanaklarımda dolaştırınca soğuk elinin hissiyle inledim. "Ateşin var," diyerek doğruldu ve gözümün önünden çekildi.

"Allah'tan koku alamıyor," dedim yüz buruşturarak ama sonra gözlerimin önündekilerin yeterince tiksinç olduğunu fark ettim. "Benim suçum mu sanki? O Rauf sebebi..."

Affan tekrardan bakış açıma girdiğinde dizlerimi yerden kaldırmıştım. Beni kollarımdan tuttu ve araba koltuğuna oturduğumda, dizlerini kırarak önümde eğildi. Önce saçlarımı tutup kulaklarımın arkasına koydu, sonra da elindeki paketten ıslak mendil çıkarıp ağzımın kenarını silerken kafasını iki yana salladı. Kendimi geri çekmeye çalışarak, "İğrenç," dediğimde, "Dur," diye ikaz edip bir tane daha ıslak mendil çıkardı. Kazağımın yakasını ve avuç içlerimi silerken ayaklarım hâlâ dışarıdaydı ve dizlerimiz birbirine değiyordu. "Ne zamandır bu vaziyettesin sen?"

Elinden bir daha ıslak mendili almaya çalıştım. Çünkü zoraki yapıyormuş görünmemesine rağmen muhtaç hissetmek ağrıma gidiyordu. Elimin hareketini görünce diğer eliyle tuttu avucumu ve başını kaldırıp gözlerime baktı. "Sorun yok tamam mı? Ben senin için yaparım."

"Kustum ama! İğrenç, sen de iğrendin!"

"İğrenmedim."

Yere değen diz kapaklarımı, pantolon üstünden silip sonra da kuru peçetelerden çıkardı. Ağzımı, boynumu ve dizimi bir de kurulayarak, "Ağzını çalkalayalım," dedi. Doğrulup üzerimden uzandı, koltuk arasındaki boşluktan, daha önce de içtiğim suyu alırken göğsü saçlarıma kadar sürtündü. Geri çekilip kapağını açtığı suyu uzattı. "Bulanıyor mu hâlâ miden?"

"Birazcık ama kusmayacağım, merak etme." Aslında kusabilirdim ama onu da bilmesin.

Suyu ağzıma aktardım ve çalkalayıp arabanın dışına tükürdüm. Bunu ikinci kez yaptıktan sonra ağzımdaki o tadın geçmesi beni rahatlattı. Doğruldum ve Affan bir daha saçlarımı omuzumdan arkaya atıp şişeyi aldı, avuç içine biraz aktarıp aniden ağzımı kapladı, çene ve dudaklarımı silerken tereddüt etmedi. Dudaklarım dokunuşu altında hareketsiz kalırken gözlerinin içine baktım.

Herhangi bir pisliğin onu uyardığını biliyordum. Rahatsızlık verdiğini de. Umarım ben buna sebep olmamışımdır.

"Sadece su çıkardın, insan gibi yemek yemeyi mi unuttun sen?"

"Tart yedim ya," dedim.

"Yemek diyorum, yemek. Bildiğin tek şey tatlı."

"Eee sen aldın onu."

"N'apayım, seviyorsun."

Elinin içini bir daha alnıma koydu, sıcak tenimdeki o soğukluk bana çok iyi geliyordu. Onaylamaz bir mırıltı döküp saçlarımı bir daha düzeltti, oysa hâlâ düzgünce kulağımın arkasında duruyorlardı. Geri çekilip kenardaki pis mendilleri aldı, köşeye atarak kapımı kapattı. Arkaya yaslanıp mide boşluğumu tuttum. "Ne zaman geçecek bu durum? Dün geceden beri?"

Affan şoför koltuğuna yerleşip kürkümü arka koltuğa doğru attı ve aracı çalıştırmadan önce yeniden yüzüme baktı. O sırada parmaklarımı, onun elinin dokunduğu alnımda ve çenemde dolaştırıyordum ama bakışını görünce hemen ellerimi indirdim.

"Daha önce kustun mu?" diye sordu.

"Gece," dedim.

"Gece?" dedi elini açarak. "Hasta mıydın sen? Hani gelir gelmez kıyafetinle uyuyacak kadar yorgundun?"

"Bunu ben mi söyledim?" diye karşılık verdim. "Kardeşin dedi."

Yolunda gitmeyen bir şey olduğunu sezdi, ellerini direksiyona dolarken, "Madem hasta oldun, neden yanıma gelip söylemiyorsun," dedi.

Sadece, "Meşguldün," dedim.

Bir an duraksadıktan sonra, "Sana öyle mi söyledim?" dedi, anlayışsız bir ses tonuyla.

"Öyle gördüm," dedim.

Burun kemerini sıkarak avucunu bir iki kez yüzünde kaydırdı.

"Ben iyiyim tamam mı? Daha önce de hasta oldum biliyorsun, geçti. Üstesinden gelebiliyorum." Başımı camdan tarafa çevirip koltuğa gömüldüm. Rauf ve Doğa hamile olduğumu sanıyordu, bu da onları kalbimi vermem konusunda korkutuyordu. Affan'a zehirlendiğimi söylersem hamile olmadığımı anlatır diye endişe ediyordum. Belki de onunla konuşurdum, ikna ederdim. Hem o da bunun ailesine söylemem gereken bir yalan olduğundan bahsetmişti.

