16: FOTOĞRAF.
Merhaba balımmm.
Bu bölümde özellikle bazı sahnelere aşık oldum ve sizin de aynı duygulara kapılıp kapılmadığınızı merak edeceğim. Bölümü okurken bol bol yorumlarınızı bırakıp oyunuzu da eksik etmeyin lütfen.
Keyifli okumalar. *

16: FOTOĞRAF.
Affan arabayı durdurunca sisli camın üstüne çizdiğim yamuk kalbi göstermeden sildim.
Başımı arkama çevirdiğimde doğrudan onu görmek istedim. Etrafımızı fark etmekten de kaçamadım. Benzinliğe doğru girmiştik, sanırım araba deposu boşalmıştı. Affan elini direksiyondan çekip bana dönünce gün ışığındaki gözlerimiz iç içe geçti.
Geceyi hatırladım. Söylediklerinin ardından odasında birkaç dakika daha kalıp sonra çekilmiştim. Sabah yüz yüze geldiğimizde hiçbir şey hatırlıyor görünmüyordu, ben de herhangi bir şey sormamıştım. Kâbus mu görmüştü, rüya mı anlamamıştım.
İç çektim ve Affan sanki bu sabah yüzüme hiç bakmamış ve beni ilk kez görmüş gibi baktı. "Bir şeye ihtiyacın var mı?" diye sordu.
Camın arkasından görünen benzinliğe baktım. "Sabah sandviç yedim ya."
Yok, beni yine zehirlerler demiştim, o da kendi elleriyle yaptığını söylemişti.
"O evden çıkmadan önceydi," dedi, kemerini çözdü. Ehliyet kemerini, tabi. "Canın bir şey çekmiyor mu?"
Uyandığım dakikadan beri bana su içiriyordu, zaten dün de aynısını yapmıştı. Şişkinliğim yüzünden başka şey yemek istemiyordum. Kafamın onaylamaz sallayışını görünce, "İyi," diyerek araçtan indi, kapıyı kapattı.
"Hanımefendi," diyerek çalışan adam, camımdan kafasını uzattı. "Depoyu fulleyelim mi?"
Koltuğumda geriye yaslanıp kaş çattım, bu sorunun muhatabı değildim. Ben arayacak yanıt düşünürken, kapı öbür taraftan bir daha açıldı. Dönünce Affan'ı gördüm. "Sen de in," dedi bana ve sonra doğrulan adama çevirdi gözlerini. "İhtiyacımız yok. Marketi kullanacağız."
Genç adam rahatsızca geri çekilince, kapıyı açarak çıktım. Kaput etrafında dolanırken Affan beni bekledi. Polo yakalı, siyah tişört ile siyah pantolon giyiyordu. Kürküm hâlâ kirli olduğu için bana ceketini giydirmişti, altımda da vücudumu saran bir body vardı. Ceket kalçalarıma kadar iniyordu, kollarını el bileklerime doğru ittim ve Affan'la beraber marketin içine girdik.
"Bir su daha alalım," dedi, reyona ilerleyip.
Yeter, diye çığlık atasım geldi ve koluna yapışıp onu durdurdum. En masum yüz ifademi takınarak, "Daha fazla içemeyeceğim," dedim. "Akşamdan beri nereden baksan dört litre su içmişimdir. Zehri yeterince attım bence, lütfen içmeyeyim."
Beni hiç duymamış gibi, "Bir su daha alalım," dedi.
İçecek reyonuna ulaştığında omuzlarımı düşürdüm. Razı olmasam zorla içirecek gibiydi ama bu şekilde de sürekli tuvalet ihtiyacım doğuyordu. Bursa'ya, eve dönmek için yola çıktığımızdan beri onu üç kez durdurmak zorunda kalmıştım. Bu sabah Affan eve döneceğimizi söylediğinde açıkçası sevinmiştim, o evde kalmak hiç güven vermiyordu.
"Su almak için mi durmuştun?" diye sordum, o bir cam şişe su ile portakal suyu alırken.
"Sigara alacağım."
Ama o nasıl sigaranın tadını hissediyordu? Yoksa nikotin bağımlılığından dolayı mı içiyordu? Aslında nadiren sigara içtiğini görmüştüm, onların da garip aromalı, yumuşak içimli sigaralar olduğunu. Aslında gördüğüm an belki fark etmiyordum ama Affan'la ilgili her detay sanki zihin belleğimde birikiyordu. Ne gerek var ki sanki. Of.
Yanaklarımı şişirerek gözlerimi tişörtünün sardığı belinden çektim, arkamı dönüp reyonlar arasında dolaştım. Elim, her ne kadar canım istemiyor dese de çikolatalara gitti ve fındıklı bir çikolatayı aldım. Affan'ın kafasını reyon üstünden kaldırmış bana baktığını görünce vücudumu kendisine döndürdüm. "Sana da alayım mı?" diye sordum. "Sever misin bu çikolatayı?"
"Yoktan yere zararlı şeyler yeme," dedi.
Aman, bu da amma babalık taslıyor.
"Niye yoktan yere olsun, tadı güzel," dedim, acaba bir noktada bu gerçeği benimle paylaşacak mı diye merak ediyordum.
"Evde tatlı yap, onu ye, ambalajlı tatlılar zararlı."
"Evdeki tatlılar zararsız mı oluyor?" diye sormak istedim. Hepsinde yoğun şeker vardı.
"Bunu sonra tartışırız," diyerek reyon boyu kasaya yürüyünce omzumu düşürdüm ama çikolatayı bırakmadım. Zararlı olmasının ne önemi vardı, ailesi ölümüm için gün sayıyordu. Kasada olduğunu gördüm ve çikolatayı da aldıkları arasına bırakınca omzu üstünden bana döndü. "Mutlu oldun mu?"
"Hıhı," dedim. "Bu çikolatanın tadı çok güzel, sen seviyor musun?"
"Evde yapıyorsun sen, bunları yememe gerek yok."
Gözlerim kısıldı. "Tatlılarımı beğeniyorsun demek."
Burnunun üstünü kaşıdı. "Güzel, tabi."
Hayal kırıklığımın çok abartılı olduğunu düşünmek istedim. Bile bile, belki sorduğum takdirde dürüst olur diye soruyordum ama o hâlâ yalan söylüyordu. Ya neden böyle davranıyordu ki? Bu durumundan hoşlanmadığı için paylaşmak mı istemiyordu? Ya da içten içe gerçekten alay mı ediyordu? Yüzünü izliyordum, gerçekten bir alaycı mimik arıyordum ama kasadan geçen ürünlerin ödemesini yaparken gergin ensesini ovuyordu.
Bir daha da yapmayacağım tatlı.
Yok gerçi, yapayım ama ona vermeyeyim.
Marketten ayrılırken eline, suyun arkasına sıkıştırdığı çikolatayı kaptım. Koltuklarımıza yerleşirken açıp yemeye başladım. Arabayı uzaklaştırdı ve yola devam ederken suyu uzanıp dizimin üstüne bıraktı. "Karnın ve miden nasıl?" diye sordu.
Bugün nasıl olduğumu üçüncü kez soruyordu. Belki de ilk ikisini unutmuştu.
Ağrı hâlâ hissedilir olsa da yoğun ya da ağlatacak kadar değildi. Ona izah etmeden, "Bu senin suçun değildi," dedim. Fakat aslında canımın yanmayacağına söz veren kendisiydi. "Suçlu hissetme."
"Benim adıma çıkarımlar yapma. Nasıl olduğunu söyle."
Aman, tamam tamam... "Biraz ağrıyor ama gerçekten çok değil. Aradan zaman geçince iyi oldum haliyle. Ama o evde bir lokma yemekten bile korktum, zaten Müjgan'da beni hiç sevmiyor. Bence senin evine de gelmesin o bir daha, Rauf'un çıkarlarına yardım edebilir. Tıpkı o gün ilacı getirdiği gibi... Bence tam birbirlerine uygunlar, yaşları da..." gerçekten ikisinin birlikte olmaması şaşırtıcıydı, Doğa nasıl Rauf gibi biriyle olabilirdi? Neredeyse üzülecektim ona.
"Çok alemsin," diye kendi kendine fısıldadığını duydum. "Rauf'la Müjgan'ı mı yakıştırdın gerçekten?"
"Affan, sence de öyle değil mi?" Çikolatamı ısırıp yanağımı koltuğa gömünce dikkatini bir anlığına bana kaydı.
Dudaklarını yalayıp önüne döndü. "Evet tabi, güzel."
"Ne güzel?" İlişkilerinin güzel olabileceğini mi düşünüyordu? Nasıl ya?
"Çikolata."
"Çikolatayı mı sordum? Rauf'la Müjgan diyorum, yakışmaz mı?"
Direksiyonu çevirip dönerken, "Doğru, onu sordun," dedi. "Nereden geliyor aklına böyle şeyler."
"Değil mi? Bilmiyorum, bir anda aklıma geldi. Neyse, uzatmayayım bu meseleyi, hiç sevmiyorum onları..." bana su almakta haklıydı bu kez, çünkü çikolatamı yedikten sonra bekleneceği gibi susamıştım. Cam şişeden birkaç yudumu alıp çikolatanın kalanını paketledim, ceketin cebine koyup camdan dışarıya baktım. Araba içi sıcak olduğu için giren rüzgârdan çok etkilenmiyordum. Elimi dışarıya çıkardım, araba yavaş gittiği için bileklerimden içeriye giren yumuşak rüzgârı hissedebiliyordum. Zehirlendiğimi öğrendiğinden beri arabayı yavaş kullanıyordu, sanırım mide hassasiyetimden dolayı.
"Baban hakkında ne zaman konuşacaksın?"
Sorusuna kulak verince hissettiğim bir parçacık huzur da kayboldu. Ailem hakkında sessizliğimi koruma niyetindeydim, ben bile babamın nerede ne yaptığını bilmiyordum. Sadece olabildiğinde uzağında olmak istiyordum. Beni bir daha acıtamayacak kadar uzağında.
"Rusya'ya gittiğimizde de korkmuştun, babanla mı alakalıydı?"
Niye unutmamış ki, niye? Sefil bir yaşamım olmuştu, hâlâ sonuçlarına katlanıyordum. Canımın nasıl kolaylıkla acıdığını kimse bilmemeliydi, yoksa beni öldürmek çok kolay olurdu.
