0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

21: SENİN UZAĞIN.

Yazı Boyutu
100%

Merhaba canımın içleri!

Okuma sırasında lütfen yorumlarınızı iletin<3

21: SENİN UZAĞIN.

Hayatımda, ikinci kez hissetmek istediğim ilk duygu.

Affan, üstüme kapanıp düşerken kollarını hiç gevşetmedi. Onu gördüğüm ilk saniyede huzurumu kaçıracak bir şeylerin olduğunu sezmiştim ama yataktan kalkıp bana yürürken, gözlerime bakarken ve beni kendine çekip sarılırken kendimi ona çekiliyormuş gibi hissedip hareket edememiştim.

Ve şimdi, beni hiç bırakmadan, yüzünü boynumdan kaldırmadan ağır ağır üzerime düşerken Affan'ın iyi canının acıdığını, son nefeste kendisini bana bıraktığını anladım. Sırtım kapı çerçevesi boyunca kaydı ve ağırlığı göğüs kafesimi ezdi, kemiklerimin acısı soluğumu kesti.

Ama ben kendime değil, ona dayanamadım.

Vücudu yere doğru yayıldı ve boynumdaki nefesinin sıcaklığı hafiflerken, elleri sırtımdaki giysimde kaskatı kesildi. Dudaklarımdan hafif bir inleme dökülürken başının arkasından tuttum ve yüzünü görmek için boynumdan çıkardım, beyaz bir yüzde parlayan sıcaklığa parmak uçlarımla dokundum.

Boğazımda bir şey sıkışmış gibi, yeterince güçlü ses çıkaramadan, "Affan?" dedim. "Affan, sana n'oldu, n'oldu? Kendinden geçtin, duymuyorsun değil mi?"

Hafif dokunuyorum ve fısıldıyorum ama böyle olmaz, bu yüzden yanağını hafifçe ittirdim, göz kapağını yukarıya çekiştirdim. "Bir şey olmuş, sana bir şey olmuş..." üzerime yayılan bedenine baktım ve kapı çerçevesi ile arasından çıkmak için vücudumu kaydırdım. "Bayıldın ama neden, n'oldu, Yalın nerede?"

Kendimi zorlayınca daha da ağırlaşmış vücudu üzerimde kayarak parkeye tamamen düştü ve tam başı yere çarpacaktı ki, korkuyla elimi kafasının altına koydum. Dizlerimin üstünde yanında yer alarak bakışlarımı bedeninde kaydırdım. Canının neden yandığını anlamaya çalıştım ama koyu takımında ve hafif ışıkta belli olmuyordu. Bu yüzden doğruldum ve koridordaki en yakın ışığa koşarken, dış kapının tamamen aralandığını görüp geriye sıçradım.

Yalın soluk soluğa içeriye girdi.

O da döndü ama ayakta, Affan gibi görünmüyor, canı yanmış da değil. Affan'a olan ona neden olmadı? Biraz öne çıkıp sonra hırslı bir solukla süratlendim, o da koridora bakıp Affan'ı gördüğü gibi ilerledi ama yaklaştığında, "Ona n'aptın?" diye bağırarak karşısında yer aldım. "Neden yalnız döndü? Sen hangi cehennemdeydin?"

"Ne dediğini kulakların duyuyor mu?" Yanımdan aceleyle geçti.

Affan'ın yanında eğilmesini izlerken aynı hızla ilerleyip telaşla dizlerim üzerine çöktüm. Hızlı nefesleri sırasında Affan'ın boynuna dokunup nabzını kontrol etti ve sonra yüzünü hafifçe sarstı. "Affan, duyuyor musun?"

"Duymuyor, duymuyor," dedim telaşla ve Yalın'ın kolunu çekiştirdi. "N'oldu? Kim ne yaptı? Hiçbir şey anlamadım, bir uyandım ki... gelmiş, üstelik kan kokusu aldım dedi ama anlamadım..."

Yalın, "Bir sakin ol," dedi, sesi stres ve panik doluydu. "Ambulansı aradım, geliyor tamam mı?"

"Doğru, aramalıydın... Ben niye akıl edemedim, hiç aklıma gelmedi, ismini tekrarlayıp durdum." Yalın ellerini onun üzerine koyup üst gövdesinde gezdirirken ben hâlâ mantıklı hiçbir şey duyamadığım için kıvranıyordum. "N'oldu ya, n'oldu? Söylesene! Kavga mı ettiniz, vurdun mu ona?"

"Ya salak mısın Lal, Affan'ı nasıl dövebilirim? Amıma koyar!"

"O halde... Birisi mi bir şey yaptı? Kaza mı yaptınız yoksa?"

"Asıl Affan eve niye geldi? Niye sana geldi?"

Gözlerimi Affan'dan ayırmadan onunla konuşuyordum. Birkaç dakika önce neyden söz etmişti, koku aldığını, hatta kanın kokusunu aldığını söylemiş, sonra da bana sarılmıştı. Koku alabildiği için benim yanıma gelmişti.

Koku alınca aklına ilk gelen beni koklamak olmuştu, öyle mi?

"Kan kokusu aldığını söyledi," dediğimde Yalın başını hızlıca sallayıp elini Affan'ın ağzına yaklaştırdı, nefes alışverişine baktı. "Göremedim, neresi kanamış?"

"Dönüş yolunda kötü hissetti, midesi bulanınca... ağzından kan dökülmeye başladı, n'olduğunu anlamadan da direksiyon hakimiyetini kaybetti." Gözlerim Affan'ın ağız hizasına indi ve aslında dudaklarının ne kadar kırmızı olduğunu gördüm. "Direksiyon hakimiyetini alayım, ona bakayım derken araç yoldan çıktı, bir bariyeri dağıttık."

"Nasıl olur bu ya? Neden böyle rahatsızlanır bir anda? Hasta mıydı, başı mı dönüyordu?"

Sözcükler ağzımın içinde birbirine dolanınca, "Bir dur, bir dur," dedi, sıralı sorularıma yetişmek adına. "Bilmiyorum ne olduğunu. Kendimden geçmişim, uyanınca onu bulamadım, bir ambulansı aradım, sonra ne için beni bırakır gider diye düşündüm... Eve dönmüştür belki dedim. Senin yanına gelmiş."

"Nasıl anladın ki eve döndüğünü?"

"Koku aldığını söylediğinde."

Dudak içlerimde can acıtan ısırıklar bırakıp ellerimi Affan'ın karnına koydum. Hafifçe dokundum. "Ama sonra... yine alamadığını söyledi."

"Şokta belki, ne dediğini bilmiyor." Bir eliyle şakağını sertçe ovaladı ve dönüp yüzüme baktı. Gömlek yakaları iki yana açılmış, saçları dağılmıştı. Kulaklarının arkasına kadar varan teri gördüm. "Eve kadar gelmesine sevindim, yolda düşüp kalsaydı... bir de onu arardık karanlıkta. Sen de bir sakin ol, niye bu kadar korkuyorsun?"

"Korkmadım," dedim.

Bana gözlerini devirdi.

"Tamam, biraz korktum." Acaba eli, yüzü sıcak mıydı? Bilek içimi avucuna değdirdim, teni gerçekten de normalden sıcaktı. "Bir şey olursa bir daha bana sarılamaz."

Gözleri üstümde kaldı ve camlardan sızan, kırmızı mavi ışık bakışmamızı böldü. Yalın derhal doğrulurken ben de başımı çevirip bir saniyeliğine baktım, çalışanları karşıladığını anlayınca Affan'a döndüm. Dizlerim yerde hareket etti ve elim yüzünün sol tarafına dokundu. Saçlarım tenine değene kadar eğildim, yanağından öperken titredim ve göz kapaklarım düşerken güçlükle çekildim. "Çok korktum aslında."

Ben doğrulurken Yalın ışıkları yaktı, arkasından iki formalı çalışan girdi. Affan'ı sedyeye almalarını izlerken elimi bir şekilde hep üstünde tuttum ama sedye yükselince aramızda mesafe açıldı. Takip etmeye başladım ama kapıdan çıkmadan Yalın beni tuttu. "N'apıyorsun, nereye? Evde kal."

"Sen kal, ben gideyim." Evet evet, çok iyi düşünmüştüm.

Bakışları omzumun arkasına kaldı. "Ayaz ile mi kalayım?"

Böyle olmaz, Ayaz'ı bile unutamam. Hiçbir şey de unutturmadı ama işte... Arkama dönünce Ayaz'ın uyandığını, hatta kalkıp ayakta olan bitene baktığını gördüm. Telaşla portmantoya koşarken, "O da gelsin," dedim. Kürküm ile elime geçen ilk erkek montunu, Ayaz'a giydirmek için aldım. "Beraber gidelim, üçümüz. Tabi ya, böyle bir şey de mümkün sonuçta..."

Ayaz'ın yanına gittim ve ellerimin titrediğini görürken Affan'ın montunu ona giydirdim. "Lale, ne gerek var? Kendinde bile değil, evde bekleyin."

"Olmaz, katiyen olmaz." Kürkümü kucağım alıp Ayaz'ın elinden tuttum, ayakkabılarımı çıkarıp eşikte giymeye başladım ve onu kucakladım. "Bir şey olsa sen beni aramazsın bile, eve de dönmezsen haberim olmaz."

"Neden onu bu kadar önemsiyorsun ya, neden? Hiç mi aklın yok senin?"

"Aklım olsa sana katlanır mıyım acaba?"

Yalın yüzüme bakıp vazgeçiremeyeceğini anladıktan sonra kapıyı kapattı. Ambulansa binmek istemiştim ama aracın hazırlanmış, hareket etmek üzere olduğunu gördüm. Yalın kendi arabasını açtı ve Ayaz'la arka koltuğa yerleştiğimizde beklemeden motoru çalıştırdı. Vücudumu oğluma çevirip yüzünü tuttum. "Korkacak bir şey yok, hastaneye kadar gidip geri döneceğiz. Sen de hiç deme şimdi onun için niye gidiyoruz diye tamam mı?"

Çok da umurunda değilmiş gibi omuzlarını silkti.

Başını koltuğun arkasına koyup gözlerini kapatınca tekrar uykuya dalacağını anladım. Araba çok soğuk olmadığı için kürkümü çıkarıp ayaklarına doğru serdim, artık gerçekten bir çift ayakkabıya ihtiyacı vardı. Ellerimi kendime geri çekip şakaklarımı iki yandan tuttum ama parmaklarım titrediği için başım da sabit kalmadı. Dolan gözlerimin akmaması için derinden nefesler aldım.

"Sence n'oldu?" diye sordum. Sesimin de titriyor olmasına sinir olup yanaklarımı şişirdim.

"Bilmiyorum ama ağzından kan gelmesi... sıradan bir şey değil."

Sandım ki içimi rahatlatan bir şey söyler, yol bitene kadar ağlamadan dururum ama o da düşüncelerimi körükleyince yüzümü koluma gömüp sessizce hıçkırdım. O haklı, çok korktum. Affan'a da söyledim ama duymadı.

"Ona başka bir şey mi oldu?" diye sordum. "Doğa söylemişti, o sıradan bir kaza yaşamamış. Birisi adeta... canına kastetmiş, o kadar dövmüşler. Sen ne biliyorsun, neden Affan'dan gizliyorsunuz? Kaç kez düşündüm bunları ama kendimle ilgili o kadar sorun var ki, kimseye soramadım bunları, Affan'a bile. Belki bir hastalığı oluştu, bu yüzden kan kustu."

Konuşmamın önünü alamayınca, "Bir dur," dedi. "Affan'a ne olduğunu biz de bilmiyoruz, açıkta olmayan bir düşman edindiği belli. O yüzden ilk günden beri yalnız bırakmıyorum, evden ayrılmıyorum. Bir şey bilmediğimiz için açıklayamıyoruz da, sadece korumaya çalışıyoruz."

İsmini bile hâlâ öğrenmediğim o adam, Affan'a nelerden bahsetmişti. Bir uçak kazasına sebep olduğundan, öğrenildiği takdirde canının yanacağından ve hatta bunun öğrenilmiş olabileceğinden. Affan farkında bile olmadan birisi onu derinden yaralamanın peşindeyse?