Araba hareketlenince açık camdan dışarısını seyrettim. Biraz yol aldık, araba daha yavaş gidiyordu. Affan'ın sıkılmış gibi verdiği birkaç nefesi duydum ve araba çok geçmeden şehir merkezindeki, küçük bir hastanenin önünde durunca niyetini anlayarak ona döndüm. "Belki başka şeyin vardır, doktora görün," dedi.

"Görünmeyeceğim. Kan testi isteyecekler, boş yere acı çekeceğim."

"Daha önce de böyle yaptın," dedi gözlerimizi buluşturarak. "Kan testi verirken çok huzursuzlandın. Bir dakika bile sürmeyecek, canını neden o kadar yaksın?"

"O kadar yakıyor işte, çok yakıyor. Kaç gün ağrıyor sonra, anlamıyorsun."

"Lal, ben de kan verdim. Tamam, fiziksel olarak senden sağlam olabilirim ama... kan veriyorsun sadece."

Soluğum titredi. "Öyle değil işte. Senden daha fazla yanıyor benim canım. Herhangi birisinden çok daha fazla. Şimdi kan vereceğim, günlerce kolumun üstüne yatamayacağım."

Ben kelimelere dökmeden anlayabilseydi keşke. Sinirlerimdeki bozukluk ve karmaşıklık, ben belli etmedikçe anlaşılmıyordu ama birisinin bilmesini, bana öyle davranmasını isterdim.

"Tenin çok mu hassas?" dedi, sakince.

"Çok," dedim. "Bu yüzden vermeyeyim kan."

"Niye o kadar acıyor canın? Bağışıklığın mı düşük, organların da mı hassas? Doktora soracağım, kan ve diğer testlerindeki sonuçlara bir daha baksın."

"Niye soruyorsun peki?" dedim. "Üst üste soruyorsun. Canım çok acısın, sen neden bu kadar çok soruyorsun?"

"Sorarım, sana ben bakıyorum..." bana bir daha şans tanımadan kapısını açınca, arkasından birkaç saniye bakıp ben de kapımı açtım. İstemeyerek arkasından gittim.

Hastaneye bir adım önümde girdi ve kabanını, sıcaklamış gibi çıkardı. Karşılama görevlisine sorularını ilettikten sonra acil kapısından geçtik, bir doktor bizimle ilgilendi ve şikâyetlerimi dinledikten sonra korktuğum gibi kan istedi. Sedyeye, yarı oturur vaziyette konumlandım ve genç bir hemşire kan alırken, Affan yanımda, ayakta dikildi. Yumruğumu sıkıp gözlerimi yumdum, iğne tenime girdiği an hislerim acının etrafında yoğunlaştı ve iğne ucu tenimde kalınlaştı, kendimi sıkmaktan yanaklarım kızardı.

"İkinci tüpe gerek yok," dedi Affan ama bu onun karar verebileceği bir şey değildi.

Hemşire, "Doktor bir tüp daha isteyebilir," dedi.

"Bir tüp kandan da bakılır," dedi Affan.

İğne damarım içinden çıktığı an pamuk dirsek içime yerleşti. Gözlerimi açıp pamuğu bastırdım ve hemşire uzaklaşırken zonklamanın dinmesini bekledim. Affan'ın bakışları üzerimden çekilmezken, "Serum taksınlar, çıkana kadar biraz dinlen," dedi.

"Ya sen bilerek mi yapıyorsun?" dedim sitemli şekilde gözlerimi kısarak. "İğne sokup duruyorsun vücuduma."

"Canının acısı geçer, iç sağlığın daha önemli."

Ya bu salak anlamıyor mu gerçekten? Doğru, ancak tahmin edebilirdi acımı, anlayamıyordu. Yüzümü diğer tarafa çevirip boşluğa doğru baktım ve hemşire gelip Affan'ın dediği gibi bana yardımcı oldu. Acil servisteki yataklı sedyelere geçtik ve sedyede uzanırken hemşire ayaklı bir serum çekti.

Başım yastıktayken gözlerimi yumdum. Aynı acıyı kolumda hissederek kendimi bıraktım. Kirpiklerimin ıslaklığını hissediyordum. Başımı yana çevirdim ve serumdaki ilacın damarlarımdan süzülüşünü hissederken, "Ben senin yerinde olsam canını yakmazdım," dedim ona.

O benim yerimde olsa ben onun ne kadar acı çekeceğini bilirdim.

💨

Kendime geldiğimde, serumdaki ilacın ve yorgunluğun etkisiyle uyuyakaldığımı gördüm. Gözlerim acil servisin camındaki karanlık havayı görünce saatleri geçirdiğimi anladım ve bakışlarımı yanıma doğru kaydırdım. Hayata döndüğümü hissettiren kalp atışlarım, Affan'ı görünce ortaya çıktı. Kalbim sanki süzülerek bütün vücudumu dolaştı, bir güzel rüyanın esintisiyle gülümsedim; n'aptığımı fark edene kadar.

Affan sandalyede, rahatsız bir oturuşla tam yüzüme bakıyordu.

"Rüya mı gördün?" dedi, gülümsememi fark edip.

"Yok, seni görünce..." alt dudağımı ısırarak sustum ve sessizce yutkundum. "Uyurken bana mı bakıyordun? Emniyetteki o gecede mi bana baktın? Emir öyle dedi."

