0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

18: AYAZ.

Yazı Boyutu
100%

Merhaba güzelimmm.

Rica ediyorum yorum yaparak okuyun, çok keyifli oluyor benim için. 🤍

18: AYAZ.

Ayaz'dan sadece bir kez nefret ettim. Hayatımda ona sadece bir an öfke duydum. Dünyaya geldiği o ilk saniye.

Ormandaki karanlık ve yağmurlu geceden beri ondan tekrar nefret etme fırsatı çıkmıştı karşıma. Onu, benden aldıkları için tekrar suçlama fırsatı. Duru'nun incindiğini, ne kadar canının yandığını düşündükçe yeniden karşıma çıktığı an ondan nefret edebileceğimi düşündüm, hatta onun ruhuna dokunamadığım için kendime duyduğum öfkeyi ona da duyacağımı...

Fakat besbelli ben yapamıyorum, Ayaz'ı seviyorum.

İlk karşılıksız sevgim değil, ikincisi bile değil.

Karşılıksız olduğunu sonradan öğrensem de hayatımdaki ilk karşılıksız sevgim, babama duyduğum sevgiydi.

Ayaz beni henüz görmemişti, geniş olmayan koltukta, üstüne serilmiş bir polis ceketinin altında uyuyordu. Yan yatıyordu, sanki ceket alınmasın diye iki eliyle birden tutmuştu. Rusya'nın çetin soğuğuna alışkın değildi. Bir rüyamı yaşıyormuş gibi inanamayarak mesafemizi kapattım ve kimse bana dokunmazken, eğilip ben ona dokundum.

Kumral saçlarını okşadım.

"Ayaz? Oğlum?"

Koltuktaki kadın memur, "Bir süredir uyuyor," dedi. "Hastalanmış sanırım. Revirdeki arkadaşlar ilgilendi."

Hastalanmış mıydı? Nasıl? Yeterince sağlıklı bakılmamış mıydı? Neredeydi? Bu soruların cevapları için çıldırır halde saçını çektim ve yüzünü görünce özlemle gülümsedim. Aynı, elbette aynı olacak; sonuçta sadece haftalar geçti. Kalbim patlayacakmış gibi çarparken başımı az çevirip polislere baktım. "Onu alabilir miyim?"

"Oğlunuzun üstünden hiçbir şey çıkmadı," dedi, görüştüğüm polis. Beni ve sonra köşede, hareketsiz duran Affan'ı süzdü. Ben o an Affan'a bakamıyordum, yüzünü görmeye hazır değildim. "Bizimle hiçbir şey paylaşmadı, sağlığından endişe edip kaybolma vakalarını araştırdık ama hiçbir resmi kayıtta kaybolduğuna dair bilgiye erişmedik. Oğlunuzun kimliği sizinle mi?"

Evet, bizim gibi Ayaz'ın da iki kimliği vardı ama Kerim o gece ona ait olan her şeyi alıp götürmüştü. Bir sorundan endişe ederek başımı iki yanıma sallarken, "Ben bir süredir yurt dışındaydım," dedim. Öngörerek bir açıklama düşünmüştüm. "Oğluma teyzesi bakıyordu ama o da... biraz aklı havadadır, sanırım oğlumun eve dönmediğini bile fark etmemiş. Kendisine ulaştığımda şok oldu..."

"Neden gelip almadı o zaman?"

"Çünkü trafik kazası yaşamış, birkaç gündür hastanede, zaten o yüzden oğlum bile aklından çıkmış."

Rus kadın polis, "Geçmiş olsun," dedi aynı dilde ve Ayaz'ı bir süzdü. "Kendisi annesi olduğunuzu doğrulasın."

Başımı önüme alırken Affan'ın hâlâ hareketsiz oluşu dikkatimi dağıttı ama önce Ayaz'ı kendine getirmeliydim. Kirpiklerinin titreyişini görünce sesleri duyduğunu anladım ve bir hevesle, "Ayaz?" diye seslendim.

Göz kapakları önce ufak, sonra tamamen aralandı ve bakışları yukarıya doğru kayıp benimle buluştu. Gözbebekleri iki kat genişledi. O duygusu, Ayaz'ın bana geri geldiğinin bir kanıtıymış gibi hissettim ve daha tam bile doğrulmadan yalnız kafasını kaldırıp üstüme atladı, kollarını hızla boynuma dolayıp bana sarıldı.

Dünyaların benim olduğu o saniyelerde kollarımı kaldırıp ben de ona sardım ve yattığı yerden kaldırırken hayretle gülümsedim. "Ayaz, iyi misin? Bana sarılmana seni gördüğümden daha şok oldum. Yani tabi, ilk defa ayrıldığımız için normal aslında ama... iyi misin diye ona sormadım, seni merak ediyorum."

Onu doğrulturken bile ellerimi sırtından ayırmadım. Oturur pozisyona gelirken kolları boynumdaydı ve hızlı hızlı nefes almaktan başka şey yapmıyordu. Yoksa iyi değil miydi? Bir huzursuzluğu, rahatsızlığı mı vardı?

"Ayaz, baksana bir bana..."

"Oğlunuz konuşmuyor," dedi polis, bizi izlerken. "Geldiğinden beri tek bir kelime etmedi."

Rusça sözcükler zihnimi sıkıştırmış gibi, alnımı kırıştırarak kendilerine döndüm. Telefonda da söylenmişti ama nasıl bir kelime bile etmezdi? "Hayır, Ayaz konuşabiliyor. Hem... beni istediğini söylemiştiniz."

"Bize sadece numara verdi, hiçbir şeyden ve kimseden bahsetmedi."

Ayaz'a dönerken aklım karıştı. Başı omzumdan kalktı ve yüzlerimiz hizalandı. İki güzel gözüne de bakarken hem gülümsüyor, hem de belinden tutarak kafamı sallıyordum. "Rahatsız mı oldun?" diye Türkçe sordum. Polislerin anlamasından kaçınıyordum. "Türkçe konuş canım, anlamayacaklar."

Gözleri yüzümde gezinmeye başlayınca onun da görüştüğümüze inanamadığını anladım. Ardından vücuduma da bakarak kıyafetlerimi, saçlarımı inceledi. Her şeyin yolunda olmasına ihtiyacı vardı, bilinmezlik onu her zaman, bir böceğin üzerinde yürümesi kadar rahatsız etmiştir.

"Bir pedagogla görüştürdük," dedi koltuktaki polis. "Onunla da konuşmadı, durum devam ederse siz de ilgilisine danışın."

Kafamı salladım. Tamam, belki de buradan ayrılmamızı, baş başa kalmamızı bekliyordu. Onu zorlamak akıllıca olmayacağı için yüzüne gülümseyip yanaklarını okşadım. "Seni almaya geldim. Sen istemişsin seni almamı?"

Öyle olduğu açıktı ama ben onun da doğrulmasını istiyordum. Beni istemişti.

Başını aşağı yukarı salladı.

Gülümseyip yanak içimi ısırdım ve karışmış saçlarını düzeltip dizlerim üzerinden kalkarken bile onun elini bırakmadım. Birleşen ellerimiz aramızdaki mesafede, havada kalırken memurlarla bakıştım. "Gidebilir miyim? Belli ki kaybolmak onu kötü etkilemiş. Konuşmasa da annesi olduğumu anlamışsınızdır."

Kadın, "Az önce Türkçe mi konuşuyordunuz?" dedi.

Hemen bu fırsatı lehime çevirip, "Oğlum Türk," dedim. "Siz de prosedür nasıl bilmiyorum ama onu almak istiyorum."

Kadın, büyük yaştaki müdür yardımcısına döndü. "Teslim alacak değil mi?"

"Önce oğlunu teslim aldığına dair belge imzalasın."

Kadın doğruldu ve Ayaz ile bana baktı. "Bir dakikaya dönüyorum, oturun."

Müdür yardımcısı ile polis odadan, konuşarak çıktıklarında Ayaz'ın yanına oturdum. Vücudum karşıya bakarken başım, gözlerim ona çevriliydi. Bir aradaki ellerimize bakıyorken başını hafifçe kaldırıp yeniden yüzümü inceledi, gözleri uykulu ve yanakları kızarıktı. Endişe ile diğer elimi alnına götürdüm. "Hasta mısın?"

Kuru şekilde öksürüp gözlerini çevirdi ve ben de daha fazla görmezden gelemedim. Başımı kaldırıp karşıma, Affan'a baktım. Odaya adımını attığı ilk yerde, atkım elinde bekliyordu. Atkımı ne ara ona verdiğimi veya onun aldığını bile hatırlamıyordum. Çenesi dik, bakışları ilerideydi. Dosdoğrudan Ayaz'a bakıyordu. Sandığım gibi değildi, öfkeli ya da kontrolsüz görünmüyordu. Nasıl bir ruh halinde olduğunu bilmemek daha korkutucuydu, çünkü neye karşı hazırlıklı olacağımı anlamıyordum.

Kolumu Ayaz'ın etrafına sarıp onu kendime çektim. "Birazdan buradan çıkacağız," dedim.

Oğlum, Affan'a bakmaya devam edince, ikisinin de bakışlarının bir şey anlatmıyor olmasına rağmen tedirginliğim arttı ama neyse kadın memur dönünce, dikkatim dağıldı. Kadın dört köşeli kâğıt ve tükenmez kalemi uzatıp çocuğumu teslim aldığıma dair birkaç satırlık bilgi döşememi istedi. Gerekeni yazarken çok hızlıydım, Rusça kullanıyordum. Ayaz Türkiye için bir meseleydi ama tabii ki Rusya'daki herkesin onu tanıyor olması beklenemezdi.

İmzamı attıktan sonra kadının mavi gözlerine baktım. "Gidebilir miyiz?"

"Numaranızı bırakıp, tabi."

Söylediğini yaptım ve kadın, belki de Affan'ın hâlâ tepkisizliğini koruması üstüne odadan çıkarken ona şöyle bir baktı. Üçümüz kalınca Ayaz'ı kendimle beraber kaldırdım, bu yolu Affan'la dönmeyecekmiş gibi yanından aceleyle geçtim.

Onunla yalnız kalmak, konuşmak istiyordum.

Nasıl özgür kalmıştı?

Bunu Kerim'e söyleyemezdim. Artık Ayaz'ı o merak edecekti. Bana merak ettirdiği gibi.

Geniş binanın kapısından çıkarken hâlâ oğluma bakıyor, saçlarına dokunuyordum. Ayaz hissetmediğimi biliyordu, yer yer de çok fazla hissettiğimi. Araba yanından geçmek üzereyken onu durdurdum ve yüzünü avuçlarım içine aldım. "Bu arabaya bineceğiz canım."

Boyundan yüksekte kalan araca bakıp başını salladı. Affan yaklaşırken kapıyı açmaya çalıştım ama kilitliydi. Çok gergin olduğum için onunla göz teması kurmamaya özen gösteriyordum. Arka kapıyı açtığında acele ile Ayaz'ı oturttum ve sonra kendim de yanına yerleşecektim ki, Affan dirseğimden tuttu.

"Sen nereye?"

Gördüğü açıktı, cevap vermedim.

"Öne geç."

Kafamı kaldırdım. "Hayır."

Kolumu çekip açık kapıdan geçtim ve yanına yerleştiğimde Ayaz'ın Affan'a baktığını gördüm. Neden kim olduğunu, nereye gideceğimizi sormuyordu? Affan kapıyı kapatıp şoför koltuğuna yerleştiğinde vücudumu oğluma çevirip onun oturuşunu da bana döndürdüm. Fısıldayarak, "Neden konuşmuyorsun?" diye sordum. "Bir şeyden mi korkuyorsun?"

Ayaz nadir şeylerden ve olaylardan korkardı, tepkileri de minimalize olurdu. Güven verircesine çenesini sıktığımda başını iki yana sallayarak arkasına yaslandı. Tamam, henüz konuşmak için güvende hissetmiyor olabilirdi. Onu kolumun altında tutarken vücudunu taradım, üstünde daha önce de gördüğüm sweat ile pantolonu vardı. Yaralı görünmüyordu.

Kulağına alçalıp, "Bana ulaşmana çok sevindim," dedim, ufak çenesini kıstırdım. "O kadar merak ettim, o kadar özledim ki seni..."

Ayaz dizlerini, önündeki araç ısıtıcısına yaklaştırıp sessizce başını omzuma koydu ve dışarıyı seyretti. Olsun, konuşmasa da yanımdaydı, güvende ve sağlıklıydı. Kerim'in söylediklerinin ardından onu bir daha göremeyeceğimi bile düşünmüştüm. Babamın yanındaysa nasıl özgür kalmıştı?

"Evet?"