"O adamın söylediklerinden sonra Affan'da bir şeylerin yolunda gitmediğinin farkında," dedim, geriye oturup ön yan camlardan ilerideki ambulansa baktım. "Bu yüzden koruma edinmek istedi."

"Hangi adamdan söz ediyorsun?"

"Seni sarhoş eden adam var ya, Affan ona yemek verdiği için iadeyi ziyarette bulunmuştu."

"Tamam, hatırladım. Affan bir daha da gelirse eve almamamı söylemişti. Nereden tanıyorsa, Affan'la ilgili şeyler biliyor ve onun kafasını karıştırıyor."

Bahsettikleri doğru mudur? Affan'da ihtimal veriyor olmalı ki, bu akşam koruma için yemeğe gitmişti. Peki o nasıl birisiydi, geçen yıllarda nasıl değişmişti de birilerini öldürmeyi istemişti? Ne için, para için mi? Affan öyle birisi mi?

"Affan... düşman edinecek birisi mi?" diye sordum, Ayaz'a davranış şekli kalbinin katılığının bir örneği miydi? Fakat kıyas edilemezdi, sonuçta ailecek Ayaz'ın suçlu olduğunu düşünüyorlardı. "İnsanların kendisinden öç alacağı şeyler yapar mı?"

Sessiz kalınca kendisine çevrildi gözlerim. Bakışlarımız dikiz aynasında çarpıştı. Bir şey demeden de bakışlarını kaçırdı.

"Neden gözlerini kaçırdın, cevap veremediğin için mi? Yapar mı gerçekten?"

"Lale artık sen de biliyorsun, Affan kolay kolay herhangi bir şeye aldırış bile etmiyor. Düşman edineceği ne olmuştur, bilemiyorum. O hatırlayana kadar da bilemem. Yapabileceğim tek şey ona göz kulak olmak."

"Yapacağın tek şeyde de başarısız olmuşsun, hiç de şaşırmadım ama. Oğlumu camlardan iteceğine arkadaşına öncelik verebilirdin ama senin kendine yakıştırdığın da o demek ki..."

"Lale, şimdi sırası değil."

Aracı hızlandırıp ambulansla arayı tamamen kapattı, gözlerimi dışarıdan alamadan arkama yaslandım. Birazdan Ayaz'ın başı omzuma düştü ve elleri kolumu kavradı. En son Ayaz'ı getirdiğimiz hastaneye ulaşana kadar onu tuttum, Yaman arabayı durdurunca da kapıyı direkt açtım. Ayaz'ı kendime çekip kucaklarken beni itmeye çalıştı, uykusunda huzursuz olmuştu. "Beni itme," diyerek yanağından öptüm.

Başımı soluma çevirdiğimde sedyenin indiğini gördüm. İstediğim kadar hızlı yürüyemeden hastane içine girdim. O günkü gibi acil kapısından geçtiler ve Yalın onlara eşlik etti. Ayaz'ın ağırlığı yüzünden kapı kapanmadan yetişemedim, en yakındaki koltuğa oturup onu yanıma yerleştirdim. "Buradan ayrılma, geri döneceğim."

Esneyerek baş salladığında kalktığım gibi acil kapısından geçtim. Daha birkaç gün önce bulunduğum bir yerdi, Yalın'ın durduğu yere ilerledim ve omzu üstünden bakınca Affan'ın yatakta olduğunu gördüm. Doktor ona eğilmiş, gözlerine bir ışıkla bakıyordu. "Ne zamandır baygın? Ne oldu?"

"Saat oldu, yani yarım saat oldu," dedim hemen, telaşla yanağımı adeta kazıyarak kaşıdım. "Ağzından kan gelmiş. Vücudu da dakikalardır kaskatı, o kadar ağırlaştı ki, çok da sıcak..."

Yalın kolumdan tuttu ve yüzüme dönüp, "Canım lütfen," dedi. "Bir dur, bir dur ya!"

"Söylesene bunları, iyice anlat n'olduğunu," dedim.

Affan'ın ağzının açıldığını gördüm, doktor tarafından. Hemşire koşturdu ve ayaklı bir serum çekti. Doktor hemşireye, "İç kanama geçiriyor olabilir," dediğinde Yalın'la aynı anda kafamızı çevirdik. "Acil müdahale altına alalım."

Kalbim çökmüş gibi sersemledim, yeri ayaklarımın altında tutamadım. Doktor kafasını kaldırınca buz tutmuş yanaklarıma bir sıcaklık dökülmeye başladı. Adam bize doğru, "Kanın kıvamını tarif edebilir misiniz?" diye sordu.

Yalın alaycı şekilde güldü. "O ne demek? Paniğimden öyle bir şey mi fark ettim?"

"Eğer iç kanamaysa... hangi organa bağlı gerçekleştiğini anlayabilmemiz için sordum. Herhangi bir darbe aldı mı? Neyden sonra gerçekleşti kanama."

Affan'ın solgun yüzüne bakarken şakaklarım iki yandan zonkladı. Başımın üstünde ve ensemde karıncalar geziyor gibiydi. Bir adımla daha yaklaşıp yatağının kenarından tutunca, hemşire beni kenara itti ve ona damar yolu açarken hızlıca hareket etti.

"... dediğim gibi her şey yolundaydı, durduk yere oldu. Yemekten çıkmıştık, yarım saat içinde oldu ne olduysa."

"Bir mide ve akciğer rahatsızlığı yoksa, durduk yere olması mantıklı değil. Yediği içtiği bir şey dokunmuş olabilir mi?"

Kalabalığa bir hemşire daha katıldı, ayaklı serum çekilirken parmaklarımın üstünden geçti. Acıya delice duyarlı olmama rağmen o an sinek ısırığı gibi geldi.

"Ne olabilir ki?" dedi Yalın, bir çırpıda konuşuyordu ne olduğunu hızlıca anlamak için.

"Midesine dokunan bir şey yedi mi? Doğrusu, bir madde ya da ilaç kullandı mı?"

Korkuyla Yalın'a döndüm. Doktora sabırsızca soludu. "Hayır, Affan'ın öyle boklarla işi olmaz. Normal yemek yedik, biraz alkol aldı sadece. Yediği bir şey dokunmuş da olamaz."

"Zaten yerken kanama yapacak herhangi bir şey yiyeceğinde bulunsa fark etmemesi mümkün olmazdı. Hayati bulguları stabil, kanamanın kaynağına bakmamız lazım." Doktor, hemşireye dönüp omuz hizasına eğildi. "İç kanama var mı, hemen bakalım."

Hemşirelerin ikisi de aynı anda hareket etti, birisi ayaklı yatağı iterken diğeri serumu sürükledi. Yanaklarımı silerken Yalın'ın arkasından geçip süratle ilerledim ama sonra durdum, kaskatı kesilerek arkama doğru döndüm. Benimle aynı anda Yalın'da kafasını önünden kaldırıp doktora baktı.

"Fark etmemesi mümkün," diyerek vücudumu doktora çevirdim.

Yalın'da, "Evet," dedi hemen. "Arkadaşımın bir süredir tat duyusu yok, herhangi bir şey olduysa da anlayamaz."

Doktor ikimize de sırasıyla bakıp acil kapısından geçip gitti, Yalın'la kaldık ve birbirimize bakarken, "Sen nereden biliyorsun?" dedi bana, ancak idrak edip.

"Yediğinde bir şey olabilir mi?" diye sordum. "Ben zehirlendim ama... yediğimde hiç hissetmedim. Rauf yapmıştı... Tabi ya Rauf! Affan'a zarar vermiş olmalı, zehirlemiş olmalı..."

Yalın yanıma geldiğinde kolumu tuttu ve beni acil kapısından çıkarıp sırtım bir duvarla bütünleşene kadar kenara çekti. "Ne diyorsun, ne zehirlenmesi?"

"İstanbul'dayken Rauf beni zehirlemiş, kâbus gibi bir gece yaşadıktan sonra fark ettim. Yine o yapmış olmalı fakat ben böyle değildim, kendimden geçmedim, kan kusmadım... Bir yolunu bulmuş olmalı, hem siz demediniz mi onun doktor olduğunu? Neler neler biliyordur o, beni de o kadar hızlı zehirlemesinin sebebi de bu olmalı. Çok tehlikeli birisi Rauf, çok..."  başka unuttuğum bir şey var mıydı, bunu yapmış olacak kadar kötü olduğunu yeterince anlatabilmiş miydim?

"Piçe bak sen," dedi Yalın, dilini dişleri arasında dolaştırıp inanmazca bacağının kenarına vurdu. "Yanılmadım, Rauf'u hastanelik eden Affan'dı demek. Ama... Rauf Affan'a karşı bu kadar ileriye gidemez, o kadarından korkar. Hem Güven amcadan, hem Affan'dan..."

"Rauf'ta zehirlemediyse onu, n'oldu ki? Hastalığı mı var yoksa, zaman zaman başı da dönüyor zaten? Yalın, bildiğin bir şey varsa rica ediyorum söyle, biraz içim rahatlasın."

"Yemin ederim bir şeyden haberim yok." Dirsek altlarımdan tutup söyledikleriyle eş zamanlı şekilde başını salladı. "Hayati bulguları iyiymiş, birkaç testten sonra neler olduğunu da anlarız. Kalbinin atışını buradan bile duyuyorum, yuh yani Lale! Biraz sakinleşmende fayda var."

Elimi yarım dakikalığına yüzüme kapatıp biraz öne eğildim, diğer elimle de titreyen dizlerimi ovaladım. Bir şey olacağı yoktu, zaten hayati tehlikesi de yoktu. Gelirken de kanaması olmamıştı, çünkü dudakları ile etrafında hiç kan görmemiştim. Belki ambulansta temizlediler ama... korktuğum kadar etkilenmemiş olabilir.

Korktuğumu inkâr etmiyorum. Neden korktuğumu bile düşünmüyorum. Sadece korkuyorum ve göz açıp kapayana kadar geçmesini istiyorum.

"Bir tansiyonuna baktıralım mı?" dedi Yalın, endişelenmiş gibi.

"Hayır," diyerek doğruldum, ayaklarımı yere daha sağlam bastım. "Yukarıya çıkalım, yanına gidelim."

"Bir yere gidemeyiz, bir sürü tahlil yapacaklar belli ki."

Başımı ağır ağır sallayıp yüzümü kendisinden saklamak için sağıma çevirdim. Geniş koridora bakınca Ayaz'ı koltukta, aynı pozisyonda gördüm. Bana doğru bakıyordu. Affan'a hiçbir yardımım dokunamayacağı için oğlumun yanına yürüdüm, koltuğa oturup saçlarına dokunmaya başlarken burnumu sessizce çektim.

"Üşüyor musun?"

Başını sallayınca kürkümü bir daha çıkardım, bacaklarını yukarıya çıkıp ayaklarının etrafına sardım. Gözlerini kapatıp omzuma yaslanınca kollarımı etrafıma dolayıp merdivene doğru baktım. Bu kadar endişenin, korkunun, stresin, üzüntünün sebebini anlamamak için son anıma kadar direnecektim.

"Ver lan annenin kürkünü, ayaklarına kadar sarınmış." Yalın yanımızda belirip Ayaz'ın ayaklarındaki kürküme uzanınca oğlum gözlerini açıp kaş çattı. "Ne güzel dünya, hâlâ uyuyor."

Ayaz derhal vermemek için kürke uzanınca, ben de ayağımı kaldırıp Yalın'ı dizinden ittim. "Ayaz'dan uzak dur. Ayakkabısı yok, çıplak ayaklarla çok üşüyecek."

"Ee, sen de titriyorsun."

"Ceketini çıkar ver çok üzüldüysen," dedim.

Bunu öylesine söyledim, sanki beni düşünüyormuş gibi davranışına bir iğnelemede bulunmak için. Fakat ceketini çıkarıp da kucağıma bırakınca n'apsam hiç bilemedim. Çok düşünmeye de halim yoktu gerçi, ceketi alıp omuzlarımdan aşağıya doğru örttüm.