Bursa tabelasını tanıyınca içimi rahatlama kapladı. Rauf ve Doğa'sızlık çok iyi olacaktı. Beni hayattan soğutan sayısız şey vardı, üstelik babamla ilgili öğrendiklerim ve Ayaz'ın yokluğu da ama buradayken daha az sorunum varmış gibi hissediyordum.
"Harflere de çalışamadım kaç gündür, umarım öğrendiklerimi de unutmam."
"Yine çalışırız."
Kısa cümleyi tamamlama şekli yüzünden omuz üstünden heyecanla ona döndüm. "Yardım eder misin?"
Sadece, "Bakarız," dedi.
Bir kere heveslendirmişti beni, bakarız demekle olmazdı. Anlamadığım yerleri ona sorardım. Geniş, tek şeritli otoyoldan geçerken elimi içeriye soktum ve aynı zamanda aracın yavaşladığı hissine kapıldım. Affan arabasını yolun kenarına doğru durdurunca da afalladım. "İyi misin?" diye sordum. Başı falan mı döndü acaba, n'apsam ki?
"Gelsene," diyerek kapıyı açınca dışarı çıkacağımız anlaşıldı.
İndiğimde Affan güneş gözlüğünü göz hizasına indirip telefonunu çıkardı. Yanına yürürken izliyordum onu. Telefonunu doğrudan bana uzatıp, "Şu çiçeklerle fotoğrafımı çeksene," dedi.
Saçlarım yumuşak rüzgârda dalgalanırken sağ tarafa baktım. Bu yoldan daha önce de geçmiştik ama ilk kez böyle bir istekte bulunuyordu. Yol boyunca uzanan çiçek tarlalarından birisiydi. Yeşil saplı, beyaz laleler birbirine sürtünüyor, adeta mistik bir uğultu çıkarıyordu. Geri boyunca, yüzlerce lale bir aradaydı.
"Sen ve çiçeklerle fotoğraf çekilmek?" dedim, yargılayıcı tutumumu saklayamadım ne yazık ki.
"Evet, hadi Lal."
Lalelere doğru yürümeye başlayınca, "Ezeceksin," dedim ama pek umursamıyordu. Yerden kırk santim kadar yükseklikteki çiçekler arasına girip vücudunu bana dönünce telefon ekranını yana kaydırdım. Kamerayı açıp kaldırırken heveslendiğimi fark ettim. "Gözlüğünü çıkar bari," dedim.
Söylediğim gibi gözlüğünü çıkarıp tişörtünün yakasına astı ve elleri siyah kotunun cebinde doğrudan kameraya baktı. Bugün siyahlar içinde olduğu için beyaz lalelerin arasında çok göze batıyordu. Alt dudağımı ısırıp, "Poz verecek misin?" diye sordum.
"Veriyorum," dedi.
Telefon üstünden bir an bakıştık. "Sadece duruyorsun."
"Yeterli."
"Bana yeterli gelmedi."
"Kalp mi yapayım Lale? Ben böyle poz veriyorum."
"Durarak poz vermek de ne bileyim..."
Neyse o nasıl göründüğünü biliyor olmalıydı. Fotoğraflarda, sadece durarak da güzel çıktığını. Üstelik vakitten ötürü parlak olan güneş yüzüne düşüyordu, saçları altın sarısında görünüyordu; elbette amber rengindeki gözleri de. Açıyı hem onu hem de laleler ile manzarayı alacak şekilde ayarlayıp fotoğrafını çektim. İkinciyi de çekecektim ki buraya doğru yürüyerek, "Yeter," dedi.
Sadece bir fotoğraf için mi inmişti? Ekranı elimle güneşten koruyarak fotoğrafa baktım, iri ama zarif vücudu aslında çiçeklerle o kadar da uyumsuz durmamıştı. Affan yanıma vardığında, "Bak," diyerek ekranı ona gösterdim ama telefonu elimden alırken bakmadı bile. "Madem o kadar beğendin, seni de çekeyim," dedi. Ve beni lalelere doğru hafifçe ittirdi.
Afalladım, beğendiğimden söz etmemiştim ama anlamıştı demek. Zaten çok yakınken itiraz etmedim. Çiçeklere çok dikkat ederek aralarına karışınca o lale kokusu burnuma yükseldi. Affan bu kokuyu alamamıştı demek ki. Üzülerek vücudumu ona çevirdiğimde beni izlediğini gördüm.
"Ben de durayım mı yoksa poz vereyim mi?" dedim, bir garip hissederek.
"Her türlü iyisin."
Bilseydim bir yüzümü, saçlarımı düzeltirdim. Neyse. Dizlerime kadar uzanan lalelere baktım ve sonra ellerimi önümde birleştirip başımı yana eğerken kameraya gülümsedim. "Nasılım? Fotoğraflarda hiç hayal ettiğim gibi çıkmam. Bir yerim kötüyse söyle, düzelteyim."
Çoktan beni fotoğraflamaya başladığını, parmağının hareketinden anladım ve aceleyle susup telefonuna doğru tebessüm ettim. Sonra poz değiştirirken üstümdeki ceketi hatırladım. "Bu bana çok büyük, çıkarayım öyle çeksen?"
"Hayır, kalsın."
Yine de çıkarmaya başladım. Kim demiş her sözünü dinlemem gerektiğini. Zaten ceketle birkaç tane çekmişti. Yaptığımı görünce telefonu indirip elini beline koydu, onaylamayarak başını iki yanına salladı. Omuzlarımı silkip ceketini kucağımda tutarken başka bir poz düşündüm. "Arkamı döneyim, öyle çek bir de."
Söylediğimi hemen yapıp arkamı döndüm, yüzümdeki saçları çekip gülümsemeden, bu kez sakince baktım. Güneş gözlerimi kamaştırıp yanağımı ısıtıyordu. Affan'ın parmaklarının ekranı büyüttüğünü fark edince, "Yaklaştırıyor musun? Hayır, laleleri de al," dedim hemen.
"Alıyorum."
Parmakları birkaç saniye daha ekranda dolaşıp birden çok fotoğraf çekti. Açımı değiştirerek kendisine döndüm ve yettiğine karar vererek yanına dönerken, Affan'da telefonu indirip ekrana doğru baktı. Mesafemiz kaybolunca görmek için başımı ekranına eğdim. "Kendi fotoğraflarına bakmadın, benim fotoğraflarıma neden bakıyorsun?"
"Sana bakmıyorum, nasıl çektiğime bakıyorum," dedi gözlerini ekrandan ayırmadan.
Ben de onun burnunu kaşıyan parmağına baktım. Bence dürüst değildi.
"Benim fotoğrafları da senin telefonunla çektik," dedim.
"Fark etmedim."
"Bana gönderir misin?"
Affan sırasıyla fotoğrafları kaydırdı ama bana pek göstermedi. Telefonu kapatıp cebine atarken, "Elbet gönderirim," dedi ve araç kapısına yürüdü.
Ben de bindim. Nasıl çıktığımı merak etmiştim, göstermemişti. Ceketini dizlerime bırakıp kıyafetimin yakasını düzelttim ve yolculuğumuz kaldığı yerden devam etti. Eve yaklaştığımızda etrafta kar göründü, araç yukarıya çıkarken Uludağ'ın zirvesindeki beyazlığa baktım ve ev göründükten biraz sonra yola girdik.
Dış kapımızı Affan açtı ve önceliği bana verdi. Eve girince etrafıma bakmak istedim. Ev bıraktığımız gibiydi, oda kokusu her yere sinmişti. Affan çantamı girişe bıraktığında kenarda duran büyük ev terliklerini giyindim, onun terlikleriydi tabi.
"Yalın nerede acaba?" Gerçi görmesem de olurdu. Beni hangi ruh haliyle karşılayacağını kestiremiyordum.
"Yılbaşı gecesinden beri partiliyor," dediğinde evde olmadığını anladım. "Kim bilir kiminle."
"Yalın'ın sevgilisi var mı?" Belki de sevgilisi iledir ama ne aptalım, sevgilisi olsa arkadaşlarına beni sevgili diye tanıtır mıydı hiç?
"Çok merak etme öyle şeyleri."
Gözlerim üzerinde hareketsiz kaldıktan sonra arkamı döndüm, çantamı aldım ve ayaklarımı yere vura vura odaya gittim. Girip çantayı dolabın içine koydum, ceketini çıkarıp yatağa bıraktıktan sonra temiz kıyafetler alarak kenara ayırdım. O evde hiç banyo yapmamıştım ve zehirlendiğim geceden beri kirli hissediyordum.
Suyun sıcaklığını ayarlayıp kabinde birkaç kez saçlarımı, kendimi yıkadım. Süzülen köpükleri seyrederken epey vakit geçirdim. Yoğun kokuyla havluya sarınarak çıktım ve kurulanarak kıyafet giyindim. Antrasit rengi eşofman ile beyaz, yuvarlak yakalı tişört giyindim. Saçlarımı orta derece ısıda kurutup odaya geçince çantayı açtım. İçindekileri çıkarıp kirlileri banyoya bıraktım. Sonra ilacı gördüm. Doğrularak o ilaçla beraber yatağa oturdum.
"Babamın verdiği ilaçlar nelere sebep oldu. Bu ilaçlar ne yapacak acaba bana? Hiç masum değiller, illaki yan etkileri olacak... Bu ilaçlar bende neyi bozacak?"
Ellerim hissizdi ama sanki avucum yanıyormuş gibi ilacı komodin çekmecesine koydum. Rafı kapatıp düşünmemek adına kitaplarımı okumaya çalıştım. Affan'ın kitabının dördüncü sayfasındaydım, hayalet ile peri henüz yeni tanışmışlardı.
"Bu çizimleri yazarın kendisi mi çizmiş acaba? Çok güzel ya, bayılıyorum..."
Çizimleri yakından izleyip yatakta sırt üstü döndüm. Biraz uykum vardı. Gece, Affan'ın kâbusuna tanık olduktan sonra hemen uyuyamamıştım. Kitapta bir sayfa daha çevirdim ve esneyerek harfleri okudum. Gözlerim kapanana kadar dayandım.
Kendime geldiğimde yüzüm yastığa gömülüydü, bu yüzden yalnız olmadığımı ancak döndüğümde fark ettim. Affan'ı eşikten bir adım ileride, bana bakarken buldum. Saatlerdir uyuduğum, havanın kararmasından belliydi. Onunla göz göze gelince afallayıp, "Burada n'apıyorsun?" diye mırıldandım. Sesim uyku mahmurluğuyla alçak ve yumuşak çıkmıştı.