Burnunu çektirip gözlerini seruma kaydırdı, böylelikle bittiğini gördüm ben de. Sessizce, "Herkes böyle söylüyor," dedi.

"Herkes ne söylüyor?" Bana baktığını mı?

Perde kenara çekilince bakışlarımız aramıza katılan doktoru buldu. Elinde bir kâğıt ile bize sırasıyla baktı. Affan derhal, "Sonuçlar nedir?" diye sordu.

Bana ne olduğunu biliyordum, belli ki Affan'ın öğrenmesine de saniyeler kalmıştı.

"Hanımefendinin kanında toksin bir madde gördük. Ağız yoluyla alındığı belli, mide ve karın kasılmalarını tetikleyecek bir toksin. Muhtemelen iç organlara tesir etmeyen bir zehir ama rahim yolunda bir süre ağrıya devam edecektir."

Ben, zehirlenmemin detaylarına vakıf olurken Affan sandalyeden ağır ağır kalktı. "Zehirlenmek mi?"

Kadın elindeki kâğıda bir daha baktı. "Muhtemelen bir süredir karın ve mide ağrısı, şiddetli bulantı yaşıyor olmalısınız."

Affan bir adımda kadına ulaşıp kâğıdı elinden sertçe çekip aldı. "Yanılıyor olmalısınız. Ben ona iyi bakıyordum."

Başımı yastıktan kaldırıp vücudumu belimden doğrulttum. Kadın bana, "Durumunuzdan haberiniz var mıydı?" diye sordu.

Başım kendiliğinden iki yana sallandı.

"O durumda... yediğiniz içtiğiniz bir şeyde bitkisel bir toksin olmalı. Siz düşünün, eğer şüphe duyduğunuz bir şey varsa da polise haber verelim." Kadın temkinli gülümsemeyle ekledi. "Bol bol su ve istirahat öneriyorum."

Kadın çekilince ayaklarıma doğru baktım. Ayakkabılarım çıkmıştı ama hiç hatırlamıyordum.

"Sana n'oldu..." Affan vücuduyla beraber başını bana çevirdi. "Ne zehri? Ne zamandır bu durumdasın sen?" Bana yaklaşırken vücuduma baktı.

"Kardeşine hamile olduğumu mu söyledin?"

Ellerini iki yana açtı. "Kes bu saçmalığı."

Saçmalık ha. Asıl saçma olan halimdi, kardeşi ve Rauf'un yaptıklarıydı. "Kardeşin hamile olduğumu Rauf ile paylaşmış. O da beni zehirlemeyi denedi. Doğa'nın telefon konuşmasına şahit oldum, Rauf bunu ona söylüyordu... Düşük yapmam için, kalbimi kolaylıkla alabilmek için. Ne kadar ileriye gidebileceklerini görüyor musun? Neden böyleler, neden hiçbir insanlıkları yok? Sen... bu ailede mi büyüdün gerçekten? Sen mi? Hatırladığında sende mi onlara dönüşeceksin, öyleyse... onlara söyle ve bu iş bitsin tamam mı? Ben buna dayanamam." Neye dayanamam? Her şeye dayandım da Affan'ın bana kötülüğüne mi dayanamam?

Hareketsizce gözlerimin içine baktı. Uzun uzun. Dinlene dinlene. Ailesine hakaret etmemi umursayacağını sanmıyordum, belki baştan sona hiçbir cümlemi umursamazdı; o kafaya takan birisi değildi. Yine de... kendimi anlatmış olmak istedim.

"Çekip gitmek mi istiyorsun?" dedi.

"Bırakır mısın?" dedim.

"Nereye gideceksin?" dedi. "Kime gideceksin?"

"Sen... alçak! Biliyorsun gidecek bir yerim olmadığını, ondan böyle diyorsun!" Hızla uzanıp serumu, acısından pişmanlık duyacağım hızda çıkarıp kalktım. "Acımasız, sen bir de hatırlasan sabah akşam kalbimi kırarsın, hatta öğlenleri bile, o da yetmez ara zamanlarda da... Yine başladım ama... ah! Ne desem bilemediğimden her şeyi söylüyorum ama sen de hak ediyorsun! Beni insan yerine koyman yetmiyor işte, yetmiyor! Ne istiyorum, bilmiyorum..."

Affan yaklaşırken bile sözcükleri sıralıyordum. Eğilmeden uzanıp yüzümü iki taraftan tuttuğunda sıkılı çenem avuçlarına gömüldü ve baş parmakları elmacık kemiklerime değdi. Düşmüş çaresiz ıslaklığı iki yanağımdan da silerken kaşlarını ilk kez böylesine çattığını gördüm. "Dün gece canın çok mu yandı?"

Havai fişeklerin patladığı o an hafızamda belirdi. "Evet, çok."

"O kadar mı ağrıdı karnın?"

Gözlerimi kaçırarak başımı aşağı yukarı salladım. "Evet, ağrıdı."

Bakışları vücudumda gezindi ve ben yüzümü geri çekerken, "Hey," diye alçak tonda bir ses çıkarıp parmaklarını daha çok gömdü çehreme. Tenimde kaydırarak saçlarıma kadar çıktı, tutamları kulaklarımın arkasına sakladı. "Yanaklarını şişirince çok tatlı oluyorsun..." sanki söylediğinin üstünde durmayalım diye gözlerini saçlarıma kaydırarak dudaklarını birbirine bastırdı. "Madem o kadar ağrıdı, neden gelmedin?"