Bir an sonra da ceket çekildi, Ayaz ceketi alıp koridora fırlattı.

Ağzım açık ona döndüm, sanırım bu Yalın'dan ne kadar hoşlanmadığını anlatmanın bir yoluydu. Ayrılmak üzereyken bunu gören Yalın kafasını ceketine eğdi ve sonra gözlerini kapatıp omzuma doğru yaslanan Ayaz'a baktı. Dudakları öfkeyle sıkılaşırken eğilip ceketi aldı. "Senin oğlun psikopat," diye alçak sesle öfke kusup uzaklaştı.

Gözlerimi tavana kadar kaydırdım. "Bir daha böyle şey yapma Ayaz. Görmek istemiyorum."

Kolumu daha sıkı tutunca iç çektim, rahatça uyuyabilmek için en rahat pozisyonu almaya çalıştı kendisine. Bir daha onunla konuşmak istemeyerek gözlerimi yumdum, Affan'ın bana sarılışını hatırladığım an kemiklerim ısındı. Ağırlığı göğsümü hâlâ eziyordu sanki, vücudu ne kadar katılaşmıştı. Belki de uzun zamandır en kesintisiz uykusuydu bu.

Başım arkaya düşünce gözlerim açıldı ve aradan dakikaların geçtiğini anladım, Yalın'ı burada göremiyordum. Ayrıca bir diğer endişem o gün yalan söylediğim doktor ile karşılaşmaktı. Bir hareketlilik olmadığı için stresli hissederek doğruldum, Ayaz'ı birkaç dakikalığına yalnız bırakarak üst kata çıktım. Sessiz bir hastaneydi, Yalın'ı koridor ucunda, bir oda kapısı önünde beklerken buldum. Kollarını göğsünde bağlamış, kafasını arkaya atmıştı. Kendisine yürüdüğümde beni gördü. "Çocuğu niye yalnız bıraktın?"

"Uyuyor," dedim, ortadan kaybolmasından endişe ediyordu. "Doktorlar ne dedi? Sorabildin mi? İnşallah kötü bir şey çıkmamıştır ya tahlillerinde..."

"Birkaç tahlil yapmışlar, bir şeylere bakmışlar ama dediklerinin hepsini aklımda tutamadım. Odaya aldılar, istirahatte kalması lazımmış." Ufak bir çene hareketi ile kapıyı gösterdi.

"Ağzından tekrar kan gelmiş mi?"

"Hayır, doktor muhtemelen tek seferde kustuğunu söyledi."

Omzumu duvara koyup bakışlarımı kapı üstünde tuttum. Bir müddet daha durumunu anlayamayacaktım demek ki. "Gözlerini hiç açmış mı?"

"Hayır, zaten serum dolayısıyla da sabaha kadar uyanmazmış."

Tek iyi yani, geceler sonra kesintisiz uyuyacak olmasıydı. "Ayaz'ı alıp burada bekleyeceğim," dedim.

Başını bana çevirdi, ceketini hâlâ elinde tutuyordu. Gözbebeklerinin etrafı kızarmıştı ve bakışlarından yorgunluk akıyordu. "Durumunun iyiye gittiği açık, rahatladın mı biraz?"

Ne kadar korktuğumun farkında olduğu için bir daha yalanlamadım. "Birazcık rahatladım ama çok da değil. Sen de çok korktun mu?"

"Tabii ki," dedi başıyla da onaylayıp, göz kapakları ağırlaşıyordu. "Sabaha uyanacak olması iyi. Sizi eve bırakıp ben tekrar döneyim, hep beraber beklemenin manası yok."

Karşı koyarak, "Burada kalacağım," dedim. "Eve gitsem de uyuyamam, zaten böyle gecelerden sonra karabasan eksik olmuyor yanımdan. Burada kalıp bekleyeceğim."

"Şunların adını yanımda anma lütfen..."

"Tamam, korkma." Ben alışmıştım ama böyle şeyler insanları rahatsız edebiliyordu.

Beni eve bırakmak için üstelemedi. Ayaz'ı almak için alt kata geri indim ve onu, uykusunu bölmemeye çalışarak kucakladım. Üst kata çıkarken epey zorlandım, koltuğa oturunca ağrıyan kollarımı ovaladım. Yalın Ayaz'ı görmemek adına uzaklaşıp koridorun diğer ucundaki koltuklara oturdu. Güzel, ona Ayaz'dan uzak durmasını tembihlemiştim.

Bir saat kadar sonra Ayaz'da Yalın'da uyuya kaldı. Benim de çok uykum gelmişti ama gözlerimi kapadıktan birkaç dakika sonra irkiliyor, sanki bir şeyi tutmak üzereymiş gibi kendime geliyordum. Güneşin doğuşu boğarcasına bir aydınlıkla camlardan içeriye süzüldüğünde, gözlerim artık delicesine sızlıyordu.

Bir hemşirenin buraya yürüdüğünü görünce takip ettim ve umduğum gibi karşımdaki odaya yönelince hevesle kalktım. Bedenim üşüdüğünü için ağır hareket ediyordu ama yanına yürürken hızlandım. Kapıyı açmadan durdurup, "Onu görebilir miyim?" diye sordum.

Hemşire omzu üstünden bir bana baktı. "Yakınıydınız değil mi? Önce ben kendisine bakayım, sizi çağırırım."

"Ben de bakayım, tansiyon ölçmeyi biliyorum."

Gözlerini kırpıştırdı. "Öyle olmaz yalnız."

Geri çekildim. "Doğru doğru... Tamam, ben burada bekliyorum."

Girdi ve ben daha kafamı eğip içeriye bakmadan kapıyı kapattı. Başımı duvara koyup ısınmak için ellerimi kollarımda dolandırdım. Hiç gerçek değildi, sadece bir histi ama sanki bir daha hiç Affan'ın bana sarıldığı andaki kadar sıcakta olmayacaktım. Ama hep de üşümem değil mi? Bu zamana kadar kimse sarılmadan da ısınmanın yolunu buldum.

Parmaklarımı boynuma değdirdim. Buraya yaslanışını hatırlıyordum.

Kapı açıldığında gözlerim kaydı. Hemşire çıkarken ellerini formasının ön ceplerine koydu. "Hâlâ uyuyor. Birkaç dakika görüp çıkabilirsiniz."

Hemşire uzaklaştığında aralık kapıdan süzüldüm. Bir ufak sesle kapıyı kapatıp arkama dönünce küçük odadaki yatağı, ardından kendisini gördüm. Ellerim yatağının demirine değene kadar yaklaşıp ona bakarken durdum. Üst kıyafetini çıkarmışlardı, örtü göğsüne çekilmişti ve omuzları, kolları çıplaktı. Yatağı hafifçe kaldırıldığı için başı da yüksekteydi. Başka bir serum takmışlardı, eğilip daha yakından damar yoluna bakınca içim sızladı, kolundaki mavi ile yeşil renkteki damarlar çok gergin görünüyordu. Bilek içimi tenine bastırdım sıcaklığını anlamak için.

"Ateşin düşmüş. Belki de acı çektiğin için vücut sıcaklığın yükselmişti. Şimdi gerçekten de daha iyisin demek..." yaptığım çıkarım beni rahatlatınca omuzlarım gevşedi, vücudum serbest kalmış gibi yatağa yaslandı ve gözlerim çehresine kalktı. Saçlarına hiç dokunulmamıştı, elimi bir ileri uzatıp bir geri çektim ve sonra daha korkusuzca saçlarına temas ettim. Alnındaki tutamları arkaya doğru iterken iki parmağım arasına sıkıştırdığım saçını biraz beklettim, hiçbir şey hissetmeden geri bırakırken yutkundum. "Hemşirenin saçlarına dokunmamasına sevindim."

Saçlarının diğer tarafını da düzeltip parmağımı şakağına kaydırdım ve geri çekmeden önce kulak arkasına kadar okşadım. Elimi kendime çekip bir daha da ona dokundurmamak için arkama götürdüm. "Birkaç dakika oldu, çıksam mı?"

Karnım iyice hastane yatağına yaslanıp vücudum öne eğilene kadar Affan'ın yine aynı şeyi yaptığını fark etmedim; elimden tutup beni kendisine çektiğini. Bunu bir alışkanlığı haline getirmişti, bu yüzden yanındayken daima ellerime bakmalıydım ama ben hep ona bakıyordum. Gözlerim boğaz hizasından yukarıya çıkınca sıcak renkteki harelerini açık buldum ve sağlığının iyiye gittiğinden o an emin oldum. Rahat bir nefes göğsümden boşaldı.

"Uyandırmak istemedim, fısıltıyla konuştuğumu zannediyordum," dedim.

Hiç konuşmadan gözlerimin içine bakınca böylesini istediğini anladım. Bir süre sessizce bana bakmak istediğini. Bakışları duygulu ya da acı dolu değildi, yalnızca göz kapakları ağırdı. Dudak içlerimi, canımı yakana kadar ısırıp sessiz kalırken beni tuttuğu eline baktım. Parmaklarını parmaklarımdan yavaşça geçirip avucunu tamamen avucuma kapattı. Daha önce de elime dokunmuş, parmaklarımdan tutmuştu ama ilk kez el ele tutuşmuş görünüyorduk.

"İyi misin?" diye sordum.

"Evet."

Sesi dinç değildi, uyku boğukluğu vardı. Kendisinden de iyi olduğunu duyunca gözlerimi yumup birkaç saniye öyle kaldım. Çok fazla duygu göstermek istemedim. "Neler olduğunu hatırlıyor musun?"

"Az çok," dedi.

Hastanede, istirahatte olduğunun farkındaydı en azından. Tekrar bakışmaya başladığımızda, kendimi biraz doğrultarak elini bırakmadan uzaklaştım. "Eve kadar yürüdüğünü hatırlıyor musun?" diye sordum.

"Hatırlıyorum."

"Yürümemeliydin," dedim ama eve gelmese sarılmazdık. "O kadar yol gelince düşüp bayıldın işte."

"İstediğim olmadan değil," dedi.

Dakikalar önce onun saçına yaptığım gibi kendi saçımı da kulağımın arkasına koyunca vücudum tekrar çekildi ve Affan'ın her istediğinde, ben farkında olmadan bunu yapıyor olmasına biraz kuruldum. "Neden yapıyorsun bu hareketi, bir anda çekiyorsun, bilerek yapıyorsun, hoşuna bile gidiyor. Boşluğuma gelecek, düşeceğim bir gün..."

"Uzaklaşıyorsun," dedi sanki çekmesinin sebebi buymuş gibi.

Kolumu kendime çekmeden sabit tuttum ve yutkunarak, "Bir yerin ağrıyor veya acıyor mu?" diye sordum.

Gözlerini yumarken iki kaşı arası kırıştı. "Vücudumun tümü ağrıyor ama geçici bir yorgunluk olduğu belli."

"Sana n'oldu?" dedim, hâlâ cevabını öğrenememiştin. "Daha önce başına böyle şey geldi mi?"

Kafasını iki yana salladı ve sonra hafifçe inledi, bir diğer elini başının yanına götürdü. "Endişelenme, iyiyim."

"Sorudan kaçtın gibi hissettim. Geldi mi yoksa?"

"Hiç kan kustuğumu hatırlamıyorum, bana inan tamam mı?"

Hatırlamıyordu ama belki komada kaldığı sürede başka kötü şeyler yaşamıştır. Hatta belki o kadar dövülürken vücudu içeriden hasar almıştır ama o kadar hastanede kalmıştı, fark edilmez miydi? Tüm olumsuz, kötü senaryoları düşünürken daldım ve Affan parmağını bilek içime çıkarınca yumuşak bir nefes vererek gözlerine baktım.

"Yaklaşsana," dedi.

Zaten yatağıyla adeta bitişik duruyordum. "Sana mı? Ne için?"

"Bir yaklaş," dediğinde birkaç saniye kararsız kaldım ve sonra kendisine doğru eğilmeye başladım. Saçlarım benden de önce ona temas etti ve dalgalar çıplak omuzlarına değerken yüzlerimiz arasındaki mesafe kapandı. Kalbimin kasılıp hızlanmaya başlamasından endişe ederken, Affan göğsünü hareket ettiren bir derin nefes aldı ve sonra gözlerini yumarken başını iki yana salladı.