Affan'ın konuştuğunu duyana kadar bir aramayı cevapladığını görmemiştim. Parmaklarımın tersi Ayaz'ın yanağında dolaşırken aynalardan Affan'a baktım. Aramayı dinleyip, "Babam ne yapmayı düşünüyor peki?" diye sordu. Cevabı alıp tekrar konuştu. "Anladım, aramayı sil, kimseye hiçbir şey söyleme."

Telefonu kapatıp dikiz aynasından benimle birleştirdi gözlerini. "Babam Ayaz'dan haber almış."

Ben irkilirken Ayaz ismini duyup başını çevirdi. "Bulunduğunu mu, Rusya'da olduğunu mu?"

"Konsolosluktan aranmış, Ayaz'a benzeyen bir kayıp çocuğun görüldüğü iletilmiş."

Kalbim gümledi ve ellerimin ikisi birden Ayaz'ı sıktı. "Ya baban? N'olmuş? Ne demiş?"

"Birilerini gönderecek buraya, şu an seni aramakla meşgul."

"Ya bizim geldiğimiz, Ayaz'ı aldığımız ortaya çıkarsa?"

Bakışlarını ön camdan dışarıya dikti. "Babamın uzaktan veya yakından, tanıdığı çok önemli insanlar vardır; emniyetten birisi konsolosluğa söylemiştir. Ummamız gereken o birinin bugün bizi görmemiş olması. Onun dışında birileri sorarsa ailesinin gelip aldığı söylenir, Ayaz'ın da başka birisiyle karıştırıldığı."

Dilerim öyle olurdu, hem ilk kez Ayaz'dan haber alıyor olamazdı, bu kadar sıkı arıyorsa ona benzediği düşünülen başka çocuklara da denk gelmişlerdir. Affan ipleri ne ara eline almış, kiminle konuşmuştu bilmiyorum ama umduğum gerçekten de bugün fark edilmemiş olmamızdı.

Ayaz'la göz göze geldik. "Seni bırakmayacağım."

Affan'ın bakışlarını bir daha hissettim ama tanıştığımızdan beri ona bakmakta en çok zorlandığım anı yaşadığım için Ayaz'dan çekmedim gözlerini.

Ne düşünüyor, Duru'yu mu?

Yolculuğumuz yolcu terminalinde sonlandı. Affan arabayı aldığımız adama bıraktı ve içeriye girerken sürekli Ayaz'ı önümde, onun gözlerinden uzak tutmaya çalıştım. Kontrolden geçtik ve hâlâ orada duran özel jete yürürken atkımı Ayaz'a sardım, bunu gören Affan bana onunla tanıştığımızdan beri attığı en kötü bakışı attı.

Neredeyse adımlarım tökezleyecekti, kendime zor sahip oldum. Ayaz'ı jetin merdivenlerinden hızla çıkardım ve koltuğa oturtup telaşlı ellerle yüzümü ovaladım. Ayaz hiçbir aksilik çıkarmıyor, hareketlerime eşlik ediyor, sıklıkla bana bakıp yüzümü izliyordu. Affan girmeden, dışarıda sigara içerken yerine yürüyen pilota bir göz atıp, "Yalnız kaldık," diye fısıldadım Ayaz'a. "Neler oldu anlatmayacak mısın? Haftalardır görüşmüyoruz Ayaz, neden konuşmuyorsun?"

Dudakları ve elleri sert hava şartlarında soyulmuştu, demek ilk günden beri Rusya'daydı. Burnunu kaşıyıp camdan dışarıya bakınca kaş çattım. Tamamen yalnız kalmamızı bekleyecektim, illaki konuşup bir şeyler anlatacaktı. O gece, her şeyden önce öğrenmem gereken buydu.

Ya evet, derse. Duru'yu öldürdüğünü söylerse?

Kalbim korkunun avuçlarında sıkıldı, midem ters taklalarla kasıldı. Koltuğuma yaslanıp saçlarını okşarken Affan'ın geldiğini gördüm. Tam karşımıza otururken gözleri Ayaz'daydı. Bacaklarını hafifçe ayırıp kabanını dizine koydu ve elleriyle iki yanı tutup onu inceledi.

N'apacak? Ayaz'a n'apacak?

Uçak hareket ederken Ayaz'ı tuttum. Atkımı çıkarıp bana uzattığında da daraldığını anladım. Affan adeta nefes alışverişime bile baskı yapıyordu, o bakışları altında tenim gerim gerimdi. Konuşmuyor, bekliyordu.

Uçuşumuz boyunca bir daha kimse konuşmadı. Ayaz'ı uzun uzun izledim, biraz kilo verdiğini fark edince başım önüme düştü üzüntüyle. Bana sarılmıştı, elbette o kadar seneden sonra aramızda bir bağ vardı; alışkanlık gibi. Daha çok özlemiş olmasını istiyordum, umarım yalnız kalınca onu da söylerdi.

Bursa'ya alçalınca Ayaz etrafına bakındı. Araç aynı konumdaydı. Kapı açılınca Ayaz'ı tuttuğum gibi fırladım, dışarıya çıkıp arabaya yürüdüm. Affan pilotla ayak üstü konuştu, kabanı hâlâ elindeydi. Buraya yürüdüğünde Ayaz'ı atkıyla saklamaya çalıştım. Şoför koltuğunun yanını açıp, "Bin," dedi bana.

Bir kez daha itiraz etmeyi akıllıca bulmadım, biraz huyuna gidersem kazançlı çıkabilirdim. Başımı salladım ve önce Ayaz'ı yerleştirmek istedim, arka kapıyı açtım. Fakat ben daha ona ulaşmadan Affan Ayaz'ı kazağının arkasından kavradı ve bir anda ayaklarını yerden kesip arka koltuğa fırlattı. Ayaz sendeleyerek koltuğa kapaklanırken ayakları birbirine dolandı.

Korkuyla ileriye çıktım. "Affan, sakın..."

Elini havaya kaldırıp beni durdururken kapıyı kapattı. "Otur."

Arabaya binerek Ayaz'a daha kolay ulaşacağım için hızlıca yerleştim ve koltukta arkama döndüm. Oturmuş, Affan'ı rahatsız bakışlarla seyrediyordu. Derhal, "Sorun yok," dedim ona. "Eli çarptı."

Ayaz bana gözlerini devirdi.

En azından tanıdık bir tepki.

"Kemerini tak," dedi Affan ve koltukta dönüp kemeri yerinden sertçe çekerken ona baktım. Eli dışarıda, aynayı düzeltiyordu. Ayaz'dan gerçekleri öğrenmeden böyle davranmasını istemiyordum, derhal bunu konuşmalıydık. Dudaklarımı tedirgince ısırdım ve araba çalışıp tanıdık güzergâhta ilerledi.

Alnımı o kadar sert ovaladım ki, sanki karışlıyordum. "Ben Ayaz'la konuşacağım," dedim kısık sesle. "Bir daha onu böyle döver gibi itme, korkutma, hiç konuşmaz yoksa. Duyuyor musun, tepki ver?"

"Bana onu savunma."

Şart değil, kalbimin hemen kırılması şart değil. Kafası karışık olmalı. Neredeyse hiç hatırlamadığı, yalnız bebekliğini bildiği kardeşinin katili olduğunu düşünüyordu Ayaz'ın, ona da hak vermek gerek. Ben çok belli etmediği için anlamıyorum ama üzülüyordur belki.

Ev yolunda arabadan inince derhal Ayaz'ı kollarımın altına çektim. Gözlerini civarda dolaştırıp evi izliyordu. Eve doğru koşuşturdum ama sonra evde bizi daha büyük bir ateşin beklediğini hatırladım.

Yalın.

O hatırlıyor.

"N'apacağım, Ayaz'ı nasıl koruyacağım?"

Ayaklarım beni verandaya kadar götürdü. Sabahın erken saatiydi, nefesim soğukta duman gibi sızıyordu. Affan arkamızdan gelip kapıyı açtı ve bizden önce eve girdi. Ayaz'ı kendimle çekip direkt ayakkabılarını çıkardım, onu hemen koridora çektim ama uzaklaşmadan kolumdan tutulup çevrildim.

Affan gözlerimin içine baktı.

Her zaman değil ama bazen kalbim gözlerimde görünür. O an Affan iç dünyamı gördü. Kalp atışlarımı hissetti.

Yine de, "Onunla konuşacağım," dedi.

"Konuşmuyor, önce anlamam, benim konuşmam lazım."

"Güzellikle olmazsa zorla konuşacak." Bir adım atıp Ayaz'a yaklaştı.

Ayaz başını kaldırıp ona bakarken, arkama doğru saklamak için ellerimi kullandım. "Bir yere gideceği yok zaten Affan, önce ben konuşa..."

"Güvenmiyorum."

Bana mı? Ona mı? Ne sanıyordu?

Bir gümleme sesi duyunca yüreğim yerinden oynadı. Affan'la aynı anda başımızı çevirdiğimizde Yalın'ın kalçasının üstünde, merdiven bitiminde olduğunu gördüm. Basamaklardan düştüğünü anladım ve kilitlenmiş gözlerinin hedefine döndüm; sarsılmış şekilde Ayaz'a bakıyordu.

Kekeleyerek, "Bu... burada," dedi.

Ayaz onun düşüşünü görmüş olmalı ki, ağzında yarım bir alaycı gülüş oluştu.

Tüm gözler ona döndü ve midemdeki sıcaklık yoğunlaşırken, Yalın şok içinde doğruldu. Elbette Ayaz'a ait fotoğraflar görmüştü, onu uzaktan tanıyordu. Arkamdaki Ayaz'la geriye sendeledim ve Affan vücudunu arkadaşına çevirerek, "Sürpriz," dedi eğlencesiz bir şekilde.

Ayaz'a takılıp sendeledim ve Yalın arkadaşına bir bakıp idrak edememiş gibi tekrardan oğluma döndü. Ellerini iki yana açıp hayret dolu bir ses çıkardı, gözlerinin şoktan sıyrılıp bir kabullenişle öfkeye dönüşmesini gördüm ve bir anda fırlayıp Ayaz'ı omuzlarından tuttuğu gibi koridora serince çığlık attım. Onu arkamdan öyle kuvvetle itip çekip almış ve yere savurmuştu ki, ellerimin tutmaya fırsatı olmamıştı.

Gözbebeklerim genişledi ve ileri sendelerken, Yalın sanki bir yetişkinmiş gibi Ayaz'ın boğazına sarıldı. "Duru'ya n'aptın lan, orospu çocuğu!"

Kulaklarım çınlarken sertçe soludum ve koşup Yalın'a ulaştım, Ayaz onun ellerini savurarak kurtulmaya çalışırken Yalın'ı tişörtünden tutup çekmeye çalıştım. "Bırak Ayaz'ı, bırak! N'apıyorsun, o küçücük çocuk, kafayı mı yedin!"

O kadar etkisizdim ki, Yalın'ı hareket ettiremiyordum. Büyük elleri Ayaz'ın cılız boynunun dışına kadar taşmış, adeta tüm gövdesini sıkıyordu. Ayaz'ın gözleri genişleyip yüzüne kızarıklık yayılınca Yalın'ı yumruklamaya başladım ama o transa girmiş gibi ona bağırdı. "Canına okuyacağım senin, o pis ellerini sökeceğim. Duru'yu nasıl öldürdüysen öyle öldüreceğim seni!"

Hem sürüklendiğim karanlığa, hem de Yalın'a direnmeye çalışıp tüm vücudumla onu iterken başımı kaldırıp iki metre ilerime baktım. Affan Yalın ile Ayaz'a kilitlenmiş, hesapsız ve duygusuzca bakıyordu. Ondan yardım isteyecekken, Yalın'ın ağzından bir daha orospu çocuğu, küfrü fırladı ve Affan o an hareket etti.

"Lütfen," diye fısıldadım ona.

Yüzüme bir saniye baktı ve yaklaştığı gibi eğildi, Yalın'ı omuzlarından sertçe kavrayıp çektiği gibi ileriye savurdu. Yalın kalçası üstüne, gürültü ve acıyla düşüp başını kaldırdığında Affan ikisi arasındaki mesafede durup, "Sıranı bekle," dedi.

Ayaz'a doğru eğilirken yüzüne bakakaldım.

Yalın nefretle solurken, "Bu piç nereden çıktı?" dedi. "Sen nereye gittin, nereden getirdin bunu?"

"Bir daha bu evde o küfrü edersen belanı sikerim." Affan tüm vücuduyla ona döndü. "Onun haricinde, eğer sakinleşirsen konuşacağız."

Yalın'ın kafası o kadar karıştı ki, bir süre ne konuştu ne hareket etti. Gözleri üçümüzde sırasıyla dolaştı. "Onu bu eve sokamazsın Affan, neden polise, neden Güven amcaya götürmedin? Hatırlamıyorsun ama bu evde... Duru kaldı, sen bu evde Duru'ya baktın! Allah'ın cezası piçe bir dakika bile katlanamam bu evde."

