0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

17: SAKLANMAK.

Yazı Boyutu
100%

Merhaba balımm!

Yazdığım en uzun KALPDEŞEN bölümü oldu, ayrıca bence en yoğunu. Keyifle okumanızı diliyorum, lütfen okuma sırasında paragraf arası YORUMLARINIZI bırakın. 🤍

17: SAKLANMAK.

Kaçmak için üç şeye ihtiyacım vardı; pasaport, para ve araç.

O gün eve gidip eşyalarımı aldığımızdan beri pasaportum kendimdeydi, dolapta saklıydı. Fakat ne para ne de arabam yoktu. Bu ev şehirden uzak olduğu için ancak bir araba ile uzaklaşabilirdim. Ve ülkeyi terk edebilmek için de paraya ihtiyacım vardı.

Ertesi gün ihtiyaçlarım dışında odadan hiç çıkmadım. Günün tamamında bir plan kurmaya çalıştım. Gece aklıma ilk gelen Ayaz'ın ortaya çıktığını Affan'la paylaşmaktı ama onun fotoğrafını gördükten, odaya dönüp ilacın olduğu rafa baktıktan sonra bundan tamamıyla vazgeçtim.

Ayaz, Kerim'in söylediği doğru ise kendisini babamdan nasıl kurtarmıştı bilmiyordum ama oğlumdan haberleri olduğu ilk an almaya gideceklerdi. Hep istedikleri buydu ve Ayaz'a ulaştıktan sonra hakkımdaki düşüncelerinin hepsini gerçekleştirmeye başlayacaklardı.

Belki önce Ayaz'ı inciteceklerdi, onu bana göstermeyeceklerdi. Bu sırada zaten ailesi artık test sonuçlarını öğrenmiş olur, beyin ölümüm için o ilaçları kullanmamı isterlerdi. Ve bana ne yapacağını bilemeyeceğim o ilaçlardan sonra kalbimi alıp, Doğa'ya vereceklerdi.

Ölümümün onlara getireceği mutluluğu göremeyecektim.

Ölümümün kimseye getirmeyeceği üzüntüyü de göremeyecektim.

Ertesi gün odamdan hiç çıkmayınca şüpheleri üstüme çektiğimi anladım, çünkü akşam hava kararırken ve ben planımı Rusça şekilde deftere yazarken oda kapım açıldı. Affan'la yüz yüze gelince, aklımdaki her şeyi okumuş gibi panikledim ve bir anda ayağa fırladım.

Tek gözünü kırptı. "Niye odadan hiç çıkmıyorsun?"

Gülümsedim. "Sana yapacağım yeni hayalet şakasını düşünüyorum." Hayaletler de bir var olup yok olurdu, ben de en kısa sürede yok olmalıydım.

Sanırım bu Affan'ı inandırdı, ayaklarımın ucundaki defter ve kalemlere baktı. "Yazarak mı çalışıyorsun?"

"Günlük tutmaya başladım, onu yazıyordum."

"Günlük tutacak kadar öğrendin mi yazmayı?"

Saçımı düzeltirken vakit kazanmaya çalıştım. Bu sabah iyi görünüyordu. Üstünde lacivert tişört ile krem renkli, kemersiz bir pantolon vardı. Onu izlerken bir daha Affan'ın o gece Elçin ile konuştuklarını hatırladım ne yazık ki. Neler demişti Elçin, Affan'da susmuştu. Gerçekten ondan etkilendiğimi mi düşünüyordu? O zaman neden benden uzak durmuyordu? Madem öyle, ona bakmamalıyım bile ama haklılar... elimde değil.

"Rusça yazıyorum," dedim.

"Neden?"

"Kimse anlamasın diye."

Başını iki yana sallarken gözlerini üstümde dolaştırdı. "Arada odandan çık, hep odandasın."

"Tamam, senin yanına da gelebilirim değil mi?" Aslında n'apacağım ki yanına gidip?

"Zaten o yüzden çık."

Bakışlarımız uzadı. Bunun tek taraflı olduğunu düşündüm, ona bakmaya devam etmek isteyenin kendim olduğunu ama... o da bakışlarını bir an olsun çekmiyordu.

"Bir şey mi oldu?" diye sordum.

"Odandan çıkmayınca meraklandırdın beni," dedi.

Gerçekten mi? Dürüst müydü? Neden yalan söylesin ki? Merak edilme hissi hoştu, çünkü uzun süredir yaşamıyordum. "Zehirlendiğim için mi? Ama iyiyim geçti."

"İyi misin gerçekten?" diye sordu, içeriye bir adım daha gelerek. "Sürahiyle su bırakmıştım odana, içmişsin."

Sabahtan beri aralıklarla içmiştim o suyu ama kafam dalgın olduğu için ne ara dolu şekilde belirdiğini bile düşünmemiştim. Bir ara bırakmıştı demek. Gülümsememi saklamaya çalışırken yanağımı kaşıdım. "Sen ailenden çok farklısın, biliyor musun?" dedim.

Oda içinde bir adım daha atıp mesafemizi azalttı. "Sana ailem gibi davranmam."

"Neden?" diye sordum, ilk aklıma gelen buydu.

Yanaklarıma doğru baktı. "Bir baksana sana, nasıl davranayım öyle..."

Kaçma fikri aklıma düştüğü ilk andan beri zihnimin arkalarına ittiğim, düşünmek istemediğim bir gerçek vardı. Onu bir daha görmeyeceğim. Kaçıp Ayaz'ı bulabileceğime, ne kadar vicdan azabı çekiyor olsam da onu da kendimi de koruyabileceğimi düşünüyordum ama diğer yandan... demek Affan'ı bir daha görmeyeceğim.

"N'oldu?" dedi bir anda.

"Ne n'oldu?"

"Gözlerin doldu."

Hayretle elimi gözlerime götürdüm. Stres, üzüntü, vicdan azabı ve mutsuzluk peşimi hiç bırakmadığı için gözlerim hep dolu görünüyordu dışarıdan da. "Olanları düşünüyorum sürekli, üzülüyorum," dedim.

Affan iç çekip bana tamamen yaklaşınca tekrar savunmasız hissettim. Onunla alakalı değildi, karşıma geçip yakından baktığında vücudum ve duygularım çöküyordu; karşı koyamadığım bir şeyler hissediyordum. Ellerini omuzlarıma koydu ve bana bakıyorken, "Belki," diye söze girdi. "Belki kardeşim için başka donör bulunur, bunu hiç düşündün mü?"

Gözlerim kırpışmaya başladı. Doğa için başka bir kalp mi? Aslında bunu hiç düşünmemiştim. Doktor o gün daha iyi bir kalp bulunana kadar demişti, değil mi? Yani... böyle bir fırsat mı vardı? Gözlerim bir anda parladı. "O zaman ailen beni bırakır mı? Özgür olur muyum?"

"Ailem seni bırakır da..."

Heyecanla, "Ne?" dedim.

İki omzumu birden ellerinin altında hafifçe sıktı. "Ayaz'ın cezasını çekmesini isterler."

Doğru, zaten ben de bu yüzden kaçma planları yapıyordum. Birimizden birisi incinecekti, bu kaçınılmazdı. Vücudum onun dokunuşu altında gevşese de kalbim tekrar katılaştı. "Sen de birimizden birimizin ceza çekmesini ister misin?" diye sordum. Her şeyden ve herkesten önce onun düşüncelerini önemsiyordum.

"Senin yerine Ayaz'ı tercih ederim."

Kırılmamın bir manası yok bence ama... Ayaz'ın üzülmesine de benim yüreğim el vermezdi. "Suçlu o olduğu için mi?"

"Diğer seçenek sen olduğun için."

Çenem, gözyaşlarımın düşmemesi için sıkılaştı. Halimi gördüğü için, "Onu gerçekten çok seviyorsun," dedi. "Oğlun olmamasına rağmen."

"Eminim sen de Duru'yu seviyordun. Hatırlasaydın beni anlardın." İtiraf etmenin eşiğine gittim, geldim, gittim, geldim... "Ama hatırlamanı istemiyorum Affan." Eğer başarırsam, kaçabilirsem önemi olmazdı ama yine de istemiyordum hatırlamasını.

Nedenini biliyormuş gibi, sormadı bile. Sadece, "Şartlar değişse de sana ailem gibi davranmayacağım," dedi.

İçimden bir his geldi. Yaslanma, destek alma hissiydi. Göğsüne bakıyordum, canlı şekilde inip kalkıyordu. Başımı biraz eğsem ona yaslanabilirdim ama her açıdan yanlıştı tabi. Yine de, ondan kaçıyorsam en azından... Kendimi güçlükle durdurdum ve Affan omuzlarımı biraz daha sıkıp yutkundu. "Bir şey mi diyeceksin?"

Hemen anlıyor, hemen... Anlaşılmak güzel hissettirdiği için mi hep yanında kalmak istiyordum. "Yok," dedim güçlükle kendimi geri çekip. Elleri, ben çekildiğim için artık parmak uçlarıyla tutuyordu beni. "Günlüğümü yazmaya devam edeceğim."

Başını ağır ağır salladı. "Gel ama."

O çıkarken gözlerimi hemen sildim. Madem bir karar vermiştim, arkasında durmalıydım. Ayaz ve kendim için harekete geçmeliydim. Hem eziyet çekerek ölüp hem de ona ne olacağını bilemeden bu dünyayı terk edemezdim.

"İlaçlar için bile bana iyilik yapmadı, o kadar dil döktüm dinlemedi. Benim de onu hayal kırıklığına uğratmam sorun olmaz."

Hayatımı öyle, haftalardır yaptığım gibi onlara teslim edemezdim. Bir çıkış yolu karşıma çıkmıştı, yok saymayacaktım. Defterime eğildim ve yazdıklarıma göz attım. Geceye kadar ne yapacağım konusunda karar kılmıştım.

Affan'ın para ve arabasını çalacaktım.

Bunun zor olacağını, o gece denemeye kalkışırken de biliyordum. Fakat yine de deneyecektim, niyetim öğrenilse bile n'olurdu sanki? Ev tamamen sessizleşince dolaba sakladığım çantaya baktım ve sonra yanıma bir çarşaf alarak üst kata çıktım. Parmak uçlarımda Affan'ın çalışma odasını açtım. Eğer ona yakalanırsam yalanım basitti; hayalet şakam.

Odasında olmadığını görünce kapıyı kapatıp süzüldüm içeriye. Telefon flaşını yakarak etrafı aydınlattım ve para bulabilmek için karıştırmaya başladım. Masası dağınıktı, sürekli bir şey arayışındaydı. Görünür yerde olmayacağı için çekmeceleri açtım, bir hesap cüzdanı bulunca sevindim ama bana bir faydası olmazdı.

Sağ taraftaki çekmeceyi açıp karıştırdım, para veya benzeri bir şey göremeyince kapatacaktım. Ama gözüm bir şeye takıldı. Parmaklarım yavaşladı. Elim, karışıklığın içindeki kâğıdı çekip aldı. O gün Affan'a Türkçe yazmayı bilmediğimi söylediğimde, bu kâğıda kelimeleri yazıp göstermişti ama okuyamamıştım.

Şimdi okuyabilirdim.

Flaşı harflerin üzerinde doğrulttum ve harfleri içimden sessizce tekrar ettim. Birkaç dakikayı aldı ve tanıdık gelen sözcüklerin oluşturduğu cümleyi okuyunca kalbim hızlandı.

Lanet çok güzel.

Yazdığı buydu.

Kim? Ben mi? Başka kim olacaktı ki. Okuyabilme riskime rağmen mi yazmıştı? Beni öyle mi görüyordu sanki? Birinin yakışıklı ya da güzel olduğunu görürsün, bazen düşünmene bile gerek kalmaz ama... Kağıda karşı gülümseyip yerine geri koydum ama sonra aldım, katlayıp avucumda sakladım.

Kaybolduğunu fark etse de sorun değildi.