Ah, hâlâ koku duyusunu test ediyordu.

O almasa da yaklaştığım için ben Affan'ın kokusunu aldım ve kendi düzelttiğim saçlarına bakarak, "N'oldu?" diye sordum, anlamıyormuş gibi.

Başını arkaya yatırıp yutkunurken sessiz kaldı.

Baş parmağı bileğimin içinde, nabzımın üstünde kımıldayınca doğrulmak istedim ama gözlerini açınca hareketim yavaşladı. Yanağını yastığına bastırırken bakışlarını çehremde dolaştırdı ve çenemin üstünde birkaç saniye tutup tekrar gözlerime çıkarırken göğsü hızla inip kalkmaya başladı. "Sen elimi hissetmiyorsun, bense..."

"Sense ne?" dedim, belki bu kez söyler diye. Bana bunu söyleyecek kadar yakın hissetmiyor muydu? Bunu ima edince de deli ben oluyordum.

Konuşmasını ümit ederken kapı açıldı ve Affan'ın dudaklarından belli belirsiz bir oflama sesi çıkarken, ben de kendimi hemen doğrultup elimi kendime doğru çektim. Bileğimi serbest bıraksa da parmak uçları hâlâ parmaklarıma değiyordu. Başımı arkama çevirince Yalın'ın girdiğini gördüm, uykulu gözleri bizi izlerken yaklaştı ve Affan'ı uyanık bulunca gözlerini kapatıp nefeslendi. "Kendine gelmişsin, iyi misin?"

Affan başını hafifçe çevirip baştan aşağıya arkadaşını inceledi, belki onu merak etmişti. Başını tekrar salladı ve aynı zonklamayı hissederek şakağına bastırırken, "İyiyim," dedi. "Sen?"

Yalın gözlerini ondan çekip camdan dışarıya baktı. "İyiyim, gerçi çok umurunda ya..."

Kaşlarımı hafifçe kaldırdım, Affan'da dikkatini arkadaşı üstünden çekmeden yüzüne bakmayı sürdürdü. "Anlayamadım?"

"Çok umurunda ya diyorum."

"Onu duydum, neden trip atar gibi söylediğini anlamadım."

"Değil mi? Sanki beni kaza yerinde baygın bırakıp gitmişsin gibi." Yalın tekrar bu tarafa döndü ama Affan'a değil, bana bakıyordu. "Doğa ile Elçin geliyor, buradan ayrılmanız lazım."

Yalın'ın davranış şekli üzerindeki merakım saniyeler içinde dağıldı ve elimi Affan'dan koparıp bir adım geriye çekilirken omuzlarım dimdik oldu. Demek Doğa olanları öğrenmişti, ziyarette bulunmak istiyordu, Ayaz'ı saklamam gerekiyordu ama ya Elçin... Affan bu konu hakkındaki son konuşmamızda ayrı kalmalarına karar verdiklerini açıklamamış mıydı? Ben mi yanlış anlamıştım? Aralarındaki ilişki sonlanmış olsa da merak mı etmişti?

Kuru bir sesle, "Anladım," dedim, Ayaz'ı korumak için şimdilik Affan'ı bırakmam gerekiyordu. "Eve mi gideyim?"

"Ayaz'ı saklamak istiyorsan, evet."

Yalın hiç istemese de Affan'a bu konuda sadık davranıyordu, benim ile Ayaz'ın kendileriyle olduğunu söylemiyordu. Yine de tabi Ayaz'a davranış şeklini unutacak değildim, fakat bizi koruduğu için şimdilik ufacık bir minnettarlık duymuştum.

Aptal mıyım neyim ben...

"Doğa'ya sen mi haber verdin?" diye sordu Affan, bakışlarını üzerimde hissediyordum. "Neden söyledin, ölüyor muyum sanki de başıma topluyorsun herkesi?"

"Seni birkaç kez aradı, açmak durumunda kalınca anlattım," dedi Yalın, soğuk bir sesle ve ona bakmadan.

Odaya yayılan o mesafeli his sebebiyle gözlerim ikisi arasında bir iki tur attı ama Yalın'ın söylediğine göre vaktim yoktu, bu yüzden gitmeliydim. Affan'da Yalın'ı şöyle bir süzdü ve başını yastığında çevirip tekrar beni izledi. "Telefonun açık olsun. Onlar gider gitmez seni arayacağım."

Bir şey demeden arkamı döndüm ve çıkarken Yalın'ın da arkamdan geldiğini fark ettim. Birbirine geçirdiğim ellerime üzüntüyle bakıp dışarı çıktım ve ilerlemeden doktoru gördüm, arkasında genç hemşire ile odaya yaklaşmıştı. Yalın kapıyı kapatırken onları fark edip, "Merhaba," dedi. "Sonuçları çıktı mı?"

"Uyandı," dedim doktora, heyecanlı bir sesle. "İyi olduğunu söylüyor ama siz de mutlaka bakın. Onun sözlerine güven olur mu, ben henüz bilmiyorum."

Yalın dirseğime vurunca ben de onunkine vurdum.

"Ben de tahlil sonuçlarından söz edecektim," dedi doktor, bizi göz hapsinde tutarak. "Beyefendi gayet iyi. Tomografisini, kan testini, akciğer ve midesini temiz gördüm."

Biraz kafam karıştı ama kendime bile yalan söyleyecek durumda değildim, çok sevindim. Heyecanla uzanıp doktorun kolunu sıktım, "Gerçekten mi?" dedim emin olmak adına.

Yalın'sa, "Anlayamadım?" dedi, pek de sevinmiş görmedim onu. "Arkadaşım kan kustu, arabasını vuracak kadar ciddi sarsıntı yaşadı. Nasıl hiçbir şeyi yok?"

"Her baş dönmesi, kusma hayati bir risk değildir ya," dedi doktor, açıklayıcı olmaya özen göstererek.

Yalın'ın sorgulayıcılığına katılmaya başladım, doğru ya, Affan'ın gece yaşadığı sıradan bir baş dönmesi de değildi. Yalın doktorun elindeki kağıtlara bir göz gezdirip, "Tahlillere bakmak istiyorum," dedi, sert bir sesle. "Bana maille gönderin, Affan'ın doktoruna göstereceğim."

Doktor bir baş arkasındaki hemşireye döndü. "Beyefendiye yardımcı olun, ben de hastamıza bakayım."

Doktor aramızdan geçerek kapıdan girince kapı örtülene kadar arkasından baktım. Bu sırada Yalın hemşireye yaklaşmış, telefonunu açmıştı. Onun şüpheciliği beni de tam rahatlatmadı ama bir önceliğim daha vardı; Ayaz. Oğlumu görmek için başımı koridorun diğer tarafına çevirdim ama terk edilmiş koltuğu fark edip duraksadım. Kürküm koltuk üstündeyken Ayaz etrafta değildi.

Yalın'a doğru dönerken, "Ayaz nerede?" diye sordum, o daha uzun süredir buradaydı.

Bu tarafa ve Ayaz'ın terk ettiği koltuğa bakınca kaşları çatıldı, yanıma yürümeye başladı. "Ben yanınıza gelirken buradaydı ama... bir huzursuzdu sanki, çişi falan gelmiş olabilir mi?"

"Belki de," dedim ama sakin kalamadım, aceleyle koridorun sonuna ilerleyip sağ ve sol taraftaki yönlere baktım; onu göremeyip tuvalet aradım. Yalın'ın da diğer koridora girdiğini görüp alt kata yöneldim, masa başındaki karşılama görevlisine yaklaştım. "Affedersiniz?"

"Buyurun?"

"Oğlum... Üst kattaydı ama kendisini bulamadım, buralarda yedi yaşlarında, kumral bir erkek çocuğu gördünüz mü?"

Kadın bir şey demeden bakışlarını omzumun arkasına yönlendirince soluğumu düzenleyerek arkama döndüm. Arkası bana dönük olsa da saçlarından, kıyafetinden Ayaz'ı elbette tanıdım. Onunla diz hizasına eğilmiş bir adamla konuşuyordu, önce anlamlandırma telaşı gütmedim ama sonra hızlandım, huzursuzca Ayaz'a ulaşıp, "Burada n'apıyorsun?" diye seslendim.

Ellerim onun omuzlarına yerleşirken Ayaz başını arkaya yatırıp baktı, dudaklarının gülümsüyor olmasına şaşırdım ve sonra karşıma çevirdim bakışlarımı. Dizleri üzerinden kalkan genç adamı görünce, kendisine dair birkaç sıra dışı özelliğini hemen ayırt ettim. Neredeyse bembeyaz gibi duran saç rengi ile Slav’lara benziyordu. Yükselen omuzlarıyla beraber uzun birisi olduğunu, vücudunun geniş olduğunu fark ettim. Gözleri Ayaz'ın hizasından yukarıya çıkıp benimle buluştu. Birisi solgun bir maviyken, gözünün diğeri... görmeyen, yaralı bir hareye sahipti. Oldukça beyaz görünen tenindeki küçük bir gamze ile gülümsüyordu.

"Bir sorun mu var?" demeyi uygun gördüm, Ayaz'ı kendimle beraber geriye çekerken.

Gözlerini tekrar Ayaz ile buluşturunca onun elini avuçlarında tutuyor olduğunu gördüm. Sanki oğlum bir yetişkinmiş gibi elini nazikçe sıkıp bıraktı ve yanımızdan geçerken, ona gülümsedi. Gözlerim kısılırken hastaneyi terk etmesini izledim ve sonra derhal Ayaz'a döndüm. "Burada n'apıyorsun sen? Sana bir şey dedi mi o adam?"

Ayaz gözlerini bir iki kırpıp ayakları üstünde yükselip alçalmaya başlayınca, hakikaten de tuvalet ihtiyacı olduğunu anladım. Düşünceli şekilde karşılama görevlisinin yanına yürüyüp tuvalet yerini sordum ve Ayaz'ı beraberimde götürdüm, onu kadınlar tuvaletine sokup yardımcı oldum. Çıktığımızda da Ayaz'la yaptığımız konuşmayı hatırlayarak karşılama görevlisine ilerledim. Doktor olmasa da kendinin de üzerinde üniforma olduğu için bir çocuk için gayet doktor görünümündeydi. Karşısında durunca kadın kafasını bir daha kaldırıp, "Neyse ki bir yere kaybolmamış," dedi Ayaz için.

"Evet doktor hanım," dedim kadına kaş göz yapıp beni bozmaması için Ayaz'ı gösterirken. "Oğlumun merak ettiği bir şey var, size sormak istedim."

Kadın Ayaz'a gülümserken bozuntuya vermedi. "Böyle yakışıklı bir çocuğun sorusunu seve seve cevaplarım."

İltifat almak hoşuna gidince kadına göz kırptı.

Omzunu dürttüm.

"Oğlum bir filmde görmüş," dedim, yumuşak bir sesle. "Bir adamın koluna ses kayıt cihazı yerleştirilmiş, konuştuğu her şey duyuluyormuş. Oğlum bunu görünce... birisinin de kendisine bunu yapmış olabileceğini söyledi..." kadına çocuk işte, der gibi baktım. "İnanır mısınız, o günden beri konuşmuyor. Böyle bir şey ancak filmlerde olur değil mi doktor hanım?"

Kadın durumu anladı ve hiç şaşırmadan gülümsedi. Ayaz'a bakarak, "Gerçek hayatta insanların neler yapabileceğini asla bilemeyiz, böyle durumlar da tabii ki olabilir," dedi. Yüzüm asıldı, bana yardımcı olması gerekiyordu. "Fakat çoğu zaman böyle imkânsız görünen şeyler filmlerde olur, hem birisi sana böyle bir şey yapsa mutlaka hissedersin."