Keşke Affan'ın bunları duymasını önleyebilsem, onun korktuğum yüzüyle karşılaşmak zorunda kalmasam. Ayaz'ı doğrultup el izinin çıktığı boynunu tuttum ve o öksürürken, "İyi misin?" diye Rusça sordum. "O delinin teki, uzak durmalısın."

Anladığını gösterircesine başını salladı. Diyorum ya laf dinliyor ama sorun şu; iyi lafı da dinliyor, kötü lafı da.

"Ne dedin?" diye bu kez bana bağırdı Yalın.

"Babasının haberi olmayacak," dedim, başımı çevirip gözlerine baktığımda. "Şok oldun iyi de böyle mi davranılır, o daha yedi yaşında!"

"Duru kaç yaşındaydı, Duru? Bu kadardı, el kadar çocuktu! Senin piçin onu öldür..."

Affan, "Onun değil," dedi.

Çenem korkuyla yukarıya kalktı, Yalın o an pek odaklanamamış gibiydi. Ayaz'ın gerçeklerden haberi yoktu, Affan'a itiraz eden gözlerle bakıp kafamı iki yana salladım.

"Onunla konuşacağım," dedi Affan, doğrudan Ayaz'a bakarak. "Bir bebek kadar uslu olup bana cevap verecek."

Yalın yerden yavaşça kalkıp ellerini saçlarından geçirdi ve bir daha ileriye atılacakken, kendimi tamamıyla Ayaz'ı önüne atıp ellerimi aramıza kaldırdım. Onu koruma güdümün harekete geçmemesi imkansızdı, ne olursa olsun. "Yalın, gerçekleri dinlemeden ona dokunamazsın. Ne biliyoruz suçlu olduğunu, hangi kanıtın var? Biraz sakinleşip bana kulak ver, böyle bir yere varılmaz."

"Sen onun annesi olabilirsin ama Duru'da bir çocuktu," dedi Yalın, bana bakarken gözlerinde tiksinme vardı. "Hiç mi aklına gelmiyor, hiç mi düşünüp vicdan azabı çekmiyorsun? Annesini kaybetmiş, ufacık, sessiz bir kızdı o...

O an Duru için ne kadar üzüldüğümü söylemek kendimi savunacağım bir durum gibi geldi gözüme, oysa ben ona, defalarca açıklamaya gerek görmeyeceğim kadar üzülüyordum.

"Yani n'apayım? Ayaz'ı senin ellerine bırakayım, sen de bayılana kadar ona vur öyle mi? Ben de bir köşede izleyeyim? O zaman nasıl bir anne olurum? Duru'ya o zaman mı üzülmüş olurum?" Bunları düşünmek bile beni hasta etti. "Siz benden ne istediğinizin farkında mısınız? Canımı istediniz, ben de vermeyi kabul ettim. Haftalardır neredeyse esir tutulup her kötü düşüncenize, davranışınıza maruz kalıyorum. Bunu ne için yapıyorum? Suçlu hissetmiyor olsam öncesinde kaç defa kaçmayı denerdim? Ben de sizinle aynı şeyi, gerçekleri öğrenmek istiyorum, bu yüzden Ayaz'la baş başa kalıp onu ikna etmem lazım."

Tüm konuşma boyunca bana bakıp sonra arkasını dönerken ellerini saçları arasından geçirdi. Kendimi anlatırken bile aslında onu anlıyordum. Aile dostları olmasına rağmen Duru'yu kardeşi gibi benimsemişti ve o kadar ufak bir kızın kaybı...

"Sadece birkaç dakika vereceğim," diyen Affan'ı duyunca Ayaz ile aynı zamanda başımızı ona çevirdik. Karşımıza doğru yürüdüğünde oğlumu daha kuvvetle sardım ama Affan elini bana uzattığında o an Ayaz'a dokunmayacağını anladım. "Eğer konuşmamaya devam ederse onu karşıma alıp ben konuşacağım." Gözleri Ayaz'a kaydı. "Duyuyor musun?"

Ayaz'ın tepkisizliği şakaklarındaki damarları gerdi. Bu yüzden hızla doğrulurken Yalın'ın bakışları altında onun elini tutamadım. Ayaz'ı kaptığım gibi arkamı döndüm, kaldığım odaya girip kapıyı kilitledim. Sıcaklamış hissederek kürkümü çıkardım, Ayaz etrafında dönerek odayı izlerken hızla elinden tutup karşıma, yatağın kenarına oturttum.

"Artık yalnızız," dedim hemen. Atkımı üstünden çıkarırken rahatlaması için ona zoraki gülümsüyordum. "Korktuğun için konuşmadığını düşünüyorum ama korkmana gerek yok, kapıyı da kilitledim."

Kapıya baktıktan sonra odaya, camdan dışarıdaki kar manzarasına baktı ve tekrar bana dönünce uzamış saçlarına dokundum. Tırnakları bile uzamıştı, kimsenin onunla yakından ilgilenmediği açıktı. "Ayaz, neler olduğunun farkında mısın? Duru'yu tanıyor ve hatırlıyorsun değil mi?"

Bir şey demedi.

Neden konuşmazdı, neden? Duygusuzluk onun için sıradan bir şeydi ama konuşmamak... Ayaz neden bir şeyi yapmazdı? Ondan istenildiği için. Başım sol omzuma doğru eğilirken, "Kerim," dedim. "Baban... senden sessiz kalmanı mı istedi?"

Başını aşağı yukarı salladı.

"Nyet." Parmağımı dudağıma sertçe bastırıp daha kötü sözcüklerin önüne geçtim. "Ayaz, canım baban senin için endişelenmiş ama neler olduğunu anlamadan sana yardım edemem. Lütfen bir şeyler söyler misin?"

Gözlerini saçlarımda, yüzümde dolaştırdı ve beni izlerken ellerime uzandı. Tırnaklarımdaki ojelere yakından bakmak için ellerimi kaldırdı, dudak bükerek izledi ve sonra bırakıp önüne, ilgisizce camdan dışarıya döndü.

Kerim ona ne söylemiş olabilirdi? Korkutmuş muydu? Ayaz fiziksel şeylerden korkardı, canı acısın tabi istemezdi ama ruhsal bir korku taşımazdı. O halde... kendisine zarar gelebileceğini mi söylemişti?

Onu başka şekilde konuşturmaya çalışarak, "Beğendin mi?" dedim ellerimi göz hizasına kaldırarak. "Ojelerimi diyorum, renkleri nasıl sence? Yeşil, gözlerimin rengine de benziyor, belki de o yüzden hoşuma gitti. Doğrusu elbisenin rengi de yeşildi."

Beni duymamış gibi kalkıp seyretmek için cama ilerledi. Yeni bir ev, ortam ilgisini çekiyor ama Kerim ona neyi, ne için tembihlediyse soru bile sormuyordu. Yanına yürüyüp yüz hizasına alçaldım. "Konuşmuyorsan başka şekilde anlaşalım Ayaz. Evet için baş, hayır için işaret parmağını kullan olur mu?" İlk sorduğum şu oldu: "Her nerede kaldıysan biri sana zarar verdi mi? Canın yandı mı?"

Gözlerimin içine bakarken baş parmağını kaldırdı.

Üstümden bir ürperti geçti ve ellerim beline kaydı, onu daha sıkı tuttu. "Nasıl? Biri sana vurdu mu?"

Baş parmağı o şekilde sabit kalınca cevabın yine evet olduğunu anladım.

"Allah'ın cezaları," diye fısıldadım, burnum sızlamaya başlarken. Bir anda üzerindeki giysiden başladım, oldukça acele şekilde çıkarıp küçük vücuduna baktım. İçinde atlet bile yoktu, yünlü kazakla nasıl kaşınmıyordu? Neyse ki korktuğum bir iz, yara görmedim. "Nerene vurdular Ayaz?"

Elini kaldırıp yanağına dokundu.

"Tokat attılar demek..." titreyen dudağımı ıslatıp gözlerimi bir süre kapalı tuttum.

Kim yaptı ki bunu? Babam mı? Elbette yapardı ama... Ayaz dedesini tanımıyordu bile, dedenin ne olduğunu bile ancak okulda öğrenmişti. Ona bunu sormalı mıydım?

"Konuşmaman bu yüzdense artık güvendesin," diye yalan söyledim ona. Oysa asla güvende olmayacaktık. "Seni her şeyden ve herkesten korurum, bu şekilde inanılmaz göründüğümü biliyorum ama... bana ihtiyaçları var, sana bir şey yaparlarsa ben de kendime yaparım." Affan anlamış mıydı? Ayaz'a yaptıkları her şeyi kendime yapardım. Tokatsa tokat, acıysa acı, ölümse ölüm.

Uzanıp giysisini elimden aldığında ben pantolonunu açıyordum, indirince yine çamaşırı olmadığını görüp irkildim. O da bana kızar gibi bakıp üstünü geri çekti, kazağını giyerken ilgisini tamamen kaybetti. Tahmin yürütemiyordum. Eğer Kerim Ayaz'ın bulunmaması için babam hakkında yalan söylediyse belki onu Rusya'daki arkadaşlarından birisine bırakmış olabilirdi. Arkadaşları da en az kendisi kadar güven vermeyen, tehlikeli insanlarsa... Elbette Ayaz'la ilgilenmemiş, rahatsız olduklarında ona vurmuşlardır.

O giyindikten sonra yüzünü tekrar ellerim içine aldım. "Peki, benim yanıma gelmek istedin mi?" diye sordum, bu bile bana çok iyi gelecekti.

Az önce söylediğim gibi evet anlamında baş parmağını kaldırdı.

Nihayet bir şey beni gülümsetti. "Ben de seni alabilmek için her şeyi yapardım."

Duygulanmadı ya da etkilenmedi. Çünkü benimleyken güvende, alışmış olduğu düzenin içindeydi. Fazlası değil.

"Aç mısın?" diye dakikalardır aklımda olan şeyi sordum.

O derhal başını sallayınca nasıl karnını doyuracağımı düşündüm ama harekete geçmeden kapıya vuruldu. Affan'ın olduğunu sezdim, verdiği süre tükenmiş miydi? Ayaz, gözlerini kapı ile benim aramda dolaştırırken, doğrulup aceleyle düşünmeye çalıştım.

"Lal," diye seslendi Affan. "Kapıyı aç."

"Hayır."

Bir yere varmayacaktı, tabii ki odaya hapsedemezdim ikimizi de ama en azından zaman kazanmalıydım. Ne için peki? Ayaz'a tekrar dönüp omuzlarından kavradım. "Ayaz lütfen bir şey söyle artık. Babanın sözünü dinliyorsun da benimkini neden dinlemiyorsun? Gittiğiniz geceyi hatırlıyorsun değil mi? Sana sorular sormam gerek."

Kapıdaki itişi hissedince Ayaz ile baktık. Açmaya çalıştığını hemen anladım, çünkü ikince kez kapı daha sesli şekilde sarsıldı. Yalın'ın, "Yedek anahtarı getireyim," dediğini duyunca, zaten hiçbir şekilde bizi saklayamayacağımızı anladım.

Belki de Affan'ı ikna edebilirdim, belli ki konuşması için Ayaz'ı ikna edemiyordum.

"Aşk olsun," dedim Ayaz'a, kırgın gözlerle bakarak. "Aşk olsun Ayaz ya, ne kadar zor durumda bırakıyorsun beni, hiç anlamıyorsun..."

Sıkışmışlık duygusuyla ilerleyip, Affan bir daha kapıya sert omuz atarken kilidi çevirdim. Çekip açtığımda başını kaldırdı ve önce bana baktı. Gözlerinin bana yaptığı her şeyden, o saniye kurtulmak istedim. Yavaşça eşikten geçti ve Ayaz'a doğru ilerlerken, "Konuştu mu?" diye sordu.

Hemen yanlarına yürüdüm. "Hayır ama ikna edeceğim."

Ayaz kafasını kaldırıp onu süzerken, Affan zahmetsizce uzanıp kolundan tuttu ve onu odadan çıkarmaya başladığında önüne çıktım. Ellerimi, ona dokunacakmış gibi aramıza kaldırdım. "N'apacaksın?"

"Dediğim gibi, güzellikle değilse zorla."

"Affan, o daha yedi yaşında."

"Yaptıkları bir yetişkininkine benziyor, sessizliği bile."

Hemen, "Korktuğu için susuyor," dedim. "Üstüne gidersen hiç konuşmaz."

"Onun da anladığı bir dil bulurum." Yanımdan, Ayaz ile geçerken kolunu tutmaya çalıştım ama dokunuşum zayıf olmalı ki, süratle çıktı.

Koridorda ilerleyişini dolu gözlerle seyredip ben de arkalarından çıktım. Yalın koltukta, sinirle oturuyor, ayağını yere vuruyordu. Affan ile Ayaz salondan geçerken oğluma tiksinerek bakıp, "Piç," dedi bir daha.