Masadan çekilip ilerideki dolaplara ilerledim. Raftaki kitaplardan uzak durarak alttaki dolapları açtım. Burada değil ama ilerideki dolapta bir kasa görünce heyecanlandım. Fakat elbette kilitliydi, içinde para var mıydı?

"Affan?"

Koridordan Yalın'ın seslendiğini duyunca uçak hızında dizlerim üzerinden kalktım. Elimdeki çarşafla beraber kapıya yaklaştım ve aynı zamanda kapı açılınca, Yalın'la göz göze geldim. Hiç uykudan uyanmış bir hali yoktu, üstü çıplaktı ve bacaklarında pijaması vardı. Bana kaş çatarak, "Affan sandım," dedi. "Senin burada ne işin var?"

Yakalanmaya hazırlıklıydım. "Affan'a şaka yapacaktım," dedim ve elimdeki çarşafı gösterdim. "Hayaletlerle ilgili kötü bir şaka ama burada yokmuş."

Beyaz çarşafa bir bakıp güldü. "Ne ilginç kızsın, nereden geliyor böyle şeyler aklına? Affan'da inanacak mı buna?"

Bir şey sezdirmemek adına gülümsemesine karşılık verdim. "Aman söyleme ona, şansımı bir daha deneyeceğim."

Neyse ki açtığım her dolabı kapatmıştım da gözüne batan bir şey olmamıştı. Kapıyı sonuna dek açıp, "Çık bakalım," dedi. "Söylemem tamam. Şakayı yaparken beni de çağır. Olur da inanırsa güleriz."

Bu da, dünden razıydı Affan'a gülmeye. Zaten yemek ve koku konusundaki hassasiyetine de hep gülüyordu.

"Çağırmam. Sen başka şaka bul."

"Allah'ım ya..."

Odadan çıktım ve doğrudan aşağıya inerken, Yalın'da arkamdan geldi. Mutfağa geçtiğini görünce odama ilerledim. Kasayı açamazdım, bu yüzden paraya daha kolay ulaşmam lazımdı. Affan'ın cüzdanına ihtiyacım olabilirdi, belki de Yalın'ın da. Ne kadar nakit toplarsam o kadar iyiydi.

Ya kaçtıktan sonra ne yapacaktım? Doğrudan havaalanına mı gidecektim? Araştırmıştım, Bursa'da havaalanı yoktu. O yüzden İstanbul'a dönmem gerekliydi. Çevirmeye yakalanmadan nasıl şehir değiştirecektim bilmiyordum ama bazı riskleri almak zorundaydım.

Ertesi gün de odamdan çok geç çıkıp Affan'la karşılaşınca hemen fark ettim, bir şeyleri sezdiğini. Verandadan içeriye Zeus ile girerken beni gördü, elimde muz ile su vardı; midemi boş tutmamaya çalışıyordum. Beni süzerek, "Sen yine niye odana hapsettin kendini?" dedi.

"Aman, beni mi özledin sanki," dedim gerginliğimi belli etmemek adına.

Bakışlarını ayırdı ve ayakları önündeki Zeus'a bakıp, "Böyle ev çok sessiz," dedi.

"Sanki konuşmaya bayılırsın," deyip yanından geçmeden önce yüzüne biraz uzun baktım. Her şey dilediğim gibi giderse... onunla tekrar görüşür müydük?

Odama çekilip o geceki hazırlığımı da yaptım. Saat ikiyi bulunca uykuya direnip Affan'ın odasına aynı sessizlikle çıktım. Çalışma odasının ışığının yandığına sevinip görünmeden şahsi odasına ilerledim. Kapıyı kapattığım gibi hareket ettim. Odasına her an dönebilirdi, acele etmeliydim.

Araç anahtarı zaten komodindeydi, bugün giydiği pantolonu da yatağın üstünde. Elimi direkt pantolon ceplerine attım, arka cebinden deri cüzdanı çıkardım. Çok sayıda, bence onun bile ne zaman koyduğunu bilmediği kartlar vardı. Nefes almaktan bile korkar halde geniş aralığı açtım ve ne kadar kâğıt para varsa aldım. Cüzdanı olduğu gibi yerine bıraktım ve oyalanmadan, aldıklarımla beraber çıktım.

Bu saatte dışarıya çıkmazdı.

Sabaha kadar evden ayrılmam lazımdı.

Parmak uçlarımla koridorda ilerledim ve doğrudan merdivene yöneldim. Basamakları bir noktaya kadar indim, sonra aşağıdaki hareketliliği gördüm. Affan dış kapının biraz gerisinde durmuş, dışarıya bakıyordu. Tamamen indim ve omzu üstünden bakınca, o adamı gördüm.

Yine buradaydı. Daha önce iki kere mi görmüştüm, üç kere mi?

Affan ona, "Bir daha evime gelmeyecektin," dedi, gerçekten artık rahatsızlık duyduğu belliydi. "Sen beni tanıyor olsan da ben seni tanımıyorum, böyle söylemiştim."

Adam üstünde kalın bir kıyafetle kapı çerçevesine dikilmiş, baştan aşağıya rahat şekilde Affan'ı süzüyordu. Aralarında bir metre ya var ya yoktu. İkisi de uzun, iri adamlardı ve gerginlikleri bir alana yayılıyordu. "Hatırlayıp hatırlamadığını öğrenmek istedim."

"Bak," dedi Affan, tahammülsüzlüğünü iliklerime kadar hissettim. Bu adamın sürekli ve bir anda ortaya çıkmasına sabrı kalmamıştı. "Seni hatırlamıyorum, evime gelmenin anlamı yok. Bir şeyler hatırlarsam ve bahsini geçirdiğin gibi, sana ulaşmamın elzem olduğunu fark edersem zaten sana ulaşırım."

Adamın nefesi soğuk Bursa havasında bir duman bulutu gibi süzüldü. Affan'a ciddiyetle bakarak, "Hakkında bilmen gereken şeyler var," dedi. "Beni de ilgilendirmiyor olmasa bu kadar yolu gelmem."

"Seni tanımıyorum, neden bu sözlere kulak asayım?" diyordu Affan.

Biraz daha yaklaştım, Affan'ın varlığımı hissetmemesi mümkün değildi. Gitmemi söylemek için vakit mi bulamamıştı henüz?

"Hayatın tehlikede olabilir," dediğinde, Affan bunu ne kadar ciddiye aldı bilmiyorum ama ben ummadığı kadar ciddiye aldım. Bu yüzdendir ki bir adım daha yaklaştım. "Hatırladığın ama önemsiz olarak addettiğin şeyler hayatını karartabilir, hatta ucu bana da dokunabilir."

Bir yaşanmışlıkları olduğuna kesin gözüyle bakıyordum. Affan adama elbette inanmaz, güven duymazdı ama ben çoktan endişelenmeye başlamıştım. "Seninle, hayatımı tehlikeye atacak ne yapmış olabiliriz ki?"

Adam'ın sert hatlı yüzünde kuşku deryası belirdi. Üçüncü bir kişiden rahatsızlık duymuş gibi bakışlarını bana çevirdiğinde, karanlıkta belli belirsiz seçilen gözlere karşı yutkundum. Affan eşikten çıkarak verandaya geçti ve adamı omuzlarından sertçe iterken, "Bir yere kadar sabır gösterebilirim," dedi.

Adam verandaya yaslanarak itilmesini durdururken, "Yanlış anladın," dedi. "O senin neyin bilmiyorum ama benim lanet olasıca bir karım var, Allah eksikliğini göstersin..."

Affan adamı kolundan tutup bu kez merdivene doğru, uzaklaştırma isteğiyle çekiştirmeye başladı. "Gitsen iyi olur. Bu kadar saçmalık yetmiyormuş gibi bir de elin gözün oynamaya başladı."

Adam kendini merdivene sabitlemeye çalışarak kafasını kaldırdı ve Affan ona, tüm hatların gerildiği yüz ifadesiyle bakıyorken, "Sen ve ben ama daha çok sen, kötü bir şey yaptın," dedi adam. "Bile isteye özel bir uçak düşürdün, insanları bilerek öldürdün. Bunlar öyle insanlardı ki... eğer aralarından birisi bile uçakta bir sorun olduğunu öğrenirse seni bulabilir. Belki de buldular, hatırlamadığın için farkında değilsin. Anlattıklarım bir hikâye gibi geliyorsa bile kendine dikkat et, hikâyenin sonunda ölmek istemezsin."

Aslında bunların hiçbirini duymamı istemezdi değil mi? Fakat o da konuşmanın nerelere varacağını bilmediği için oradan gitmemi istememe vakit bile ayırmamıştı. Çenem şaşkınlıkla yere düşecek olurken, Affan'ın adeta kilitli kaldığını gördüm. Yanındaki sağ eli ya soğuktan ya onu etkileyen sözcüklerden dolayı titriyordu ve yüzüne değen rüzgârı bile sert nefesleriyle itiyordu. Çenesini sıkıp yutkundu ve adamı az öncekinden daha tahammülsüz şekilde itip karlı yolda bata çıka yürümeye zorladı. Arabasına kadar sürüklenen adam oflayıp pufladı, Affan onu arabasının camına doğru itip seslendi. "Madem ben böyle bir adamım, sen neden yardım ettin? İçimden bir ses, ansızın ne dedi biliyor musun?" Affan soluğu adamın karşısında aldı. "Her şeyi planlayan senmişsin ve suçu bana atıyormuşsun."

"Uçak mühendisi olan sensin." Adam -ki adını hâlâ bilmemek artık sinirime dokunuyordu- sinirle gülerek Affan'ın yüzünü inceledi. "Sen hakiki bir manyaksın," dedi. "Eğilimlerinin hep farkındaydım ama bende de biraz sorunlar olduğu için tolere ediyordum. Fakat bu lanet hafıza kaybın... işi bir çıkmaza sürükledi. Senden tek isteğim, hatırlayacak olduğunda beni tekrar unutman. Öleceksen tek öl, benim işlerim var."

Affan'ın omuzundan itti ve aracının kapısını açtı. Yerleşip çalıştırdığında Affan uzaklaşmak isteyen aracın tekerine tekmesini geçirdi ve havaya kalkan toz bulutuna egzoz dumanı karıştı. Araba uzaklaşırken Affan arkasından iki adım gidip boşluğa doğru bir tekme daha savurdu. "Madem öyle, bunu niye o uçakla indirmemişim ki..."

Uçak kazası... bile isteye yapmak mı? Evet, o bir uçak mühendisiydi ama... Uçakları yapabilen birisi, onu bozabilir değil mi?

Fakat neden yapsın ki? Affan kötü birisi değil. Gerçi... onun karakterine hâkim olamazdım, o bile son yıllarda nasıl bir adama dönüştüğünü bilmiyordu. Sessiz, düşünceli ve umursamaz olduğu açıktı ama bu hafıza kaybının bir etkisi mi bizzat onun karakteri mi, onu da çözemiyordum.

Yine de böyle bir şeyi yapması için sebep olması lazım.

Ayrıca o adam... Affan'la yolu nasıl kesişmişti? Karısını öldürmekten bahsediyordu, ne çeşit bir manyaktı? Karısının haberi var mıydı? Böyle bir adamla...

Ürperdim ve Affan'ın eve dönmesini izlerken bir dakikalığına yavaşlayan kalbim hızlandı. Rüzgârda saçları alt üst olmuş, soğuk havada da yüzünün yüksel bölgeleri kızarmıştı. Kenarlarından itibaren kızarmış dudaklarına bakıyorken içeriye girip kapıyı, menteşelerin oynayacağı kadar sert kapattı.

Ona karşı inşa ettiğim anlamsız güvenin yıkılması mı gerekirdi bilmiyorum, sadece nasıl hissettiğini merak ettim. Karşısına yürürken, "İyi misin?" diye sordum.

Her şeye şahit olduğumun farkındaydı, acaba rahatsız mıydı bundan? Ya da ben duyduklarımdan sonra ondan rahatsız olmuş muydum? Başını kaldırıp bana baktığında sandığım kadar etkilenmediğini gördüm, haliyle şaşırmadım buna. "Son yıllardaki uçak kazalarını araştırmam gerekiyor," dedi. "Özellikle son bir yıldaki, çünkü kazayı geçireli çok zaman olmadı. Eğer söylediği gibiyse, son bir yılda yaşanmış olabilir her şey."