Üzerinde bir sweat ile eşofman altı vardı, aynı renkte ve takım gibi görünüyorlardı. Gözlerimden başka yere bakmayarak, "Saatlerdir görünmüyorsun," dedi. "Bakmak istedim. Bir yerin mi ağrıyor?"
Gördüklerimden ve ilaç konusundaki tutarlılığından sonra ona gülümsemeyi istemek garip hissettirdi. Bu yüzden dudaklarımı sabit tutup, "Gece pek uyuyamamıştım," dedim. Sebebi de onun kâbusuna tanık olmamdı. "Uyuyordum o yüzden. Yine çok uyumuşum, gece uyumayacağım kesin."
Omzunu silkti. "Hayalet arkadaşlarınla oturursun."
Dediğine bak ya. "Ya cin arkadaşlarımla," diye karşılık verdim.
"Aman, üst kata getirme de."
Gözlerim kısıldı. "Korkar mısın?"
Bunu ciddiye almadı ve tekrar sordu: "Ağrın var mı?"
Zehirlendiğim için soruyordu tabi. "Biraz."
"Neren?"
"Alt karnım daha çok."
Yatakta toplanmamı izlerken gözleri vücudum boyunca yavaşça gezindi. Tişörtümü, saçlarımı düzelterek ayaklarımı yere bastığımda, "Çorap giy," dedi ve aynı zamanda telefonu çaldı. Bakışlarını çekip telefonunu cebinden çıkarırken arkasını dönerek uzaklaştı.
Uyurken üstümü açık bırakmış, ev sıcak olmasına rağmen de üşümüştüm. Dediğini yapmakta fayda görüp bir çift çorap giyindim ve terlikleri de ayağıma geçirip odadan çıktım. Affan'ın sesini mutfağa kadar takip ettim. Ocak önünde bir tencereye bakıyorken telefona, "Sizi zor durumda bırakmayacağım," diyordu. Bile isteye kulak misafiri olduğumu fark etse de rahatsız olmadı. "Anlıyorum, babam üstünüze gelip sizi korkutmuş ama ben durumu idare edeceğim."
Bir mahsur görmeyerek yanına kadar ilerledim. Biraz mesafe bırakıp tencereye eğilince çorba pişirdiğini gördüm. Güzel kokuyordu üstelik. Affan uzanıp saçlarımı omzumun arkasına atınca hemen geri çekildim, saçlarımı çorbadan uzak tuttum. Her şeye de dikkat ediyordu. OKB herhalde bu adam.
"Evet, biliyorum tabii ki ısrarcı ama kısa sürede zaten öğrenecek." Alnını ovalayarak karşıyı dinledi ve sonra ekledi: "Bir daha arar veya görüşmek isterse bana haber verin."
Telefonunu kapatınca aklıma gelenlerin endişesiyle yüzüne baktım. Tezgâha bıraktı telefonu ve çorbanın altını kısarken, "Test sonuçları hâlâ çıkmadığı için huzursuz," dedi, tahminlerimi doğrulayarak. "Geciktiğini düşünüyor."
Bu gerçekten nereye kadar saklanırdı ki? Adam endişeli ve kızgındı, işler dilediği gibi gitmezse başka çözümler arardı. "Ne zaman söyleyeceksin?" diye sordum. "Babana söylersen direkt ameliyata mı gireceğim?"
"Hayır tabii ki," dedi. "Aceleyle olacak bir şey değil nakil."
Ah, nasıl unuturum ki? "Doğru, önce beyin ölümüm ve ilaçlar var, kalbimi öylece veremem ya..." titreyen dudağımı ısırıp arkamı döndüm ama Affan tişörtümün ensesinden tutarak beni durdurunca tatsız bir ses çıktı ağzımdan. Başım yine ona döndü. Gözlerimiz hemen buluştu. "Gitme," dedi.
Kalbime bir şey oldu. "N'apacağım ki burada?"
Tişörtümü bıraktı ama enseme temas etmeyi değil. "Çorba iç. Doğru dürüst yemek girsin midene."
Biraz açtım, yerdim de... "Kalbim için mi? Kendim için mi? Kendin için dersen yerim."
"Kendin için."
Enseme teması ile huylanıp boynumu adeta katlayınca yüz ifademe dudak kıvırarak elini yavaşça çekti. Onun dokunuşu üstüne ben elimi karıncalanan tenime götürdüm ve yüzümü çeneme doğru eğmeden önce dudaklarına doğru baktım. Bir şeyin onu tebessüm ettirmesi nadirdi. Ayrıca elinin gerçek sıcaklığı nasıldı acaba, benim vücudum bunu doğru algılamıyordu.
Affan üst dolapları açtı. İki çorba kasesi indirdi. Ben de çekmeceyi açıp ikimiz için kaşık çıkardım. Affan kaseleri doldurdu ve ada tezgâhına doğru bıraktı. Pratik ve hızlı hareket ediyordu. İçeride yemek masası vardı ama neredeyse hiç kullanmıyor, hep burada ayaküstü yiyorlardı. Onu süzerek kaşığımı aldım ve çorbayı içmeye başlarken, Affan'da karşımdaki yerini aldı.
"Gel," dedi ama sonra. "Ayakta durma, dinlenmen şart dedi doktor. İçeride ye."
Başımı kaldırdım. "Sen?"
"Beraber."
O zaman olurdu. Affan kaseleri ve birkaç dilim ekmek ile suyu tepsiye koydu, ben önünde yürürken arkamdan geldi. Masaya oturdum ve o da karşıma yerleşince çorbayı içmeye başladım. Ama daha ikinci kaşığımı almadan duraksadım, Affan'a yakalanmadan, "Bu çorbaya tuz atmadın mı?" dedim.
O henüz başlamamıştı bile. Benim yememi izliyordu. "Attım tabii ki."
"Çok tuzsuz." Değil.
"Allah Allah." Kaşığını kâsede gezdirdi ama normal birinin yapacağı gibi tadına bakmadı, çünkü anlayamazdı. Sandalyesini itti. "Sana tuz getireyim."
Aaa, bunu düşünmemiştim. "Yok yahu, tuzsuz içerim."
"Yok, ağız tadıyla iç."
O mutfağa ilerleyince omuzlarımı düşürdüm. Geri dönüşü kısa sürdü ve tuzluğu çevirerek çorbama döküşünü yıkılarak izledim. İşi bitince gerisine yaslandı ve ekmek sepetini önüme itti. Bu sepetle ilgili olan anımız bir an için dikkatimi dağıttı ama kaşığı çorbaya daldırıp mecburi olarak içince tüm tadım kaçtı. Ona küçük bir oyun oynarken ne bileyim başıma bunun geleceğini.
"Biraz daha sepeyim..."
"Yok," diyerek hemen durdurdum onu ve direkt suya uzandım. Ağzımdaki tuz tadını mideme kadar ittim. "Yeterli."
"İyi."
Bir şey demeden kendi çorbasına da az tuz döktü, belki de onu sorgulamamam için. Çorba bu şekilde gerçekten tuzluydu ama onun için fark etmiyordu. Bir kaşıkla kalamayacağı için ikinci kaşığı alıp direkt yuttum, ardından güçlükle birkaç kaşık daha.
"Beğenmediysen yemene gerek yok," dedi, yüz ifademi saklayamadım mı acaba?
Başımı kaldırıp güçlükle gülümsedim. " Yemek yapmayı biliyor musun?"
"Aklımda birkaç tane kalmış, muhtemelen hafıza kaybından önce daha fazla biliyordum." Çenesiyle sepeti gösterdi. "Ekmek de ye."
Belki öyle daha çekilir olurdu. Küçükken çok sık yaptığım gibi kaseye ekmek doğradım ve bitiremesem de birkaç kaşığı, daha az işkence çekerek yedim. Dayanamadığımda da kaseyi itip derhal onun önündeki su bardağına uzandım. "İçebilir miyim?"
Kendiminkini, çorbanın yarısında bitirmiştim.
Yüz ifademi tartarken geriye yaslandı ve bir baş sallayışla onayladı. Derhal büyük bir bardak suyu içtim ve derin nefesler verirken kendime kızdım. O cümleyi kurduktan sonra devamında ne olacağını düşünmemek büyük akılsızlıktı. Ama n'apim, o durumunu ısrarla saklayınca biraz karşılık vermek, onu kandırmak istemiştim.
"Doydun mu?"
"Evet ama... biraz daha su içmem lazım."
Masadan acelesiz kalktım ama ona sırtımı döndüğüm an koştum. Mutfağa girip iki bardak daha su aldım, ağzım ve midem yanıyordu sanki. İnleyerek avuçlarımı yüzüme kapattım, yok ya ben aklen de saf ve salaktım kesin.
"Kötü düşünürsen başına kötü şeyler gelir işte..."
Kendime kızarak biraz sonra ayrıldım ve Affan'ın tepsi ile geldiğini gördüm. Eşikte durarak kirlileri makineye dizmesini izledim. Ortalıkta dağınık hiçbir şey görmeye tahammül edemiyordu adam. Onu izlediğimi görünce durup, "Çekilsen iyi olur," dedi.
"N'apıyorum ki?" dedim.
"Dikkat dağıtıyorsun."
Makineyi kapatıp ellerini sabunlayışını bile izledim. Çıkarken yanımdan geçtiği sırada, hâlâ çekilmediğim için yanımda durup yüzüme baktı. Beni orada tutan, odama götürmeyen neydi, ben de anlamıyordum. "Bir şey mi diyeceksin?" diye sordu, tabi bir sebebi olmasını düşündüğünden.
"Yok..." sadece ona bakmak istiyordum ama... duyduklarımdan sonra bunu istemem çok ayıptı. "Sweatin çok güzelmiş, ona bakıyordum."
Ama ne bahane. Gerçi doğruydu, giysilerini çok beğeniyordum. Affan ellerini belinin iki yanına koyup kıyafetine baktı ve sonra bir anda uçlarından tutup çıkarmaya başladı. Kalın giysinin üzerinden ayrılması çok kısa sürdüğü için belirgin bir tepki veremedim.
"Gel bakalım," diyerek yaklaştı ve karşımdaki yerini alıp, "Kollarını kaldır," dedi.
"Ben, yok o yüzden değil..."
Elleri havada durdu. "Rahatsız mı ettim?"
"Ben... bana ver diye demedim, gerçekten."