Ona vakit ayıramadan merdivene, arkalarından çıktım. Affan o kadar hızlı yürüyordu ki Ayaz'ın ayakları basamakları çıkana kadar defalarca takıldı. Çalışma odasına kadar girdiğinde soluğu yanlarında aldım. Affan masanın başına, her zaman oturduğu deri koltuğa yerleşti ve Ayaz'ı da önüne çekti, kollarından sertçe kavrayıp yakından baktı.

"Beni tanıyor musun?" diye sordu.

Ayaz tamamen tepkisiz kaldı.

Bunun üzerine Affan bir elini yüzüne getirip çenesini sertçe kavradığında meraklanarak durduğum yerden hızlandım ve yanlarına varınca Ayaz'ı omuzlarından tuttum. Affan onun çenesini sıkarak, "Benimle konuşacaksın," dedi. "Kız kardeşime ne yaptığını anlatacaksın."

"Canını yakıyorsun," dedim, Ayaz'ı çekerek ama kolundan o kadar sıkı tutuyordu ki yapamıyordum.

"Ağlayacak mısın?" dedi Affan, Ayaz can acısına tepkisiz bir çocuk değildi. "Baban sana hiç vurur muydu?"

Bir elimle onun elini tuttum, itmeye çalışırken tüm gücümü kullandım. "Konuşmuyor işte, bir faydası olmayacak korkutmanın!"

"Ben vururum," dedi Affan, gözlerini onun gözlerinden hiç ayırmıyordu. "Annene rağmen senin canını yakarım."

Ayaz başını arkaya doğru atarak ondan kurtulmaya çalışırken ellerini Affan'ın yüzüne doğru savurdu ve Affan yüzünü geriye kaçırarak kaşlarını kaldırdı. "Ona da böyle vurdun mu?"

Kız kardeşinden söz ediyordu. Yüzünde aynı duygusuz ifade, öfkesiz bir sesle onunla konuşuyordu. Ailesi kadar acı çekmese de Ayaz'a bana gösterdiği tahammülü, umursamazlığı göstermesini bekleyemezdim; kız kardeşinin katiline baktığını düşünüyordu.

"Duru'yu tanıyorsun," dedi Affan, Ayaz başını çevirip karnıma doğru yaslandığında. "Belki benden bile iyi tanıyorsun? Söyle, onu sen mi öldürdün?"

Direkt ölümden bahsetmesi beni ürpertti. Ayaz'ın omuzları hızla inip kalktığında, Affan'ın ısrarlı elini bir daha itmeye çalıştım. "Onun canını yakmak için önce benim canımı yakman gerek." Herkesin, kendisi kadar sevdiği birisi için göze aldığı bir şey ama çok doğru.

Affan onun çenesini hâlâ sıkarken başını yavaşça kaldırdı. Yeşil gözlerimde hiçbir şey görmüyormuş gibi baktı. "Yapamam mı sanıyorsun?"

Evet, yapamazsın sanıyorum.

"Yapacak mısın?"

Ayaz'a yeniden baktığında sessizliğine hiçbir gölge düşmediğini, hatta onun normal bir çocuk kadar bile korkmadığını görüp koltuktan kalktı. Kolundan daha sert çekip benden uzaklaştırdı ve oda çıkışına yürürken tereddüt etmedi. İnleyip sinirle ayağımı yere çarptım, arkalarından koşuşturdum. Affan çoktan koridora çıkmıştı, Yalın merdivenin en yukarıdaki basamağındaydı.

Ayaz'ı misafir odasına kadar çekiştirdi, kapıyı açtığı gibi onu içerideki yatağa fırlattı. Ayaz yatağa ulaşmadan, yüzünü yatak köşesine çarparak yere düşünce kapı aralığından içeriye girmek için koştum ama Affan kapıyı kapatıp kendisini bana çevirdi. "Sen girmiyorsun," dedi.

Kapı ile aramdaki vücudunu çekmek için üstündeki kıyafeti tuttum. "N'apıyorsun Affan ya, böyle davranılır mı? Sen hiç mi çocuk psikolojisinden anlamıyorsun?"

Kapı kilidini çevirip anahtarı alırken vücudu kıpırdamadı bile. "Konuşmaya ikna olana kadar burada kalacak." Elini kapıya bir gürültüyle kapı üstüne indi. "Duydun mu?"

Ayaz'dan karşılık alamadı ve anahtarı cebine atıp kendi rızasıyla önümden çekildi. Arkamı döndüğüm gibi bana çevrilen sırtını gördüm ve kontrolsüzce onu omuzlarından ittim. "Kafasını çarptı, yaraladın onu! Ver anahtarı, n'olduğuna bakmam lazım! Şu yaptığına bak, koskoca adam küçücük çocuğa nasıl davranıyorsun? Bir senin kalpsizliğinle uğraşmadığım kalmıştı değil mi?"

Affan yönünü bana çevirip bir daha omuzlarına inecek olan ellerimi, bileklerimden tuttu. Ellerim havada kalırken ve yüzlerimiz birbirine bakarken, konuşma hızım ile endişem yüzünden nefesim hızlanmıştı. Yukarıdan aşağıya, ona doğru kaldırdığım yeşil gözlerime ve sonra titreyen dudaklarıma alçalttı gözlerini. Neredeyse elimle bile dokunacağım bir duygunun aramızda yer aldığını hissettim. Bileklerime dolanan parmaklarını hiç bırakmayacakmış gibi sıkılaştırdı. "Seni de mi odaya hapsetmemi istiyorsun?"

Dopdolu bir nefes verip başımı göz içlerini izledim. "Yapar mısın?"

"İster misin?"

Heyecanımdan rahatsız olup, "Yine başladın," dedim.

"Neye?" dedi sorum biter bitmez.

Biliyordu işte.

Dudaklarımı sıkarak sustuğumda bileklerimi aşağıya indirdi ve kollarım iki yanımdaki yerini alırken, çenesine doğru temas eden nefesimi hissederek yutkundu. Yalnız elinin birini bileğimden çekti ve yüz hizama çıkarıp yanağıma düşmüş saçları avuç içiyle alıp kulağımın arkasına doğru süpürdü, böylelikle eli kulağımı dahil başımın yanını kavramıştı. "Sakinleş."

Bana diyordu ama göğsü benden bile hızlı inip kalkıyordu.

"Oda kapısını aç," dedim.

"Odama mı gireceksin?"

Yarım dakika kadar dilim tutuldu. "Ayaz'ı koyduğun odanın kapısını diyorum."

"Şu an Ayaz umurumda değil," dedi, gerçekten de aklında başka hiç düşünce yokmuş gibi sadece yüzümü izliyordu.

"Ne umurundaki senin?"

"Acaba ne," diye fısıldadı.

Gözlerim hızlı kırpışmaya başladı ve Affan'ın bakışları çehremin aşağısına kaydı, çenemin üstüne.

"Affan?"  Yalın seslendi.

Bileğimi ve yüzümü çekip bir adım geri çıktım, o bana dokunmadan, kalbimi hızlandırmadan önceye dönmeye çalıştım. Affan elini göğsünde kaydırarak derin bir nefes verdi ve hâlâ merdivende duran Yalın'a döndü. "Evet?"

Yalın ikimize ve aramızdaki mesafeye baktı. "Bu çocuk nereden çıktı, neler oldu, konuşalım."

"Niye?" diye sordu Affan.

Yalın yaklaştı. "Niye ne demek? Merak ediyorum da ondan. Babanın haberi var mı?"

Affan, "Gel," diyerek arkasını döndü ev Yalın onu takip ederken gözlerini üzerimde dolaştırdı. Kuşku ve rahatsızlık doluydu. "Boşuna uğraşma, oradan çıkmayacak."

Sinir ve korkumu ondan çıkararak, "Senin işin gücün yok mu?" dedim. "Varsa yoksa benimle uğraşıyorsun? Git iş fala çalış sen ya, baba parasıyla nereye kadar..."

Ağzı hayretle açılırken Affan onu odaya çekti ve kapı kapanmadan önce bana o amber gözleriyle baktı. Sırtım kapıya çarpana kadar geriledim ve sonra kalçamın üstüne kayıp oturdum, dizlerimi kendime çekerek kollarımın arasına aldım. İradesiz, suçlu hislerle birlikte başımı iki yana salladım.

Bir daha bana yaklaşırsa onu ısıracağım. Gerçekten onu ısıracağım.

Gözlerim kapalıyken bakışlarımın ardından kızarmış boynu belirdi ve alnım kırışırken elim yüzümden geçti. Saçlarımın sıcaklığını yüzümden itip kapıya döndüm. "Ayaz, iyi misin?"

Buna bile cevap vermeyince iyice kızmaya başladım. Bana neden inanıp güvenmiyordu, neden kötü olduğumu, konuşmasına ihtiyacım olduğunu anlamıyordu? Ellerimi kapıya çarpıp, "Seni o kadar merak etmiş, seni savunmuşken bana yaptığına bak," diye fısıldadım. "Susarak beni daha da korkutuyorsun, böyle suçu kabul etmiş gibi... Ah Ayaz, neden böyle yapıyorsun, gerçekten ağlayacağım..."

Yanaklarımı şişirip daha bir şey diyemeden kulak verdim kapının arkasına ama hiçbir ses gelmiyordu. Açtı, karnını bile doyuramamıştım. Önceliğim onu odadan çıkarmaktı ama...

Affan'ın odasına bir bakıp kalktım, parmak uçlarımla koşarak aşağıya indim. Bıçaklıktan sağlam bıçak alıp tekrar yukarı çıktım, bıçak ucunu kapı ile çerçeve arasına koyup açmaya çalışırken bir yandan da sessizliğe dikkat ediyordum.

Kilidi aşındırmak, çevirmek için bıçağı oldukça sert şekilde ittim ve kilide dokunduğunu hissedince biraz sevindim. Daha hızlı şekilde bıçağı bastırdım ama iki kereden sonra bıçak boşluğa denk gelince, o hızla elimden düştü. Refleks ile kollarımın ikisini de ileri itip bıçağı yere düşmeden sıkıştırarak tutmaya çalıştım ve sol bileğim boyunca hissettiğim acıyla çığlık atıp kendimi geriye çektim. Nefesim aniden kesilirken avuç içimi hızla acıyan tenime götürüp inledim. "Hayır, hiç... sırası değil."

Bir anda gözlerim karardı, kendimi öfke ile bağırıp kapıya yasladım ve kanlar sıyrıktan süzülüp avuç içimden sonra yere damlarken nefes nefese kaldım. Kapının açıldığına bile tepkisiz kalıp kolumdaki keskin, katı ve yoğun acıyla başa çıkmaya çalıştım.

Tenim ikiye yarılıyormuş gibi, gözlerimi sımsıkı yumdum ve kolumda ağırlıklı bir kumaş hissiyle inledim. Kolumu kendime çekmeye çalışırken dizlerim üstünde daha fazla kalamadan sırtımı duvar boyu kaydırdım, gözlerimi güçlükle açtım. Affan'ı karşımda, gövdesi çıplak gördüm. Tişörtünü koluma dolamış bastırırken sararmış, neredeyse bembeyaz olmuş bir çehreyle bana bakıyordu.

"Manyak mısın sen?" dedi tek solukta. "N'aptın?"

Yalın arkasından yaklaştı. "Merdivenden falan düştün zannettim, bir şey olmuş gibi niye bağırıyorsun öyle?"

Herhalde merdivenden düşsem, acıdan baygınlık geçirirdim. Gözlerimin önünde hâlâ benekler vardı sanki, kesik kesik soluyordum. Affan'a bir cevap veremeden koluma kaydırdım gözlerimi ama kesiği göremiyordum. Sıcaklık bütün vücudumu kaplarken, Affan diğer elini omzuma koydu. "Lal, kesiği ufak gördüm ama... iyi değilsin sen. Yara mı vardı, damarına mı geldi?"

Sadece, "Senin yüzünden," diyebildim.

Gözleri kolumdan sonra yerdeki bıçağa, kapıya bakıp başını tekrar eğdi. Karşılık vermeden, "Hastaneye götüreyim mi seni?" diye sordu.

"Alt tarafı kesik, abartıyor işte..." Yalın burnundan soluyordu.

Ani acı hissiyle elim ayağım boşalmış, yer bile ayağımın altından kaymıştı sanki. Kumaş kesiğe değince bir daha inledim ve Affan hızlıca dirsek altlarımdan tuttu, beni kaldırırken yüzümden an olsun ayırmadı gözlerini. "Abartmadığını biliyorum." Göz kapaklarımın düştüğünü görünce yanağıma hafifçe vurdu. "Temizlesem daha mı çok acır, bir şey söyle."