"Bir daha olsa bir daha gelmem," dedim.

"Neden?"

Omuzlarımı silkip yüzümü bir daha çektim ve parmakları son kez saçlarıma dokunurken eğilip köşedeki ayakkabılarımı aldım. Kalbim hızlanmıştı az önce ama... benim ondan uzak durmam gerekirdi. Gece hakkımda neler dediklerini hatırlıyordum. İyi de nasıl yapacağım ki, o hep yanımda. Affan giymemi izledi ve sonra üstünden kabanını çıkardı, bana uzattı. Kürküm kirlendiği için sadece kazağım vardı. Eliyle birlikte itince, "Temiz, gerçekten," dedi.

Ah, beni de kendisi gibi sanıyordu. Üzerinden çıkardı diye giymezmişim gibi. Burnumu çekerek aldım ve giyinirken Affan beni izledi. Doğrulduğumda koluma baktım, çoktan oluşan izlere oflayarak acil servisten çıkarken Affan dirseğimin arkasından, nazikçe tuttu beni.

"Rauf'u gördüğümüzde niye söylemedin?" dedi kulağıma doğru. Nefesi boynumdan aktı.

Huylanarak boynumu kaşıdım. "Düşünüyordum. Hamile olduğumu sanmaya devam etsinler istedim. Kalbimi korumak için."

Hastaneden ayrıldık ve aracın kapısını, oturmam için açtı. Koltuğa yerleştiğimde başını içeriye eğerek kemerime uzandı. Benim yerime kemeri takarken kumral saçlarına yakından bakma şansım oldu. "Onu kim koruyacak acaba," dedi sessizce.

"Baban."

Geri çekilirken bana yan bir bakış attı. Omuzları iç geçirirken hareket etti ve araba etrafında dolanıp koltuğa yerleşti. Aracı çalıştırmadan önce arkasına yaslanıp avuçlarını yüzüne kapattı, bir müddet hareketsiz durdu.

Doğru dürüst öfke hissi bile yok. Acaba uyuşturucu bir madde mi kullanıyordu bu sakinlik için. Ya da... duyguları çok içeride mi yaşıyordu? Belki sadece kayıtsızdı.

Ellerini indirip arabayı çalıştırdı ve dirseğini camın kenarına yaslayıp tek eliyle arabayı kullandı. Nereye gideceğimizi sormadım bile ama o evde artık güvende olmadığımı anlamıştı değil mi?

Bursa'ya dönelim.

Sadece o ve ben olalım.

Tamam tamam, bir de Yalın.

Gerçi bir de Zeus vardı.

Yanaklarımı şişirip ceketine sarıldım ve yoğun parfüm kokusuyla bana söylediği yalanı hatırladım. Nasıl ya, yemeğin bile tadını, benim kokumu almıyor muydu şimdi?

Niye onunla ilgili şeyleri düşünüyorsam. Birkaç saat önce, Kerim'in söylediklerini tekrar hatırlayınca Ayaz'ın güvenliğine duyduğum kaygı tazelendi. Neden babamın öldüğünü söylediğini bilmiyordum ama yaşıyorsa, Ayaz konusunda ona nasıl davranırdı? Rusya'da mıydı?

Araç yavaşladığında boşluktan koptum ve Affan'ı bana dönerken buldum. Bir anda üzerime uzandı ve kabanının ceketinden cüzdanı çıkarırken alttan gözlerime bakarak o derinlikli gözlerini gösterdi. "Bir şey istiyor musun?"

"Nasıl?"

"Markete giriyorum."

Geri çekildiğinde, "Yok yok," dedim.

Beni gözleriyle kontrol ederek indi ve kazağını düzelterek kenardaki markete ilerledi. Dönene kadar onu izledim, arabaya küçük poşet ile döndü ve kucağıma bırakırken, "Suları iç," dedi.

Bir paket kraker ile birkaç cam şişede suyu gördüm. "Teşekkür ederim. Sen de içecek misin? Bir tanesini sana ayırayım."

"Hepsini iç."

Dediği gibi yol boyunca aralıklarla su içip tuzlu krakerden atıştırdım. Eve yaklaştığımızı beliren çevreden anladım ve otoparka inerken, "Doğa ile hiç konuşmadım," dedim, olanları kastederek. "Hâlâ hamile olduğumu sanıyorlar, yalanımı bozma olur mu? Bir süre öyle sansınlar, en azından Ayaz'ı görene kadar. Çünkü sen saklama kararı aldın ama baban Doğa ile olan uyumumuzu yakında öğrenebilir."

Arabayı park edip bana döndü. Üstümdeki kabanına bakıp avucuma kıvırdığım kazak uçlarımı izledi. "Saklamamı istiyorsun demek?"

Hevesle, "Hıhı," dedim. "Bir süre öyle sansınlar."

"O zaman sana yine zarar vermek isteyecek," dedi.

"Doğa mı? Rauf mu?"

"Rauf," dedi ve düşünceli şekilde ön camdan dışarıya baktı. "İsteyecek ama yapabileceği anlamına gelmez tabi."

"Yaptı," diye gözle görüleni söyledim. "Nasıl oldu da beni zehirledi, hâlâ anlamıyorum."

"Dün gece onu kulüpte gördün mü?"