"Biliyorum," dedi sakince. "İçimden geldi."
Dirseğimden tutup kaldırmaya çalışınca vücudum karşılık verdi. Kollarımın ikisini birden kaldırdım ve sweati önce başımdan, sonra kollarımdan geçirirken parmak eklemleri tişörtümün üstünden iki yanım boyunca kaydı. Gözünün içinden başka yere bakamadım. Yumuşaklık ve güzel koku beni sarınca irkildim. "Parfümünü değişmişsin," dedim.
Sweat kalçalarıma kadar inince kollarım düştü. Affan kıyafetin yakasını düzeltti ve bir adım geri çekilip başını sol omzuna eğdi, beni saçlarımdan diz hizama kadar inceleyip başını salladı. "Biraz daha kalın giyin."
Üstünde beyaz, vücudunu saran tişört vardı. Kızaran boyun çevresine baktım. Koştuğu zamanlardaki gibi kızarmıştı cildi. Dudaklarımı ısırıp sıcak renkli gözlerine de baktım ve Affan, belki sessizliğim, belki bakışlarım kendisini rahatsız etmiş gibi elini yakamdan çekti. "Öğleden sonra giyindim, temiz," dedi.
Elimi kumaşa götürüp dokunurken acil bir serinleme ihtiyacıyla başımı salladım. "Ne zaman geri vereyim?"
Göğsünü kaşıdı. "İadesiz verdim."
Parmaklarının göğsünün üzerindeki hareketine bakarak kafamı hızlı hızlı salladım ve Affan bir daha yakama dokunup geri çekildiğinde tuttuğum nefesi bıraktım. O üst katta kaybolurken, ben de salona dek yürüdüm. Koltuğa oturup üstümdeki kıyafete sarılırken dudaklarımı kıvırdım. Gerçekten çok güzel ve sıcaktı. Büyüktü ama olsun, ara ara giyebilirdim.
Neden bana verdi ki? Paylaşımcı birisi de değil pek. Daha önce hem Yalın, hem de Müjgan söylemişti.
Kollarımı kendime daha sıkı sarılıp başımı koltuk minderine yasladım ve camdan dışarısını seyrederken bile dönüp dönüp üstüme baktım. Neyin bir anlamı var, neyin bir anlamı olmaması gerekir düşünemiyordum bile. Bana, ailesinden ve Yalın'dan farklı davrandığı için mutlu oluyordum ama artık bu garip bir eziyete dönüşmeye başlamıştı. Çünkü bana iyi davrandığında heyecandan yerimde duramıyordum, biraz olumsuz ve umursamaz davrandığında derinden sarsılıyordum.
Üstelik onun kız arkadaşı vardı ve hakkında bunları hissetmesi gereken oydu. Utanç duymadan bunları hissetmek de özgür olan kendisiydi.
Onlar hayatıma dokunuyor olabilirlerdi, hem de ölmemi isteyecek kadar ama ben onların hayatına böyle dokunamam.
Böyle hissetmemeliydim, yarın bundan farklı hissetmeliyim ama biliyorum... yarın da kendimde bir şeyi değiştiremeyecektim.
💨
Suflelerimin üzerinde biraz pudra şekeri döktüm.
Ertesi gün, "Gelişimin şerefine tatlı mı yapıyorsun?" diye sorarak mutfaktan içeriye girdi Yalın.
Maalesef ki yarım saat kadar önce eve geldiğini görmüştüm ama günler sonra ilk kez yüz yüze geliyorduk. Ben dönüp bakmadan yanıma yaklaştı ve adadaki kalabalığa, pişmiş suflelere bakıp dudaklarını yaladı. "Niye geldin?" dedim.
Üstünde bir siyah gömlekle bir pantolon vardı. Saçları dağınık, sakalları biraz uzundu. Bakışlarını bana çevirip dik dik baktı. "Soruya bak. Niye gelmişim. Rahatsız mı oldun hanımefendi?"
"Açıkçası biraz," diye itiraf ettim. Yalın ile inişli, çıkışlı bir iletişimimiz vardı; kalbimi kırdığı için üzülüyordum. "Neyse, bana bulaşma tamam mı? Ben de sana bulaşmayayım."
Dirseklerini ada tezgâhında kaydırarak eğildi ve tatlılarıma bakarak, "Tırnaklarına n'aptın, oje mi sürdün sen?" diye sordu.
Gülümseyip hevesle ellerimi kaldırdım. "Güzel mi? Gerçi hemen soyulmaya başladılar."
"El bebek gül bebek yaşıyorsun bakıyorum da." Düşünceli şekilde mırıldandı. "Affan seni çok şımartıyor."
Ellerimi indirip bir adım geri çıktım. "O ne biçim söz öyle. Şımartıyor ne? Küçücük çocuk muyum ben? Biraz ne dediğine dikkat et."
Dirseğini ada tezgâhına doğru yaslayarak eğildi ve hırçınca söylemlerime karşılık vermeden beni süzdü. "Bir de Affan'ın kıyafetini mi giydin? Nereden buldun, haberi var mı?"
Ona gününü gösterecektim şimdi. "Evet, haberi var. O verdi, hem de iadesiz. Sana bir şeyini vermiyordu değil mi? Ama bana verdi."
Histerik şekilde iç geçirip gözlerini kocaman açtı. "Laflara bak ya! Eskimiştir, o yüzden vermiştir."
İnsanların bana bunu kolayca yapabilmelerine çok içerliyordum; kalbimi basitçe kırabilmelerine. Sanki layık olduğum eski kıyafetmiş gibi söylemesine hiçbir şey demeden tezgâha döndüm, sufleleri alıp sıcak fırına koydum; soğumamaları için.
Yalın, "Şaka yaptım," dedi, daha ciddi bir ses tonuyla. "Birkaç aylık kıyafet o, eski falan değil tabii ki."
"Biliyorum tabii ki, sana inanırım mı sandın?" Doğrulurken şüpheci gözlerle yaklaştım kendisine. "Tatlı yemek için geri adım attın değil mi?"
Niyetinin açığa çıkması üzerine ofladı. "İki tane var, birini alsam n'olacak sanki? Zaten günlerdir mideme bir şey girmiyor Lal."
"Sen içki kokuyorsun," dedim yüz buruşturarak. "O kadar içmişsin, yemek de yeseymişsin."
"Lütfen," dedi, göz kırparak.
Zaten normalde aksi, tatlı yemek istediğinde daha yumuşak davrandığı için göz kırpmalarına falan şaşırmadım. "İkisini de ben yiyeceğim."
"Lal, lokma kadar kızsın, nasıl yiyeceksin ikisini?" Uykusuzluğu, kızarık gözlerinden ve dağınık halinden anlaşılıyordu. Esneyerek kulağındaki küpeleri çevirdi, bu çok sık yaptığı hareketti. "Affan'a vereceksin değil mi birini?" Son cümleyi söylerken güldü, tabi o da kandırıldığımın farkındaydı. "O da çok beğenir kesin."
"Yok, ona da vermeyeceğim." Onu da düşünerek yaptım ama bana yalan söylediği için tatlımı yemesini istemiyordum. Yine güzel olmuş, deyip kandıracaktı. "Ben şimdi gidiyorum, tatlımdan uzak dur."
Salladığım parmağıma baktı ama umursamadığı açıktı, çıkar çıkmaz fırına yaklaşabilirdi. Bu yüzden kolundan tuttum, onu da sürüklemeye karar verdim. Zaten birbirimize iyi niyetle davranmadığımız için davranışımın tutarsızlığına şaşırmadı. Gözlerini devirerek beni itmeye çalıştı ve tüm gücümle kapıya kadar çektiğimde, "N'apacaksın, beni odana kadar götürüp kilitleyecek misin?" diye sordu.
"Bak, az önce diyecektim, araya laf kaynadı diyemedim. Ojelerime laf ettin ama bana makyaj kutusu alan sen değil miydin? Ya, ne kadar dengesiz birisin, görüyor musun? Onu da sana iade edeyim, yine kötü davranıyorsun bana..."
"İlk başlatan sendin. Niye geldin diye hesap sordun bana. Sanki kendi evin anasını satayım. Bak, dur kızım ya al elini çarptın işte..."
İtişme sırasında elimi çarptığımı, o deyince fark ettim. Yüzünde bir anlık da gerçek endişe görünce canım acımasa da durmam gerektiğini hissettim. Elimi ondan çekip diğer elime baktım ve sanki acımış gibi tepki verip tuttum.
"Neden geldin?" diyen Affan'ı duyunca ikimiz de irkilerek başımızı, buraya yürüyen adama çevirdik.
Yalın hıh, hoh gibisinden kaba bir ses çıkarırken Affan mesafemizi kat edip yanımızda yer aldı ve Yalın'ın yüzüne bakıyorken elime uzandı. Gözlerimle görmeme rağmen elimi kaldırıp hasar arıyor olmasına, beni kontrol ediyor olmasına inanamadım. Ne kadar yumuşak ya da sert tuttuğunu anlayabilmeyi çok isterdim. Keşke hissedebilseydim.
Affan elimi bırakırken Yalın'ın gözleri ikimiz arasında kısılarak dolaştı ve sonra Affan'a, "Benim elim kopsa mızmızlanmamı dinlememek için oda değişirsin," dedi. "Kalbi lazım diye bu kadar da ilgiye gerek yok."
Kalbi lazım diye... Bu adam gerçekten ne konuşacağını bilmiyordu. Elimi çekip gerilerken Affan ona döndü. Ondan önce ben, "Keşke kopsa da bilsek," deyiverdim.
Yalın'ın ağzı açık kaldı. "Yok Affan, bu kızın kalbi kinli, ben sana söyleyeyim."
"Üzüp hiç söylemeyeceği şeyler söyleten sensin," dedi Affan.
Yalın ellerini beline koyup bir daha bizi inceledi ve kafasını iki yana sallayıp onu omzundan tuttu. "Neyse, bırak şimdi," dedi. "Neler oldu İstanbul'da, gel de bir konuşalım."
"Hiç İstanbul deme bana."
Yalın bir daha ikimize baktı ve sonra kolunu Affan'ın omzuna atarak onu çekiştirdi. Yalın'a eşlik etmeden önce Affan'ın gözleri üstümdeki kıyafette dolaştı ve üst kata çıkarlarken konuşmaya başladılar.