Ayaz söylenen her sözü dinledi ve ardından kolunu kadına uzattı. Kadın bir daha gülüp büyük montu sıyırdı ve kolunu yer yer okşayıp, "Hiçbir şey hissetmiyorum canım," dedi. "İçin rahatlasın, kimse seni dinlemiyor." Ardından kendini tutamayıp kahkaha atınca Ayaz bozuldu, kolunu sertçe çekip arkasını döndü. Kadın boğazını temizleyip bana döndü. "N'oldu ki?"

"O biraz..." elimi havada salladım.

Mahcup bakışlarla kadının yanından ayrılıp uzaklaşmadan Ayaz'ı tuttum ve Yalın'ı koridor sonunda, bu tarafa bakarken buldum. Ayaz'ın bakışları da onu fark edince derinleşti ve yaklaştığımızda Yalın bana kürkümü uzattı. "Tuvalet mi arıyormuş?"

Ayakları daha fazla üşümesin diye zorlanarak da olsa Ayaz'ı bir daha kucakladım. "Evet, kaçmaya çalıştığı yok. Üstümüze gelmenin sırası değil."

"Şu an onunla uğraşamam zaten," dedi ve benimle yürümeye başladı. "Sizin için taksi çevireyim. Araba, Affan geri dönerken bize lazım olacaktır, veremem."

Ne ile gittiğimin bir önemi yoktu. Dışarıya çıktığımızda soğukluk bana kısa sürede tesir etti, gece üşümenin de etkisiydi tabi. Yalın bir durak aradı, çünkü buradan öyle kolay taksi geçmezdi. Taksi gelene kadar birkaç kez hapşırdım, Ayaz'ı taşırken belim ve kollarım ağrıdı. Nihayet taksi gelince de Yalın şoför ile bir dakika kadar konuşup ödemeyi önden yaptı.

Arka kapıya gelip ev anahtarını uzattı. "Kapıyı iyi kilitle, dikkatli ol."

Refleksle ona el salladım ve Yalın'da bekliyormuş gibi bana karşılık verince, kendime gelip hemen elimi indirdim. Ne kadar kızgın ve küs olduğumu unutmuştum. Dil çıkardım ve o şok olurken, önüme döndüm.

Araç hastaneden uzaklaşırken Ayaz'a dönüp gülümsedim. "Doktorun söylediğini duydun değil mi? Kolunda bir şey olmayacağını söyledi, korkmana gerek yok."

Yanaklarını şişirip kararsızca gözlerime baktı. Onu strese soktuğumu biliyordum, o geceden beri acaba kendisi ne hissediyordu? Duru'nun öldüğünü farkındaydı, onu bir daha göremeyeceğinin de. Arkadaşını kaybetmiş gibi mi hissediyordu? Ayaz'ın duygusal olarak herhangi bir şeyden etkilenmediğini biliyordum fakat Duru'nun ölüm şekli, arkadaşını yeniden görmeyecek olması kendisini huzursuz etmiş olabilirdi. Çok nadir hissetse de üzülmüştür bile belki.

"Çok mu üstüne geliyorum?" dedim ama elimde değildi, Duru'nun nasıl incindiğini öğrenmek istiyordum. "Sen de etkilendin, üzüldün belki Duru'ya. Özür dilerim, bunları pek düşünmedim." Ona kollarımı açtım. "Sarılmak ister misin, gel?"

Söylediklerimi dinleyip birkaç saniye yüzüme baktı ve sonraki saniyede kollarım arasına girdi. Ağırlığını göze alarak kucağıma çektim ve saçlarını okşayarak öptüm. "Duru'yu kaybetmek istemezdin değil mi?" diye sordum, kulağına.

Başını aşağı yukarı salladı.

"Onunla arkadaş mıydınız?"

Başı omzumda bir daha sallandı.

"Onu kaybettiğin için üzgünüm," dedim ama bir kazayla da olsa, buna kendi sebep olmuşsa daha çok üzülürdüm. Sanırım başka da ihtimal yoktu, o gün ormanda yalnızca kendilerinin olduğunu onaylamıştı.

Eve varana kadar onu bırakmadım, zaten dün geceden beri çok duygusaldım. Affan'ın beni öyle sarışı aklımdan çıkmıyordu, sonra kendini tutamayıp üstüme yığılması, gece boyunca gözlerinin kapalı kalması... Ona bir şey olmasına çok üzülüyordum. Odasında düşüp bayıldığı o gün bu hissi fark etmiştim ama artık daha da yoğundu.

Taksiden inince ev yolunda yürüdüm, Ayaz için acil şekilde ayakkabıya ihtiyacım vardı. Eve girer girmez kapıyı kilitledim, Ayaz'ı banyoya götürdüm. Ellerini, ayaklarını, yüzünü yıkadım. Aşağıya inince kendi halinde bırakıp yemesi için bir şeyler hazırladım, benim hiçbir şey yiyesim yoktu ama salonda, televizyon izlerken onun karnını biraz doyurdum.

Affan bir şeyler yer miydi?

Belki Elçin yedirirdi?

Ayaz aniden elimi ittiğinde irkildim ve çatalı dalgınlıkla boğazına kadar soktuğumu fark ettim. "Özür dilerim, daldım öyle..."

Yemekten sonra ne yapmasını istiyorsa izin verdim. Affan'ın bilgisayarını tekrar aldı ve oyunlar açtı, saatlerce oynadı. Keşke o ve ben, başka bir yerde hayatımıza devam edebilseydik ama bu... Affan'ı da asla göremeyeceğim anlamına mı gelirdi? Neden bu kadar fark ediyor onu görmek ya da görememek.

Aklımdan çıkaramıyorum onu. Bir saniye bile.

Geldiğimden beri telefonum elimdeydi ama henüz aramamıştı. Neden, dinleniyor muydu? İstirahatte miydi? Ya da iyi değil miydi?

Ayaz'ın üstünü örttüm ve yavaşça üst kata çıktım, Affan'ın odası kilitli değildi. Ayrıca her şey toplu, düzgündü. Adamın yüksek düzeyde olmasa da ciddi bir takıntısı vardı. Kırışıksız örtüsüne yaklaştım ve yatağın kenarına oturup birkaç dakika sabit durdum, sonra ise vücudumu yavaşça devirip başımı yastığına bıraktım. Bir yandan kucaklarken diğer yandan yüzümü soğuk kumaşa bastırdım. Belli ki yastık kılıfını giderken değişmemişti, bildiğin kendisi kokuyordu. Kokusuna ulaşınca o kadar ağırlaştım ki, ruhum kendini buraya bırakacakmış gibi hissettim.

Avuçlarım yastıkta sıkılaşırken gözlerim doldu. Önce içime, sonra dışarıya doğru hıçkırdım. Affan'a da sürekli bu kadar yakın olmak istiyordum. Bana engel olmayacağını, hatta kendisinin de bana yaklaşacağını biliyordum. Sonra, ya sonra n'olacak ki? Beni bırakacak. Ya da ben onu.

Hem... yumuşak bir kalbi de yok. Benim gibi hisseder mi ki?

Telefonum cebimde titreyene kadar yastığından ayrılmadım. Yanağımı, burnumu sürttüm. Sonra elimi cebime atıp çıkardım ve görüşümü açıp ekrana düşen mesaja baktım. Gün boyu beklediğim gibi Affan'dandı. Bir ses kaydı atmıştı. Açıp dinledim.

İyi misin?

Kısa, boğuk sesle sorduğu bir soruydu. Yanağımı yastığına iyice bastırıp yanaklarımı sildim ve boğazımı temizleyip ben de bir ses attım.

Ben iyiyim ama sen?

Hemen cevap vermedi. Hatta birkaç dakika boyunca cevap vermedi. Belki de konuşmayı kısa kesmek istemişti. Dudaklarım titremişti ki, mesajlaşmamızda bir fotoğraf belirdi ve yuvarlak dönüp fotoğraf açılınca onun yakışıklı yüzünü gördüm. Hastanenin loş ışığında kamerayı yukarıya kaldırmış, tek gözü kapalıyken kendisini çekmişti.

Altına da iyi değilim, diye ses kaydı attı.

Fotoğrafını oldukça yakınlaştırdım. Yüzündeki her bir çizgiyi, detayı görebilecek kadar ve çok kez baktım. Parmaklarım fotoğrafa santim santim dokundu ve sinir bozucu bir damla daha yanağımdan düştü. Ben mesaj atmadan da bir ses kaydı daha geldi. Heyecanla dokunup açtım ve kulağıma yaslarken gözlerimi kapadım.

Ben de güzel bir şey görmek istiyorum.

Bir muzırlık yaptım, madem güzel bir şey görmek istiyordu dışarının manzarasını çekip attım. Mesajımı görüp bir ses kaydı daha yolladı.

Burası yatak odamın manzarası. Odamda mısın? Bayıldım.

Ses kaydını, sırf sesini dinlemek için altı kez dinledim ve yedinci seferde kendimi durdurup uygulamadaki kamerayı açtım. Telefonu biraz yukarıya kaldırıp kadraja kendimi aldım ama sonra yatağında olduğumu göreceğini fark ettim. Gerçi o da benim yatağıma gelmiş, yastığıma sarılmıştı, ben de bundan cesaret alıp odasına çıkmıştım ya. Dudağımı ısırarak kamerayı beklettim ve sonra yastığa yayılan saçlarımla beraber yüzümü fotoğraflayıp daha da düşünmeden ona gönderdim.

Bir dakika geçti, cevap yok.

İki dakika geçti, yine yoktu.

Hatta üç, dört, beş, altı... On dakika boyunca cevap vermedi.

Yastığında hiç kıpırdamadım, gözlerimi onun fotoğrafından çekemedim. O kadar duygusaldım ki, baktıkça kirpiklerim ıslanıyordu. Nihayet bir bildirim daha en aşağıya düşünce parmağım titreyerek sesi açtı.

Benim olmalısın.

💨

Sabaha kadar düşündüm, böyle bir şeyin olduğu dünya mümkün mü diye.

O gece kan kokusunu aldığını söylemişti ama eve gelene kadar o duyusunu tekrar kaybetmiş, benim kokumu alamadığını fısıldamıştı. Belki Yalın'ın dediği gibi kanın kokusunu bile almamıştı, şok etkisiyle ve kanın ağzından gelmesi ile oluşan mide bulantısı kendisine böyle hissettirmişti.

Fakat ben düşündüm ki, bir ihtimal tat duygusu da geri gelmiştir. Çünkü bunu test etmek için henüz fırsatı olmamıştı. Gerçi eğer gelse... kanın kokusunu aldığı gibi kanın tadını da aldığını söylemez miydi?

Nedense bazı hislerimizin kayıp olması kendimi ona benzetmeme sebep veriyordu. Sadece hisler mi? Hayır aslında, ben saçlarımızı, tenlerimizi de birbirine benzetiyordum. Fakat hislerimizin kaybını benzetmeme rağmen onun tat duyusunu geri kazanmasını çok isterdim. Her yediğinin kâğıt gibi olması hayattan bezdiriyordur. Eğer bir değişim olduysa diye tatlı yapmak istemiştim. Affan'ın en sevdiği yiyeceği, meyveyi veya tatlıyı bilmiyordum ama tahminde bulunarak bir tatlı yapmıştım. Browni. İlk kez paylaştığımız gibi.

Tatlıyı dilimlerine ayırıp bir dilimini Ayaz için tabağa çıkardım ve bir meyve suyu ile salona geçtim. Dünden beri Affan'ın bilgisayarını bırakmamıştı, umarım bir şeyleri silip, işleriyle alakalı şeyleri karıştırmamıştır. Gerçi yaptıysa da o çocuktu, bu benim hatam olurdu.

"Ayaz," diyerek yanına oturdum ve ona tepsiyi sehpaya bıraktım. "Sana birkaç şey diyeceğim, bana kulak verir misin?"

Tatlıya yaklaşıp kokladı, ardından tabağı alıp önüne çekerken baş salladı.

"Biliyorsun, Affan ile Yalın bizi sevmiyor." Alınmaması ve yanlış anlamaması için biz diye söz etmiştim. "Fakat yanlarında kalmamız gerekiyor, hem gidecek güvenli bir yerimiz yok, hem de ailesi bize zorluk çıkaracağı için. Fakat... eğer sen bana yardımcı olursan belki onlar da biraz anlayış gösterir."