O kalabalığı ve yaşanılanları düşündüm. "Hayır, sen gördün mü?"

"Hayır," dedi. "Ama orada bulunduğu kesin. Yediğin, içtiğin bir şey sana dokunmuş."

Dün gece tek lokma bir şey yememiştim ama... "İçecek içmiştim," dedim, gözlerimi büyüterek. "Ondan mı oldu? İçeceğime bir şey mi kattı? Ama nasıl olur? Ben... gerçi bir ara masadan kalkmıştım."

"Evet," diyerek bana döndü. "Havai fişekler patlamadan önce masana geldim, yoktun. Neredeydin?"

Kabanının kaşe kumaşına dokundum. "Lavaboya kadar gitmiştim. Sen... sen neden gelmiştin?" Nasıl da hevesle sormuştum, gördüklerime rağmen bir de. Utanmalıydım.

"Havai fişekleri izlemen için seni terasa çıkaracaktım."

Sonra, sonra n'oldu da... Onları izleyen ben oldum?

Bunu sesli söylemeden aramızda bulunan suya uzandım, alıp içerken Affan'da kapıları açıp indi. Arkasından giderken koşuşturdum, ona yetişmek isteyerek. "Anlaşmaya vardık mı? Kardeşinle konuşup gerçeği söyleme olur mu?"

Asansörle çıkarken çehreme uzun uzun baktı ve daireden girene kadar sessiz kaldı. Onu ikna edemediğimi, niyetinin benden farklı olduğunu sezince, "Affan?" dedim. "Bir cevap vermeyecek misin?"

Avucunu sırtıma koydu. "Odama gelsene."

Zaten bana dokunma şekli, odasına doğru teşvik eder gibiydi. Etrafta dolanan heyecanlı bakışlarım arasında kapıdan geçtik ve Affan kapatıp sırtını kapıya yasladı. Bir adım önünde, yüzüm çene hizasında ve gözlerim yukarıda ona baktım. "N'oldu ki?"

"Sırrımızı saklayabilirim," dediğinde neredeyse el çırpacaktım. Parmak uçlarımda yükselip alçalarak heyecanla baş salladım. "Sen de bana bir gerçeği söylersen?"

Bir duraksamadım değil. "Ne gerçeği, anlamadım?"

Derhal, "Neden evlisin?" diye sordu.

Hayatımın gizemli olduğunu söylemişti, o halde bana soracak birçok sorusu da olabilirdi ama... en ummadığım şeyi sormuştu. İnsanlar evlenebilirdi ama o da bir şeylerin farklı olduğunu anlamıştı demek. Dudak köşemi ısırıp, "İnsanlar neden evlenirse o sebepten işte," dedim.

Dilini dişleri arasında döndürdüğünü, dudaklarındaki ufak aralıktan gördüm. "Mantık evliliği mi yani?"

Aslında doğru bir noktaya parmak basıyor olabilirdi, çünkü bu düzmece evlilik Ayaz için, kaçmak içindi. "İnsanlar mantıklarına uyduğu için mi evlenir?"

"İnsanları sormuyorum," dedi uzatmamdan hoşlanmamış gibi. "Bana cevap ver."

Üstümdeki kaban ya da bakışlarının sıcaklığı beni ısıtmaya başladı. Etrafımıza bir gerilim ve sıcaklık yayıldı. "Ne cevabı vereyim? Evliyiz işte."

Orada durmaya son vererek üstüme doğru yaklaştı. Daha önce olduğu gibi bir adım geri çekildim ve o ikinci adımı da atarken, "İstediğim cevabı alamazsam sırrımızı Doğa ile paylaşırım," dedi.

Gerçekliği hazmettiğimde, "Bana şantaj yapıyorsun," dedim.

Uzanıp üstümdeki kabanının yakasına hafifçe dokundu. "Beni sonuca götürecek her şey, mübahtır."

Daha da üstüme gelmeye devam edeceğini anladım ve kalbim hızlandığı için avuçlarımı göğsüne koyarak onu durdurdum. Bakışları ölçülü şekilde dokunuşumu takip etti ve parmaklarım hiçbir şey hissetmeden gövdesinde titrerken, "İstediğin cevap ne bilmiyorum," dedim.

Kabanına düşmüş bir tel saçıma dokunup alırken, "Seni bu evliliğe zorladı mı?" diye sordu. "Sana n'aptı?"

Adam cidden bu işin peşini bırakmayacaktı. Gerçekler ailesi için hiçbir şeyi değiştirmezdi aslında, fakat nasıl dile getireceğimi bilmiyordum. Çünkü her şey bir sebep sonuç ilişkisi içindeydi. Göğsünden ittirmeye çalıştım ama hiç kıpırdamayıp da çaresizliğimi izlediğinde yanaklarımı şişirdim. "Ne kadar ağırsın! Çekilsene, n'apıyorsun şu an?"

"Onu sevmiyorsun," dediğinde gözlerini kaldırıp gözlerimin içine bakmıştı. Kalbim, sanki birini sevmemekle değil de birini sevmekle suçlanmış gibi hızlanma. "Ona katlanma sebebin ne? Ayaz mı? Ne olursa olsun ona katlanmak zorunda değilsin."

"Ben sana hayatınla ilgili bir şey soruyor muyum?" dedim ama aslında çok şey sormak istiyordum, her zaman kendimi güçlükle tutuyordum. "Sen neden soruyorsun? Esir olan, her şeye cevap vermesi gereken ben olduğum için mi?"