Salonda, suflenin birisini yerken Zeus ile oynadım. Artık ben ona alışıyordum, o da beni ısırmıyordu. Hatta kucağıma bile çıkıyor, üstümden zıplıyordu. Sürekli burnunu üstümdeki kıyafete sürtmesinden anladım aslında bana neden bu kadar yakın olmak istediğini, Affan'ın kokusunu bulduğu için çok memnundu.
Ona, "Yalın yemeden tatlıyı sana vereyim," dedim. "Ama önce araştırmam lazım. Yanlış yazıyorum, o yüzden Youtube'da sesli aratacağım."
Youtube'da tatlı yemenin köpeklere uygun olup olmadığını arattım ve sonuçlar beni hayal kırıklığına uğrattı. "Allah'tan böyle bir hataya düşmemişim Zeus, çok zararlıymış! Çok üzülürdüm yanlışlıkla sana zarar versem... Mamanın yerini biliyorum, gel ondan vereyim."
Onu kucaklayarak kalktım. Hafif olduğu için zorlanmadım. Hâlâ üstümü koklaması beni burukça gülümsetiyordu. Koridorda yemek kabı ile maması vardı. Kaba biraz aktardım ve o yerken kulağına eğildim. "Yaş meme verdiğimi belli etme. Affan nadiren veriyor sana."
Oda kapısı açılınca başımı çevirdim. Yalın çalışma odasından çıkarken Affan, arkasından, "O herifin sorunu ne, öğreneceğim," diyerek çıktı ve beni görünce durdu. Yavaşça bana yürüdü. Dizlerim üstünden kalkıp ona yürüyecekmiş gibi bir adım atıp sonra kendimi durdurdum. Daha dün ne düşündüm ama işte... Of ya kendime niye engel olamıyorum? "Odama gelsene," dedi. "Bir konuşalım."
Midemde bir kıpırtı hissederek, "Bir şey mi oldu?" diye sordum.
"Gel sen," dedi ve ben yanından geçip önüne düştüğümde, arkamdan geldi.
Biz odadan içeriye girmeden, "Bu arada," diyerek seslendi Yalın, koridorun ortasından. Affan'la beraber kendisine döndük. "Rauf'tan haberin var mı? Kaç gündür haber alınamıyormuş. Ne baban ne başkası onu görmüyormuş."
Meraklandım, acaba Rauf hayatımdan çıkmış olabilir miydi? Affan sessizce, "Hayır," dedi. "Hiç haberim yok."
Yalın düşünceli ruh haliyle, "Hiç değilse babanın telefonunu açardı," dedi. "Hiçbir aramaya dönmüyormuş, acaba başına bir iş mi geldi?"
"Ay keşke," dedim ve Yalın'ın gözleri bana dönünce omuzlarımı silktim.
"Rauf şu an gündemim değil, daha önemli işlerim var." Affan beni hafifçe kapıdan içeriye ittirdi.
Yalın homurdanarak önüne döndü. "Hiç güven vermiyorsun ama neyse."
Girdiğimizde Affan kapıyı arkamızdan kapattı. Çalışma odasında ilerlemeye başladım ve masa önünde kendisine döndüm. Bana, arkamda kalan koltuğu göstererek, "Otur," dedi.
"Ayakta kalmak istiyorum," dedim. Bu açıdan ona bakmak daha iyiydi.
"İnatlaşmanın lüzumu yok, biraz otur."
Bahsedeceği şeyi merak ettiğim için vakit kaybetmedim. Koltuğa oturdum ve Affan'da kalçasını masaya yaslayarak bana yaklaştı. Bacakları dizlerime değince ayaklarımı biraz daha geri çektim ve Affan bunu görmesine rağmen gerilemedi. "Gözlerini kapat," dedi.
Kaşlarım havalandı. "Yok, kapatmam. N'oldu, n'apacaksın?"
Kollarını göğsünde birleştirirken gerildi ve sanki tişörtü vücuduna dar geldi. "Bana birkaç dakika güven."
İyi de bir sebebi olmalıydı, biraz bahsetseydi ya. Yoksa... bana bir şey mi almıştı? Bir hediye, sürpriz mi? Ama neden yapsın ki? Hevesimden utanç duyarak gözlerimi yumdum ve havadaki hareketliliği sezdikten biraz sonra yanağımda dokunuşunu hissettim. Gözlerimi açacaktım ki, "Açma," dedi ve parmağı yanağımda bir çizgi boyunca inip çenemde durdu. "Hissediyorsun," dedi.
Hem de yanlış bir şeyi. Çok yanlış. Karnımda yine o kıpırtı belirdi ve az önce ısırılmış dudaklarımdan telaşlı bir soluk dökülürken, "N'apıyorsun?" dedim.
Baş parmağını çeneme bastırınca yüzümü eğdim ve bana daha çok yaklaştığını, dizlerime temas eden bacaklarından anladım. Kemiklerim ısınıyormuş gibi bir yoğunlukla yutkunurken Affan'ın eli yüzümden çekildi. Cevapsız kalışımda gözlerimi açmak istedim ama saniyeler içinde, "Ya bu ne?" diye sordu.
"Ne ne?" dedim.
Alçak bir sesle. "Elindeki," dedi.
Ah. Elimde ne vardı? Belli ki bir şey tenime temas ediyordu. Ne yapmaya çalıştığını sezip avucumda ne varsa onu tutmaya çalıştım ama havayı bile hissetmiyordum. Tahminde bulunarak, "Elimi mi tutuyorsun?" diye sordum.
"Anlayamıyor musun?" diye karşılık verdi. "Eline batırıyorum, acımıyor mu?"
Dişlerim arasından tiz bir inilti çıkarıp, "Evet, şimdi acıdı," dedim. "O ne? N'apıyorsun?"
"Acımadı. Asla acıtmam."
Kandırıldığımı anladım ve durumu toparlamak adına gözlerimi açtım. Bakışlarım doğrudan onunla kesişti. Kısık gözlerinin etrafında iki çizgi vardı. Ne yaptığını görmek için avucuma eğildim ve elimin içinde bir kalem olduğunu gördüm. Birleştirmeye çalıştığım parmaklarım birbirine değil, kaleme temas ediyordu ama görene kadar anlamamıştım tabi.
"Ben," diyerek söz başladım ama mantıklı bir kelime daha bulamadım.
Affan kalçasını masadan ayırıp tamamıyla önümde yer aldı. Bacakları, birbirine yaslı bacaklarımın iki yanındaydı ve bu şekilde hapsedilmiş gibi duruyordum. Kalemi çenemi yukarıya kaldırmak için kullanıp, "Ellerine n'oldu?" diye sordu.
Aciliyetle, "Bir şey yok," dedim.
"Acıyı, ısıyı, soğuğu, elimi hissetmiyorsun."
Acıyı kim hissetmek ister zaten? Ya da soğuğu, sıcağı? Ama elleri... Kalemi tutan eline bakarken, "Yanlış anlıyorsun," dedim.
"Vücudun böyle değil," dedi kısa keserek. "Ellerin gibi değil. Acıyor, ısıyor, üşüyor, hatta... fazla fazla."
Telaş sarmalında kaybolmamak adına bir daha kalkmayı denedim ama Affan, sırtım koltuğa yapışana kadar üzerime eğildi. Kafam koltuğun derisine gömülürken, Affan bana hiç olmadığı kadar yakında durup gözlerime kilitlendi. Ayak topuklarımdan, saç diplerime kadar ısındım ve sıcak soluklarımızın birbirine karıştığına gözlerimle şahit oldum. Saklanması gereken bir duygu hissettim ve onu kalbime bile saklayamayacağım için çaresiz hissettim.
"Asansörde eline dokundum," dedi, dudaklarımın üstüne fısıldayarak. "Hiç anlamadın. Anlamıyorsun, neden?"
Ruhum ağırlaştı. "Elime neden dokundun ki? İnsanlar birbirinin eline öylece dokunmaz."
Bir şey demedi.
"Senin kız arkadaşın var," dedim.
Bunu ikinci söylemem karanlık bir duyguyu yeniden aramıza aldı. "Onu hatırlamıyorum," dedi bana.
Havai fişekler zihnimde patladı. "Hatırlayacaksın." Bu benim de ilk kez düşündüğüm bir şeydi. Onu hatırlayabileceği. Ve onu tekrar ilgi duyabileceği. Sanki... bunlar bana zarar verir gibiydi. Ama neden? Neden?
"Hayatındaki insanları seçtiğini söylemiştin bir konuşmamızda." Elimi boynuma sarıp ensemi kaşırken çok huzursuz oldum. "Elçin'i de seçmişsin demek. Onu hatırladığında... aranızdaki mesafeye üzüleceksin belki."
"Benim vazgeçemediğim hiçbir ilişki olmadı," derken az önce avucumda olan kalemi çevirdi. "İnsanlarla bir şey denenir, bazı dostluklar, arkadaşlıklar, ilişkiler kurulur. Hiç hatırlamadığım birçok insanla karşılaşıyorum; hiçbiri bir şey ifade etmiyor. Hangi ilişkiye, hangi arkadaşlığa değer verdiğimi hatırlamıyorum ama dediğim gibi kimse vazgeçilmez değildir."
"Doğrusu, Elçin hakkında konuşmak bana düşmez." Yanaklarımı şişirdim. "Duysa rahatsız olur, en iyisi arkasından konuşmamak."
Nefesini üfleyerek gözlerini yumduğunda her şey karanlık kaldı. Ona baktığımda aydınlık olan tek şey amber gözleriydi. Gözlerim, onu ilk kez bu kadar yakından gördüğü için telaşla yüzünü inceliyor, gözeneksiz cildinin sıcaklığını merak ediyordum. Boyun çevresi ve alnının kenarları kızarık, nemliydi.
Derin bir nefes alıp gözlerini açtığında, "Ne olduğunu öğrenmek istiyorum," dedi az önceki meseleye dönerek. "Anlat bana."
"Neden öğrenmek istiyorsun? Ne önemi var? Hayatında neyi değiştirecek, seni neden etkileyecek? Hayatında hiçbir şeyi değiştirmez, seni de etkilemez. Her sorduğuna cevap vereceğim diye bir şey yok ayrıca, ben sadece kalbimi vermek için anlaştım seninle."
"Hiçbir önemi olmasa da hayatımı değiştirmeyecek olsa da kalbimi biraz bile etkilemeyecek olsa da öğrenmek istiyorum."
"Kalbini etkileyecek olsa şaşarım zaten," dedim.