Çoktan düşünmeye başladıysa söylenenlere kulak asmıştı demek. Fakat asıl sorumun cevabını almamıştım. Hatırladığı adamın böyle bir şey yapacağını ummuyordu muhtemelen, o yüzden nasıldı? Etkili olabilmek için az daha yaklaşıp kolunu tuttum. "Affan, iyi misin?"

Gözlerini koluma, doğrusu elime kadar alçalttı. Acaba onu ne kadar sıkı tutuyordum? Beni konudan uzaklaştırmak için mi yoksa gerçekten meraktan mı bilmem ama, "Şu an hissetmiyor musun?" diye sordu.

Parmaklarım kolunda kavuşmuyordu, vücudu kalındı. Boşluğa dokunmaktan farksızdı. Artık saklamanın bir anlamı olmadığı için, "Hayır," diye itiraf ettim, sözlü olarak ilk kez.

Affan'ın göğsü derinden hareket etti ve vücudunu tamamen bana çevirdi, az önceki pozisyonu hafif yandı. "Ne zamandır?"

"Uzun yıllardır."

Bir delilik mi, anın etkisi mi anlamadım ama parmaklarımı çözüp bileğimin içini hafifçe koluna temas ettirdim. Sıcaklık ve canlılık bilek içimdeki nabzı hızlandırdı, bileğimin teni üstünde isteyerek kaymasını durduramadım. "Böyle hissediyorum," dedim.

Kollarımda his olduğunu, zaten ağrıdığı ve kan alındığı zamanlardan da biliyordu.

"Bu nasıl bir hastalık?" diye sordu. "Böyle bir şeye nasıl alıştın?"

"Ne yaşayacağımı biliyordum," diye fısıldadım. Ablam her şeyi benden önce deneyimlemişti.

Affan bir anda, "Sarılalım," dedi.

Bir gücün beni içine çektiğini hissettim, tıpkı mıknatısa yaklaştığında durdurulamaz olan metal gibi. Gururdan kibirden, kırılmaktan ve kızmaktan daha baskın, itici bir duyguydu; bir o kadar da baş döndüren. Neredeyse cevap bile vermeye vakit kaybetmeden kollarımı kaldıracaktım, o kadar iradesiz hissettim. Sanki o da cevabını bildiği bir soru sormuş ve her an ileriye çıkacakmış gibi bakıyordu gözlerimin içine.

İkimize de ait olmayan, "Sarılmak mı?" sorusunu duyunca aynı anda başımızı çevirdik.

Yalın yarıladığı merdivenin ortasında durmuş, bizi izliyordu. Kaşlarını derinden çatık görünce neyden rahatsız olduğundan hiç şüphem kalmadı. Affan'ın bana iyi davrandığına kendisi de şahit olmuştu ama o yokken neler konuştuğumuzu ilk kez, ucundan duyuyordu.

Affan ona, "Bu saatte neden uyanıksın?" diye sordu, doğrudan.

Yalın aldığı cevabın bu olmasıyla gerildi. Birkaç basamağı daha inerken, "Ya siz neden uyanık ev daha da önemlisi berabersiniz?" diye karşılık verdi. "Bu kadar geç saatte, neredeyse dip dibe?"

Utanç değil, daha karanlık bir duygu hissettim. Altında yatan sebepleri bile anlamadan Affan vücudunu biraz çevirerek Yalın'a, "Bazen haddini aştığını düşünüyor musun?" dedi.

"Hiç düşünmüyorum," diyerek bize kadar ilerledi ve tekrardan bana baktı. "Affan uyumuyor anlıyorum da, sen neden sürekli peşindesin?"

Affan benden önce, "Lal'le, bu ses tonunda konuşma," dedi.

"Katılıyorum," dedim.

Yalın ona dönmekte gecikmedi ve yüzündeki gerginlik adeta bir gerginliğe, derde dönüştü. "N'oluyor size? Bu taviz artık kardeşini hatırlayamamandan ötürü olmaya başladı. Ona ne dediğini duydum."

Affan ellerini eşofmanının ceplerine soktu. "Sayende demekle kaldım."

"Siz..." Yalın ağzını kapatıp açtı. "Nasıl bir durumun içinde olduğunuzun farkında mısınız?"

Biraz daha geç inemez miydi ya?

"Streslisin," dedi Affan, rahatça. "Biraz uyusan iyi olur."

Yalın gerçekten stresliydi. Aklından nelerin geçtiğini tahmin edebiliyordum. Affan ile konumlandığımız yerler o kadar ayrıydı ki, bir kez daha aklımın başıma gelmesini diledim. Yalın, arkadaşına onaylamaz gözlerle bakıp, "Sorunun ne bilmiyorum ama Elçin'le biraz vakit geçirsen iyi olur," dedi. "Ya da ailenle. Belli ki bir an önce hayatını hatırlamana ihtiyacımız var, yoksa... hesaplanmamış şeyler olacak."

Yüzüm sanki şakaklarıma kadar kızarmıştı. Elçin'le son konuşmalarını, kadının ilişkiyi düşüneceğiyle ilgili sözlerini hatırlıyordum ama bu bir ayrılık olsaydı Affan belki de şu an söylerdi. Yalın'ın da bunları görmezden gelmek yerine böyle doğrudan söylemesi beni telaşlandırdı. Kendimi savunma ihtiyacıyla, "Ben evliyim!" dedim.

Affan yüzünü sertçe benim tarafıma çevirdiğinde ayak tabanlarımın bile yandığını hissettim. Yalın'da acımasız gözlerle bakarak, "Tam oraya gelecektim," dedi. "Affan sana biraz merhamet ediyor olabilir ama sen suçlu bir çocuğun annesi olmakla kalmayıp bir de evlisin, hareketlerine dikkat mi ets..."

"Konuyu çok yakışıksız yerlere çekiyorsun." dedi Affan, elinin tersini onun göğsüne koyup itti. "Bir daha bu suçlamayı duymayacağım."

Evli olmadığımı söylemesinden bir an korktum. Bu sırrı onunla paylaşmıştım, diğerleri ne kadar yalnız olduğumu bilirse iyice savunmasız kalırdım. Yalın dudaklarını birbirine bastırarak derin nefesler aldı. Affan normalde gerginliği içinde mi yaşardı yoksa gerçekten bir şeyleri umursamadığı için gerilmez miydi bilmiyorum ama Yalın bu kez onu rahatsız ettiğini fark etti.

"Şimdilik, neyse," dedi Yalın daha düşük sesle. "Odana baktım, seni bulamayınca buraya indim."

Affan, "Bu saatte n'oldu?" dedi.

"Doğa mesaj atmış," dedi Yalın. "Rauf bulunmuş. Evinde, berbat haldeymiş. Bir haftadan önce ayağa kalkamazmış, ağır dövülmüş. Ben de senin bir parmağın olabilir mi merak ettim."

Affan ona birkaç saniye bakıp, "Biraz su içeceğim," dedi ve onu kenara itip yanından geçerken tereddüt etmedi.

Yalın cevabını almış gibi iç geçirip arkasından baktıktan sonra bana döndü. Rauf'tan aldığım kötü habere ne kadar üzüldüysem, Yalın beni gülümserken yakaladığında kaşlarını çattı. "Seninle bir alakası var mı bunun?"

"Hıı, Affan bana dövdürdü Rauf'u. Yani sen de ayık ol, seni de dövmeyeyim."

Ciddiyetsiz cevabıma burnundan soludu ve bu geceyi aklına yazıyormuş gibi başını sallayarak arkasını döndü. Hole, mutfağa doğru bir bakış atıp üst kata çıktı. Vücudumu serbest bıraktım ve en yakındaki koltuğa oturup hole baktım.

Üzerinden dakikalar geçmişti ama acaba söylediği şey hâlâ geçerli miydi?

Affan'ı görmeden adım seslerini duydum ve açığa çıktığında da ellerim saçlarımdan düştü. Bileklerimden yukarısı, kalbime giden tüm damarlarım ısındı ve Affan elinde bir bardakla bana bakarken dudaklarımı ısırdım.

"Sen evli değilsin," dedi, aklıma sokuyormuş gibi.

Gözden kaybolana kadar izledim ve sonra yüzümü avuçlarıma gömdüm. Vücudumu sıkıştırmak, hatta kalbimi küçültmek istiyordum. Bana zarar veren bir şey hissediyordum ve sandığım o ki, tenimdeki ısıyı azaltmak için kendimi yok etmem gerek.

Oradan kalkmam gerekti, hiç hazır hissetmediğim şeyler yapmam için. Odaya geçince Affan'ı görmeden önce neler düşündüğümü hatırlattım kendime. Para ve aracının anahtarı bendeydi ama o uyumadan evden çıkamazdım. En az bir saat daha uyuyamayacağına emindim.

Ya bu gece hiç uyumazsa.

Sessizlik içinde yaptım her şeyi. Acil ve önemli şeyleri çantaya koydum. Bir noktada aklıma not yazmak geldi. Bu çok zaman alacaktı, bu yüzden sadece üç kelimelik bir not yazdım Affan'a ve onu komodine bıraktım. Sıkıca giyinip sarındım, çantama su ve atıştırmalık attım. İnternette çevirmesiz yol güzergâhını aratıp evden çıkmadan anca ayarladım.

Ah Yalın ah, tam gelecek zamanı bulmuştun.

Gitmeden önce Affan'a sarılma şansım olacaktı oysaki.

Gün dağın tepesinde, sislerin ardında yükselmeye başladığında odadan çıktım. Çanta ile kapıya yürüdüm. Affan gece kapattığında kapıyı kilitlemiş ama anahtarı üstünde bırakmıştı. Kapıyı açtığım an kan donduran soğuğu hissettim, dışarı çıktığım gibi de kapıyı kapatıp koştum.

Önce Yalın'ın arabasının lastiğini patlatmak için aldığım bıçağı kullandım. Kaçtığım erken fark edilirse peşime düşmelerini istemiyordum. Lastiğin havası kaçınca doğrudan Affan'ın aracına ilerledim, şoför koltuğuna yerleşip çantayı yanıma bıraktım ve arabayı çalıştırmadan önce eve baktım.

Ablam lisede eve bir demet çiçekle gelmişti. Çiçekleri su dolu bir cam vazoya koymuştu. Ne gül ne de sümgül, ne karanfil ne nergis değil; en önce ölen laleler olmuştu. Laleler kuruduğunda bile güller, nergisler hâlâ yaşıyordu.

Ama hepsi öldüğünde ablam sadece lalelerin kurusunu saklamıştı. Benim için.

O yüzden direnç göstereceğim. Kaçacağım.

Ne fark ettim, neyi fark ettim...

Ölüye son kez dokunulur. Seven herhangi birisi tarafından. Yüzüne, saçlarına. Fakat ölürsem yüzüme dokunacak bir kişi bile yok. Tek bir kişi.

Affan'ın oda camına bakarak arabayı çalıştırdım, fazla ses çıkarmaması için binmeden önce egzoz çıkışına kumaş tıkamıştım. Yolda dönüp aracı anayola çıkarana kadar durmadım ve müsait bir yerde o kumaşı çıkarıp attım, ardından ellerimi direksiyona daha sıkı dolayıp korkularıma rağmen telefon ekranımdaki güzergâhta ilerledim.

"Yaptım," diye fısıldadım, kendime güç verircesine. "Çıkmakla kalmadım, kaçıyorum şu an. Bir kez olsun bunu yapmalıydım ve en doğru zaman şimdi, tam da ona..." ellerimin altındaki direksiyona baktım, Affan'ın bu arabayı sürüşünü defalarca izlemiştim.

Gökyüzü her dakikada berraklaştı. Hızlı uzaklaşmak istesem de arabaları her zaman yavaş sürerdim. Hem deneyimim azdı hem yaralanmaktan korkardım. Araba sürmeyi liseye giderken öğrenmiştim. O zamandan sonra da az kullanmıştım.