"Hayır," dedi. "Uykularımı kaçırdığın için."

Bir daha geçmek istediğimde beni arkadaki dolabına kadar itti. Belimi tutuyordu, baş parmağını karnımın ön tarafına bastırıyordu. Bu kez, kalp atışlarımın sesinin duyulmasından kaçmaktı niyetim ama belli ki, hâlâ konuşmamı istiyordu. "Ben n'aptım uykularını kaçıracak?"

"Bana cevap ver," dedi sadece.

Suskunluğum saniyeler boyu uzayınca gözlerini sırasıyla sol ve sağ gözümde, sonrasında konuşmamak için ısırıp durduğum dudaklarıma indi. Boğazı sıkışmış gibi peş peşe yutkundu. Kafasını sallayıp elini, beni iterken koyduğu bölgeden, bel kıvrımımdan çekti. "İnadından öleceksin, madem söylemiyorsun, ben de sır tutmam," diyerek arkasını döndü.

Odadan çıkışını tedirgince izledim ve holde ilerleyişini görünce ancak hareket ettim. Koşarak arkasında gittim ve o Doğa'nın odası önünde durunca onu tuttum. Tereddütsüzce kapıyı açacaktı ki, gücenmiş ve öfkelenmiş şekilde elini çekip sıkıca tuttum. Bu kez bana bakarak ağzını açınca da, parmak uçlarıma yükselip avucumu ağzına kapattım. Sinirle çenemi sıktım. "Aşk olsun sana, aşk olsun! Şu yaptığına bak!" Alçak sesle konuştum.

Verdiği tek tepki kaşını kaldırmak oldu. İkna olduğumu duymak istiyordu.

"Tamam," diyerek pes ettim. "Tamam, söyleyeceğim. Ama sus tamam mı? Gel, odana gidelim."

Konuşamadığı için gözlerini kapatıp açtı. Yenilgi hissini bana yaşattığı için küskünlükle bakıp elimi indirdim, sonra tuttuğum elini, kolunu bırakıp geri çıktım. Affan elinin tersini dudaklarına koydu ve ağırca yutkunarak, "Önden buyur," dedi.

Doğa'ya duyulmadan önce arkamı döndüm, az önce çıktığımız odaya sırasıyla girdik. Beklendiği gibi kapıyı kapattı ve yüzüne adeta yapışmış gibi duran sıradan ifadesiyle bakmaya başladı. Nihai sonuca varmak için konuşmaya başka bir şey dahil etmeden, söze girmemi bekliyordu.

"Ben... ben elbette onu sevemem, o da beni sevmiyor. Biz sadece... Rusya'dan uzaklaşmak için planlı bir evlilik ayarladık. O ve ben, hiç yani... Hiç, hem de hiç..."

Bir anda ruhumdaki kasırganın uğultusunu duymadım. Bir dinginlik hissettim. Kendimden başka kimseye bunları fısıldamamıştım. Ben... onu sevmiyordum, onu sevmezdim, zaten onu sevdiğimin sanılması bile midemi bulandırırdı. O benim değil, ablamın aşkıydı.

"Hiç?" dedi Affan, fısıltıma karşılıkla.

"Hiç," dedim.

Omzunu kapıdan ayırıp bana yaklaştığında gözlerimi bir anlığına kapattım. Bu ailesi için hiçbir şeyi değiştirmezdi, söylemekle söylememek arasında bir fark yoktu işte.

Saçlarıma dokunabilirmiş gibi izinsizce dokunup bir tutamı yüzümden alıp yanağımın arkasına götürürken, "O zaman Ayaz?" dedi, sessizce. "O nasıl hiçten var oldu?"

Daha ne saklanacaktı ki?

"Ayaz benim oğlum değil, yeğenim."

Affan'ın soluğu kesilince yüzümdeki sıcaklık çekildi. Onu şaşırtacaktı tabii ki, bir şeylerin yolunda gitmediğini sezmiş olsa da Ayaz'ın aslında yeğenim olması tamamen beklenmedikti. Müjgan'dan sonra ikinci bir insana bunu itiraf ediyordum. Kalbimdeki gerçek sır olmaktan çıktı ve Affan'ın göğsü ağırca inip kalktı. "Ablanın?" dedi, rahatlamış bir sesle.

"Kaybettiğim ablamın."

Dudaklarından, "Siktir," fısıltısı duydum, herhalde ikinci kez falan küfrettiğine şahit olmuştum.

Sıkılı çenemden başladı titreme ve dudaklarıma kadar sardı. "Ama... bu hiçbir şeyi değiştirmez Affan. Ben onun için yine ölürüm. Sadece sıfatım değişir, onu ne kadar derinden sevdiğim değil. Ruhuna kadar dokunmakta başarısız oldum, belki kalbine bile dokunmadım ama karşılığı olmasa da onu seviyorum. Ve sonunda acıtsa da kalbimi veririm."

Boşluğa daldı gözlerim. Neler hatırladım neler. Ayaz'ın dünyaya gelmesini bir an olsun bile istememiştim, çünkü bunun, ablamın kaybıyla sonuçlanacağını biliyordum.

Bir anda Affan, "O zaman sana nasıl dokunur?" dedi.