"Neden?"
"Sen hiçbir şeyden etkilenmiyorsun. Ne bir iyilikten ne de bir kötülükten. İnsana çok... karşılıksız ve yalnız hissettiren bir yanın var."
Ne kadar ileriye gittiğimi ancak gözlerine bakarsam anlayacağımı düşündüm ama işte, yanılmadığım açığa çıktı. Başını aşağı yukarı sallamakla yetinip, "Konumuza geri dönelim," dedi. "Ellerinin nesi var? Biri bir şey mi yaptı?"
Pes etmediği için kızdım ama aynı zamanda... birisi ilk defa bunu sorduğu için anlatmak istiyordum. Çevremde kimse olmadığı için ellerim hiç fark edilmemişti son yıllarda, bu yüzden fark edilmek sevindirdi beni.
"Ellerim... arada uyuşuyor, o yüzden farkında olamıyorum. Hep böyle değil, ara ara oluyor. Bir kere hastalık geçirmiştim, ondan kaldı. Bu kadar işte, oldu mu? Yeterli görmediysen de yapacak bir şeyim yok, benden bu kadar." Ağzıma hayali bir fermuar çektim. Belli ki konuşsam çok konuşacaktım, hayatımı anlatacaktım.
Dudak hareketimi izleyip burnunu kırıştırdı. "Şimdi neden bu kadar çok konuştuğunu anladım," dedi.
"Nedenmiş?"
"Sadece korkunca değil, heyecan basınca da dilin çözülüyor."
Çenem gevşedi ve dudaklarım aralık kaldı. "Yanıldığını söylemek isterim. Şu an heyecanlanacağım hiçbir şey yok."
"Benim hissim karşılıksız o zaman," dedi.
Açık kalan ağzımı kapattı söylediği ve ellerimi, ondan uzak tutmak için arkama doğru götürdüm. "Sen çok konuşmuyorsun ama," dedim. "Niye, çok sevmiyor musun konuşmayı?"
"Seninle konuşuyorum aslında."
"Ailenle, arkadaş ortamında da çok konuşmuyorsun." Doğum günü gecesi, yılbaşı gecesi. "Hafızanı hatırlamadığın için mi?"
"Onun da etkisi var ama beni meraklandırmıyorlar. Hayatları, n'aptıkları, ne ile meşgul oldukları umurumda değil."
"Ama arkadaşını merak eder insan."
"Seni merak ettim işte, ellerini merak ettim." Bakışları arkama doğru sakladığım ellerime ulaştı. Kazayla ona dokunmamak için saklıyordum.
"Biz arkadaş değiliz," dedim ona, onun arkadaşı olmak istemiyordum. Bu hiç aklımdan geçmemişti.
"Olamayız," dedi ve benim aklıma tekrar ellerime götürdü. "Ellerin ne zamandır böyle?"
Beni gerçekten kızdırıyordu artık. Cevap vermek istemiyordum işte, böyle bir zorunluluğum da yoktu. Kalçamı koltuktan kaldırdım ve onu omuzlarından itmeye çalıştım. Kolunun birisi koltuğun arkasını tutuyor ve gücümün tümünü sarf etsem de etkilenmiyordu.
"Benimle kavga etme," dedi, mücadelemi izleyerek. Yüzü benden yüksekte, bakışları üstteydi. Çırpındıkça koltukta kaymaya başladım ve Affan kolumdan tutup beni doğrulturken, "Sinirlenme," dedi. "Gerçi çok etkisiz sinirleniyorsun."
"Pislik!" dedim, görsün diye. Al işte, gayet de sinirlenmiştim.
Kaşlarını kaldırdı. "Hani bir daha demeyecektin?"
"Nyet demeyecektim, pislik dedim!" Hemen ardından bu sözcüğü kimlere kimlere sarf ettiğimi anımsayınca yüreğim sıkıştı. "Affedersin, haklısın. Öyle demeyeceğim sana, bir daha pislik demek yok. Bir an kızdım, o yüzden dedim."
Gözleri ilgiyle parlayınca onun gözlerine bakıyor olduğuma inanamadım. "Seninle ilgili soru sormama neden kızıyorsun?"
Doğru, neden kızıyordum? "Çünkü hayatımı hiç mi hiç sevmem. Hatırlamasını da. Anlatmasını da. Bazen geceleri kendi kendime konuşuyorum bunları ama kimseye anlatmıyorum."
Kollarım hâlâ aramızda ve ellerim omuzlarındaydı. "Uykuyla ve sanrılarla ilgili problemin var," dedi. "Seni bir doktora götürmeliyim."
O gece hemen aklıma geldi. "Senin de var uyku problemin. Önce kendini götür."
"Benimki geçici." Demek farkındaydı.
"Benimki değil. Karabasanlar ruhumu daraltıyor ama onlardan da korkmuyorum." Omzunu sıktım ama acıtmak için değil de beni bırakması için. "Bırak da gideyim."
"Ruhun mu daralıyor?"
"Her dediğim şey hakkında yeni bir soru mu soracaksın? Çıkmaza gireriz, söyleyeyim."
Affan'da bunu yaptığını yeni fark etti, sessiz kalmasından anladım. Omzundaki ellerime bakıp bir adım geri çekildiğinde o kokudan mahrum kaldım ve titreyen ellerimi kucağıma indirdim. Gözleri yüzümden, vücudu kadar hızlı uzaklaşmadı. Kirpiğimden titreyen alt dudağıma kadar bakıp arkasını döndü, masayı tutup camdan dışarıya baktı.
"Bunu yine konuşacağız," dedi.
Ağır bir bedenle koltuktan kalktım ve adeta sıvışarak odadan çıktım. Kalp ve yüksek nabız atışıyla merdiven indim, o sırada Zeus kaçar gibi çıkıyordu. Son basamağa adımımı attım ve başımı kaldırınca gördüklerim aklımı karıştırdı.
Evde bir kadın vardı.
Güzel, genç bir kadındı. Yalın karşısında, elleri cebinde ona bir şeyler anlatırken kadın da onu onaylıyordu. Dış giysisini elinde tutuyor, gözlerini evde dolaştırıyordu. Benimle göz göze gelince duraksadı ve hafifçe tebessüm edip, "Merhaba," dedi.
Yalın'da omzu üstünden bir göz attı bana. "Bu da Milena."
Kadına, "Merhaba," diyerek yaklaştım. "Siz misafir misiniz?"
Yalın, "Affan şirketten çağırmış," dedi ve karşısındaki kadını süzdü. Benim yaşımda, ya da benden bir iki yaş küçük gibiydi. Koyu saçları, koyu gözleri vardı. İnce, cılız vücuda sahipti. "Müjgan yerine artık evi kendisi temizleyecekmiş."
Gözlerim heyecanla büyüdü. Müjgan'ın artık gelmeyeceği kesinleşmişti demek. Kadın, Yalın'ı onaylarcasına, "Evet," dedi ve çekinerek elini uzattı. "Nazende ben, merhaba."
"Çok memnun oldum." Sevinçle gülümseyerek elimi uzattım. Avuçlarım terlemişti ne yazık ki, hemen mahcup oldum ama elimi sorunsuzca sıktı. "İsmin ne kadar güzelmiş, bayıldım!"
Kız aynı gülümsemeyle karşılık verip çekildi ve çantasını da omzundan indirerek, "Bunları nereye bırakayım?" dedi.
Yalın'dan önce araya girip, "Ben sana yardımcı olayım," dedim ve hızla elindekilere uzandım. Kız bir an afallasa da ben gömme portmantoya ilerlerken arkamdan yaklaştı. "Buraya koyuyoruz. Çantan da çok güzelmiş, güzel günlerde kullan."
Kendisine döndüğümde kız bir adım gerimden, "Siz evin sahibi misiniz?" diye sordu. "Affan Bey'in..."
Yalın biraz gerimizde, ikimize bakarken, "Hayır," diye yanıt verdi. "Milena ile bir arada olmana gerek olmayacak."
Kız kafa karışıklığıyla ona bir bakış atarken, "Sen ona aldırma," dedim kıza. Küçük yüzü ama iri, badem şeklinde gözleri vardı. "Evi mi temizleyeceksin şimdi? Demek artık sen geleceksin, çok sevindim."
Nasıl karşılık vereceğini bilemeyip sadece gülümsemekle yetinince, "Deli gibi davranma," dedi Yalın, bana. "Mutfağı falan göster, üst kattaki odaları da. Temizlik malzemeleri banyoda." Ellerini cebinden çıkarıp kızı süzdü. "Kaç yaşındasın sen?"
"Yirmi iki," dedi Nazende, bakışlarını da kaçırınca sorudan hoşnut kalmadığını anladım.
Hemen, "Ben de yirmi dört yaşındayım," dedim. "Akran sayılırız. Gel, sana odaları göstereyim. Ama önce dinlenmek ister misin, uzun yoldan gelmiş olabilirsin?" Burası şehrin dışındaydı.
"Yok yok olmaz öyle, ben hemen işime başlayayım," dedi.
Israrcı olmadım ve bir adım o beni takip ederken mutfağın yolunu tuttum. Yalın arkamızda kalıp belli belirsiz bir şeyler gevelerken, Nazende'ye mutfağı gösterip, "İlk kez mi böyle bir işte çalışıyorsun?" diye sordum.
"Birkaç aydır, daha önce de ev temizliğine gittim."
"O zaman sen ne yapacağını bilirsin, ben sana işini öğretmeyeyim," dedim ve kendisine bakarak gülümsedim. "Bir şey yiyip içmek ister misin?"
Biraz şaşırdı. "Ben misafir değilim, teşekkür ederim."
"Olsun, n'olacak ki?"
"Yok, ben işimi çabucak bitireyim."
Keşke yiyip içseydi, belki biraz daha tanışır, sohbet ederdik. İç çekerek mutfaktan çıktım, üst kata geçince sessizce hareket ettim. "Şurası Affan'ın odası ama sen oraya girme, şurası da Yalın'ın, oraya gidip dağıtabilirsin. Aman şaka yapıyorum, ona söyleme. Diğer odalar kullanılmıyor, banyoda burası..." beraber geniş banyoya girdik ve ona dolaptaki temizlik eşyalarını çıkardım. "Bunlar yardımcı olur mu?"
"Tabi, hepsi çok iyi. Nereden başlayayım?"
"Salon olabilir."