Tatlıdan ikinci lokmasını alırken uzanıp saçımı kulağımın arkasına koydu.

"Affan ve Yalın'a karşı biraz sevimli, sıcakkanlı olmanı denesek nasıl olur. Onlar seni bir yetişkin gibi görüyorlar, çocuk olduğunu unutmuşlar sanki. Eğer onları gülümseyerek karşılar, tatlı görünürsek belki bizi anlarlar olur mu?" Hiç işe yarayacağını düşünmüyordum ama evin içinde Ayaz'ı sürekli saklamaktansa başka çözümler düşünmem lazımdı. "Bir gülümse, deneyelim."

Son sözüme kadar beni dinleyip sonra dudaklarını kıvırdı, gülümsedi. O kadar tatlı ve saf görünürken nasıl sarılmadan duracaktım ki. Yüzünü tutup alnından öptüm. "Evet canım, böyle. Onlara da gülümse."

Anlamış gibi başını sallayıp kendi meşguliyetine dönünce onu bıraktım. Telefonumu çıkarıp kontrol ettim ama herhangi bir mesaj yoktu. Ne zaman geleceklerini bilmiyordum ama iki geceyi hastanede geçirmişti, ciddi bir şeyi yoksa çıkması gerekmez miydi?

Evde vakit öldürdüm ve dakikalar sonra baktım ki aynanın önünde saçlarımı tarıyor, dudağıma nemlendirici sürüyorum. Kendim için yapmadığımı anlayınca rahatsız hissettim, güzel görünmek istiyordum ama kendim için bile değil...

Kıyafetimi düzelterek salona geri döndüm, koltuğa oturup bir mesaj atma kararı aldım. Yalnız onun değil, benim de istediğimde ona mesaj yazma atma hakkım vardı.

Ses kaydediliyor...

Ne zaman geleceksin? Yalın gelmese de olur, o yüzden sin dedim.

Dışarıdaki karı izlerken heyecanla kıpırdandım ama Affan bana geri dönüş yapmadı. Telefonu yanında bile olmayabilirdi. Beklemekten başka ne yapacaktım ki? Hiç.

Affan'ın verdiği kitabı okurken uyuya kalmışım, oda da kararmış. Bir şeyin bana dokunduğu hissi ile bilincim kendine geldi. Bu korku verici şeylere benzemiyordu, yumuşak ve güzel bir histi. Gözlerimi açmadan öncesinde gülümsemeye başladım ve gözlerim açılınca Affan'ın bilgisayarını gördüm, sehpada hâlâ açıktı ama Ayaz yoktu.

Başımın üstündeki ağırlığı hissettim.

Bakışlarım yavaşça arkama kaydı ve Affan'ı L şeklindeki koltuğun çaprazında görünce dudak kenarlarımdan heyecanlı, sıcak bir nefes döküldü. Ev ışığı açık değildi ama ekran ışığı sayesinde çehresine bir aydınlık yansımıştı. Dizleri başımın hemen yanındaydı ve yüzüme bakarken saçlarımı okşuyordu. Avuç içini başımın tepesinden ensemdeki saçlara doğru kaydırırken, biraz daha eğilmeye başladı.

Kalbim hızlanırken, "Gelmişsin," dedim.

"Merak edildiğim yere," dedi.

Başımı hafifçe kaldırınca saçlarım parmakları arasında süzülerek avucuna adeta döküldü. "Kim merak etmiş seni, Ayaz mı?"

Omuz silkişime baktı ve doğruldukça karşısına hizalanan yüzüme. Bacaklarımı kalçamın altına kıvırırken, saçlarımın uçlarına dokunan parmaklarına baktım. "Doğru, gamsızca uyuduğuna göre beni hiç merak etmemişsin."

Yok ya, öyle mi oluyordu? Asıl gece onu, bizi düşündüğüm için uyuyamamıştım, başımı buraya koyunca da uyuya kalmıştım. Affan bakışlarını hiç benden ayırmazken, ben şöyle bir etrafa baktım. Yalın üst kata çıkmış olmalıydı, Ayaz'ın en son odamıza gittiğini hatırlıyordum. "Dün gece uyuyamamıştım," dedim.

Affan koltukta biraz daha kaydı ve saçlarımı omzumun arkasına bırakırken düşük yaka kazağımın açık bıraktığı omuz başıma baktı. "Yatağım rahattır oysaki."

Gözlerim göğüs hizasında kaldı. Bunun aramızda bir sıcaklık oluşturacağını biliyordum, bahsini açmıştı işte. Karşılık verir gibi onun da benim yatağıma yattığını söyleyebilirdim fakat... "Rahattı," dedim alçak bir sesle. "Sorun o değildi."

Gözlerime bakabilmek için çenemin altından tuttu ve yukarıya kaldırırken hafifçe sıktı. "Neydi? Ben mi?"

"Kendimi düşündüm, seni düşündüm..." bu kez hizamdaki dudaklarına bakmaya başlayıp başımı sol omzuma eğdim. "Bizi düşündüm."

Ve bu beni o kadar hüzünlendirdi ki, bizimle ilgili hiçbir güzel şey gelmedi aklıma.

Çenemdeki elini yanağıma kaydırdı ve yüzümün üst bölgesine kadar çıktı. Kaşımın kenarını düzeltti. "Bir daha yüz üstü uyuma, nefesin kesik kesik çıkıyordu."

Umarsızca omuzlarımı silktim. "Yüz üstü uyumak çok rahat."

"Uykuluyken ayrı bir tatlısın." Diğer kaşıma da uzandı, hafifçe tarar gibi düzeltti.

Ayrı bir tatlıyım demek, diğer günler de ayrı mı yani? Yutkunurken gözlerimi yumdum ve o yanağımdaki saçı alıp düzeltip gibi kulağımın arkasına koyarken aklıma ona yaptığım tatlı geldi. Saatler olmuştu, soğumuştur ama...

Gözlerimi açtığım gibi doğrulurken onu da kolundan tutup kaldırdım. "Gel, sana tatlı yaptım."

İlk kez kendimin Affan'ı bu şekilde tuttuğunu, bakışları derinleşince fark ettim ama gönüllü şekilde koltuktan kalkınca bırakmadım. "Ne yaptın?"

"Browni."

"Mımm," diye bir ses çıkardı üzerime, boynuma, bakarken.

Kazağı vardı, belki hastaneden ayrılmadan önce Yalın kendisine başka kıyafet almıştı. Mutfaktan geçtiğimizde benim yerime ışığı yaktı ve ben fırına yaklaşırken uzaklaşmış olduk. Dilimlenmiş tatlıyı çıkarıp adaya bıraktıktan sonra tabak ile çatal çıkardım, bir tabağa alıp ona döndüm. "İyi misin? Doktor ne dedi?"

"Sağlığım yerinde."

"Yalın testlerini doktoruna gösterecekti, göstermiş mi?"

"Anormal bir durumun olmadığını söylemiş ama bir ara beni görmek istedi."

"Sen de kesin koşa koşa gidersin. Ciddiye alma, ihmal edersin diye iğneliyorum. Anladın değil mi?"

"Nasıl anlamam."

Aramızdaki mesafeye baktım, yakınlığımıza içim gitti.

"Araban ne durumda?"

"Serviste."

Dün gelirken yol kenarında görmüştüm arabasını, demek ilgilenmeye başlamışlardı. "Doğa... nasılmış? Çok kaldı mı yanında?" Doğa'nın nasıl olduğu umurumda değildi açıkçası, Affan'la ne kadar vakit geçirmişlerdi? Şey yani, Elçin'le...

"Hayır," dedi Affan, yüzüme bakıyorken. Kesin anlamıştı, asıl ne öğrenmek istediğimi. "Dinlenmek istediğimi söyleyince çok kalamadılar."

Güzel güzel. "Kötü olmuş."

Uzanıp browni üzerindeki kirazı aldı, buzluktan donmuş kiraz çıkarıp eklemiştim. Bana doğru uzatıp dudaklarımdan içeriye itince biraz şaşırdım, kirazı yakalamaya çalışırken dudaklarımdan avucuna düşürdüm ve Affan hafifçe gülümseyerek kendi ağzına götürdü kirazı.

Başımı hafifçe eğerek önüme dönerken, "Ağzıma değmişti," dedim. "Titizliğine n'oldu?"

"Hıhım," gibisinden bir ses çıkardı.

Tabağı önüne ittim, bu kez beğenip beğenmediğini sormayacaktım. Tat alabilse anlardım zaten ama baktım ki ikinci, üçüncü lokmadan sonra da bir değişiklik yok yüzünde, algılayamadığını anlayıp bir daha üzüldüm. Yarısına kadar yiyip kalanını bana uzattı. "Bana kilo aldıracaksın."

Elimin tersini karnına vurdum. Muhtemelen sertti ama elbette... "Karnın dümdüz."

Oyalanmadan, dokunuşumu kısa tutarak elimi çektim ama Affan'ın dikkati çoktan karnına indi ve omuzları gerilirken tezgâha doğru döndü. "Yediğime içtiğime dikkat ederim."

"Fark ettim," dedim ve ben de tatlımın tadına baktım. Çok lezzetliydi. Of ya, artık onun da bu tatlılarımın tadını almasını istiyordum. "Sigara ve alkolü de az tüketiyorsun. Yalın senden çok sigara içiyor."

"Hıhı," derken gözlerini bel hizamda, omuzlarımda gezdirdi. "Sağlıklı beslenirim."

Anlamıştım ya zaten. "Neden, uzun mu yaşamak istiyorsun? Ben pek umursamam."

"Uzun yaşamak değil, midem kirlenmiş gibi hissediyorum sağlıksız beslenince."

Omuzlarım hafifçe sallandı, gülümsemem elimin altında saklandı.

Elimi ağzımdan çekip gördü gülümsememi.

"Ne?" dedi.

"Böyle düşünmene hiç şaşırmadığımı fark ettim, ona güldüm."

"Doğru dürüst gül," dedi, sanki gülümsememi beğenmemiş gibi ve tabi bu beni bozdu. Dudaklarım sıkılaşırken hızla tatlıyı aldım, fırın içine geri bırakıp dönünce de ona çarptım. Beni belimden tuttu ve aşağıya, yüzüme baktığında yakınlığımız aklıma sarılışımızı getirdi. Affan'da hatırlamış gibi omuzlarıma, boynuma bakıp belimde kaydırdı avuç içini. "Yanlış anlayıp durma," dedi.

"O zaman doğru anlat," dedim kızgınlıkla.

"Ne dedim ki?"

"Gülümsememi mi istiyorsun? Ama öyle mi denir? Doğru dürüst gülmüş. Ne demek istediğini anlıyorum ama öyle bir diyorsun ki emin olamıyorum." Yani, hiç böyle denir miydi?

Dilini çıkarıp dudaklarını yaladı. "İçimden pek öyle şeyler gelmez, o yüzden yanlış izah ettim demek. Tamam, daha düşünerek konuşurum."

"İçinden demek gelmiyorsa deme zaten..."

"Hayır, insanlara öyle demek gelmez, onu kastettim."

Ketum birisi olduğunu düşündüğüm oluyordu ama bence dediği daha doğruydu, içinden gelmiyordu, içinden gelip de paylaşmıyor değildi. Duygusal olarak gelişmemiş olduğuna emindim artık. Başımı ağır ağır sallayıp, "Her neyse," dedim. "Ayaz'a bakmalıyım, sesi çıkmıyor."

"Zeus'la değil değil mi?"

Açıkçası bilmiyordum, olmamasını umut ediyordum. Onu görünce ilk yapmam gerekenleri unutmuştum. Kıvrılarak yanından geçerken elini sıyrılana kadar belimde tuttu ve ben ada tezgâhını dolanıp çıkarken arkamdan geldi. Ayaz'ın korktuğum gibi Zeus'la salona girdiğini ama ikisinin de kötü görünmediğini fark ettim, Zeus onun etrafında dolanıyordu.

"Canım?" dedim.