Bakışlarım yüzünün altına kadar çıktı. Elmacık kemiklerine düşen dışarı ışıklarının gölgesini izledim. "Polise gittiğimizde mi? İnandırıcı olması için. Ama ben n'aptım biliyor musun, tokat attım ona! İnşallah ağır vurmuşumdur, elimden çok anlamıyorum. Acıdı, kızdı ama..."

"Bir dur," dedi, araya girerek. "Kızdı mı? Elin mi acıdı, yüzü mü?"

"Yüzüdür." Elim acımaz ki benim.

"Karşılığını mı verdi yoksa sana?"

Bu soruyu sorma şekliyle ürperip, "Yok yok," dedim, içimde bir yenilenme hissediyordum. "Kızdı ama sözlü. Ona vurduğuma hiç pişman olmadım ama! Yine olsa yine vururdum."

"O seni yine mi öperdi?" diyerek dudağımın kenarına dokundu ama bence bu kez kaza dokunuşu değildi. Gözlerim burun kemiğinden yukarıya çıkıp sıcak renkli gözleriyle karşılaştı.

"Odama çekilsem iyi olur," dedim, midemde bir sıcaklık hissederek. İnsanın bedenine hastalık kadar tesir eden bir şey yaşamanın korkusu içindeydim.

Kafasını basitçe iki yana salladı. "Neden annesiymiş gibi davranıyorsun? Kerim... ancak böyle mi sana gösteriyordu onu?"

Aslında yaşamımı baştan sonuna kadar da anlatsam bir şeyi değiştirmezdi fakat kendime nelerin yapıldığını sözcüklere dökemiyordum. "Geçeceğim," diyerek yanına doğru bir adım atınca, Affan kolumun üst kısmından yavaşça tuttu. "Soru sordum Lal."

"Sen niye yüzüme dokundun? Sen buna cevap ver. Ben de vereyim." Bu anlaşmayı nasıl düşündüm bilmiyorum ama akıllıca olduğuna karar verdim.

"Rahatsız olmuyorsun," dedi.

Biliyordu, tabi Elçin bile anlamıştı. Kendimi hangi anda bu kadar küçük düşürmüştüm, nasıl sezdirmiştim? "Evet, sen rahatsız olmalısın; bir kız arkadaşın var."

Böyle söylersem biraz çekilir sandım ama parmakları yüzümde tereddüt bile etmedi. "Onu hatırlamıyorum."

"Hatırlamasan bile... çok saygısız bir şey." Evet, Elçin'e saygısızlık tabi. Elçin'e saygısız olacak kadar mı birbirimize yakınlaştık biz? Kafam karışmaya, başım dönmeye başladı.

"Konum sensin," dedi ve unutturmaya çalıştığım meseleye değindi. "Neden annesi gibi davranıyorsun? Mantığımın kabul ettiği bir cevap ver bana."

"Bir anneye ihtiyacı vardı, onu bırakmak istemedim... Ablamın ölümü çok hazindi, Ayaz'ı Kerim'e bırakamazdım. Ona yakın olmak için en mantıklısı... annesi gibi davranmaktı."

"Lal, sen on yedi yaşındaydın, nasıl baktın ona? Ablanın Ayaz'a bakmak için hiç mi zamanı olmadı?"

"Hiç," kelimesi dudağımda ağır bir tat bıraktı. "Ayaz benim kanımdan, başka kim bakacaktı ki?"

Yarım dakika kadar sessiz kaldı. "Senin kalbin eşsiz, Doğa ile nasıl uyar aklım almıyor."

Bu birinin bana söylediği en güzel şeylerden birisiydi galiba. Bazen özel cümleler, güzel iltifatlar aldım ama... kimi zaman beni görmek bile istemediğini düşündüğüm birisinden kalbimin eşsiz olduğunu duymak... Gözlerimi kaldırdım, hareket bile etmeden bana bakıyordu. Böyle anlarda kendi düşünceme hayret ediyordum, nasıl beni görmek istemediğini düşündüğüme... Çünkü gerçekten gözlerini bile kırpmıyor bana bakarken.

Elimi yüzümdeki eline götürdüm ve yavaşça ittim. Hızla arkamı dönüp odasından çıkarken ona hiç zaman vermek istemedim. Doğrudan kaldığım odaya geçtim. Kapımı kilitleyerek kalbimi ovdum, elimi heyecanla kıpırdanan karnıma kadar götürüp yorgunca yatağa ilerledim. Yüz üstü uzanıp burnumu kabanın içine bastırdım.

Kendi kokusunu alamaması talihsizlik.

Ona söylediğime hâlâ inanamıyordum. Artık evli olmadığımı, Ayaz'ın bana ait olmadığını biliyordu ama işte, hiçbir şey değişmemişti. Ona ben bakmıştım, ailesi ne olursa olsun beni sorumlu tutacaktı. Bir inlemeyle gözlerimi kapatıp yüzümü tamamen kabanın içine gömdüm, nefesim kesilene kadar.

"Bana yaptığına bak, zaten ne umurundaki... Tabii ki acıyacak kadar attığını o da düşünmüyor. Kalbimi düşünmediği de bir gerçek, doğrusu hâlâ söylemedi ailesine. Neden, üzülüyor mu yoksa halime? Gerçi az önce kalbimle ilgili söylediği..."