Tekrar alt kata inerken kız deterjan ve bezleri taşıyordu. Hepsini bir anda aldığı için ben taşıyamamıştım. "Robot süpürge portmantonun içindeydi, önce süpürmekle mi başlamak istersin?"
"Evet, onu alayım."
"Ben vereyim," dedim ve Yalın geriye yaslanıp rahatça oturduğu koltuktan bana doğru bakarak elini açtı. "N'apıyorsun sen?"
"Ne?"
"Müjgan'a hiç böyle yardım ettiğini görmedim."
Yüzümü ekşittim. "Ona etmem. O bana kötü davrandı. Affan anlatmadı mı?"
"İşimiz gücümüz yok senden bahsedeceğiz."
Ona elimin tersiyle kaybol, gibisinden bir hareket yaptım. "Odana çık da kız rahat rahat işini yapsın, çenenle yoracaksın."
"Laflara bak, beni bir günlük kıza sattın."
"Sen kimsin ya," dedim ona.
"Dilimiz de pabuç gibi bugün."
"Söylediklerine üzülmek yerine karşılık vermeye karar verdim. Hem ben daha az üzülürüm, hem de biraz sen üzülmüş olursun. Pratik de iyi bir plan, umarım yapabilirim." Kararlı şekilde başımı salladım.
Kendini tutamayıp güldü. "Madem bu bir plan, ki çok manasız... Neden anlatıyorsun salak," dedi.
Ben de ona, "Aptal," dedim onu üzmeye bir yerden başlamak için.
Ama bir yerde hata yapıyor olmalıyım ki yeniden güldü. Neyse, halledecektim.
Temizliğe başlanacağına emin olunca bizi uzaktan izleyen kızı süzüp kalktı, ayak altından çekildi neyse ki. Söylediklerine daha sonra üzülürdüm. Süpürgeyi çıkarıp kıza verdim ve başka nasıl yardım edebileceğimi düşünürken o temizliğe başladı bile. Rahatsızlık vermemek için salonun biraz gerisinde durup onu seyrettim.
Müjgan artık gelmeyeceği için çok sevinmiştim, ayrıca bu kız bana günler sonra gülümseyen tek insandı. Acaba tekrar gelir miydi? Belki... onunla daha çok konuşur, arkadaşlık edebilirdik. Tabi, nasıl bir insan olduğunu bilemezdim ama konuşarak öğrenebilirdim işte.
Dudağımı ısırarak hevesle gülümsedim. Affan iyi ki başka birisini çağırmıştı ve iyi ki bu kadın benim yaşlarımdaydı.
Merdivene doğru koştum. Üst kata çıkıp Affan'ın oda kapısını açarken tartışmamızın kızgınlığını o an unuttum. Sorgusuzca içeriye girince masadaki bir yığın kâğıda bakarak sigara içtiğini gördüm. Sigarayı dudaklarından ayırıp külünü silkerken, "Evet?" dedi.
Bir anda odasına dalmanın mahcubiyetini yaşamadım, çünkü bana mahcup hissettirmedi. "Evi temizlemek için başkasını çağırmışsın," dedim sabırsızca. "O geldi, tanıştık. İyi ki çağırmışsın, çok tatlı kız."
Havadaki dumanı eliyle dağıtıp aramızdaki mesafeden bana baktı. "Tanıştınız demek, sana nasıl davrandı?"
"Çok iyi," dedim. "Hemen işine başladı, çalışkan bir kız."
"Hemen nereden anladıysan," dedi. "Sessiz iş yapacak, rahatsız olmazsın."
Parmak uçlarımda yükselip alçalırken yanaklarımdaki gülümsemeyi bir türlü salamıyordum. Başımda ölüm kadar ciddi dertler vardı ama ben nedense buna sevinir olmuştum. "Bir seferlik mi yoksa yine gelecek mi? Lütfen gelsin."
Koltuğuna oturup sigarasına bir daha uzandı. Başını yana yatırıp beni süzerken, "Neden?" diye sordu.
"Ben onunla arkadaş olacağım," dedim, çoktan kararımı vermiştim.
"Tabi tanışıp sohbet edebilirsin."
Yanağımı kaşıdım. "Evet evet, işi bitsin konuşacağım. Hatta ben de yardım edeyim, çabuk biter işi."
"Yok artık," diye karşılık verdi. "Temizlik falan yapma."
"N'olacak ki? Yardımcı olurum. Hem benden bile küçük, zayıf da bir kız, çabuk yoruluyor olabilir."
"Lale," dedi vurgulu bir ses tonunda. "Ben ona epey para vereceğim, mutlu olacaktır. Benim ya da Yalın'ın dağınıklığını, kirini sen toplamayacaksın."
Şimdilik, "Tamam tamam," dedim ve o gözlerini kısarak sigarasını bir daha içerken, arkamı dönüp aralıktan süzüldüm. Gülümseyerek indim. Süpürge etrafta dolaşırken Nazende mobilyaları siliyordu. İşini kolaylaştırmak adına koltuğa oturup sessiz kaldım. Hızlı, oyalanmadan, temizce iş yapıyordu.
Salon temizlendiğinde mutfağa geçti, burası süpürüldükten sonra yerler silindi. Aslında bir üniversite öğrencisi gibi görünüyordu, belki ihtiyacı olduğu için bu işi yapıyordu. İki saate evi epey temizledi. Birkaç kez konuşma girişiminde bulunmak istedim ama sürekli koşturuyordu, rahatsız edemedim. En son üst katta ellerini yıkayıp kendine çeki düzen vererek aşağıya inerken elinde bir zarf tutuyor, gülümsüyordu.
"Gidiyor musun?" dedim, istediğim kadar konuşamamıştık.
"Evet," dedi. "Arkadaşım anayolda bekliyor, beni eve götürecek."
Eşyalarını alırken arkasından takip ettim. Affan bir daha geleceğinin sinyallerini vermişti, geldiğinde tekrar konuşurduk. Giyinerek çantası ile çıkışa yöneldi. Saçları, kirpikleri, gözleri koyu olmasına rağmen açık bir teni, tatlı bir ifadesi vardı. O kapıyı açmadan önce uzanıp hevesle sarıldım, adeta geriye sendeleyip şaşkın bir ses çıkardı.
"Yine geldiğinde görüşürüz," dedim. "Gelecek misin?"
"Evet çok isterim," dedi. "Affan Bey çok cömert davrandı."
Kız uzaklaştığında sarılmam için biraz utanarak çekildim ve evden ayrılmasını izledim. Gittiğinde sessizleşen evde koltuğa çöküp üstümdeki giysiye sarıldım. Acaba çok mu yakın davranmıştım? N'apayım, günlerdir Affan ve ailesinden başka insanlarla konuşmamıştım. Hatta uzun zamandır hayatıma girmiş bir iyi insan yoktu. Bu kız tatlıydı, arkadaş olmayı sonuna kadar deneyecektim. "Bana gülümsedi hem, rahatsız olmamıştır bence. Ama nezaketen mi acaba? Neyse neyse, bir dahaki gelişinde tatlı yaparsam kaynaşırız..."
O gece biraz mutlu olacağımı sandım ama hüzün, huzursuzluk yakamı bırakmıyordu. Babam ve Ayaz'ı düşüncesi beni uykudan birkaç kez uyandırdı, aynı zamanda karabasanın ruhumu daralttığını da hissettim. Yine konuşamaz, nefes alamaz halde uyanıp hıçkırıklara boğuldum. Örtüyü yüzüme çekip sessizce ağladım. Ayaz'a olan endişem ve özlemim, beni o karabasandan daha çok yordu. Gözyaşlarım yastığı o kadar ıslattı ki, arka tarafını çevirmek zorunda kaldım.
Bu beni kahretmemiş gibi, ertesi gün daha tuhaf bir şey oldu.
Affan beni görmezden geldi.
Sabah mutfağa girdiğimde onunla karşılaştım ve kalbim hızlanırken günün ilk selamını vermek istedim. Fakat hızlı şekilde oradan ayrıldı. Üst kattan, makinede yıkadığım kürkümü alırken de beni gördü ama yine kalmadı. Kucağımda kıyafetle ona bakakaldım ve Affan garip şekilde hızlıca arkasını dönüp, çıktığı odaya geri döndü. Sanki beni görmek istemiyor, hatta... Üçüncü kez karşılaştığımızda ben Zeus'un peşinden koşuyordum, o da merdiveni iniyordu. Doğrulup konuşur diye yüzüne baktım ama hiç göz göze gelmeden Zeus'u kucaklayıp odasına çıktı. Sanki evden çıkıp gitmeyi bile istiyordu ama onu da yapmıyordu.
Bir şey mi yapmıştım, anlamadım ki.
Bundan sonra böyle mi olacaktı?
Korkuyla odamda saatlerce oturdum ve kalbim her geçen dakika ağrıdı. Sonra aklıma başka bir şey geldi. Affan'a olan kızgınlığımı hatırladım. İlaçlar yüzünden, yalanı yüzünden, göz göre göre beni kandırması yüzünden... Ona gününü göstermek isteyerek bunun hakkında bir şeyler düşündüm.
Aklıma geleni yapmak için de gece olmasını bekledim.
Karanlık çöktüğünde ve saat gece ikiyi bulduğunda odada Zeus'u karşıma aldım ve ona bir daha, yapacağımız şeyi anlattım. "Zeus, sakın havlayıp planımızı bozma olur mu? Beni kızdırdığı ve kandırdığı için Affan'ı korkutacağız. Hayaletlere inanmıyor ama olsun, uykusundan uyandığında o kafa karışıklığıyla korkar..."
Onunla koridora çıktıktan sonra yavaşça üst kata ilerledik. Uyandırmamak için sessiz davranıyorduk. Hiçbir odadan ışık sızmıyordu, yatak odasında olabileceğini düşünüyordum. Onu uygunsuz bulur muyum düşüncesiyle bir an duraksadım, sonra da Zeus'a baktım. "Uyuyordur, ne olabilir ki?"
Elimdeki çarşafa baktım ve sonra onu başımdan aşağıya serdim. Açtığım delikleri elimle aradım, göz hizama indirdim. Etrafı görmeye başlayınca kapıyı sessizce açtım. Yine aynı şekilde parmak uçlarımla ilerledim ve doğrudan yatağa baktım ama... Affan yatağında değildi.
Omuzlarım hayal kırıklığıyla çöktü.