Anlamasına şaşıramadan, "Evet," dedim.

"Tamam, o zaman saralım," derken Yalın'a döndü. "Banyoda ilk yardım çantasını getir."

Yalın yerinden kıpırdamadı.

Affan'ın dudakları hafifçe gerildi. "Bir şeyleri sorgulamanın sırası değil Yalın."

Arkadaşı istemeyerek arkasını döndü ve banyoya gitti. Sadece bir an olsun beni anlamak, beni sevmek istemiş miydi acaba? Ne saçma, Elçin'in dediği gibi herhangi birisiyle aramda kurulacak bir yakınlık imkansızdı.

"Böyle acıyor mu?" diyen sese, Affan'a baktım. Tişörtü kolumun etrafına sarıp kan akışını durdurmak için hafifçe bastırıyordu.

İlk yoğun, keskin acıyı atlattıktan sonra kendi başımın çaresine bakabiliyordum. Yıllardır böyle olduğu için alışmıştım. Kolumu kendime çekmek için hamlede bulununca Affan'ın kolumu tutan elleri de benimle hareket etti. "Sen mi iyileştireceksin? Yapma lütfen, kim yüzünden oldu bu..."

Dizlerimi kırarak oturduğum yerden kalkarken Affan'da kolumu bırakmayarak benimle doğruldu. Yakınlığından taviz vermeden, "Suçlamalarına aldırış edilecek vakit değil," dedi. "İnelim, koltuğa otur biraz."

"Ellerin titriyor, ben yaparım," dedim koluma sardığı kumaşı çekerek.

Birkaç dakika kendime gelebilmek için aşağıya indim. Ayaz attığım çığlıktan sonra bile tepki vermemişti, konuşmamıştı. Bana n'olduğunu nasıl merak etmezdi? Güya alıştım ama üzülüyordum işte.

Aşağıya inip deri koltuğa oturduğumda Affan önümde yer aldı, eğilip aceleyle kumaşı kaldırınca ben de kesiği ilk kez görmüş oldum. Bir parmak boyunca, yüzeysel ama yakıcı bir kesikti. Kan akışı yavaşlasa da devam ediyordu. Affan tişörtünü temiz tarafıyla çevirip bir daha bastırdı. "Bıçak tutmayı bile bilmiyor musun sen?"

Kolumu çektim. Göz karartım geçmiş, nabzım yavaşlamaya başlamıştı. "Suçlu da ben oldum, ne güzel... Gerçekten, bu dünya sana güzel."

"Acı eşiğin çok düşük, doktor testlerde bir şeyi gözden kaçırmış olmalı. Nerede hata yaptıysa bulsun, bir çaresine bakalım." Tişörtünün ucuyla avuç içime akmış kanı yavaşça sildi.

"Dünya diyorum, sana güzel."

"Öyle," diyerek elimi tuttu. Elimi tuttu. Tuttu.

Nasıl hissetmem, çıldıracağım...

"Tentürdiyotla temizleyecek misin?"

Yalın'ın sesini duyunca kolumu çektim ve kumaşın sürtünüşüyle inledim. Affan benim yerime, "Hayır," dedi. Onun getirdiği birkaç parçaya baktı, oksijenli su olduğunu tahmin ettiğim şişeyi alınca geriledim. "Yok, o da olmaz."

Yalın belirgin şekilde kızdı bana. "Ne bu naz be? Hem acıyor diyorsun hem pansuman yapma diyorsun?"

"Her şeye karışmak zorunda mısın, ben Affan'la konuşuyorum."

Affan sırasıyla ikimize bakıp oksijenli suyu bıraktı ve arkasını dönüp hızlı şekilde mutfağa yürüdü. O dönerken Yalın ile bakıştık ve Affan, ıslattığı bir pamukla yaklaştı. Kolumdaki kumaşı kaldırıp tenimdeki kanı silerken hepimiz sessiz kaldık. Bu sıkıntımın bir an önce çözülüp hafızalardan silinmesini istiyordum.

Affan sargı bezini kolumun etrafına doladı ve bant ile tutturdu. Kolumu kendime çekip ağırca hareket ettirdim, kumaşın sürtünüşü kaşıntı ve sızlama yapıyordu. Ama ilk anki acı neydi öyle, vücudumu korumaya dikkat ettiğim için bir süredir böyle acımamıştı canım.

"Bir daha böyle dikkatsiz davranma," dedi Affan, doğrulurken.

"Değil mi? Kaygıdan ellerin falan titrer sonra..."

Beni hiç duymamış gibi eşyaları topladı ve doğrulunca yüzüme, gözlerime bir dakika kadar baktı. Yalın'a üst katı gösterirken, kendisi de uzaklaşmaya başladı. Başımı arkaya yatırıp bir süre dinlemek üzere gözlerimi yumdum.

*

Seneler önce.

Rusya.

O zaman on, on bir yaşlarındaydım, Rusya'da mevsim bahardı. Rusya'nın baharı öyle sıcak falan değildi. Öğlene kadar okula, okuldan sonra yüzme kursuna gittiğim günlerdi. Babam okumama çok önem verirdi, eğitime de. Bu yüzden neredeyse evde hiç vakit geçirmezdim ama babam yine de her zaman o ilaçları içirmek için vakit bulurdu. Rızam olsa da, olmasa da.

Yine okuldaki günlerimden birisiydi. Ders arasında çoğunluğu kız olan arkadaşlarımla okulun arka bahçesindeydik ve daha önce olduğu gibi, yine canımın acısından dolayı ağlıyordum. Bu oyunları arkadaşlarımla defalarca oynamıştık ama artık eskisi kadar neşelenmiyor, mutlu olmuyordum.

Çünkü artık canım yanıyordu. Önceden böyle değildi ama zamanla vücudumda bir şeyler değişmişti. İlk fark ettiğimde de arkadaşlarımla beraberdim, onlarla oyun oynuyordum. Hep birbirimizi kovalarken sık sık düşer, üstümüzdeki tozu bile süpürmeden kalkardık ama artık... her düşüşüm bir öncekinden daha çok canımı acıtıyordu, yere düşünce öyle kolay kalkamıyordum. Anlamıyordum ama korkuyu hissediyordum ve ablamın benden önce yaşadıklarını yaşıyordum.

O gün yine düştüm ve kız arkadaşlarım kalkamadığımı, üstelik bir de inleyip ağlamaya başladığımı görünce etrafımı sardılar. Beyaz okul gömleklerimiz, diz hizasında siyah eteklerimiz ve saçlarımızda kurdelelerimiz vardı; okulda siyah kurdele ile toplardık saçlarımızı.

Elena, "Yine niye ağlıyorsun!" dedi, kendileri de düşüyor ama hemen kalkıyorlardı, üstelik eskiden ben de öyleydim. "Dizin biraz soyulmuş, o kadar. Zaten düşeceğim diyerek eskisi kadar da koşmuyorsun, düşünce de bir saat ağlıyorsun. Mız mız mız."

Ben dizlerimi ovalarken çevremi saran diğer üç kız da hemen kafalarını salladılar. Hepsi sarışındı, hep birbirlerine benzetmişimdir onları. Bir tanesi, "Gerçekten de öyle," dedi. "Bilerek mi yapıyorsun? Biz de düşüyoruz ama hemen kalkıyoruz, sen niye böyle yapmaya başladın anlamıyorum. Böyle nasıl oynayacağız?"

Çorabımdaki tozları silip burnumu çektim. "Geçecek ama neden öyle diyorsun? Yine kovalayacağım sizi, bu kez düşmeyeceğim."

"Ama çok yavaş koşuyorsun, hiç eğlenceli olmuyor. Sen oynamasan mı artık?"

Düşmemek için yavaş koşuyordum.

Diğer arkadaşlarımdan birisi, "Ben kovalamam," dedi. "Hiç sevmem, kovalamak sıkıcı."

"Ben kovalayacağım," diyerek sesimi yükselttim. "Hemen bırakıyorsunuz, siz nasıl arkadaşsınız ya?"

Elena bir adım öne çıkıp bana yaklaştı ve dizlerime bir daha baktı. "Ben senin neden böyle davrandığını anlıyorum."

"Canım acıdığı için, neden olacak?"

"Hayır, ondan değil," dedi arkadaşı ve kararlı şekilde başını salladı. "Sen günler önce düşünce Nico sana yardım etmişti, beraber kalkmıştınız. O günden sonra niyeyse düşünce hep ağlamaya başladın, gelip sana yardım etsin diye değil mi?"

Etrafını saran kız arkadaşları büyük bir buluş yapmış gibi Elena'ya ve sonra birbirlerine bakıp kafa salladılar. "Evet, bilerek ağlıyorsun. Yoksa neden hep oynadığımız oyunda böyle mızıkçılık yapıyor olasın?"

O an şok oldum, öyle acı çekerken Nico aklımın ucundan bile geçmiyordu. Üstelik... ben neden birisine muhtaç olmak için uğraşayım, ne kadar da iğrenç. Hakkımda böyle düşünecekleri ne yapmıştım ki? Diz kapaklarıma bakarak doğruldum ve karşılarına geçince, "Ben erkekler için hiçbir şey yapmam," dedim Elena'ya. "Zaten ben Nico ile bir gün sevgili oldum, ayrıldığımda da ağlayan oydu. Ben hiç ağlamadım, ağlamam da. Niye onun için yapayım ki?"

Kızlardan birisi, "Sana inanmıyoruz," dedi.

Yüzümü çevirdim. "Nico'ya aşk mektubu yazıyordun sen, tabii ki inanmazsın."

Kız burnundan solumaya başlayıp üstüme gelince daha önceleri hiç yapmadığım bir şey yaptım, korkarak geri çekildim. Çünkü değilim, artık eskisi gibi değilim. Birisi beni itince bile kolumda darbe etkisi, bir yere çarpınca sızı hissediyordum.

"Öyle bir şey yapmadım!" diye bağırdı bana. "Nico bana yazdı."

"Tamam," demek zorunda kaldım, hep birlik olup benim üstüme gelmesinler diye. Oysa ben kaçmazdım, korksam belli etmezdim. Ben böyle birisi olmak istemiyorum. "Ben yanlış anladım demek." Doğru anladım oysaki. Of ya.

Kız yine konuşacakken bir anda gerileyip ellerini hemen indirdi ve ardından omuzlarımda el hissederek irkildim. Arkamı dönüp bakınca ablamı gördüm, boyu sadece benden değil, diğer kızlardan da uzundu ve gözlerini kısmış onlara bakıyordu. Onu görünce dünyalar benim oldu, korkusuzluğum geri geldi. Kollarımı ona sardım. "Beni okuldan almaya mı geldin?"

"Evet," dedi ablam saçlarıma dokunup ve sonra kızlarla aramızdaki boşluğa ilerledi. Her birine sırasıyla baktı. "Lale neden ağlıyor?"

Kızlar korku ile birbirine bakıp bir hizada gerilediler. Ablam artık lisede okuyordu ama beni çok kez okuldan almıştı, bu yüzden onu tanıyorlar ve biraz korkuyorlardı. Elena hemen, "Yere düştü," dedi benim için. "Ona yardım ediyorduk. Değil mi Lale? Değil mi?"

Ablam çok güzeldi, çok havalıydı; o an düşündüğüm ona ne kadar hayranlık duyduğumdu. Boyu çok uzundu, kızlar onun karnına ancak geliyordu. Omzunda çantası, kısa şortu ve çok güzel hırkası vardı. Bana dönüp, "Seni bunlar mı düşürdü?" diye sordu.

"Yok," dedim, bir kere ben yalan söylemezdim. Yani, ablam yapmamı isterse yapardım sadece. "Kovalamaca oynarken düştüm."

Ablam dizlerime, yırtılan çorabıma bakıp ne kadar acı çektiğimi anlıyormuş gibi gözlerini yumdu ve kızlara döndüğünde, onların çoktan arkasını dönüp koştuklarını gördü. Arkalarından, "Aptallar," diye söylenerek bana döndü ve eğilip yüzümden öptü, saçlarımdan da. "Artık kovalamaca oynama, sürekli düşüp ağlıyorsun."

Kızlar gittikleri için artık ağlayabilirdim, ablamın yanında ağlayınca utanmıyordum. "N'apayım, böyle oturayım mı sadece sıramda? Sıkılıyorum, oynamak istiyorum."

Ablam, "Ama canın yanıyor, vücudunda bir sürü yara oluştu," dedi.

Ablamın da canı çok yanıyordu ama o artık vücuduna dikkat etmesini benden daha çok öğrenmişti. Daha az yaralanıyor, sürekli yanında merhem gezdiriyordu. Hatta benim çantama da krem koyuyor, canım acıdığında sürmemi söylüyordu. Bazen unutuyor, bazen sürmeye çalışıyordum ama bir türlü bedenimin artık eskisi gibi olmadığını anlamıyordum. Hiçbir şey bir anda olmamıştı, etkiler yavaş yavaş, azar azar ortaya çıkmıştı ve her düşüşüm, artık daha çok acıtıyordu.