Düşünceler beni o kadar yordu ki, mide bulantım ve karın ağrım tekrar hissettirene kadar Affan'ın kabanı üstünde düşünerek uyuyakaldım. Gözlerimi açtığımda oda, içimdeki karanlık kadar yoğundu. Yatakta döndüm ve duvar saatine baktım, saatin gece üçü bulduğunu gördüm. Mide bulantısı beni kaldırdı, banyoya kadar götürdü.

Döndüğümde kabanı çıkardım, doktorun neler dediğini hatırladım.

Kabanı özenle bırakıp kapıyı açtım. Bol su içmem gerekiyordu ama odamdan ayrılmaktan bile endişe ediyordum. Rauf bana zarar vermeyi hedefliyordu, aklımdan çıkaramıyordum. Zaten neler neler aklımdan çıkmıyordu. Ayaz, babam, Affan... Ah ah.

Aşağıya inerken telefon flashımla etrafı aydınlattım. Mutfaktan cam şişeyi aldım ve üst kata geri döndüm. Ev sessizdi, Affan acaba evde miydi? Eğer başıma gelenleri bile bile beni Doğa ile bıraktıysa çok üzülürdüm. Bu adeta zehirlenmemden hiç etkilenmediğini, canın yandı mı, sorularının öylesine olduğunu gösterirdi.

Hayır, öylesine değildi.

Odamın kapısını açarken bir tok ses duyup irkildim. Uykulu gözlerim büyüyerek etrafımda dolaştı ve Affan'ın kapısında durdu. Sıradan bir şey olduğunu düşünmeme rağmen tedirginlikle kapısını tıklattım. Bir karşılık almadığımda da uyuduğunu düşündüm.

"Affan, iyi misin?"

Cevap gelmeyince duraksadım. Ağır, bir şey düşmüş gibi bir sesti. Acaba... kendisi düşmüş olabilir miydi, daha önceki gibi. Elim kapısının gold kulpunu aşağıya çekti. Çok uygunsuz olmasına rağmen başımı aralıktan içeriye itince sesin sebebini bulduğumu düşündüm. Komodindeki gece lambası yere düşmüş olmasına rağmen loş bir ışıkla odayı aydınlatıyordu. Affan'ın bir eli komodinin kenarını sıkıyordu ve yüzünün yarısını yastığa gömmüş, inliyordu.

Uyku problemleri yaşadığını biliyordum.

Bu yüzden geri dönmem gerekirdi, zaten kimse bir başkasının odasına böyle saygısızca girmemeliydi. Başkası olsa gerçekten de girmezdim ama sanki yüzü yastığa gömülü olduğundan nefes almakta zorlanıyordu, belki de bir ikaza ihtiyacı vardı.

"Bahane arar gibi, ufak bir seste hemen girdim odasına..."

Huzursuzca bir adım attım. Yatağın eğilmek ikinci hamlem oldu. Şişeyi komodinine bırakıp onun başını tuttum, hafifçe çevirerek gömülü yüzünü açığa çıkardım. Üstü çıplaktı, örtü tamamen dağınıktı. Saçları parmaklarımın arasına karışınca gerçekten yumuşaklığını merak ettim. Başını yastığına bırakıp, başka bir niyete girişmeden doğrulacaktım ki, bileğimden tuttu. "Yine sen," diye fısıldadı gözlerini açmadan.

"Hı?" soluğu dudaklarımdan kaçtı.

O sözcükler nasıl bir bilinçsizlikle dökülmüştü? Bir rüyada mıydı? Gecenin yarısı kafam çok da çalışmıyordu ama sanırım, rüyasında daha önce de gördüğü birisinden bahsediyordu. Dudakları, az önce konuşmamış gibi sımsıkı kapalıydı. Başımı yana eğip acı çekerek yüzüne baktım.

O neden benim tarafımda değil?

O neden benim değil?

Bileğimi çekmek istedim ama bu hareketim gördüğü o rüyaya da dokunmuş gibi parmaklarını sıktı. Canım kolaylıkla acısa da ses çıkarmadım. Affan gözlerini bir an olsun açmadan, "Buraya gel," dedi. "Sana bir şey söyleyeceğim..."

"Belki sen de hayaletlere inanıyorsun," diye duymayacağı bir şaka yaptım.

Sesi kısılmaya başladı. Eli bileğimi kendisine çekiyordu fakat bu bedenimi hareket ettirmesi için yeterli değildi. Bu yüzden, kalbim hiç itiraz etmeyeceği şekilde ona eğildim ve duymak için kulağımı çevirdim. Rahatsızmış gibi hafif bir inleme sesi çıkardığında gülümsedim. Nefesi burnundan ve dudaklarından dökülüp yanağımı ısıtırken, "Önceki sefer yalan söyledim," dedi. Artık duyabildiğim için görmek de istedim, başımı geri çektim ve elimi yüzüne götürüşünü izledim. Bileğimi o hareket ettirdi ama parmaklarım benim isteğimle yanağına dokundu. Utanarak yutkundum ve o gece, Affan beni bırakana kadar uzaklaşmadım. "Yalan söyledim, seni özlüyorum."

DEVAM EDECEK.

Bir dahaki bölüme kadar ben de sizi özlicem...

En yakın zamanda görüşmek dileğiyle. Lütfen bölümün size hissettirdiklerini emoji ile anlatın.

Çıkmadan önce de yıldıza bir dokunun.

Hoşça kalın. 💚🤎