Zeus benimle ilerlerken üstümde kocaman bir beyaz çarşafla etrafımda dönüp Affan'a baktım. Odasında yoktu. Ofladım ve lavaboyu kullanıyor olabileceğini düşünerek kapısına yaklaştım. Elbette açmadım, duvara yaslanıp açılmasını bekledim. Çıktığı an onu korkutabilirdim belki.
"Dur Zeus, havlama..." Zeus kısık kısık havlayınca eğildim ve ayaklarıma takılan çarşaf yüzünden tökezledim. Yanaklarımı şişirip kayan çarşafı düzelttim ve Zeus'u yatıştırıp doğrulurken, duvarda bir gölge gördüm.
Bir saniye sonra ayaklarım yerden kesildi ve boğazımdan çığlık kaçtı.
Belimden kavrandığımı hissettim ve ayaklarım boşlukta sallanırken, çarşaf yüzümde kayıp görüşümü kapattı. Telaşla çırpındım ve hareket ettiğimi hissederken, gülme sesi duydum. Elimle içeriden çarşafı indirmeye çalışırken, "Affan?" dedim sorarcasına.
"Hayalete bak, konuşuyor," dedi. "Örtüye delik mi açtın, yanlış mı görüyorum?"
Planlarımın suya düşüşünü yıkılarak kabul ettim ama derhal inkâr sözcüklerine başlayıp, "Zeus'la oyun oynuyorduk!" dedim. Beni kendi vücuduna doğru yasladığını hissedince kafam karıştı. "O yüzden... yanlış anladın sen."
"Beni korkutmak için hayalet kılığına girmedin yani?"
İnledim ve çarşafı bir daha indirmeye çalışırken elim, kolum birbirine karıştı. Affan yürümeyi bırakmış, bir eliyle belimden tuttuğu vücudumu kendisine yaslamış, başka hiçbir şey yapmadan bekliyordu. "Bırak," diyerek ayaklarımı ona doğru salladım ve sonra elini başımda hissettim. Daha kolay şekilde çarşafı kaydırdı ve yüzüm nefes nefese açığa çıktı. Karanlıktaki yüzünü güçlükle seçtim. Dağılan, elektriklenen saçlarım aramızda uçuşurken yeşil ve amber gözlerimiz çakıştı. "Niye tutuyorsun beni?"
Sadece gözlerime bakıyordu. "Beni hayaletlere inandırmaya mı çalışıyorsun?"
Dudağımı ısırıp sonuna kadar inkâra devam ettim. "Dediğim gibi, Zeus'la oyun oynuyorduk. Sen yanlış anladın."
"Niye odamdasın o zaman?"
Aslında ne kadar uygunsuz davrandığımı bir daha fark ettim. Ona bu kadar yaklaşmamalıydım. Kendime bunu söylüyor, sonra hiç söylememiş gibi yakışıksız davranıyordum. O ve benim bu kadar bir arada ve yakın durmamız... Yutkunarak, "Olmamalıyım, haklısın," dedim. "Bırak, çıkayım."
"Neden, evli misin ki?"
Artık, evli olmadığımı biliyordu, doğru.
"Evli olmam gerekmez. Çıkmak istiyorum."
"Doğru," dedi, yanlışını düzelterek.
Kolu belimin etrafını komple sarmıştı, güçlü tutuşundan kurtulmak için ayağımı bir daha sallayınca Affan gözlerime sırasıyla bakıp, "Neden böyle bir şey yaptın?" diye sordu.
Beni üzdüğünü ve kandırdığını yeniden hatırladım. "Bana yalan söyledin."
"Ne yalanı?"
Söylemek istemiyordum, çünkü hâlâ karşılığını vermemiştim. "Tamam, haklısın, yeterince iyi planlanmamış bir şakaydı. Bir daha hayalet kılığına girmeyeceğim."
"Gaziantep'li hayalet," dedi.
"Seni korkutmaktı amacım. Eğlenmene sebep oldum. Güldüğünü de duydum. Böyle olmaması gerekiyordu, bir yerde yanlış yaptım..." tabi, yanlış şuydu; onun uyuduğunu sanmam. Bence uykusundan uyansaydı biraz olsun korkardı. "Çalışma odanda mıydın? Neden uyumuyorsun?"
"Uyuyamıyorum," dedi, beni yavaşça ayaklarım üzerine bıraktı ve belimdeki tutuşu gevşedi.
"Neden?" dedim.
Beni tutan eliyle ensesini ovaladı. "Uykularımda rahatsız oluyorum."
O geceki gibi mi?
"Bu... koma yüzünden mi? Bir şeyler mi görüyorsun?" İtiraf etmem gerekirse komada kalan insanların sonraki zamanlarını araştırmıştım, bununla ilgili şeyler okumuştum.
"Bazen."
"Ne görüyorsun?"
"Birini."
Doğa'nın dediklerini düşündüm. Abisinin şiddete uğradığını, kafasına darbe aldığını söylemişti. Acaba bunu yapanları mı görüyordu? "Seni rahatsız mı ediyor?" diye sordum üzülerek. Saklayamadım bile üzüldüğümü. O biliyordu, o gece Elçin'e söylediği gibi.
"Hiçbir şey yapmadan duruyor. Bana dokunmuyor. Uzaklaşmıyor, yaklaşmıyor. Sadece var oluyor. Beynime hapsolmuş gibi."
Acaba karabasan mıydı gördüğü? "Bir yüzü var mı?"
"Var," dedi gözlerimin içine bakarak. "Güzel bir yüzü var."
Birkaç saniye öyle, hareketsiz kaldık. Ne önemi var ki, güzel de öldürür çirkin de. Ona zarar veren neydi? Bu kadar uykusuz bırakan? Hatırlayabildiği sadece bu kadar mıydı?
Gözlerini gözlerimden çekti ve eğilip yere düşmüş çarşafı aldı, toplayıp avuçlarıma uzatırken, "Beni gerçekten korkutabilmen için uyumaya çalışacağım," dedi.
"Bir daha bu şakayı yapmayacağım," dedim.
"Yap," dedi.
Çarşafı avucumda sıktım ve etrafımızda havlayan Zeus'a bakarak yanından geçtim. Üstümde kokusunu, sıcaklığını, duygularımın ağırlığını taşıyarak odasından çıktım. Çok ilerleyemeden Affan'ın arkamdan geldiğini hissettim ve ilk basamakta durup ona dönerken, dirseğimden tuttu. "Aslında," dedi. "O kadar rahatsız edici değil. Tamam, çoğu zaman uykularımı kaçırıyor, uykusuz kalıyorum ama..."
Bana ben bir daha sormadan söylemesi garipti, Affan'ı bir şeyin huzursuz ediyor olması da. "Ama?"
"Haftalardır o kadar sık geldi ki, gelmediğinde terk edilmiş hissediyorum."
Bir anda ağzımdan gülüş kaçtı, ben bile gülene kadar komik bulduğumu fark etmemiştim. Affan çenesini kaldırıp elini dirseğimden çekince genzimi temizledim. Onun... bu kadar yakını varken bir rüyaya bağımlılık geliştirmesini komik buldum ama sonra... bir rahatsızlık hissettim. Affan hiçbir şeyden ya da kimseden böyle bahsetmemişti.
"Her neyse," diyerek geriledi. "Git yat."
Ben bir şey demeden arkasını dönünce kötü hissettim. Oysa bende rüyamda âşık oluyor, uyanınca da üzülüyordum. Belki onu da uykularında etkileyen bir şeyler oluyordu, keşke gülmeseydim. Kapattığı kapıya kararsızca baktım ama yanına ilerlesem... daha tehlikeli bir şey olacakmış gibi hissettim.
Odama girdiğimde kafam çok karışıktı ama telefonumun çaldığını duyabildim. Bir şaşkınlıkla komodine bakakaldım, ekran parlıyordu. İyi de beni kimse aramazdı ki? Heyecanla uzanıp ekrana yakından bakınca bir Rus numarası olduğunu gördüm.
Kim?
Yoksa...
Aramayı direkt açtım ve heyecanla, "Ayaz?" dedim.
"Hanımefendi," dedi bir ses, Rusça.
Sese hiçbir aşinalığım yoktu. Korktuğum gibi babam da değildi. Dilimi değiştirip, "Siz kimsiniz?" dedim. Karanlıkta kalp atışlarım gümledi.
"Bu numarayı küçük bir çocuk verdi," dedi resmi ses ve kalbim göğsümden taşmaya başladı. "Oğlunuz kayıp mı? Annesi olduğunuzu düşündük."
Heyecanla, "Evet!" dedim. "Onu arıyordum. Yanınızda mı? Nerede?" Güvende miydi? Nasıldı?
"Moskova'da," dedi kadın. "Hiçbir şey söylemiyor, sadece bu numarayı verdi."
"Ona verir misiniz?" dedim çılgına dönerek.
"Kendisi konuşmuyor," dedi adam ve arkadan telsiz sesleri gelince konuştuğumun bir polis olduğunu düşündüm. "Onu almak için gelebilir misiniz?"
Duraksadım çünkü kafamın içinde çok soru belirmişti ve ben önce hangisini soracağımı bilememiştim. "Neden... neden konuşmuyor?"
"Bilemiyorum ama aradığım numaranın doğru olduğunu onaylamak istiyorum. Size bir fotoğraf göndereceğim."
Arama düştü ve telefon ellerimde titrerken heyecanla arkamı döndüm. Kapıyı açtığım gibi çıkıp merdivene kadar koştum ama sonra... yavaşladım. Kafamı kaldırdığım kata, ardında telefonuma baktım. Gelen fotoğrafı açınca Ayaz'ı gördüm. Emin olmak için yakınlaştırdım, bir koltukta otururken bakışlarını kameraya dikmişti. Gözlerimden sessiz yaşlar döküldü ve parmaklarım onun yüzüne dokundu. Merdivenden tökezleyerek geri indim, salonun ortasına kadar yürüdüm. Ayaz'ı herkesten önce bulduysam... onu ve kendimi kurtarabilirdim. Affan'ın bile haberi olmadan.
Kaçarak.
DEVAM EDECEK.
Arkadaşlar hiç demeyin; kızım bizi oyalama, nasıl kaçacaksın...
Çünkü kaçtı. Neyse, spoi vermeyeyim...
Bir dahaki bölüm olaaaay diyorum. En kısa sürede görüşeceğiz umarım.
Ayrıca adetten olsun, bölümü bir emoji ile anlatın.
💚🤎
Yorumlar yükleniyor...