"N'apacağım bu yaralarla?" dedim kollarıma ve bacaklarıma bakarak.

Ablam kendini benim boyuma hizalamak için dizlerinin üstünde eğildi. Eskiden annem gözüme çok güzel geliyordu, artık ablam. Ben kimi sevsem o dünyanın en güzel insanı oluyordu sanki. Ellerimi kaldırıp öptüğünde yine o korkutucu his belirdi; hissizliğin hissi. Ellerim de artık eskisi gibi değildi, ablamın öpücüğünü belli belirsiz algılamıştım.

"Yarasız olacaksın," dedi ablam ama benimle aynı boya inebilmek için dizlerini yere koymuştu, bu yüzden ben de onu kaldırmak istedim. "Koşmayacaksın, oynamayacaksın, düşmeyeceksin, çarpmayacaksın, vurmayacaksın... Acı çekmemek için yara almayacaksın."

"Böyle duracak mıyım sadece?" dedim ona, üzülerek.

"Evet, duracaksın. Ben bizi kurtaracağım." Ablam annemi de babamı da sevmiyordu ama o an bahsettiğinin bizi onlardan kurtarmak olduğunu düşünmemiştim. Çünkü vücuduma neler olduğu gibi bazı şeyleri anlasam da hâlâ ablam kadar çok düşünemiyordum.

Ancak iki yıl sonra babamı öldürmeyi denediğinde anladım bunu.

*

Gözlerimi açtığımda uykudan uyanmış gibi sisli, bulanık bir zihnin yorgunluğunu yaşıyordum. Tavandaki parıltısız, sade avizeye bakıp yavaşça boynumu kaldırdım ve salondaki yalnızlığımı izleyip Ayaz'ın yanına çıkmak için doğruldum. Kapısı önüne oturup hafifçe tıklattım. "Ayaz, hâlâ mı sürdüreceksin bu sessizliği? Canımı çok sıkmaya başladın."

Çığlığıma bile tepki vermemesi bana o kadar dokunmuştu ki, onunla tekrar konuşacak hevesim kalmadı. Fakat ya Affan'ı ya da Ayaz'ı ikna edemeden dışarıya çıkmasını sağlayamazdım. Bir şey yapmam lazımdı.

"Ya pişmanlık duyarsan?" diyen Yalın'ın sesini duyunca kafamı kaldırdım, ses Affan'ın odasından gelmişti. Kapı hafifçe aralanmış olsa da henüz dışarıya çıkmamış, kapı önünde ayaküstü konuşuyorlardı. "Bir şeyler hatırladığında ayrıldığına pişman olursan?"

"Canı yanıyor," dedi Affan.

"Elçin'in mi? N'aptın ki? Üzdün mü onu?"

Hemen yılbaşı gecesini hatırladım. O gece zehirlenmiş de olsam benim aklımda kalan en net görüntü, havai fişeklerin altında öpüştüklerini görmem olmuştu. Ya konuşulanlar, Elçin'in hakkımda söyledikleri...

"Sen niye bu kadar ilgilendiriyor?" dedi Affan.

"İlgilendiğimden değil... Sadece Elçin'i üzmek istemezsin."

"Niye? Deli divane aşık mıydım ona?"

Kalbimde, beni hayrette bırakan bir korku oluştu ve Yalın, "Ben seni hiç öyle görmedim," dedi. "Sadece... pişman olacağın şeyler yapmanı istemiyorum, bir daha düşün taşın diyorum."

"Yalın," dedi Affan, sıkıldığını hemen anladım. "Hatırlamak istediğim tek kişi Duru."

"Biliyorum, kafan da çok karışık ama..." konuşmalara bakılırsa Yalın'da farklı bir durumda değil gibiydi. "Biraz daha sabır göstermeni istiyorum ona."

Kısa sessizlikten sonra, "Neden Elçin'i bu kadar önemsiyorsun?" diye sordu Affan. "O kadar iyi bir kız mı? Benimle sevgiliyken seninle de yakın arkadaş mı oldu? Oysa sürekli onunla atışıyorsun?"

"Yok ben, şey... senin için diyorum. Ayrıca..."

"Ayrıca ne?" diye sordu Affan.

"Onunla atıştığımda problem yok da Lal'le tartıştığımda neden problem oluyor?"

Onları dinlemeyebilirdim, bile isteye her sözlerine dikkat ediyordum fakat o an burada olduğumu belli etmek istedim. Konuşmalarına kulak vermeden önce düşündüğüm şeyi icraat döküp bir anda bağırmaya başladım. Affan'ı yıldırmak için bir yerden başlamalıydım.

Bağırmam holde yankılanınca Affan kapıyı hızla açtı ve doğrudan buraya bakıp beni gördü, yaklaşırken ellerini iki yana açtı. Omuzlarımı silkip sebepsizce bağırmaya devam ettim ve Yalın'da arkasından çıkarak, "Yine n'oldu?" dedi.

Nefesim tükenince bir anlık ara verdim ve tekrar çığlık atıp bağırınca Yalın ellerini kulaklarına kapadı. Affan, "Bu ne şimdi?" dedi.

"Yıldırma politikam," demek için sustum ve sonra bağırmaya devam ettim.

Yalın kaçar gibi odasına ilerledi. "Delireceğim Allah'ım, vallahi delireceğim..."

O kapısını kapatınca Affan biraz daha yaklaştı. Kolumu diğer kolumla tutuyor, doğrudan ona bakıyordum. Tamam, işe yarama ihtimali düşüktü ama sadece duramazdım ya. Boğazım acıyınca durup yutkundum ve tekrar bağırdığımda Affan elini hafifçe havada salladı. "Müzik dersi falan mı aldın? Nameli bağırıyorsun."

Doğru, küçük yaşlarda birçok ders almıştım, sesimi nasıl çıkarabileceğimi öğrenmiştim. Kaşlarımı çatıp elbette cevapsız bıraktım ve Affan kulaklarını kapatmadan beni seyrederken, Yalın'ın az önce kapattığı kapı hızla açıldı. Bana yüz buruşturup Affan'a döndü. "Doğa geliyor, arabasını yolu başında gördüm."

Affan başını bana çevirip daha süratli yaklaştı. "Odama gir, saklan."

Susup ayağa kalkarken, "Hayır," dedim.

Affan karşımdaki yerini alırken, "Ne hayır?" dedi. "Doğa kaybolduğunu zannediyor, unuttun mu?"

"Eğer kapıyı açmazsan kaybolmadığımı, yalan söylediğini öğrenir."

Yalın hemen, "Aslında harika fikir," dedi. "Kalbin de uyuyorken seni alıp gider."

Kendime son günlerde ona bana davrandığı gibi üzücü davranacağımı söylemiştim ama her zaman başarılı olamıyordum. Sert bakışlarına karşılık verirken, "Merak etme," dedim. "Öleceğim, eninde sonunda mutlu olan sen olacaksın."

Dudaklarını birbirine bastırıp gözlerini kaçırırken, Affan beni kolumdan tutamadığı için omzumdan tuttu. "Odama geç, Doğa bağırıp çağırıp, biraz stres atıp gidecektir."

Kendimi elinin altından çekip geriledim, kolum yaralı olduğu için beni sıkı tutamıyordu. "Ayaz'ı çıkarırsan, ya da beni de onunla odaya koyarsan saklanırım, yoksa sizinle aşağıya ineceğim."

"Söz konusu sensin," dedi Affan, farkında değilmişim gibi.

"Senin için mi? Benim için söz konusu Ayaz çünkü."

Sertçe yükselen göğsünü kaşıyıp bana bir daha yaklaşınca hızla sıyrıldım, merdivene hızlandım. Affan kolumdan tutamadığı için sadece arkamdan gelebildi ve ben son basamağa inince, camdan dışarıda, buraya yürüyen Doğa'yı gördüm. Dışarıdan evin camları karanlık ve flu olsa da görünüyordu, dikkatli bakılınca seçiliyordu. Tabii ki evden dışarının görüldüğü gibi net değildi ama Doğa beni fark etmiş, kapıyı çalarken çantasını elinden düşürmüştü.

"Yanımdan gitmek istiyorsun herhalde," diye soluyarak yanımdan geçti Affan.

Çenemi kaldırarak aşağıya indim ve Doğa kapıya deli gibi vururken, Yalın'da arkamızdan geldi. O da güvenliğim, yalanımız için kendimi saklayacağımı sanıyor, şaşkınca bana bakıyordu. "Seni götürmek isteyecek, neden yapıyorsun böyle bir şeyi?"

"Götüremeyecek," dedim.

Kapı açıldığında Doğa eşikten şaşkınca geçti, Affan onun çıkarmadığı ayakkabılarının yerde bıraktığı izlere bakarken huzursuz oldu, dikkati dağıldı. Onu tutup ayakkabılarını gösterdi ama Doğa doğrudan, şaşkınca bana bakıyordu. "Sen... buldunuz mu?" Yalın ile abisine döndü.

"Çıkar şunları," dedi Affan.

Doğa gözlerini kırpıştırıp topuklu botlarını çıkardı, dışarıya bırakıp bir daha içeriye geçerken Yalın'da oflayarak kendini koltuğa bıraktı. Sessiz kaldım ve Doğa bana yaklaşıp baştan aşağıya süzerken, "Nereye kaçtın sen?" diye sordu, tamamen afallamış ve dalgın görünüyordu. "Demek bulundun, abim mi buldu?"

Affan yaklaştı ve elleri cebine yerleşirken, sırasıyla ikimize baktı. "Neden geleceğini haber vermiyorsun?" diye sordu kız kardeşine. "O kadar yolu yalnız mı geldin?"

Sadece iki saatti ama belki de hastalığı yüzünden endişe duymuştu. Affan'ın endişeli halini pek görmezdim, bu yüzden belki de gelmesinden rahatsız olduğu için de demiş olabilirdi. Doğa abisine ve koltuktaki arkadaşına bakıp, "Babam dün, Milena'nın üç gündür kayıp olduğunu söyledi," dedi. "Ama burada... onu merak ettiğim için gelmiştim."

"Merak mı?" diyerek söze girdim. "Hayır, sen kendin için endişe duydun, ben umurunda değilim."

Açıkça dile getirdiğim duyguma karşılık kafası daha da karıştı ve çantası ile, kabanını koltuğa doğru bıraktı. Giyimi sade, saçları salık, cildi makyajsızdı. "Ortada bir anlaşmamız var," dedi. "Babam test sonuçlarını söyledi, artık her şey kesinleşti."

Tabi vakit kaybetmemişti, artık Doğa'da kalbime kendisininmiş gibi davranacaktı. Bana yakınlaşmasından huzursuzlanıp bir adım geri çıktım. "Ama hâlâ oğlum kayıp ve suçu kesinleşmiş değil," dedim. Yalın koltukta kıpırdanınca Affan ona bir bakış attı. "Suçu kesinleşse bile... kendimi hiç ölmeye hazır hissetmiyorum."

Doğa gerilmeye başladı. "Böyle konuşmadık Milena."

"Ne konuştuğumuzun ne önemi var?" dedim. "Siz sanki yasal, ahlaklı bir şey mi yapıyorsunuz ki ben sözümden vazgeçmeyeyim? Açıkçası Duru için çok üzgünüm ama..."

Gözleri yanmaya başladı. "Kardeşimin adını ağzına alma!"

Affan evinde, sağa ve sola doğru yürümeye başlarken kafasını çevirip baktı. "Bağırma."

Eliyle beni gösterirken, "Ne diyor, duymuyor musun?" dedi. Aman merak etme, duyuyor. "Vazgeçmiş. Ben de vazgeçeyim, kalbimin yerine kardeşimin dünyaya geri dönmesini isteyeyim olur mu? Hı Milena, böyle bir şey mümkün mü?"

Mümkün olsa ölmeyi tercih eder miydi? Kimi seçerdi? Kardeşi mi, kendisi mi? Bu, belki de saatlerce tartışılacak bir kaosa dönüşeceği için, "Peki benim suçum ne?" dedim. "Bence benim suçum yok. Sen, ailen Ayaz'ı böyle yetiştirdiğim için suçlu olduğumu düşünüyorsunuz ama sorumlusu ben değilim."

"Yani oğlunun mu ceza çekmesini istiyorsun?" dedi. "Hapse girmesini, belki de... başına bir şey gelmesini?"

Onun gerçekten bir kalbe ihtiyacı vardı, hasta olduğundan değil, katılaştığından. Ama tabi, Ayaz'ın ölmesini ister, çünkü kardeşini onun öldürdüğüne inanıyor. Hep böyle yapıyorum, hem kendime hem de onlara hak veriyorum, sıkışıp vicdanımla korkularım arasında kayboluyorum.