Bursa otogarına yaklaştığımda aklıma yazdığım gibi arabayı yolun kenarında durdurdum. İçeriye son kez bakıp parmaklarımı direksiyonun üzerinde hafifçe dolaştırıp çantamla beraber indim. Anahtarı tekerinin altına saklayıp telefon ekranımdaki navigasyonu takip etmeye başladım. Atkı yüzümü, kafamı sarsa da sabah rüzgârında saçlarım delice uçuşuyordu.

Tenha yerlerdi, tek tük araba geçiyordu. Olabildiğince hızlı yürümeye çalıştım. Önümde iki kilometrelik bir yol vardı, neredeyse bir saatimi aldı. Kat kat giyindiğim için soğukla mücadele etmem kolaylaştı. Otogarı görünce sevinç içimi doldurdu, insan sayısı çoğaldı.

İçeriye girdiğimde etrafımda bir tam dur döndüm. Bileti nereden alacağımı, insanları izleyerek anlamaya çalıştım ve sonra bir çalışana danıştım. Yönlendirmesiyle adımlayıp gişe önündeki kadından İstanbul bileti istedim. En yakın boş otobüsün bir saat sonra olduğunu söylediğinde de beklemeye başladım. Kendime bir çay aldım, dışarıdaki koşuşturmacayı izledim.

Uzun zaman sonra ilk kez canım ne istiyorsa onu yapıyordum.

Gülümserken burnum kırıştı.

"Rusya'ya kadar böyle gidebilirsem... harika birisi olurum bence. Ayaz'ı da bulursam... her şeyi yapabilirim. Doğrusu parasız ne kadar idare ederim bilinmez ama ölmekten iyidir sonuçta. Onlar bana her şeyi yapsın, beni zehirlesin, ben de kalbimi vereyim, oldu..." kendi kendime konuşarak çayımın kalanını da içtim. "Oh, ne güzel dünya ya."

Gerçi çocukları ölen de onlardı ama...

Suçluluk hissini içimden atamıyordum, bazı anlarda da böyle arşa çıkıyordu işte.  İyice yükselmiş güneşe bakarken doğruldum, karton bardağı çöpe atıp etrafta dolaştım. Saat yaklaşınca tuvalete uğradım, çıkarken atkımı, kürkümü düzelttim ve o sırada telefon ekranımın parladığını gördüm.

Ardından titreme ve ekranda bir isim.

Affan.

Yer bir anlığına ayaklarımın altından çekildi ve kalbimin atışı kulak içlerimde uğuldadı. Kenara geçip cama yaslandım, arama bitene kadar ismine baktım. Çağrı ikinci, sonra üçüncü kez tekrarlandı. Neredeyse iki dakika boyunca beni aralıksızca aradı. Aramalar bitti fakat bu kez ekrana peş peşe mesaj bildirimi düşmeye başladı, alt alta birikti.

Birisine dokundum ve direkt uygulama açıldı. İlk mesaj bir yazı, diğerleri ses kaydıydı.

"İgi mi, hayır iyi... İyi mi... İyi misin mi, yazıyor? Evet, sekiz harf hem." İlk mesajda bunun yazdığına karar kıldım, belki bunu okuyabileceğimi düşünmüştü, ses kaydını açtım.

Neredesin?

Elbette nerede olduğumu soracaktı. Erken bir saatti, bence önce arabasının yokluğunu fark ederek odama bakmıştı. Gözlerimin önünde onun hali canlanırken diğer sesi açtım.

Sakın yanlış bir şey yapma.

Kaçmak gibi mi? Demek uzaklaşmamın yanlış bir şey olduğunu düşünüyordu. Öylece ölmem daha doğruydu, bunu mu anlamalıydım? Sıkılı çenem titrerken diğer sesi açtım. Her mesajında ses tonu derin ve huzursuzdu.

Gidecek hiçbir yerin olmadığını ikimiz de biliyoruz. Aldığın para sana sadece birkaç gün yeter. Aracın deposu yarım. Kısa sürede çaresiz kalacaksın ve yalnız olduğunu fark ettiğinde başına üşüşecekler. Sana bir şey olmasını istemiyorum. Bir dakikalığına her şeyi unut. Güvenliğini, sağlığını düşün, telefonumu aç.

Doğru, yaptığım bir sonuca varacak gibi değildi, benimkisi ümitti ama... zehirlenerek, ilaçlar içerek ölümü beklemektense bilinmezliği tercih ederdim.

Bana bir şey olmasını istemediği halde bile bana yardım etmiyordu. İnanmıyordum ona.

Bir ses kaydı daha düştü. Heyecanla açtım.

Gitmek istediğin bir yer varsa ben seni götüreceğim.

Ayaz'ın yanına beni tabi götürürdü, sonra da alırdı onu benden. Sesini dinlerken bir şeylerin değişebileceğini sadece bir an düşündüm, sonra da sesi kapadım. Ayaz'ı tek bulmaya çalışacaktım, Affan bana değil, ailesine yardım ederdi.

Bir ses daha kaydettiğini görünce ellerim titredi. Açtım.

O lanet telefonu aç.

Ses tonundaki nadir değişiklikten ürperip mesajdan çıktım. Dinlediğimi görmüştü muhtemelen ama cevapsız kaldığı için tekrar çağrı atmaya başladı. Otobüsüme yürüyüp tekli koltuğuma yerleşirken bile Affan beni aramaya devam ediyordu. Birisi biter bitmez aramanın yenisi başlıyordu, bu yüzden telefonu sessize almak zorunda kaldım ama otobüs kalkarken bile otuzdan fazla arama birikmişti ekranda.

"Salak ya, şarjımı bitirecek. Yüz kere de arasan açmayacağım. Ben sana on kere o ilaçları içmeyeyim dedim, başka yolunu arayacağım bile demedin. Benim için bir şeyi yapmadın, o kadar üzüldüm anlamadın... Elimi soruyor bir de, çok umurunda ya. Aslında umurunda oldu, onu hissettim ama... o zaman neden söylediklerime kayıtsız kaldı? Üzüldüğümü görüyor, belki yapacak bir şeyi yoktur. Sonuçta... kardeşi daha önemlidir."

Sesli düşünmeyi bırakıp kendime sarıldım ve yolu izledim. Otobüs içi sıcaktı, atkımı dizlerime bıraktım. İnsanlar sessizdi, bazıları uyurken bazıları telefonlarıyla uğraşıyordu. İstanbul'a ulaştığımda eve gidecektim, orada ablam ve annemin bazı değerli takıları vardı; onları alacaktım. Eğer nakit paraya çevirebilirsem işime yarardı.

Affan'ın ne mesaj attığını, ne kadar aradığını delice merak etsem de otobüsten inene kadar telefonu kapalı tuttum.

İstanbul tabelasını gördüm ve otobüs ilk durduğunda herkes inecek sandım, yarısı bile boşalmayınca da ben de oturdum. Etrafa bakındım, demek yine duracaktı. Çantamı yukarıdan indirdim ve otobüs tekrar durduğunda birkaç kişinin arkasından indim. Bu otogar o kadar büyüktü ki, kalabalık başımı döndürmeye başladı.

"Telefonumda evin konumu kayıtlı, bir taksi bulmalıyım..."

İçeride biraz ısındıktan sonra dışarıya çıkıp taksilerin yanına yürüdüm. Taksicilerden birisi derhal en öndeki aracı gösterince arka koltuğa yerleştim. Affan'dan çaldığım paraları çıkarıp saymaya başladım. Taksici nereye gideceğimizi sorunca, "Konum burada," diyerek telefonumdan açıp gösterdim. Adam ekrana şöyle bir baktı. "Ooo, neredeyse bir saat."

"Yaa," dedim. "Ne kadar tutar?"

Taksici bir çehreme, bir de elimdeki nakit paralara bakıp dudaklarını yaladı. "Üç bin tutar ama ben sana iki bine kapatırım."

Elimde iki bin liradan biraz fazla para vardı ama kim bin liralık indirimi, daha ben rica etmeden yapardı ki. Gözlerimi kıstım. "Çok cömertsiniz ama kalsın, ben başka taksiye bineceğim."

Hafifçe kaş çatıp hemen azarladı beni. "Ne meşgul ediyorsun o zaman kardeşim, in in..."

Çantamı alıp derhal indim ve kapıyı tüm gücümle, çarparak kapattıktan sonra adeta koşar gibi yürüdüm. Korkuyla arkama baktım ama neyse ki peşimden gelmiyordu. "Bin liralık indirim yapıyor bir de, kesin bana fazladan para söyledi. İyilikmiş gibi göstermeye çalıştı ama paralarıma nasıl da bakıyordu, günahına girmedim inşallah ama öyle hissettim..."

İlerideki taksilerden birisine yaklaştım ve tekrar yerleştim. Adam gideceğimiz yolun uzun olduğunu ama bin beş yüz liraya kapatabileceğini söylediğinde yanılmadığım anlaşıldı. Hareket ettiğimizde çok sabırsızdım. Ekranımda o kadar fazla cevapsız çağrı vardı ki, mesajlara girmeye korkuyordum.

Yine de açtım.

Sekiz ayrı mesaj vardı bekleyen.

Galeriye girip bana bunları yaptıran kişiye, Ayaz'ın fotoğrafına baktım. O geceden beri her detayı görecek kadar çok bakmıştım. Fiziksel olarak kötü görünmüyordu, kameraya odaklı gözleri de her zamanki gibi neşesizdi. Fakat işte bana ulaşmak istemişti, beni istemişti.

"Rusya'da tek başına, sana neler oldu bebeğim?"

Araba durunca yakındaki eve karanlık hislerle baktım.

"Siz burada bekleyin, kısa sürede döneceğim," dedim taksiciye.

"Bekleyeyim tabi, tenha zaten buralar..."

"Ay iyi ki o taksiden inip sizin arabanıza binmişim..." mırıldanarak indim, eve yürürken her ihtimale karşın çantamı yanıma aldım. O günden beri evin kapısı kırıktı, içeriye girerken gözlerim çevreyi tarıyordu. Holdeki halı hâlâ dağınıktı, tıpkı koşarken kaydırdığım gibi.

Doğrudan üst kata çıktım, odaya girip makyaj masası altındaki rafı açtım. Takılar arasından değerli, altın ve gümüş olanları seçtim. Başka çarem olmasa bunlara dokunmazdım, çoğunu annem ile ablam kullanmıştı fakat Ayaz'ın kurtulmasını ikisi de isterdi.

Oyalanmadan çıktım ve aşağıya inip salon önünden geçerken biraz yavaşladım, gördüğüme inanamadım. O gün dağılan salonda iki genç adam vardı ve birisi koltukta, birisi yerde yiyeceklerin üstünde yatıyordu. Etraflarında çok fazla alkol ve sigara şişesi, bunun yanında pis siyah torbalar duruyordu. Nefesimi tutup parmak uçlarımda geriledim. Kalmak için kendi evlerinden başka yere ihtiyaç duyan bağımlılar olduğu açıktı.

Evden çıktığım an koşa koşa taksiye bindim. Adam halime bir afallasa da direkt uzaklaşmasını izledim. Ancak dakikalar sonra sakinleştim ve önümüze çıkan ilk kuyumcuda durmasını istedim. Aldığım her şeyi bozdurmak için girdiğim kuyumcudan on dört bin lira ile çıkınca gülümsemeye başladım. Bu paranın bilet almak için yeteceğini düşünüyordum.

Havaalanına ulaştığımızda yalnız kaldım. İçeriye girerken çantamdaki suyu attılar ama buna hazırlıklıydım. Havayolu gişesine ulaşmak için sıra bekledim ve sonra nihayet Rusya biletini sordum. Kadın ekranını birkaç dakika kurcaladı, bana dönerken yüzündeki ifadeyi okudum. "Tüm uçuşlar dolu, en yakın uçuş da dört gün sonra. Gerçi o uçuş da dolu görünüyor ama internetten kontrol edin, müşterilerimiz bazen iptal ya da değişiklik yapabiliyor."