Ayaz'ın bakışları arkama kayınca Affan'ı gördüğünü anladım. İçime bir gerilim yayıldı ama beklemediğim şekilde Ayaz yanımdan geçip ona yaklaşırken omuz üstümden n'aptığına baktım. Kendi rızasıyla ona yaklaşmasını beklemiyordum. Affan koridordan çıkınca yeğenim yaklaşıp kollarını belinin etrafına sardı ve başını arkaya atarak ona gülümsedi.

Ah, söylediğimi yapmaya çalışıyordu ama Affan'a sarılabileceği aklımın ucundan geçmemişti.

Affan'ın gerçekten bocaladığını gördüm, Ayaz'a bakakalırken yüzünde garip de bir ifade oluştu. Ellerini omzuna koyup kendisinden sertçe iterken, "N'apıyorsun çocuk?" dedi.

Ayaz sanki nerede hata yaptığını anlamamış gibi bana bakınca boğazımı temizledim. "Gülümsesen yeterdi aslında."

Bunun üzerine tekrar Affan'a dönüş dişlerini göstererek gülümsedi.

Affan bir adım geri çıktı. "Ürküttün beni, biraz gerile."

Neredeyse ciddi huzursuzluğunu komik bulacaktım ama Ayaz'a biraz kendimi yanlış anlattığıma üzüldüm. Onu uzaklaştıracakken rotasını değiştiğini, merdivenden inen Yalın'a yaklaştığını gördüm. İlkinde dersini almış gibi sarılmadan onun önünde durup kocaman gülümsedi.

Yalın duraksayıp Ayaz'ı bir süzdü ve garipliğin farkına varıp, "Ne?" dedi. Bize de bir göz attı anlamaya çalışıp. "Ne gülüyorsun lan?"

Ayaz gülümsemekle gülümsememek arasında kalıp omuzlarını düşürdü.

Ben söze girmeden de, "Şimdi tam korku filmi çocuklarına benzedin," dedi Yalın, son basamağı da inip ona doğru alçalırken gözlerini kıstı. "Yüzümde bir şey mi var? Birinin taklidini mi yapıyorsun?"

Ayaz sorunun cevabı bendeymiş gibi omzu üstünden bir bakış kondurdu yüzüme.

Çok haklıydı, kendimi daha doğru ifade etmeliydim. Mesafeyi azaltıp Yalın sinirle bir davranışta bulunmasın diye Ayaz'ı tuttum ve uzaklaştırırken, Affan her ikimize de baktı. "İlk kez gülümsediğini gördüm, programlanmış robot gibi davranıyor."

Yalın'da arkadaşının yanındaki, benim karşımdakini yerini aldı. "Bu çocuğun bir psikiyatriste ihtiyacı var. Hem de ciddi anlamda. Ben size diyeyim, bununla aynı evde yaşamak bile tehlikeli."

Ellerim refleksle Ayaz'ın kulaklarını kapattı. Bu sözcükleri sarf edecekse bile onun yanında bahsetmenin Ayaz için sorun olabileceğini düşünmüyor muydu? Geçtiğimiz günlerde Affan'da onun bana bile zarar verecek bir çocuk olabileceğinden söz etmişti. Ben elbette çok şeyi onlardan önce gördüğüm için senelerce onu korumak, her kötü alışkanlık ve davranıştan uzaklaştırmak istemiştim.

Fakat Kerim'in yok saydığı, önemsemediği her şey bugün bizi bu çıkmaza sürüklemişti.

"Yanında bir daha bundan bahsetme," dedim Yalın'a, yorgun düşmüş şekilde. "Ben söyledim biraz yumuşak yüzlü olmasını, dediğimi yapıyor. Böyle öfkeyle bakıp konuşarak bana yardımcı olmuyorsunuz, aksine daha da içine kapatıyorsunuz."

"Görmezden mi geleyim? Ne istiyorsun? Çok kolay sanki istediğin şey. Sen yapabilir miydin?"

"Bilemem ama merak ediyorum, siz n'apardınız?" dedim, Affan geçip ağır ağır koltuğa otururken. "Duru kaza ile Ayaz'a zarar verseydi, kaza diyorum çünkü ben hâlâ öyle olduğuna inanıyorum. Siz Duru'yu polise mi teslim ederdiniz? Bence saklardınız, hatta babası suçunu başkasının üstüne atacak kadar ileriye giderdi. Yanılıyorsam söyleyebilirsin."

Susup savunma yapmayınca iddiamdan emin oldum.

Hüzünle gülümseyip salonda geriledim ve koltuğun diğer ucuna oturup Ayaz'ı da yanıma oturttum. Affan orta sehpadaki bilgisayarına eğildi ve dizine alıp ekranına baktı, muhtemelen Ayaz'ın ne kurcaladığına baktı. Ardından gözlerini yanıma kaydırdı. "Oyun oynamayı seviyor musun?"

Ayaz baş parmağını kaldırarak kendisini onaylayınca Affan başını salladı. "Savaş oyunları mı oynuyorsun?"

"Hayır," dedim hemen. Bilgisayar oynamaya başladığından beri buna çok dikkat etmiştim. "Ne oynadığına hep bakarım, asla öyle oynatmam."

Affan bilgisayarına tekrar dönüp arkasına yaslandı, ben Ayaz için televizyonu açarken Zeus yanımıza geldi. Bu sırada Yalın mutfağa ilerliyordu. "Tatlı kokusu alıyorum..."

Bu kez karışmadım, sürtüşme zamanı değildi. Uykum bölündüğü için hâlâ uyumak istiyordum fakat Ayaz'ın da uyuması lazımdı, onu yalnız bırakmak istemiyordum. Esnerken aklımın birazı hâlâ Affan için endişe doluydu, çünkü doktorlar iyi olduğunu teyit etse de baygınlığı kafamı karıştırıyordu. Bunları düşünürken bakmam gerekliymiş gibi Affan'a döndüm ve onun telefonunu buraya doğrulttuğunu gördüm. Hafifçe kaş çattım ve Affan telefonu yüz hizasından indirerek Zeus'a göz kırptı. "Köpeğimin fotoğrafını çektim," dedi.

Zeus Affan'a doğru gitti ve başının üstünden atlayınca Affan onu tutup dizine aldı. Köpeğe karşı ilk günlerde olduğundan daha yakındı, bir kere ona daha az ödül maması veriyordu; çünkü yaş mamanın ona zarar vermesini istemiyordu.

"Şu çektiğin fotoğrafa bakayım," diye kalktım.

Affan telefonuna el koydu. "Zeus'a gösteririm."

Koltuğun önüne kadar ilerledim. Zeus'u kucağına sabitlemiş, telefon ekranını da kendisine çevirmiş baktırıyordu. "Nasıl, güzel mi?" diye soruyordu bir de, köpek cevap verecekmiş gibi.

Zeus havlayınca kendimi biraz eğip şüphe duyduğum ekrana bakmak istedim ama Affan yan tuşla ekranı karartıp başını bana doğru kaldırdı. Sakince, "N'oldu?" dedi.

"Zeus'u çektiğini söylerken yalan söyledin bence." Kollarımı göğsümde kavuşturup düşüncemin arkasında dururcasına başımı salladım.

Affan iyice arkasına yaslanıp kafasını sol omzuna düşürdü. Odaya loş bir aydınlık hâkim olduğu için gözleri koyu görünüyordu. "Olabilir."

Söylediğimi kanıtlama ihtiyacım kalmayınca omuzlarım gevşedi. Yanıldıysam utanırdım ama telefonu yüzüme hizalı görür görmez beni çektiğini hissetmiştim. Dudağımı ısırıp bıraktım. "Bakayım o zaman."

"Yanıma otur, bak."

Beklemeden yanındaki boşluğa, vücudum ona dönük oturdum ve Affan duvar kâğıdını kaldıran şifresini girince, "Neden bu kadar basit bir şifren var?" diye sordum.

"Şahsi eşyalarıma kimseyi dokundurmam, bu yüzden şifrenin bir önemi yok."

"Telefonun çalınabilir ya da seni sevmeyen birisinin eline geçebilir."

"O kadar önemli bir şey yoktu." Ben fotoğraflarını pek göremeden çektiği son fotoğrafı açıp bana gösterince kendimi gördüm. Ayaz ve Zeus kameranın dışında kalmıştı ve ben de ekrana dönüktüm, ışığın zayıflığı yüzünden kalitesi iyi değildi ama kötü de çıkmamıştım.

Başka hiçbir erkeğin telefonunda fotoğrafımın olduğunu düşünmüyordum. Affan'ın dönüp onlara baktığını düşünsem mi bilmiyordum, neden çektiğinden bile emin değildim. Kızaran yanağımı kaşıyarak bakışlarımı kaçırdım ve kalkarken sessiz kaldım. Ben Ayaz'ın yanına geri oturana kadar Affan'ın bakışları üzerimde kaldı ve ben heyecanımın üstesinden gelmek için oğlumla meşgul olurken, o da beni izledi.

Dakikalar sonra Ayaz'ın da uykusu gelince onunla odaya geçtik. Bu kez uykum olduğu için çoğu güne kıyasla daha az uykusuz bir gece geçirdim, çoğu gecenin aksine kâbus değil, rüya gördüm. Başıma önceleri de geldiği gibi, kendimi birisinin rüyasına hapsolmuş gördüm fakat diğerlerinin aksine bu sefer üzerimde hafiflik vardı, ağır ve sıkışmış değil, güvende ve huzurlu hissettim.

Affan geç saatlere kadar odasından ayrılmadı. Bilgisayarını odasına götürmüştü, o yüzden Ayaz'a sadece televizyon ile telefon kalmıştı. Affan eşyaları konusunda gerçekten paylaşımcı değildi, ben de istemedim. Yalın maç izlerken biz de Ayaz ile mutfakta oyalandık, verandaya çıkıp evin etrafında yürüdük. Yanına çıkıp Affan'ı görmek istedim ama son birkaç günden sonra dinlendiğini düşündüm.

Akşama makarna yapınca Affan'a götürüp götürmemek arasında kararsız kaldım. Aşağıya, yanıma hiç inmemiş, beni görmemişti. Belki gerçekten dinleniyordu ama uzun uzun uyuyamazdı bile, neden inmemişti? Yine de ben onun sağlığından endişe ettiğim için Ayaz yemek masasında bırakıp tepsi ile çıktım. Çalışma masasında olduğunu anlayınca dirseğimle kulpa indirip açtım, girerken dikkatini çekmeyi başardım. Masadaki koltuğunda oturmuş, önündeki bir yığın fotoğrafa bakıyordu. Ben yaklaşırken kalktı ve elimdeki tepsiye uzanarak, "Neden zahmet ettin?" dedi.

Vallahi hiç de öyle hissetmemiştim. "Sıcak, soğumadan ye diye getirdim."

Tepsiye bir göz attı ve masanın kenarına koyup koltuğa geri otururken, "Sen onunla gezerken ben atıştırmıştım," dedi.

Ayaz'ın ismini kullanmanın içinden gelmemesine hüzünlenip yine de anlayabileceğim için yorumsuz kaldım. Demek biz hava alırken yemişti. "Geri götürebilirsin..."

"Bunu da yerim," dedi.

Parmak uçlarıma yükselip alçalarak önündeki fotoğraflara baktım. Zaman zaman, ailesinin fotoğraflarını inceliyordu. Gözlerim eski ve yeni fotoğraflarda dolaşırken, "Bu kadar çok fotoğrafı kendi evinde saklamana şaşırıyorum," dedim.

"Burada yoktu zaten, Yalın getirmiş baktıkça hatırlamam için."

Onun hakkında yanılmamak nedense beni sevindirdi. Kalçamın kenarını masasına yaslayıp, "Sabahtan beri bunlara mı bakıyorsun?" diye sordum.

"Evet, bir şey anımsadım, ailemin yüzünü görmek istedim."

Bakışlarım çehresine doğru ilerledi. "Nedir hatırladığın? Önemli bir an mı, sıradan bir şey mi?"

Dudaklarını birbirine bastırıp ensesini kaşıdı. Bana bahsetmeyince omuzlarımı düşürerek gözlerimi tekrar fotoğraflara kaydırdım. Aralarından birisi, sanırım diğerlerinden çok eski olduğu için dikkatimi çekti. Eğilerek, "Bu annen ile baban mı?" dedim.