Doğa, Ayaz için ne kadar korktuğumu görünce biraz rahatladı; çünkü uğruna her şeyi yapabileceğimi bilmek kalbimi ona yaklaştırıyordu.

"Babam çocuktan bir haber almadı mı hâlâ?" diye sordu Affan.

Yalın bir homurtu çıkarınca Doğa ona baktı ama Yalın yanına gelen Zeus'a homurdanmış gibi yaptı.

"Rusya'da, ona benzeyen bir çocuğu görmüşler ama ailesi çoktan almış, sanırım o değilmiş." Doğa bunun üstünde pek durmamış gibi anlatıyordu, Ayaz olacağına ihtimal vermemiş gibi. Oysa...

"Tüh," dedi Yalın. "Yer yarıldı içine girdi sanki."

"Babası da bulundu," dedi Doğa. "Nasıl ortaya çıkmaz, aklım almıyor."

Affan sehpaya eğilip sigara paketini aldı ve burun kemerini sıkarak bir dal çıkardı. Dikkatimi çeken hareketinden kaçırdım gözlerimi ve Doğa tekrar bana yaklaşınca unutup kolumu kendime sardım, böylelikle o da kolumu fark edip, "N'oldu?" diye sordu.

"Kaçtığımda yaralandım," dedim, en azından Affan'ın yalanını ortaya çıkarmak istemedim.

"Neden kaçtın ki?" dedi, biraz meraklanmış görünerek. "Korktuğun için mi?"

"Sadece korkmak değil, böyle yaşamak ağrıma gidiyor; esirden farksızım. Anlatıyorum da ne, hanginizin umurundaki... Neyse, kimsenin umurunda değilse ben başımın çaresine bakarım..."

"Kimsenin mi ondan emin değilim," dedi Yalın.

"Ama kaçamadın," dedi Doğa. "Yapamadın."

"Sağ ol ya, ben farkında değilim," dedim. Ne yani, başarısızlığımı gözüme sokmak zorunda mıydı? İyi madem, bende ona hoşuna gitmeyen şeyler söylemeye devam ederdim.

Doğa, aklına yeni gelmiş gibi, "Belki de kocanla kaçacaktın," dedi.

Affan etrafında bir tur dönerek sigarayı bitirmeden fırlattı.

Doğa ile ona baktık, sigara dumanı sızsın diye kapıyı açmış, şakağını ovuyordu. Abisini inceleyip, "Bir şey mi oldu?" diye sordu.

Yalın, "Sıkıldı," dedi Affan için. "Tüm bu saçmalıklardan."

"Ee, test sonuçları belli olduğuna göre Milena'nın burada kalmasına gerek yok." Kollarını göğsünde kavuşturdu. "Babama söylemediniz değil mi?"

Affan'ı koruma isteğiyle, "Yeni döndüm," dedim. "Açlığa ve susuzluğa dayanamayıp. Söylemeye vakitleri olmadı ama sen de söylemeyeceksin."

Muhtemelen telefonunu almak için çantasına yürüyordu ki bana baktı. "Anlayamadım? Sen mi karar veriyorsun?"

Affan omzu üstünden bize döndü, bana baktı. Kardeşine, "Evet," dedim. "Bu sefer ben karar veriyorum."

Doğa onu tanıdığımdan beri karmakarışık hisleri olan bir kızdı ama o saniye net şekilde sinirlendiğini gördüm. "Ne diyorsun sen be?"

Kendisine yaklaştım. "Biraz baş başa konuşalım mı?"

Yalın heyecanlandı. "Saç baş kavga mı edeceksiniz?"

Affan'da yaklaştı, o aromalı sigara kokusu onunla geldi. "Bir şey mi oldu?" diye sordu bana.

Kolunu tutup onu çekmeye başlayınca Doğa afallayarak benimle geldi. "Ne diyeceksin?"

Onu her zaman kaldığım odaya çekiştirirken huzursuz oldu, acaba anlamış mıydı? Affan'la Yalın'ı arkamızda bıraktık ve girince kapıyı kapattım. Etrafına bakarken ellerini pantolonunun arka ceplerine koydu, yatağımı ve dolabımı inceledi. "Demek burada kalıyorsun?"

Affan'ın her an gelebileceğini düşündüğüm için oyalanmadan, "Babana hiçbir şey söylemeyeceksin," dedim.

"Ne geveliyorsun sen ağzında? Neden söylemeyeyim? Birçok insan seni arıyor, babam gün aşırı bununla uğraşı..."

"Eğer sen söylersen ben de babana Rauf'la aşk yaşadığını söylerim."

Yüzüne hızlı yerleşen şok ve inkâr ifadesine bayıldım. Onları hiçbir şekilde etkileyemiyor, bana dokundukları gibi dokunamıyordum. İlk kez mi yapabilmiştim bunu? Sanırım.

"Aklını mı şaşırdın sen?" diyerek telaşla bana yürüdü. Korkarak kapıya baktı, beni kapıdan uzaklaştırarak kendisiyle cama doğru çekti. "Kim söyledi bunu sana? Rauf mu?"

Açıkça, "Öpüştüğünüzü gördüm," dedim ve kendimi tutamadan şunları ekledim: "Onunla nasıl öpüşüyorsun, iğrenç! Öpüşmek değil, onunla öpüşmek iğrenç. Ama tabi, beni hiç ilgilendirmez. Ya aileni? Kesinlikle ilgilendirir, yani umarım ilgilendirir ve bunu medeniyetle karşılamazlar..." bir yerde sustum. "Hoş karşılarlarsa planlarım suya düşer."

Söylediğim her kelime de elleri daha yoğun bir şekilde titredi, bunu görünce kolumu kendime çekip korudum. "Nerede ne gördün ya sen?"

"Doğum gününde, bebek bakım odasında."

"Milena," diye endişe içinde adımı yükseltti. "O zamandan beri mi biliyorsun? Abime, Yalın'a bir şey söyledin mi?"

Korkusuna bakılırsa ailesi bunu iyi karşılamazdı, o yüzden rahatladım; hâlâ kozlarım vardı demek. "Söylemedim," dedim. "Doğru anını bekliyordum, baktım şimdi gizlenmeye ihtiyacım var..." neyse, planlarımdan çok da bahsetmeye gerek yoktu.

"Bak evet, Rauf'la beraberiz ama ailem bunu bilmemeli." Yüzü perişanlığa büründü. "Babam Rauf'u öldürür."

Ah, harika, harika!

Heyecanımı belli etmemek adına gülümsememi içimde sakladım. "Ya baban, sana bir şey yapar mı?" Tamam, Doğa'yı sevmiyorum ama babası ona da öldürmezdi herhalde değil mi? Her şeyi kızı için yapıyordu zaten.

"Bana çok çok fena kızar," dedi hayal ediyormuş gibi gözbebekleri büyüdü. "Bunu söyleyemezsin, mümkün değil."

"Söylemem, sen de söylemezsen." Birisini ilk kez böyle yakışıksız şekilde tehdit ediyordum, kendime de inanamıyordum. Elimi ağzımı kapatıp gülüşümü sakladım, biraz ciddiye alınmam lazımdı.

"Beni tehdit mi ediyorsun?"

Omzumu silktim. "Evet."

İdrak etmesi biraz zaman aldı, oysaki ilk andan beri zaten tehdit ediyordum. Sinirle gülüp üzerime geldi ve beni omuzlarımdan, arkadaki cama doğru iterek yüzüme alçaldı. "Sana inanacaklar mı?"

Doğrudan, "Affan inanır," dedim. Ve ardından ben de onu ittim.

Çehresindeki o pembe renk soldukça soldu. "Nereden biliyorsun?"

"Kimseye böyle bir iftira atmayacağımı biliyor."

Sırtımdaki sızlamayla ona olan sinirim artmıştı, bu yüzden muhtemelen bana baktığı gibi bakıyordum kendisine. Başını yana yatırıp omuzlarımdaki ellerini oldukça sıktı, baş parmakları omuz çukurlarıma battı. "Bizdeyken de fark etmiştim, bu dediğinle daha iyi anlıyorum."

Boştaki elimi koluna koyup itince, ellerinden birisi boşluğa düştü. "Neyi anlıyorsun acaba?"

"Abimi baştan çıkartmaya çalışıyorsun, bu durumdan kurtulmak için oldukça akıllıca bir davranış ama abim aptal değil."

Neden fark ediliyordu, ben o kadar şeffaf bir insan mıydım? Gözlerimi Affan'dan alamadığımı görüyorlardı demek. Elçin, o... Fakat Doğa bunu hesapçılıkla, kendimi korumak için yaptığımı sanıyordu. Çenemin sıkılığı yüzünden dişlerim kamaştı ve dudaklarımda alaycı bir gülüş oluştu. "En azından abin yakışıklı, ayrıca kırk yaşında da değil."

"Ne?"

"Abin diyorum, en azından yakışıklı. Aslında sana bu karşılığı verdiğime sevindim, yoksa kalbimi kırdığın için bir anda ağlayacaktım ama sonra bunu söylemek geldi aklıma. İyi dedim ama, hak ediyorsun. Baştan çıkarmışım... Lafa bak, ben hiçbir kadını böyle seviyesizce suçlamam, bence sen de yapmamalısın."

Hâlâ omzumda olan eliyle beni cama daha sıkı bastırınca sabırsız bir soluk aldım. Yüz hatları tamamen gerilmiş halde, "Yalan mı, Elçin'le arası da senin yüzünden bozuluyor," dedi. "Oysa başlangıçta Yalın'la aranın iyi olduğunu düşünmüş."

Gözlerim kısıldı. "Hakkımda mı konuşuyorsunuz?"

"Elçin benim arkadaşım."

Gülümsedim. "Sevgilinden haberi var mı? Madem arkadaşsınız." Kolum acısa da iki elimle birden onu itip kendimi korudum. "Yüz ifadene bakıyorum ve anlıyorum ki haberi yok. Niye, arkadaşın sana benden yakınmış, sen neden hayatını onunla paylaşmıyorsun?"

"Bak, hâlâ sevgili diyor..." ellerini sinirle yüzünden geçirdi. "Bunu kimseye söylemeyeceksin, babamın haberi olursa seni öldürürüm."

"Baban da Rauf'u." Söylediğine göre.

"Bak, sen Rauf'u yanlış anladın, o kötü birisi değildir, benim yaşamam için uğraşıyor!"

"Çok şanslısın, benim için uğraşan kimse yok." Kolumu karnıma doğru yaslayıp sızısına karşı iç çektim. "O yüzden Ayaz ve kendim için benim çabalamam lazım, nereye kadar, nasıl olursa, ne kadar direnebilirsem ya da savaşabilirsem..." hepsine karşı.

Sinirle inleyip yatağımın ucuna oturdu, sanırım benden başka kimse Rauf ile olan aşkını bilmiyordu; çok stresli görünüyordu. "Allah cezanızı versin," dedi. "Senin de oğlunun da."

Dudağımı büküp camdan dışarıya diktim gözlerimi. Abisi lanet diliyordu, kardeşi ceza. Neyse, ben Allah'ı seviyordum, onlar istedi diye olacak değildi. Bende çok şey istiyordum, umarım onlar olurdu.

Kapıya vurulunca bunun Affan olduğunu anladım. O da konuşarak beni doğruladı. "Milena, Doğa, çıkın."

Doğa yataktan fırlayıp bana baktı. "Tamam," diye kabul etti söylediklerimi. "Sen sessiz kalacaksın, ben de."

"Söz ver," dedim. Hemen inanamazdım, belki o da bir şeyler düşünürdü bana şantaj için.

"Söz, başka çarem mi var."

Benim kadar çaresiz olmadığını düşünüyordum, en azından hayatında çok fazla koruyucu insan vardı; yalnız savaşmıyordu. Herkesin ölsün diye değil, yaşasın diye beklediği birisiydi.

Kapıya yürüdüm ve açtığımda Affan'ın elini çerçeveye yaslayıp beklediğini gördüm. Yeşil gözlerimdeki üzüntüyü saklamak için zamanım olmadı, bir saniye içinde fark etti. Kolunun altından geçtim ve Yalın'ın olduğu salona girdim. O da sigara içiyordu, külü tablaya silkerken bana baktı. "Bizden gizlediğin ne var?"

Doğa ile Affan'ın da döndüğünü hissettim. Doğa doğrudan koltuktaki eşyalarına uzandığında abisi ile Yalın onu izlediler. "N'oldu?" diye bir de Affan sordu.

Doğa doğrulup kıyafetlerini giyerken gözleri hızlı hızlı etrafta dolaştı. "Milena benden biraz süre istedi, oğlunu görmeyi çok istiyor; sonra kalbini vermeyi kabul edecek. Bir süre babamdan gizleyeceğim geri döndüğünü."