Umutsuzluğa sürüklendiğim ilk an böyle gerçekleşti işte. Omuzlarımın, vücudumu aşağıya çekiyormuşçasına düştüğünü hissettim. "Ben ayakta da giderim! Parasını veririm ama oturmasam da olur, hiç mi şansım yok?"

Kadın biraz afallamış göründü. "Böyle bir şey mümkün değil elbette."

Kadın nazikçe diğer yolcuya geçtiğinde çaresizce arkamı döndüm ama hâlâ bir umut vardı. Diğer havayollarına soracaktım. Öyle yaptım ama hepsinin dolu öğrendim. Doğru ya, şehirler arası uçuş muydu ki boş koltuk bulacaktım? Neden bunu daha erken düşünememiştim?

Bir uçuş bulana kadar nerede kalacaktım?

Param sınırlıydı, belki bilete dahi yetmezdi, öyle harcayamazdım.

"Bir otelde kalsam, uygun bir otel bulabilir miyim?"

Havaalanından çıkıp tekrar taksi çevirdim. En yakındaki güvenilir ama uygun olan bir otele götürmesini rica ettim. Bir şeylerden bahsetti, en aklıma yatanı seçtim ve beni büyük bir otele götürdü. Geniş bir cadde üstündeydi, beş yıldızlı falan değildi ama temiz, güvenli olduğunu çantamı almak isteyen çalışandan anladım.

"Bir oda. En uygunu."

"Odalarımız sabit fiyat efendim, kaç gece?"

"Şimdilik, bir."

İki bin dört yüz lirayı verirken gerçekten canım acıdı. Kartla beraber beşinci kata çıktım ve odaya girer girmez kapının kilidini iki kez çevirdim. Perdeleri kapattım, ışıkları yaktım. Çantamı kenara bırakıp içeriyi kontrol ettim ve yalnız olduğumdan emin olunca yatağın ucuna oturdum. "Nereye kadar, n'apacağım böyle?"

Bir çare düşünmem gerekiyordu.

Kürküm ve atkımı kenara bırakıp yatağı kontrol ettim ve sağ tarafa uzanıp ellerimi yanağımın altında birleştirdim. Daha fazla paraya ihtiyacım vardı. Aslında bir fikrim vardı. Doğa'ya, Rauf'la olan ilişkisi için şantaj yapıp para isteyebilirdim fakat ona nasıl ulaşacağımı bilmiyordum. Hem kaçacaksam bana para vermezdi ki, neyle tehdit edersem edeyim.

"Bir kozum daha var. Benden istedikleri tek şey; kalbim aslında benim en büyük kozum..."

Aklıma gelenleri uzun uzun düşünürken uyuyakaldım. Günün erken saatinden beri ölesiye yorulmuştum. Fakat güvensiz hissettiğim için üç dört kez irkilerek uyandım, susuzlukla dolaptan su alıp yarısını içtim. Yatağa geri dönerken üstümü örttüm, üşüme hissiyle titredim. O kadar tedirgin, huzursuzdum ki, yine o karanlığa çekildim.

Karabasanlar, bedensiz ruhlar, tekinsiz hisler.

Nefes alamaz bir halde, kalp sıkışıklığıyla konuşmaya çalıştım ama bilincim hâlâ uyanmadığı için ruhum emiliyormuş gibi hissettim. Boşluğa çekilirken gerçekliğe güçlükle tutundum ve elim kalbimde, soluk soluğa doğrulunca gözlerimi kocaman açtım.

Daha onu görmeden hissettim.

Kokusu burnuma geldi.

Uyanamadığımı düşündüm, başımı sola çevirdim.

Uykuya dalmadan önce gece lambasını açmıştım, bu yüzden onu kimseyle karıştırmazdım. Işığa bile gerek yok gerçi, bu kokuyu da tanıyorum. Koltukta, sanki uyanmamı bekliyormuş gibi hareketsizce bana bakıyordu. Geniş gövdesi koltuğun iki kenarından taşmış, kolları koltuğun kolçaklarını tutmuştu. Göz kapaklarım ağır ağır düştü ve başım yana sallandı.

"Hayır," diye fısıldadım, yapamamışlık hissiyle ağlamak isteyerek.

Yenilgi dolu gözlerimi tekrar açıp baktım. Sıcak gözlerindeki etkilenmeyen, dokunulmaz bakışlarla yüzümü inceliyordu. Tüm oda üstüme çökmüş gibi ağırlaşmış hissederek, "Nasıl?" diye fısıldadım.

Yüzüme böyle dikkatle bakan birisi daha olacak mıydı acaba? Beni öldürmek isteyen bir başkası mı? "Arabamı park ettiğin yeri, sonra en yakın ulaşım alanı otogarı ve kulübeden bindiğin taksiyi bulmak mı nasıl? Açıkçası kolay. Gerçi havalanındaki araştırmam zaman aldı."

Hayal kırıklığı o kadar yoğundu ki, aslında nasıl bulduğunu umursamıyordum bile. Odaya da kolayca girmişti demek, sonuçta onun benim kadar az parası yoktu. Her şey çok kolaydı ama ben... bir kez daha zorlanmıştım, üstüne başarısız olmuştum, yapamamıştım. İstediğimi elde edememiştim.

"Beni götürecek misin?"

"Hiç gitmemişsin gibi."

Demek öyle, o kadar başarısız olmuştum yani. Yüzüme dokunarak saçlarımı yavaşça çektim ve arkamı dönüp yatağın diğer ucundan yavaşça kalktım. Hâlâ son bir gücüm vardı, son bir savaşım. Kalbime ne kadar ihtiyaçları varsa hayatta kalmama da o kadar ihtiyaçları vardı.

Affan, yataktan yavaşça kalkışımdan şüphe duymadan harekete geçtim ve koşmaya başladım. Oda kapısını öyle hızla açtım ki neredeyse kulpa takılıp düşecektim. Onun arkamdan geldiğini duymadan koridora çıkıp tüm hızımla koştum. Sensörlü ışıklar, geçtiğim yerlerde açıldı ve önümü aydınlattı.

Gördüğüm ilk merdivene çıktım ve basamakları ikişerli geçtim, saçlarım sağa sola savrulurken nefeslerim hızlanmaya başladı. Yaşadığım gecenin etkisiyle terlemiştim, saç diplerimden sıcak damlalar akıyordu. Hiç durmadan, körlemesine iki katı daha çıktım.

Merdiven korkuluğundan aşağıya bir saniye baktım. Başım dönerken Affan'ı gördüm. Arkamdan geliyordu.

Son katı da çıktım ve kendimi koridorun ucuna doğru attım, çatı katının kapısını açtığım an rüzgâra teslim oldum. Gecenin karanlığında seçebilmek için gözlerimi kırpıştırdım, geniş alanda kesik nefeslerle ilerledim. Gözlerim karanlığa alıştı ve çatının ucuna ulaştığımda yüksek duvardan aşağıya sarktım, ne kadar yüksekte olduğuma baktım.

Hayatta kalamayacak kadar.

"Lal?"

Arabalar o kadar hızlı geçiyordu ki, ışıkları gözlerimi yaktı. Sıkışan göğsümü ovarak arkamı dönünce Affan'ın yaklaştığını gördüm. Sırtımı duvara yaslayıp elimi aramıza kaldırdım, boşlukta titreyen parmaklarımı görünce yürümesi zayıfladı ve iki metre mesafede durup gözlerimin içine baktı.

Onun ilk kez bir şeye korkuyla baktığını gördüm.

Sessizce, "N'apıyorsun?" dedi.

"Ayaz'ı benden alırsan kendimi öldürürüm," dedim.

Bir anlamı olduğunu anlaması için duymaya ihtiyacı yoktu. Çatının ucunda dikilmemin tabii ki tek sebebi vardı. Omuzlarını kaldıran derin bir nefes aldı ve arkamdaki duvara, titreyen vücuduma bakıp elinin tersini sadece bir saniyeliğine dudağına koyup yutkundu. "Ayaz ne sende ne de bende Lal."

Tek yapamamıştım, ona ihtiyacım vardı; Ayaz'ı onunla almalıydım.

"Yerini öğrendim," dediğimde bile o hâlâ duvarla aramdaki ufacık boşluğa bakıyordu. Sanki ben o boşluğu geçene kadar ne kadar yaklaşabilirdi bana? "Sana da söylerim ama... aldığımızda onu ailene götürmeyeceksin."

Affan kaşlarını çatarak gözlerime baktı ve sonra ayaklarıma, ne kadar hareket ettiklerine, gerileyip gerilemediğine. Elini dudaklarından çekip, "Ne zaman?" diye sordu. "Demek onu almak için kaçtın."

Yapamadım, demek çok ağrıma gitti ama o zaten yapamadığımı gördü; söylenmeye gerek kalmadı.

"Rusya'da," diye cevap verdim, gözlerine bakarak. "Onu almaya gidelim ama ailene söyleme... ben kalbimi verirken bile bulunmasın. Öldükten sonra onu benim için sakla."

Yarım adım attı ve benim ayaklarımın da yerde kaydığını görünce durdu. "Yoksa?"

"Kendimi öldürürüm," diye yineledim. Ellerimi arkamdaki duvara sürterek ayak parmaklarımın ucunda yükseldim. "Kalp nakli için beyin ölümü şartsa, doğrudan kendimi öldürerek kalbimi de hiç ederim. Diyeceksin, Ayaz için korkmayacak mısın? Korkarım ama... ailen onu bulduğunda da korkacağım ben. Bu yüzden... onu benim için almazsak kendimi öldüreceğim."

"O senin oğlun bile değil Lal."

Kararlı şekilde arkamı döndüm ve ellerimi duvarın üstüne koyup yükselecektim ki, "Ölecek misin?" dedi, bu kez. "Öleceğini ne biliyorsun? Ya çok yaralanır, bilincini kaybetmezsen?" Duvardan aşağıya bakarken midem bulandı. "O acıyı hissedersen Lal? Konuşamayacak kadar acı çekersen?"

Bunları böyle söyleyebilmesi beni öfkelendirdi, vazgeçirmek için yaptığını bilsem bile sözcüklerin ağzından kolaylıkla dökülmesi kalbimi kırdı. Ona bakmadan, "O kadar acı çekip bayılmamam mümkün değil," dedim. Son nefesimi yüzüme gelen saçıma üfledim. "Daha düşerken korkudan bayılırım ben."

"Ya kalbine bir şey olmazsa, kalbin durmazsa, onu senden hemen alırlarsa?"

Başım öfkeyle kalkıp ona çevrildiğinde bana daha da yaklaşmış olduğunu gördüm, konuşarak mı beni oyalıyordu? Ciddiye alsa iyi olurdu. "Diyelim her şey ailenin istediği gibi gitti... Kardeşinin benim kalbimle yaşamasını ister misin gerçekten? Ona her baktığında..."

"Nefret ederim belki ondan," dedi.

Alnım acıyla kırıştı, Affan'ın hiçbir zaman ailesi kadar şiddetle kalbimi istediğini düşünmemiştim ama kardeşinin ölmesini tercih etmezdi ya. Ayaklarının ufak hareketini görünce belki de beni kandırmak, oyalamak istediğini fark edip bir daha önüme döndüm. Hızla duvarın üzerinden yükselince tabanlarım yerden ayrıldı.

"Tamam!" dedi sert bir sesle. Ayakkabılarım duvara sürtününce başımı arkaya çevirdim, yüzüne baktım. Bana doğru gelirken başını salladı. "Tamam, Ayaz'ı ailemden saklayacağız. Sen ve ben."

Yüzümde çarpık, kuşkulu bir ifade oluştu. "Kandırmıyorsun değil mi?"

Hemen, "Hayır," dedi ve elini aramıza uzatırken daha büyük adım attı. "Yanıma gel."

"Onu benim için saklayacak mısın?"

"Seni de saklayacağım, gel."