Affan meraklandığımı fark etti ve bir de görmek için yüzüme baktı. Elini ansızın aramıza uzatıp, "Gel yakından bak," dedi.

Büyük avucuna bakıp doğruldum. Gözlerine bakamadan parmaklarından tuttum, masanın kenarından yürüdüğümde ellerimiz yaklaştı ve yanında, ayaktaki yerimi alınca birleşik ellerimiz masanın altına indi. Affan diğer eliyle aldığı fotoğrafı bana uzattı. "Annenle babanın düğün fotoğrafı," derken hayretle inceliyordum.

Affan bence annesine, babasından daha çok benziyordu. Daha önce de fotoğrafını görmüş olsam da bu kadar yakından bakmamıştım. Oldukça genç iki insanın düğün fotoğrafıydı, mutlu ve neşeli şekilde gülümsemişlerdi. Arka plana bakılırsa düğünlerinin şık bir yerde olduğu belliydi. "Annenin üzerindeki altınlara bak," dedim hayretler içinde. "Takı takma adetini biliyordum ama ilk kez görüyorum, bu kadar çok şey mi takılıyor?"

Affan hayretimi takip etti. "İlk kez mi görüyorsun?"

"Ben hiç Türk düğününe gitmedim ki," dedim annesinin gelinliğine bakarken. Kabarık ama zarif de bir parçaydı, taşsız ve uçuş uçuş tüllüydü. "Kim takıyor bu kadar şeyi?"

Başını koltuğunun arkasına gömerken koltuğunu da bana doğru çevirdi, kayarken dizleri bacağıma sürtündü ve gözlerimiz bu temasa aynı anda kayınca kızardım. Tekrar elimdeki fotoğrafa dönerken dikkatim istemediğim şekilde dağıldı. "Doğru, gitmediysen hiç görmemişsindir. Aile, akraba takar genellikle."

"Annen de çok güzelmiş," dedim ve söylediğini anladığımı gösterircesine başımı salladım. "Gerçek altın mı, sahte mi?"

"Lal, tabii ki gerçek," derken sesi yumuşak çıkmıştı.

"Bedavaya size altın mı veriyorlar? Ne kadar garip." Bir sürü hem de.

"Bedava altın deyince yılların adetine bakış açımı değiştirdin. Fakat herkes, sırasıyla birbirinin aile düğününde altın takar, tek taraflı bir iyilikten söz etmiyoruz."

"Sen hiçbirine altın taktın mı?"

"Hayır."

"Belki hatırlamıyorsundur," dedim.

"Bazen unuttuğumu bile unutuyorum," dediğinde dudağım belli belirsiz kıvrıldı.

Gülümserken, "Benim hiç ailem, akrabam yok," dedim. "Evlensem kimse takmaz."

Bunu kendi kendime konuştum ama Affan'da dahil oldu. "Sadece aile değil, arkadaşlar da takar."

Gözlerimi fotoğraf üzerinden ona kaldırırken gülümsemeye devam ettim.

Affan hiç arkadaşım olmadığını da hatırlamış olmalı ki, sessiz kalıp elimdeki fotoğrafa uzandı. Yavaşça alıp diğerlerinin arasına bırakırken, "Neden kendini düşündün?" dedi.

Biraz geri çekilip saçımı düzelttim. "Bir sebebi olduğundan değil, fotoğrafa baktıkça aklıma geldi."

"Evlenmek mi?"

"Uzatma, sadece aklıma geldi dedim."

Affan bununla ilgili bir soru daha sormasa iyi olurdu, yanlış anlaşılmak istemiyordum ve stres altında çok konuşabiliyordum. Fotoğraflara bir daha göz süzüp masaya az eğildim ve Affan'da masasında dikleşip bana yaklaştı. "Onunla sahte düğün falan yapmadın değil mi?"

Kaşlarım çatıldı. "Anlamadım, Kerim ile mi? Yok daha neler! O ablamın aşkıydı diyorum, her şeyde sahte kimliklerimizle, sahte evraklarla gerçekleşti yani."

"İyi," diye kestirip attı, üzerinde durmak istemediğini anladım.

Bir daha masasına baktım ve kendisinin olduğu bir gençlik fotoğrafına uzandım. Çekip diğer fotoğrafın altından alınca aslında fotoğrafta yalnız olmadığını fark ettim. Lise sırasında çekildiği belliydi, sıraların beyaz oluşundan bunun özel okul olduğu da belliydi. On beş yaşlarında görünüyordu ve yanındaki bu abuk saç kesimli çocuk da... Kıkırdamaya başladım. "Bu Yalın mı?"

"Hıı."

"Çok çirkinmiş, şimdi yakışıklı Allah'ı var." Onun saç kesimine gülüp bir daha Affan'a baktım, yüz hatları olgunlaşmamıştı ve saç rengi daha açık bir sarıydı, şimdi ise daha koyuydu. Beyaz gömlek giyinmişti ve kravatı düzgünce takılıydı. Yalın ise... tam serseri gibi görünüyordu.

"Şimdi de yakışıklı değil."

Affan'a kıkırdadığımda, "Lafa bak," diyen Yalın'ın sesini duydum.

Gözlerimi fotoğraftan kaldırıp bakınca odaya girip bize yaklaştığını gördüm. Bakışlarını Affan ile aramdaki mesafede dolaştırdı ama aslında çok da mesafe yoktu, kıyafetlerimiz birbirine dokunuyordu ve yan yana sayılırdık. Masanın diğer tarafından eğilip elimdeki fotoğrafa baktı. "Bu halime mi çirkin dedin? Kızlar etrafımda dönüyordu."

"Görme sorunları genç yaşlarda da olabiliyor, illa yaşlanmak gerekmez," dedim.

Affan elini belime çıkarırken, Yalın burnundan soluyup elimden fotoğrafı çekip aldı. "Buralarda bir fotoğraf daha vardı," dedi. "Affan'ın liseden sevgilisiyle..." eliyle fotoğrafları karıştırdı.

Yalın'a düz düz bakıp çenemi kaldırdım ve masa arkasından çekilip uzaklaşırken Affan'da Yalın'a döndü. "Lale'yle sürtüşmen ne zaman bitecek?"

"Sen çok konuşma," dedi Yalın, ona.

"Bak, senin halin hal değil, söyleyeyim. Hastaneden beri garipsin."

"Ayrıca bu makarna nedir? Ben sana ben tatmadan bir şey yeme demedim mi? Yediğin yemekleri önce ben tadacağım."

Çıkana kadar konuşmalarını dinledim.

Affan ona, "Evde de mi?" dedi. "Lal mi beni zehirleyecek?"

"Belki Ayaz annesi bile görmeden bir şeyler karıştırabilir? Bakma öyle lan, taşak geçmiyorum..."

Kapı aralığından süzülerek çıktım. Aşağıya inince Ayaz'ı neyse ki bıraktığım yerde buldum. Kitabı okurken anlamadığım harfleri sorarak ona öğrenmeye çalıştım. Affan'ın kendisiyle, bir şeylerle meşgul olduğu belliydi, sonraki güne kadar onunla doğru dürüst hiç konuşamadık.

Evde her karşılaştığımızda da onunla konuşmak istedim ama ya telefonuyla meşguldü ya bir şeyler yiyordu ya da odasına gidiyordu. İşe gitmediği için vaktinin çok olduğunu düşündüğüm olmuştu fakat zihnen çok dolu ve yorgun olduğunu bugünlerde daha çok fark ettim. Ayrıca huzursuz olduğunu da göz göze geldiğimiz birkaç seferde fark ettim, düşüncelerinin verdiği bir huzursuzluk yüzünden henüz benimle konuşmamış gibiydi.

Ertesi akşam önce Ayaz'ın yıkanmasına yardımcı oldum ve ona kendi kıyafetimi giydirip kendim de banyo yaptım. Kurulanıp bir sweat ile eşofman altı giyindim, saçlarımı kurulamadan da kapımın tıklatıldığını duydum. Affan'ın olduğunu anlayınca banyodan hızlı çıktım, saçımı kaşımı düzeltip giysime bir baktıktan sonra kapıya yaklaştım. Açıp başımı çıkardığımda da yanılmadığımı gördüm.

Göz göze geldiğimizde elleri cebindeydi. Odamın ışığı açık olduğu için aydınlık yüzüne yansımıştı. Bugün gördüğüm siyah tişört ve pantolon içindeydi, gün içinde kısa süreliğine evden uzaklaşırken giyinmişti. Dışarıya çıkarken yedek anahtarları da beraberinde götürdüğüne emindim, Ayaz konusunda Yalın ile uzlaşamamıştık.

Yüzümden sonra ıslak saçlarıma da bakıp, "Konuşmamız lazım," dedi.

Havadan sudan konuşacak olsa böyle demeyeceğini anladım. Biraz gerilerek, "Bir şey mi oldu?" diye sordum. "Ailenle ilgili bir şey mi oldu?"

"Gel," diyerek benim araladığım kapıyı daha çok açtı.

Anahtarı içeriden aldım, kilitleyip cebime koyarken Affan beni izledi. Ayaz'ı güvensiz bırakmayacaktım tabii ki. Yürümeye başladığımda da bana eşlik etti, Yalın'ın Zeus ile mutfakta olduğunu görerek katı çıkarken, "Babam yarın dönüyor," dedi Affan, yanımda.

Odasına ilerlerken omzum üstünden kendisine baktım. "Rauf'ta iyileşmiştir kesin."

Başını salladı ve odasına girdiğimde arkamdan geldi. Gergince alnımı ovaladım ve Affan masasının başındaki koltuğa yerleşip karşısındaki bilgisayar ekranına bir baktı. Yavaşça masa etrafında yürüyüp mesafemizi azaltsam da özel alanına girmeden durdum. "Doğa ile ne konuştun, çok anlatmadın, ben de üstüne gelmedim ama o sessiz kaldı. Fakat babam dönünce bu işin peşine düşecektir, Rauf'ta kendine geldiğine göre ikisi de soluğu burada alır, tamamen kaybınla ilgilenirler."

Bu yalanın uzun sürmeyeceği aşikârdı, babası yurt dışına çıkmamış olsa belki çoktan benim burada olduğumu anlamışlardı. "N'apacağız peki?"

Bana yardım etmeyi sürdürecek miydi?

Belki o da Ayaz'a olan sabrını tüketmiş miydi?

O halde... ben n'apacaktım?

"Babamın seni bulacağından ümidi kesmesi lazım."

Affan bunları sarf edince babasının böyle bir ümitsizliğe kapılmasına ihtimal vermedim. Kendisine de bu karşılığı vermek isterken dikkatimi aramıza katılan ses çekti. Omuz üstü bakışımla Affan'ın bilgisayar ekranına göz atınca neye uğradığımı şaşırdım. Bir adımımı atıp gerilerken Affan'ın koltuğuna çarptım.

Haber bülteninde fotoğrafım vardı.

Sandığım ilk şey bana benzeyen birisi olduğuydu ama üstümdeki kıyafet bile bana aitti. Şok sürem uzadığı için fotoğrafımın ekrana yansıma amacından bahseden spikerin sözlerini sonradan duydum. Benim için, Bursa'dan yola kalkan bir otobüs kazasında öldüğümden bahsediliyordu. Ekrana benimle beraber kaza görüntüleri, başka başka insanların fotoğrafları yansıyordu.

"Bu ne anlama geliyor?" dedim Affan'a dönerken.

"Burada kalamayacağın anlamına." Bunları söylerken ayağa kalktı ama benim kalbim, onun çehresi bana yaklaşmadan önce hızlanmaya başlamıştı. Bana tek bir güzel söz bile söylemeden önce terk edileceğimi söyledi. "Buradan uzakta, bir ölü olarak yaşayacağın anlamına."

DEVAM EDECEK.

Ayrılsınlar diyenler.

Saçmalama Emayne diyenler.

Sonraki bölümde görüşürüz canımın içleri. Sağlıcakla kalın. Öpüyorum.