Yalın hiç anlamadı bu işi. "Ben bir şeyleri kaçırıyor gibi hissediyorum, bu gidişle benim de tarafım değişecek galiba..."

Affan usul usul bana yaklaşıp başımda dikilmeye başlayınca gözlerimi kaçırdım. Bu kadar yaklaşmışken koluma da baktı ve kardeşine, "Seni nasıl ikna etti?" diye sordu.

"Bir şey yaptığından değil," dedi. "Öyle içtenlikle konuşunca... zor bir durumda olduğunu hissettim, en azından oğlu bulunana kadar bekleyebilirim ameliyatı."

Yalın kafasını kaşıyarak sigarasıyla bana yaklaştı, Affan sol tarafımdayken o da sağ tarafımdan şüpheyle bana bakıyordu. "Sen cidden büyü falan mı yapıyorsun?"

Affan, "Sigarayı dışarıda iç," dedi ona, rahatsız olarak.

Yalın uzaklaşırken ofladı da ofladı. Doğa bakışlarını abisi ile aramda dolaştırıp kafasını sallarken, "Eve dönsem iyi olur," dedi. "Babamın geldiğimden haberi yok, bu kadar yolu yalnız geldiğimi öğrenince bir de onun azarını işitmeyeyim." Abisine yaklaştı. "Ne zaman şehre gelirsin, Elçin ile bir araya geleceğiz, sen de olursun." Bana yan yan bakarak söylemişti.

Gözlerimi dışarıya çevirerek yavaş yavaş uzaklaştım Affan'dan. "Arabaya kadar eşlik edeyim sana."

Affan onunla kapıdan çıktığı an arkamı döndüm, parmak uçlarımda koştum. Doğrudan üst kata çıkıp çalışma odasına geçtim, dolapları karıştırıp yedek anahtar aramaya başladım; Yalın böyle bir şeyden söz etmişti. Hiçbir şey bulamadım, çıkıp Ayaz'ın kapısı önündeki yerimi alırken gözlerimi yumdum. Ayaz çığlığıma bile tepkisiz olacak kadar sevmiyorken ben neden bunlara katlanıyordum? Keşke içimde sevgi olmasaydı. Keşke bir kişiyi olsun sevmeseydim, o zaman yeniden kaçardım.

💨

Güya Ayaz'ın odası önünde bekleyecektim, gözlerimi açınca kendimi yatak odasında buldum. Sonraki gün olduğunu, telefonumu alıp tarihe bakınca anladım ve odamdan çıkınca onları görmedim; belki de erken saat olduğundan. Ayaz'ın odası önünde uyuyakaldığımı bile hatırlamıyordum ama Affan'ın beni odama taşıdığı belliydi.

Ayaz'a duyduğum endişe ile üst kata çıkarken başım dönüyordu, dün hiçbir şey yemediğimi hatırladım. Üstelik o da açtı. Kaldığı kapıya vurup sessizlikle karşılanınca tekmemi geçirip inledim, beni bu kadar üzmeyi göze alan adamın odasına çevirdim kafamı; belli ki uyuyorlardı.

"Seni uykusuz bırakan neyse, iyi oluyor, oh olsun sana... Gözünü kırpmadan üzüyorsun beni."

Sızlayan burun kemerimi ovup ne yapabileceğimi düşündüm. Böyle beklemek işe yaramıyordu, o yüzden odasına doğru ilerledim; dün anahtarı bulamamıştım ama başka fikrim vardı. Sızlayan koluma bir göz atıp masasına yürüdüm, üzerinde ne varsa dağıtıp savurmaya başladım. Yavaşça başlayan gürültüye, yaklaşıp raftaki kitapları indirmem eşlik edince kapı sesi duydum. Rafın önünde bir saniye durdum, sonra yürüme sesleri yaklaştı ve kapı açıldı.

Affan açtığı kapının arkasında, sıcak gözlerle bana baktı.

Saçları ıpıslaktı, gövdesi ve vücudundaki tüm oyuklar, çizgiler de. Altına bir gri eşofman çekmişti, hızla odasından çıktığı nefes alışverişinden belliydi. Yerdeki dağınıklığa bakıp alnını ovaladı. "N'apıyorsun?"

"İyiyim iyiyim, sen?"

Odada gürültü çıkaracak başka şey aradım, kitapları daha fazla atmaya içim el vermeyince çıkışa yürüdüm; yanından geçerken Affan yana kaydı ve bir sonraki nefesini karşımda aldı. Duştan çıktığını ilk saniye anlamıştım, adeta üzerinden sıcak buhar kalkıyor ve duş jeli kokusu koridordan buraya yayılıyordu. "Lale, oğlun seninle de konuşmadı, seninle de konuşması için bekletiyorum onu."

"Aç," dedim gözlerim yaşarırken. "Aç aç bekliyor, kim bilir en son ne zaman yemek yedi."

"Boşuna böyle söyleme, aç olması umurumda değil."

Evet, olmazdı ama böyle ilgisizce söylemesi beni rahatsız etti; sevdiğim birinin bu kadar sevilmemesi, hem de onun tarafından... "İyi, o yemek yiyene kadar ben de yemek yemiyorum. Tabi, bunu umurunda olur mu bilmiyorum."

Kafasını arkaya atıp göğsünü sertçe ovaladığında yanından süratle geçtim, gözlerimi odalarda dolaştırıp yatak odasını seçtim. Girince yatağını ilk defa dağınık buldum, üstünde bir iki parça kıyafet vardı. Uyanır uyanmaz duşa girmişti belli ki. Hırsla yataktaki kıyafetleri alıp savurdum, yastığını fırlattım, dolabı açıp elime gelen tüm kıyafetleri çıkarıp attım. Sağa sola savurup yorulana kadar koşuşturdum. Sonra baktım ki adım atacak yer kalmadı, odadan çıktım

Affan koridor ortasında bana bakıyordu.

"Başka bir şey yap," dedi, gözü seğiriyordu. "Ortalığı dağıtma."

"Yok, başka şey yapmayacağım; senin tahammülünün olmadığı şey bu."

Saçlarımı yüzümden çekip gözüme Yalın'ın odasını kestirdim ve oraya attığım iki adımdan sonra Affan karşıma geçti. Eli çıplak göğsünü ovalarken başını yana yatırdı. "Yalın'ın odasına girmeni izleyeceğimi mi sanıyorsun?"

"Neden izlemezsin?"

"Biliyorsun," dedi.

Gözlerimi kaçırıp arkamı döndüm, burnumdaki yoğun koku ile aşağıya yöneldim. Salona geçince önüme gelen her şeyi dağıtmaya başladım. Koltuk minderleri, sehpadaki eşyalar, yemek masasındaki peçeteler derken ortalık bambaşka bir eve büründü ve Affan merdivende belirince yüzünün kızarıklığını gördüm. Görmeye dayanamamış gibi ellerini yüzüne kapattı.

Manyak bu da, dünya yansa umurunda olmuyor...

"Biblo kırıldı," dedim.

"Dokunma kırıklara." Ellerini indirip evinin haline bir daha baktı. "Bugün o kız gelecek, toplar."

Ağzımı açık bıraktı bu. "Nazende mi? Her yeri... o mu toplayacak?"

"Sabaha kadar sürer herhalde," diyerek yüzümü izledi.

Omuzlarım düştü, hayatta böyle bırakamazdım o zaman evi. Ben kimin toplayacağını bile düşünmemiştim ama... Onu yıldırmak için yaptığım hiçbir şey karşılık bulmayınca yavaşça koltuğa geçtim, oturarak yüzümü avuçlarıma kapadım. Hiçbir savaşı kazanamıyorum. Savaş bile denmez, belki kavgaydı bunlar ama... bir kere de benim istediğim olmuyordu.

"Yemek yersen Ayaz'a da yemek götüreceğim."

Elbet ölmesini istemezdi, gerçekleri ondan öğrenecekti; bu yüzden hiç değilse su içirecekti ona. Fakat artık daha fazla aç kalmasına dayanamazdım, ertelemeye de. Kalkıp ona bakmadan mutfağa geçtim, dolabı açıp birkaç şey çıkardım. Affan mutfak kapısında seyrederken Ayaz için iki tane sandviç yaptım, bir bardak su ile tepsiye koydum. Sonra bunu götürebilmek adına, ben de yemek yemeye başladım. Çıkardığım ekmeğe vişne marmelatı sürüp yerken dolu gözlerle dışarıyı seyrettim, her yeri bulanık görüyordum. İkinci lokmadan sonra arkamı döndüm, çabucak gözlerimi sildim. Lokma boğazımdan geçerken canımı o kadar acıtıyordu ki, göğsüme oturması kaçınılmaz oldu.

Ne sandım, ne sandım... göğsüme böyle batan şey o olmaz sandım.

"Bir dilim ekmekten bahsetmiyorum, insan gibi yemek ye."

Önce nefes aldım ki sesim titremesin. Sonra da, "Kes sesini," dedim.

Duraksadı. "Terbiyesizleşme."

Gözlerimi çevirecektim ki, incindiğimi göstermek istemeyip, "Kes sesini terbiyesiz bir kelime değil," dedim.

"Sesini ilk kez o tonda duydum."

"Allah'ım ya, ben ne diyorum, bu ne diyor... Sesimin tonuymuş, ben diyor muyum senin de sesin güzel diye? Neyse, biraz daha asabımı bozarsam başım ağrıyacak, zaten midem de bulanıyor..."

Affan böyle yerli yersiz konuşmalarıma alışkın olduğu için pek aldırmadan önüme birkaç kahvaltılık çıkardı, ekmek sepetini çekti. "Her duygun midene vuruyor."

Tabakları koyarken saç uçlarından yüzüne akan su damlalarına baktım. Hâlâ yarı çıplaktı, saçları ıslakken koyu görünüyordu. Yüz hatları hep böyle, hiçbir şey olmuyormuş gibi düz, sakindi. Ekmeği yarıya bölüp elimin içine kadar koyması yüreğimi titretti, bir daha dolan gözlerimi kaçırdım. Aç olup olmadığımı umursayan tek insan da o.

Öyleyse... ölmemi nasıl umursamayacak?

"Sen en son ne zaman yemek yedin?" diye sordum, merak ettiğimden.

"Sen yersen ben doyarım."

Elini ıslak saçından geçirdi ve arkasını dönüp çıkarken bana bakmadı. Gözlerimi sıkıca yumup elime bıraktığı ekmeği yedim, sadece olsa da o an çok lezzetli gelmişti. Ardından biraz daha atıştırdım.  

Midemdeki boşluğu doldurunca hazırladığım tepsi ile mutfaktan çıktım. Heyecanla üst kata ulaşınca Affan'ın oda kapısına ilerledim. Tepsiyi bir elimle karnıma yaslayıp boşa çıkan elimle kapıyı tıklattım. "Yemeği getirdim, Ayaz'ın odasını aç."

Kurutma makinesinin sesini uzaktan, belli belirsiz duyuyordum ama Affan sesimi de duymayı başardı. Eşofmanı üzerine yatay çizgili, siyah beyaz tişört giymiş halde kapıyı açıp tepsiye baktı. Saçları dağınık ve nemliydi. Odasından çıkarken anahtarı elinde salladı.

"Odadan çıkmayacak, tepsiyi bırakıp ayrılacağız," dedi.

Bir adım arkasından kapıyı açmasını beklerken nemli saçlarının değdiği ensesini izledim. "Niye beni üzüyorsun, anlamıyorum," diye içerledim. Aslında anlıyorum, onun da gerçekleri öğrenmek gibi amacı var ama...

Affan kilidi çevirirken tepkisiz kaldı ve kapıyı açıp benden önce girdi, ilk adımdan sonra duraksadığını görüp ben de girdim ve içeriye bakınca umduğum gibi Ayaz'ı göremedim. Yatağa, yere baktım ve sonra yüzüme serin bir rüzgâr çarpınca başım cama döndü.

Yalın, ellerinde baygın duran Ayaz ile camın önündeydi.

"Yalın, sen..."

Sese kulak kabartınca omzu üstünden bize döndü ve elimdeki tepsi gürültüyle düşerken dudaklarımdan korku dolu nefes çıktı. İleriye çıkmak için hiçbir zamanım olmadı, çünkü Yalın bize baktıktan bir saniyenin ardından tekrar önüne döndü ve gözleri kapalı olan oğlumu, camdan aşağıya doğru fırlatırken hiç tereddüt etmedi.

DEVAM EDECEK.

Siz bunları okuyorsunuz da ben Affan’ın Lal’e şöbiyet aldığı sahne falan yazıyorum :d neyse neyse, yeni bölümde görüşene kadar hoşça kalın. Ve lütfen bölümden ayrılmadan son yorumunuzu bırakıp oy verin.

💚🤎