Birkaç saniye emin olamadan durdum, fakat sözünden başka neye güvenecektim ki? Vücudumu kendisine çevirip duvardan uzaklaştım ve ona gitmek yerine, yanından geçmek için yürümeye başladım. Beni önce sağ kolumdan tutup çekti ve sonra ellerini omuzlarıma çıkarıp kendine yasladığında adeta geniş gövdesine düştüm. Bedenlerimiz ilk kez bu kadar yakın, temaslıydı. Dizlerim ileriye doğru titredi ve yüzüme doğru alçaldığında ürperdim. "Bazen beni deli ediyorsun."

Üzerimde yükselen bir gölge gibi korkutucuydu o an. Üstelik bir insanın başkasıyla bu kadar yakın olması için, aralarında bir ilişki bulunması gerekirdi belki de. Fakat... onunla ilişkisi olan ben değildim. Kafa karışıklığı, utanç, garip bir heyecanla onu itmeye çalışırken çırpındım ve beni izlerken bir daha, "Madem gidecektin, bana neden sarılmadın?" dedi.

Sadece, "Bırak," diye fısıldadım ve göğsünden daha sert itmeye çalıştım.

"Niye? Ya da neden? Ailem yüzünden mi, Elçin yüzünden mi? Hangi sebeple bırakayım?"

Gözlerimi sımsıkı yumup rahatsız şekilde inlediğimde, diğer eliyle çenemin altından tuttu ve çehremi kendisine çevirdi. Gözlerimi açmadan başımı iki yana salladığımda bile fısıldadı. "Hepsi senden güzelsin diye uzak durmamı istiyor ama…”

Yoğunlukta nefesim hızlanırken, "Sus," dedim.

"Niye yapmıyorsun Lale? Niye yapmıyorsun? Ben çekilemediğimde senin uzaklaşman lazım, sen uzaklaşamadığında benim çekilmem lazım."

Gözlerimi kızgınlıkla açarak, "Bırak diyorum ya!" dedim. Ellerim onu iterken aramızda sıkışıyordu ve her söylediği beni daha da korkutup heyecanlandırıyordu. "Daha nasıl çekileyim? Baksana, itiyorum seni."

Başını yavaşça sol tarafına eğdi ve parmaklarının tersini çenemden yukarıya çıkarırken saçlarıma doğru baktı. "Seni ne kadar merak ettiğimi anlatamam."

O aptalca mutluluk hissinin utancında sıkışarak başımı önüme eğdiğimde, Affan bu kez iki eliyle birden yüzümü tuttu ama yeniden kaldırmayı başaramadı. Rüzgârda uçuşan saçlarımın uçlarına parmaklarıyla dokundu ve sonra omuzlarımı bıraktı. Fakat ben daha gerilemeden üstündeki ceketi çıkardı, vücudumdan aşağıya bırakıp beni ceketi içine sıkıştırdı. "Ölecekmiş, kim için? O pisliğin çocuğu için."

Soğuk havadaki sıcak nefeslerimiz birbirine karıştı. "O... ablamın da çocuğu."

"Ama senin değil."

Bir adım geriledim, sonra iki. Arkamı döndüğüm gibi hızlandım ama bu kez kolay olmadı, bana çok çabuk yaklaşıp kolumdan tuttu. Kapıdan geçip otelin içine girdiğimizde alnını sertçe ovalıyordu. Odamın olduğu kata indik ve Affan kolumu o zaman bıraktı. İçeriye girip eşyalarımı alırken kapı çerçevesine yorgunca yaslandım. Kürkümü ve atkımı sarmak için yaklaştığında yardımcı oldum ama gözlerine bakamadım. O kadar gergin, stresliydim ki ona yardım edeceğim derken ellerimiz kaza ile birbirine çarptı defalarca. Atkımla neredeyse yüzümü bile sardı ve ben telaşla arkamı dönünce, çantayla beraber peşimden geldi.

Asansörde hiç konuşmadık. Başımı bile kaldırmadım. O ise hâlâ bakıyordu. Söyledikleri... hiç üstüne bile düşünmemeliyim ama kalbim hâlâ hızla çarpıyordu. Otelin önünde arabayı gördüm ve onunla her zamanki yerime bindim. Affan'da direksiyona geçti ve aracı kullanırken doğrudan ön camdan dışarıya baktı.

"En başından anlatmaya başla."

Ah, tabi. Meselenin özüne dönersek... Ona aldığım telefondan ve yaptığım planlardan üstün körü olarak bahsettim ve yolculuğumun önemli detaylarını verip konuşmamı sonlandırdım. Bölmeden dinledi ve bir dakikalık sessizlikten sonra, "Küçükken ne olmak isterdin?" dedi.

Ne kadar zamansız bir soruydu. "Niye ki?"

"Kahraman falan mı olmak istiyordun?"

Bu lanet koltuğa oturduğum her an ona dönmek zorunda değildim ama yine aynı şey oluyordu işte. "Yok ama yaklaştın."

Beni iğnelemek için sorduğu soruyu ciddiye alışımı görünce göz ucuyla baktı. "Ne olmak isterdin?"

"Hayaletten başka mı?"

Normal karşıladı. "Tabi hayaletten başka."

Çok düşünmeme gerek yoktu, hatırlıyordum. "Asker olacağımı düşünüyordum, Rusya'da kadınlar da askere gidiyor ama sadece Rus kadınlar."

Oturuşunu düzeltti ve dirseğini cama, yüzünü de avucuna yaslayıp yola bakarken başını iki yana salladı. "Cin demedin."

"Yok artık Affan, o kadar da değil..." ürpererek kendime sarıldım. "Tabi, biraz büyüyünce aslında tatlıcı olmak istediğimi fark ettim ama... üniversiteye gidemedim, Ayaz'a bakıyordum."

"İnanılmaz geniş bir meslek yelpazen varmış."

Ön camdan dışarıyı seyretmeye başladım. Tabii ki istediğim hiçbir şey olamamıştım. İstediğim kadar öfkeli birisi bile olamadım ben. Ruhumda, önleyemediğim, katılaştıramadığım bir yumuşaklık ve hassaslık vardı.

Gözlerimi kapadım ve gün boyu hissetmediğim kadar güvende hissederek uyuya kaldım. Kendime geldiğimde saatler geçmişti ve vücudum boşluktaydı. Gözlerimi etrafta dolaştırınca Affan'ın beni eve taşıdığını, koridora geçtiğini gördüm. Kollarım üstümde, başım onun göğsündeydi.

"İyi mi?" diye arkadan soran Yalın'dı. "Bir şey olmadı değil mi?"

"İyi."

"Aptal bu kız. Ya bu ıssız ormanda bir hayvan, bir haydut karşısına çıksaydı..."

Gözlerimi kapadım. Affan beni yatağıma bırakırken sarsılma hissiyle gözlerim tekrar açıldı. Gece lambama dokunurken eli başımdaydı. Doğruluşunu izlerken duygusal gözlerle ona baktım. "Havai fişekleri gördüm," dedim.

Başını hızlıca bana çevirdi."Terasta mı?"

"Evet," dedim, onun gözlerinin huzursuz oluşunu izlerken. "Hiç mutluluk vermedi." Gözlerimi kapatıp yan döndüm, mutluluk vermediğini söylemek az olurdu, canımı yakmıştı.

Uykuya dalarken bile Affan'ın odadan ayrılmadığını farkındaydım ama yanında güvensiz hissetmediğim için uzun bir uykuya daldım. Sabah uyandığımda odamın içinde sıcaklık ve güneş vardı. Dışarıdaki karlar eriyordu. Günler sonra umutlu hissederek kalktım, banyoda saçlarımı, vücudumu yıkarken bir an önce Affan'ı görmek istedim.

Ayaz'ı almaya gideceğimizi ve onu saklayacağımızı söyledi.

Yalan değildir ve vazgeçmemiştir, umarım.

Çıktığımda bir siyah eşofman ile omzu düşük hırkamın altına askılı giyindim. Oyalanmadan odadan ayrıldım ve salona geçerken dış kapının açıklığını gördüm. Yalın çıkmak üzereyken beni fark etti. Üzerinde kahverengi deri ceketi, çizgili tişörtü vardı ve saçları dağınıktı. "N'aber kaçak?"

"Beni merak mı ettin?" dedim gülümseyerek.

Suratını buruşturdu. "Sorma, gözyaşlarımdan bir sel oluştu, ağla ağla bir hal oldum. Lale de Lale dedim durdum."

Yumruğumu yanımda sıkıp yanaklarımı şişirdim. "Çok Lale Lale deme, Affan rahatsız oluyor." Bunu söylediğim an kendime kızdım, neden kendimi savunurken Affan'ı öne sürmüştüm? Ben kendim yapardım.

"Anlamadım?" dedi şaşkınlıkla gülerek. "Neyden rahatsız olacakmış?"

"Bana bulaşmandan, fark ettim ben."

"Lan sen var ya ne saf geçinen akıllı kızsın... Ben de diyorum kaçmayı nasıl başardı, meğer şeytanmışsın."

Daha da kızdım ona. "Yoo, ben saf geçinmiyorum ki. Benim bir tane yüzüm var, nasılsam öyle davranıyorum."

"Şapşal," dedi gülerek ve ayakkabılarını giymek için eğildi. "Yine zaten evi kokuttun parfümle, ne sıkıyorsun sen öyle kalıcı..."

Duş jeliydi, salak yine yanlış anlamıştı. Çok terlediğimi ve pislendiğimi hissedince çok duş jeli kullandığım doğruydu. Doğruyu ona söylemedim, bir boğaz temizleme sesiyle başımı kaldırdım. Affan ikinci merdiven basamağında dikilmiş, Yalın'a bakıyordu. Dün gece aramızda geçenler, konuşmalarımız, söyledikleri... Heyecanla nefesim hızlanırken, Yalın arkadaşını fark etti. "Günaydın, biraz yürüyeceğim."

"Defol," dedi Affan.

"Solundan mı kalktın, n'aptın..." söylene söylene çıktı.

Yalın gözden kaybolunca yalnız kaldık. Vücudumu döndürdüm ve baktım Affan'ın ineceği yok, ben hevesle kendisine yürümeye başladım. Bir bir basamakları çıkmamı öylece izlerken, "İkidir ne kokusundan bahsediyor bu?" diye sordu.

Bir alt basamağına kadar çıktım. "Ne kokusu ne demek? Sen almıyor musun?"

Ağzının kenarını ovuşturdu. "Soruya soruyla karşılık verme."

"Bence gidip yatağına yat, bir sağ tarafından kalk gel."

"Yalın'ın dilinden konuşma benimle."

Dudaklarımı birbirine bastırarak çıplak ayağımla basamakta daire çizerken, korkuluğun kenarını tuttum. "Yalın çiçekli kokuları seviyor galiba. Aldığı parfüm de öyle."

Elini ağzının kenarından çekmeden ağır ağır ovuşturmaya devam etti. "Bir daha sıkma."

"Neden ki? Sıkarım." Parfüm bile değildi ama olsun.

"Ağır kokuyor."

Dudaklarımda hayret dolu bir boşluk açıldı. Gerçekten yalan söylüyordu, hiç kızarmadan, yüzünde rahatsızlık oluşmadan. Üzüntümü ve bu konudaki hayal kırıklığımı kalbime gömüp avucumu kaldırdım, açıp paraları ona uzattım. Affan'ın dikkatini yönlendirmeyi başardım.

"Bu ne?"

"Paralarını çaldım ya," dedim, söylerken de utandım. "İki yüz lira fazladan koydum. Çalma payı."

"Kuyumcuda bozdurduğun para mı bu?"

Nereden biliyor diye düşünecekken dün izimi sürdüğünü hatırlayıp baş salladım. "Hıhı, biraz param var, borçlu kalmayayım sana. Birine borcum olunca çok huzursuz oluyorum ben ya, aklıma gelip duruyor."

"Ben de hiç hoşlanmam param çalınsın, eşyalarım alınsın..."

Kötü hissettim. "İyi işte, veriyorum ya paranı. Ama söyleyeyim, hayatta paradan önemli şeyler var, cimri olmana gerek yok."

"Ver paralarımı," diyerek avucumdan aldı kâğıtları.

"Hah," dedim ve sonra Affan eğilip gözlerimin içine bakarak o paraları yavaşça eşofman cebime doğru koyunca, gözlerim tehlikeli şekilde kısıldı. Beni nasıl da fark ettirmeden kandırıyordu ya. Ama gerçekten ben borcunu vermek istemiştim, o ise kabul etmeyeceğini gayet anlatmıştı.

Düşecek kadar heyecanlanırken, "Borçlu kalacağım," dedim.

"Başka türlü kapatırız," dedi yavan bir sesle ve geri çekilirken, sağ bacağına doğru yüklenip gözlerini üzerimde dolaştırdı. Bozarmış renkte, belinden düşmüş bir eşofmanı ve beyaz, vücudunu saran tişörtü vardı. Göğüs kaslarının şeklini beyaz tişörtü altından görürken, "Dün konuşamadık," dedim. Dilimi ısırdım. "Ayaz hakkında, onu almaya gideceğiz değil mi?"

Kafama dokunarak ıslak saçlarıma bakarken başını salladı ve dünyalar benim oldu. "Özel uçak ayarlamak için vakte ihtiyacım var."

"Uçak al," dedim hemen.

"Lal Lale," dedi uzun uzun. "Karıştırdın, ben uçak yaparım."

"Tamam tamam, abarttım biraz, olacak iş değil o. Çok paran var ya, o yüzden diyorum."

Söylediğim üzerinde durmadan parmak uçlarını saç diplerime doğru bastırınca içim bulandı. Garip bir hisle gülümsedim. "Saçlarını kurut."

Başımı salladım. "Yaparım ama şeyi soracağım, uçağı kaç günde bulabilirsin?"

"Çok sürmez," dedi. "Ayaz... tam olarak nerede?"

"Polislerleymiş, ben alana kadar bakmalarını söyledim."

Bakışları omzumun üzerinden arkaya doğru odaklanırken kısıldı ama bu sırada bile saç diplerimi ovalıyor, sanki kurutmak istiyormuş gibi davranıyordu. Parmağındaki kemiği bastırışını bile hissediyordum, onun elinin herhangi bir şekilde bana temas etmesi hoşuma gidiyordu. Kolumu tutması, sırtımdan itmesi, saçımı önümden çekmesi... Düşünceli bir ruh haline büründüğünü gördüm ve tam konuşacaktım ki, "Yukarıya çık," dedi ansızın. Bir anda kolumdan tutup beni üst basamağa itti. "Çalışma odasına gir."

"Ne?"

"Babam geliyor, dediğimi yap."

Biraz afallasam da hızlanarak köşeyi döndüm, odasına girdim. Anlamadığım neden saklandığımdı. Babası kızgın mıydı? Göz önünde olmamı mı istememişti? Kulağımı yasladım ve birkaç dakika hareketsizce bekledim. Babası beni incitmeye mi gelmişti? Bu yüzden mi saklanıyordum?

Bir bağırtı koptuğunda ayaklarım yerden yükseldi. Nefesimi tuttum ve kapı kulpunu çok sessiz ve az şekilde açtığım an babasının gür sesi kulağıma ulaştı.

"Ne için?" diye bağırıyordu, Affan'la konuştuğu belliydi. "Ne için saklanır böyle bir şey oğlum?"

"Saklanılan bir şey yok," derken Affan, her zamanki sakinliğindeydi. "Ben de yeni öğrendim."

"Bir saat önce mi? Yarım saat önce mi? Bu süreçte bile beni defalarca arayabilirdin ama sen daha önce öğrendin değil mi?"

Sezdiklerim sonucunda kalp atışlarım hızlandı.

"Öyle düşünmene ne sebep oldu?"

"Beni aptal yerine koyma, sen benim oğlumsun."

Sessizlik oluştu, Affan bir daha inkâr etmedi. Göğsümdeki boşluk korku ile dolmaya başladı. İçimde güvensizlik çağladı.

"O kızın kalbi artık Doğa'ya ait."

Hissettiğim her şey bu cümleyle gerçeğe döküldü ve yüzümün çizgileri öfke ile kırıştı.

"O bakış ne?" dedi babası bu kez. Yürüdüğünü duyuyordum. Acaba Affan salonun neresindeydi? "Huzursuz oldun, canın sıkıldı."

"Baştan sona tatsız bir mevzu bu," dedi Affan.

"Ben bayılıyor muyum olanlara?" Babasının sesi bir daha gürleşti. "Her şey o orospu çocuğunun kızıma yaptıklarıyla başladı. O piçi, ailesini öldürmemek için ne kadar zor durduğumu biliyor musun?"

"O çocuğu yetiştiren babası, Milena masum."

Babası hemen cevap vermedi, bu belki de Affan'ın ailesine karşı hakkımda söylediği en net şeylerden birisiydi.

"Biliyor musun Affan, bu kızın artık seninle kalmasına gerek yok." Gözlerim kocaman açılırken, Güven Koral konuşmasını sürdürdü. "Zaten kalbi de uyduğuna göre onu alıp İstanbul'a götüreceğim. Doktorla konuşalım, ameliyat planlamasına başlansın. Önce tabi, ilaçları içmesi lazım."

Affan her şeyi dinledikten sonra, "Bir sorunumuz var," dedi.

"Neymiş?"

"Milena kaçtı."

Ne?

"Ne?"

Bu yüzden mi saklanmamı istemişti? Dün gece öyle söylemişti ama... üstünde duramamıştım. Nasıl yani? Gerçekten de ailesine yalan mı söyleyecekti?

"Affan, ne diyorsun lan?" Babası bağırdı.

"Yalın gece kapıyı kilitlemeyi unutmuş," dedi Affan, babasının şok ve öfkesinden pek etkilenmemişti. "Sabah uyandık ki, gitmiş. Yalın'da kendi hatası olduğu için ormana çıktı, onu aramaya. Etrafta da bir sürü kurt var, birisine rast gelse kızın kalbini bile yerler..."

Belli belirsiz gülümsedim.

"Allah'ın cezaları!" diye haykırdı babası ve bir kapı açılma sesi geldi. "Ormana çıkın, kızı arayın!"

Yanında adamlar olduğunu anladım ve yürüme seslerini dinledim. Adam Affan'a, "Bu ne rahatlık o zaman?" diye kızgınlıkla kükredi. "N'apıyorsun sen evde? Niye Yalın'la çıkmadın?"

"Milena cinli, ben ondan uzak duruyorum genellikle."

Ha, efendim?

"Cin mi? Affan, sen bugünün sınavı mısın oğlum? Benimle kafa mı buluyorsun? Gece mi içtin sabah mı?"

"Bu aralar gerçekten de sarhoş olmuş hissediyorum."

Babası, "Efendim?" dedi.

"Bulduğunuzda bence siz de ona çok yaklaşmayın," diye sürdürdü Affan. "Bazen kendi kendine de konuşuyor, gece evde dolaşıyor; uyur gezer. Hatta Farsça konuştuğunu duydum, bence büyü yapıyor."

"Ya bu benimle dalga mı geçiyor?" diye fısıldadım kendimin bile zor duyacağı bir sesle.

"O orospu deliliğe vurarak mı sizi korkutmaya çalışıyor?" diye bağırdı babası.

Arabada Rauf'un hakaretini işittiğimdeki gibi irkildim ve ortama hâkim olan sessizlik, sanki kalp atışlarımı duymalarını sağlayacakmış gibi hissettirdi.

"Ah, şimdi aynı dilden konuşmaya başlıyoruz galiba," dedi babası, Affan hiçbir şey dememiş olmasına rağmen. "Gözlerinden ateş fışkırdı bir anda, bu gözlerini en son lisede mi böyle gördüm acaba... N'oldu, öfkelendin mi? Neden?"

"Sana hiç sözcüklerinin tadına baktıran olmadı değil mi baba?"

Odaya gergin bir sessizlik tekrar çöktü ve yürüdüklerini işittim, odanın içinde dolanan babası mıydı?

"Sen mi yapacaksın Affan? Ne için anlayamadım?"

"Sahi baba, ben kim için neler yapabilirim? Haliyle ben hatırlamıyorum, sen söyle."

Konuşma her geçen cümlede daha da gerginliğe tırmanıyordu.

"Sen ailenden başka kimse için bir şey yapmazsın." Güven Koral'ın sesi alçaldı. "O da şüpheli gerçi... Ne düşündüğüne akıl sır ermez ama sakın olan kafan karışmasın."

Ne gördü? Affan'da ne gördü? Affan'ın benden sakındığı şeyi mi?

"Benim aklım bana yeter, nasihat dinlemem."

Babası üstü kapalı bir şey anlatıyordu, sezdiğimi düşünüyordum, aynı zamanda bunun Affan'ı rahatsız ettiğini de.

"Şimdi buna ayıracak vakit yok," dedi babası. "Adam yollayacağım, çevreyi didik didik etsinler. Jandarmalara da haber vereceğim, şehirden ayrılması mümkün olmaz."

Babasının eski bir general olduğundan söz edilmişti, böyle şeyleri zahmetsizce hallediyor olmalıydı. Dış kapının, adeta evi titreterek kapandığını duyunca kulpu bıraktım ama dışarıya çıkamadım. Gitmiş miydi? Sonunda Affan'la yalnız mı kalmıştık?

Avuçlarımı kalbime bastırıp başımı kapı köşesine koydum.

Neden yalan söyledi?

Bu ne kadar devam ettirilir ki?

Birkaç dakika bekledim ama baktım ki Affan gelmeyecek, odadan çıktım. Korkuluklara gidip sarkarak aşağıya baktım, gerçekten yalnızdı. Rahatlayarak merdiveni indim. Kollarını koltuğun arkasına atmış, bacakları hafifçe ayrık, dışarıya bakarak oturuyordu. Heyecanlı şekilde ilerleyip yanına oturdum, parmaklarım koltuğun derisini kavrarken yüzüne baktım.

"Neden böyle bir şey yaptın?"

"Bir daha kaçmamanın bir yolu," diyerek doğruldu. Gözlerinin ucuyla baktı. "Sakın bensiz dışarıya çıkma."

Yutkunarak kalçamın üstünde geriledim ve o yukarıya çıkarken arkasından baktım. Doğru, bir daha kaçamazdım, babası her yerde beni arayacaktı? Bunun için mi yapmıştı? Peki sonra nasıl ortaya çıkacaktım?

Koltukta uzun süre oturdum, ta ki Yalın dönene kadar. Ormanda birileriyle karşılaşmış olmasından korktum, bir açık vermesinden. Fakat eve girdiği an bana huzursuzca baktı, kapıyı çarptı. "Affan mesaj attı, ne demek istedi? Kaçmışsın falan, neyden bahsetti?"

Bir de bununla uğraşamam şimdi. "Kendisine sorabilirsin."

"Sen sadece cinli değilsin, büyücüsün de bence." Bana yan yan bakarak yukarıya yöneldi.

"Ya bunlar beni hepten gerçeküstü sanmaya başladı." Kıkırdayarak elimi ağzıma koydum. "Yok artık, büyücüymüşüm... Ne büyüsü yaptıysam..."

Ya ben ne güzel bu sabah heyecanla uyanmıştım. Babası, konuşulanlar, ortaya atılan yalan bunu benden çalmamalıydı. Ayaz'ı düşünecektim, her şey yolunda giderse kendisini görmeme az kalmıştı.

O gün Affan sadece bir kez, yemek yememi söylemek için aşağıya indi. Zeus'la beni dondurma yerken görünce de merdivende durup paylaştığımız dondurmaya baktı. Zeus'a sadece bir iki kez yalatmıştım, çünkü tatlının ona zararlı olabileceğini unutmamıştım.

"Beraber mi yiyorsunuz?" dedi onaylamıyormuş gibi.

"İki kere yaladı."

"Bırak şunu, yemek ye."

Bana sertçe mutfağı gösterince baş sallayarak geçiştirdim. Her dediğini yapacağım sanki. Zeus'u kucağıma biraz daha çekerek onun gidişini izledim. Fark edilecek bir harekette bulunmuyordu ama gerginliği hissediliyordu. Saçları darmadağınık olmuştu.

Ertesi gün Affan'ı neredeyse hiç göremedim. Bir kez odasına çıkıp uçağı soracaktım ama yolda Yalın'la karşılaşıp geri döndüm, göze batmamaya çalışıyordum; çünkü ikisi de huzursuzdu.

Acaba Yalın'ın Ayaz'dan haberi var mıydı?

Onu getireceğimizi bilse çıldırırdı.

Yine de huzursuzdu, eve yayılan enerjiyi hissediyordum. Kapılar sürekli sert kapanıyordu ve genellikle Yalın telefonuyla ilgileniyor, oflayıp pufluyor, hatta hiç yapmadığı şekilde Zeus'a da kızıyordu. Affan'ın yalanına sinirlenmişti ama kimseye de doğruyu söylemeyecekti.

En azından umduğum oydu.

Daha sonraki gün de Affan'ı sadece iki kez gördüm. Birincisi dışarıdaki ağaca yaslanmış sigara içerken, ikincisi de bana yemek yememi söylediğinde. Uçaktan öyle sabırsızca haber bekliyordum ki, yemek yemeyi aklımdan çıkarmıştım. Acaba babası ile kaç defa daha konuşmuştu, Doğa ile Rauf'ta kaçtığımı mı zannediyordu?

Akşam karanlığı çöktüğünde televizyondaki aşk filminin kötü sonuna gelmiş, biraz ağlıyordum. Bana eşlik eden Zeus'un havlamasıyla kendime gelince dikkatini dağıtanın ne olduğunu gördüm. Affan üst katın korkuluklarını elleriyle tutmuş, bize bakıyordu. Göz göze gelince yanağımı sildim ve sakin görüntüsünün bir haber taşımadığını düşünüyordum ki, "Hazırlan," dedi bana. "Sabaha karşı çıkacağız."

Koltuktan fırlarken Zeus'u korkuttum ve o havlayıp kaçarken zıpladım. "Valla mı?"

"Yanına eşya almana gerek yok. Sadece çok sıkı giyin. Üç kat, belki dört."

"Yorgana bile sarınırım, hiç sorun değil..." heyecanımla korkuttuğum Zeus'a uzandım, onu göğsüme koyup doğrulurken Affan başını eğip daha dikkatli baktı bize. "Gel, hazırlanalım."

"Lanet olası Rusya," diye mırıldandı Affan.

"Neden öyle dedin şimdi?"

"Yersiz soğuk."

Arkasına dönüp odasına gidince ben de hemen koştum. Gece yarısını geçmişti, birkaç saate çıkardık. Aslında birkaç dakikada hazırlanırdım ama çok heyecanlanmıştım. Telefonumu alıp mesajlara baktım. Bana fotoğrafı gönderen polis tekrardan ne zaman gelebileceğimi soran mesajı atmıştı, ancak şimdi cevap verebiliyordum.

Ayaz nereden, nasıl kaçmıştı bunu da düşünüyordum.

Bana her şeyin doğrusunu yalnız o anlatabilirdi.

Telefonumun şarjını doldurup en sıkı, kalın kıyafetlerimi giyindim. İkinci bir kürküm vardı, onu giyip atkı ile bereme sarındım. Yatağımın ucunda, sarılmaya ihtiyaç duyarak Zeus'a sarıldım, içeriden bir ses duymayı bekledim.

Herhalde uyuyakalmışım, oda kapım açılırken uyandım ve Affan'ı görür görmez hareket ettim. Kendimi kaldırmamı izlerken sessiz kaldı. Karanlıkta hareket ettim ve peşimden gelirken dış kapıya ulaştım. Affan bel hizasında, kalın bir kaban giyinmişti. İki adımda koltuğa gidip koltuk yastıklarından birisini aldı ve sonra dış kapıyı açtı, verandaya çıkıp etrafa baktı. "Kimse yok, çabuk."

Adamlar hâlâ ormanda mıydı? En azından yakınlarda yoktular. Acaba babası ne kadar öfkeliydi? Bunları düşünüp kendimi korkutmak yerine çıktım, Affan'ın arkasından arabaya ulaştım. Arka kapıyı açtı ve yastığı içeriye atıp, "Geç, uyu," dedi.

Ah.

"Yok, yanında oturacağım." İçeriye attığı yastığı aldım ve şoför koltuğunun yanına geçtim.

Affan kapattığım araba camı arkasından uzun uzun bakıp öyle geçti direksiyona. Yastığı cam üstüne koydum ve kollarımı kendime sarıp ayrılışımızı izledim. Yalın'ın odasının ışığı açıktı.

Bilip bilmediğini sormaya korktum.

Daha önce Rusya'ya giderken kullandığımız güzergâhı kullanmadık, belki de babası jandarmalardan söz ettiği için başka yoldan gitti. Bu kez o adam yoktu, iki orta yaşlı adam vardı bizi karşılayan. Ben arabadan geç indim ve yanlarına geldiğimde Affan onlarla konuşmasını böldü, belimden tuttu ve beni özel jetin merdivenlerine çıkardı. "Sen otur, geleceğim."

Esneyerek baş parmağımı kaldırdım, onu onaylayarak geçtim. Gece ışıkları açıktı, koltuğa yerleştim ve gözlerimi ancak, jetin havalandığını hissettiğimde açtım. O vakitten sonra ise heyecanımdan dolayı gözüme uyku girmedi. Karanlık jet içinde sürekli kıpırdanıp Affan'a baktım.

Yaydığı karanlık his gözlerimi ondan kaçırmamı sağladı.

Yaptığı şeyler hakkında düşünüyor olmalıydı, ben de onun yaptıkları üzerine düşünüyordum. Sadece onu ölümümle tehdit ettiğim için miydi bu kabullenişi, yoksa kafasının arkasında bazı planları var mıydı? Affan kurduğu hiçbir düşünceden, yapmak istediği hiçbir şeyden bahsetmezdi.

İki saatlik uçuşun sonunda, daha önceki gibi vip terminale indik. Jetten inerken atkıma sarınıyor, düşmemek için Affan'ı tutuyordum. Etraftaki sonsuz görünen beyazlığa bakarken içim üşümeye başladı. Affan bana dönüp atkımı burnuma doğru biraz kaldırıp tutmaya başladı. "Ben yaparım," dedim, açıldığı için tutuyordu.

"Ellerin," diyecek oldu ama hatırladı, üşümüyordu ellerim.

Sanki emin olamamış gibi gibi baksa da bıraktı, ben tuttum. Çok sürmeden içeriye girip güvenlikten geçtik. Terminalin dışında Affan'ı bir aracın yanında adam bekliyordu. Türk olduğunu anladım ve Affan el sıkışıp kısaca konuştuktan sonra anahtarı teslim aldı. Bir dejavu yaşadığımı hissettim, umarım bu kez de hayal kırıklığıyla dönmezdim.

Aracı çalıştırdığında direkt ısıtıcıyı açtı, daha önceki gibi kolay gelişimizle alakalı sorular sormadım. Tanıdığı, kendisini geri çevirmeyen önemli insanlar vardı demek ki. Gerçi hangi birini hatırlıyor, bilemezdim. Zaten bu yüzden birkaç gün sürmüştü.

"Baban... N'oldu? Duru ve Rauf'ta öğrendi mi kaçtığımı?"

"Çıldırmış durumdalar. Her an eve gelebilirler."

"N'apacağız?"

"Bir kurdun, kalbini yediğini söylerim belki onlara." Kendi şakasına bile gülmüyor, nasıl bir adamsa. "Kanlı kürkünü götürürüm."

Yutkundum. "Duru o kalbi kurdun midesinden bile alır," diye alay ettim.

"Ya senin göğsünden alabilir mi?" dedi, soruyormuş gibiydi gerçekten. Oysa o gecede çatıda konuşmuştuk bunları.

"Göreceğiz."

Atkımın içine gömülüp gözlerimi yumdum. Affan bir konum açmıştı, bu o Rus polisin bana aktardığı adresti. Dudaklarımdaki gülümsemeyi saklıyordum. Ayaz'ı görmek için dakikaların kaldığına inanamıyordum. Onu görmemle bir dolu problem ortaya çıkacaktı ama ilk olarak ona kavuşacağımı düşünüyordum.

Özleyip de kavuşabildiğim tek insandı o.

Bir hayli yol gittik ve navigasyonun yaklaştığımızı haber etmesiyle beraber göğsüm kasıldı. Araba dar bir dönemeçten dönüp eski bir Rus binası önünde yavaşladı. Rusya özellikle kış aylarında gri ve renksizdi. Yüksek binaların arasındaki tertipsiz, sisli bulutlar zor görülüyordu. Affan ellerini direksiyondan çekip karşıdaki emniyet binasına baktı.

Uzun, dar camları olan, yıpranmış ve büyük binaydı. Birkaç Rus, sarışın polis merdivenlerde sigara içiyordu. Elimi kapıya koyup sabırsızlıkla hareket etmesini bekledim. "Affan?"

Anahtarı çıkarıp bir şey demeden indi. Diğer taraftan çıktım ve bedenlerimiz araç önünde birleşti, binanın merdivenini çıkarken hızlandım. İçeriye girer girmez başımı etrafımda çevirdim, bir polisi durdurarak, "Birini soracağım," dedim Rusça. "Polis İvan nerede, kendisi burada çalışıyormuş?"

Kadın beni inceledi. "Müdür yardımcısı mı?"

"Evet, öyle söyledi."

"En üst katta."

Kadın ayrılınca merdiveni aradım, Affan önüme geçti. "Ne dedi?"

"En üst katta olduğunu."

Gördüğüm merdivene ilerlerken Affan kabanını çıkararak yanımdan yürüdü. Hani Rusya çok soğuktu, neden terlemeye başlamıştı? Katları çıkarken nefesim kesildi ve ulaşınca camların ardındaki ofislere baktım, kapı kenarlarındaki yazıları okudum. Polis telsiz ve konuşmalarını duyarken aradığımı buldum, kapının önünde yavaşladım.

Affan durduğumu görünce tıklattı.

"Mojeş."

Açtığım gibi soluğu odasında aldım ve masada oturan adam kafasını kaldırınca gözlerim, sanki Ayaz buradaymış gibi etrafımda dolaştı. Memur kalemi bıraktı. "Siz?" dedi Rusça.

"Oğlum için."

"Ah, sonunda."

Adam doğruldu. Siperli şapkasını çıkarıp kafasını kaşıdı ve masa etrafından dolaşıp yanımıza ulaştı. Affan bana doğru bir adım daha atınca adamın dikkati ona kaydı va bana, "Yakınınız?" diye sordu.

"Evet," dedim, başka bir sebep açıklamak istemeyerek.

Adam önümüze geçip tez canlı halde yürümeye başlayınca atkımı çözerek arkasından gittim. Affan başını sağında solunda gezdirerek etrafı incelerken benimle çıktı ve adam koridordan ayrılmadan, iki kapıyı geçip başka bir kapı önünde durdu. "Polis arkadaşım Polina oğlunuz ile ilgileniyordu."

Nefesimi tuttum. "İçeride mi?"

"Evet."

Affan gözlerini polis ile aramda dolaştırırken kapı aralandı. Başımı sağa kaydırıp eşikten geçtim ve önce deri, tek kişilik koltuktaki uzun boylu genç kadın polisi gördüm. Yüz hizasındaki gazeteyi indirip sırasıyla bize baktı ve sonra gözlerini koltuğa çevirdi. Kadını taklit ettim. İçeriye yürürken başımı koltuğa çevirdim ve elimi şaşkın bir fısıltının döküldüğü dudaklarıma kapadım.

Ayaz, karşımdaydı.

DEVAM EDECEK.

Ya şimdi neler olacak dersiniz?

Diğer bölüm sanırım bu bölümden de uzun olacak ama en kısa sürede görüşeceğimizi düşünüyorum. O güne kadar hoşça kalın.

Ayrılmadan önce bölümü bir emoji ile anlatın. 🏃‍♀️

💚🤎